Trita Parsi: “İran Teslimiyetten Savaştan Daha Çok Korkuyor”
İngilizce yapılan podcast söyleşisinde Glenn Diesen, Quincy Institute for Responsible Statecraft’in başkan yardımcısı Trita Parsi ile İran savaşı, Washington’daki savaş yanlısı söylem, olası mutabakat zaptı, Strait of Hormuz (Hürmüz Boğazı) ve bölgesel güvenlik dengelerini konuştu. Parsi, ABD ve İsrail’in İran’ı yanlış okuduğunu, İran’ın teslim olmaktansa savaşı göze aldığını ve olası bir anlaşmanın eski statükoya dönüş anlamına gelmeyeceğini savundu.
Parsi’ye Yönelik Sınır Dışı Baskısı ve Washington’daki Söylem
Diesen, söyleşinin başında Parsi’ye, ABD’nin İran savaşındaki tutumunu eleştirdiği için Trump yönetiminin onu sınır dışı etmeye çalışıp çalışmadığını sordu. Parsi, bunu doğrudan “Trump yönetimi” olarak tanımlamayacağını, ancak yönetim içindeki bazı unsurların böyle bir girişime sempati duymuş veya bunu ilerletmeye çalışmış olabileceğini söyledi. Pro-İsrail sosyal medya çevrelerinin haftalardır kendisini hedef aldığını, hatta yapay zekâ ile sınır dışı edildiğini gösteren bir video hazırladıklarını anlattı.
"Trump yönetimi demek kadar ileri gitmem; fakat içeride bunu yapmaya çalıştığına inandığım bazı unsurlar var," diyen Trita Parsi, Dışişleri Bakanlığı’nın hakkında soruşturma yürütüldüğü iddiasını saatler içinde reddetmesinin olağandışı olduğunu belirtti. Parsi’ye göre dış baskı, bürokratik bir soruşturmayı ve nihayetinde sınır dışı sürecini tetiklemek için kullanılmak istenmiş olabilir. Ancak bu hamlenin şimdilik geri teptiğini, kamuoyunda Quincy Institute çevresinde kendiliğinden oluşan geniş bir destek gördüğünü söyledi.
Parsi, 25 yıldır Washington’daki neocon çevrelerle ve savaş yanlılarıyla mücadele ettiğini, bu çevrelerin kendisini susturmaya, itibarsızlaştırmaya ve “İran ajanı” olmakla suçlamaya çalıştığını ifade etti. Fakat bu kez hedefin daha açık biçimde sınır dışı etme girişimine doğru tırmandırıldığını söyledi.
Savaş Tartışmalarında Nüansın Kaybolması
Diesen, savaş tartışmalarındaki dilin giderek “pro-İsrail” ya da “pro-İran” gibi etiketlere sıkıştığını, oysa savaşa dair dürüst analiz yapmanın tarafgirlik anlamına gelmediğini söyledi. Parsi buna katılarak söylemin yalnızca ABD’de değil, Avrupa’da da keskin biçimde kötüleştiğini savundu.
"Anlamak sempati duymak değildir; açıklamak savunmak değildir," diyen Trita Parsi, aktörlerin motivasyonlarını anlamadan doğru politika üretilemeyeceğini vurguladı. 2003 Irak Savaşı sırasında ABD’de savaş karşıtlarına “vatansever değilsiniz” denildiğini, fakat Avrupa’da hâlâ daha rasyonel tartışma yapılabildiğini söyledi. Ona göre 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa’da da bu alan daraldı; Ukrayna, Gaza ve İran gibi konularda haber ve analiz çoğu zaman “takım sloganlarına” dönüştü.
Parsi, savaş tercih edildiğinde bağlamın ve nüansın ortadan kaldırılması gerektiğini, çünkü seçimlik savaşların siyah-beyaz bir ahlaki çerçeveye ihtiyaç duyduğunu savundu. Bu nedenle karşı tarafın güvenlik algısını açıklayan kişilerin “Ayatollah”, Putin ya da Saddam sempatizanı olmakla suçlandığını belirtti.
Moralizm, Realizm ve Ukrayna-İran Benzerliği
Diesen, “moralizmin derin biçimde ahlaksızlaşabileceğini” söyledi. Ona göre Hamas’ın eylemlerini ya da Rusya’nın işgalini kınamak üzerinden kurulan tartışma dili, karşı tarafın güvenlik kaygılarını konuşmayı imkânsızlaştırıyor ve uzlaşma ihtimalini zayıflatıyor. Ukrayna örneğinde 2014’te Yanukovych’in devrilmesini, Minsk anlaşmalarının uygulanmamasını veya silah sevkiyatını eleştirmenin “pro-Rus” sayıldığını söyledi.
Parsi, bu etiketlemenin manipülatif ve son derece ters teptiğini belirtti. Trump yönetimiyle savaş öncesi yaptığı görüşmelerde İran’ın yanlış okunduğunu söylediğini aktardı. Ona göre Washington, İran’ın olduğundan çok daha zayıf olduğunu ve savaştan teslimiyetten daha çok korktuğunu sandı.
"İranlılar savaştan çok teslimiyetten korkuyor; savaştan sağ çıkabileceklerini düşünüyorlar, ama teslimiyetten sağ çıkamazlar," diyen Trita Parsi, Trump’ın İran’a askerî baskı yığarak teslimiyet alabileceği varsayımının hatalı olduğunu açıkladı. İran’ın geri adım atmamasının, ABD’nin teslimiyet şartlarından uzaklaşmasına yol açtığını savundu.
Diesen, Avrupa’daki tartışmaların da “normatif” hâle geldiğini, örneğin Rusya’nın kazandığını söylemenin Rusya’yı desteklemek sayıldığını belirtti. Parsi, eğer bir savaş halk tarafından güçlü biçimde meşru görülüyorsa tartışmayı bastırmaya ihtiyaç olmadığını, bu tür baskıların genellikle seçimlik savaşlarda ortaya çıktığını söyledi.
İran’ın Gücü, Hürmüz ve Yanlış Hesaplar
Diesen, saldırıdan önce İran’ın güçlü olduğunu, devletin toplumda kayda değer desteğe sahip olduğunu ve savaşın İran açısından varoluşsal algılanacağını söylemenin “pro-İran” sayıldığını aktardı. Ona göre bu gerçekler kabul edilseydi İran’ın ciddi acıya katlanacağı, liderleri öldürmenin halkı otomatik olarak sokağa dökmeyeceği ve İran’ın tırmanma basamaklarını kullanacağı öngörülebilirdi.
Parsi, ABD hükümeti içinde bazı istihbarat unsurlarının doğru bilgiyi başkana ulaştırmaya çalıştığını, ancak Trump’ın bunları göz ardı edip İsraillileri dinlemeyi tercih ettiğini söyledi. ABD’de birçok kişinin İran’ın Strait of Hormuz’u kapatacağı veya GCC (Körfez İşbirliği Konseyi) ülkelerini hedef alacağı fikrini küçümsediğini anlattı. Parsi’ye göre İran geçmişte tırmanmayı önlemek için “nazik” karşılıklar vermişti, fakat bu kez durumu tırmandırıcı değil, caydırıcı görecekti.
"Grup düşüncesinin ve tek sesli ortamın ne kadar hızlı yerleşebileceğini küçümsememeliyiz," diyen Trita Parsi, karar alma süreçlerinde kritik seslerin yeterince bulunmamasının ciddi yanlış hesaplara yol açtığını ifade etti. Irak Savaşı’nda da benzer biçimde mezhep dengeleri ve direniş ihtimalinin yanlış okunduğunu hatırlattı.
Savaşın Ahlaki Gerekçeleri ve İran-Amerikan Toplumu
Diesen, savaş yanlılarının genellikle ahlaki argümanlarla hareket ettiğini, İran’daki kadınlar, Afghanistan’daki kız çocukları veya Libya ve Syria gibi örnekler üzerinden müdahalelerin “özgürleştirme” olarak sunulduğunu söyledi. Fakat ona göre son 30 yılın sicili kötüydü: Afghanistan’da Taliban’ın yerine Taliban’ın gelmesi, Iraq’ın İran’a yakınlaşması, Libya’da köleliğin geri dönmesi ve Syria’da Batı’nın Jolani üzerinden eski jihadist unsurlarla yakınlaşması.
Parsi, moralizmin öngörü gücünü yok ettiğini savundu. Realizme daha yakın olduğunu, çünkü aktörlerin kendi çıkar tanımlarını anlamaya çalıştığını söyledi. "Moralizm size neredeyse hiçbir öngörü değeri vermez," diyen Trita Parsi, karar alıcıların kusurlu da olsa kendi çıkar hesaplarıyla hareket ettiğini belirtti.
Parsi daha sonra National Iranian-American Council’in kuruluş dönemini anlattı. 9/11 sonrasında ilk hedef alınan topluluklardan birinin İran-Amerikan toplumu olduğunu, Enhanced Border Security Act’in İranlılara vize kısıtlaması getirdiğini, buna karşın saldırılarda yer alan Suudi ve Mısırlılara benzer biçimde odaklanılmadığını söyledi. Zamanla Washington’da “İran’a saldıralım mı?” tartışması büyüdükçe, İran-Amerikan toplumu içinde diplomasi yanlısı bir ses oluşturmanın önem kazandığını belirtti.
Parsi, neocon çevrelerin Irak Savaşı’nda bazı Iraqi-American isimleri televizyonlara çıkararak ABD’nin onların “atalarının ülkesini bombalamasını” istemiş gibi gösterdiğini söyledi. İran konusunda en azından Amerikan kamuoyunun savaşın İran-Amerikan toplumunun talebi olmadığını bilmesini sağlamaya çalıştıklarını anlattı. Ona göre İran-Amerikan toplumunun çoğunluğu diplomacy’yi, JCPOA’yı ve yaptırımların kaldırılmasını desteklerken İran hükümetinin baskılarına da karşıydı.
Olası Mutabakat Zaptı ve Dondurulmuş Fonlar
Diesen, Pakistani Prime Minister Shehbaz Sharif’in 24 saat içinde bir anlaşma imzalanabileceği yönündeki açıklamasını sordu. Parsi, iki tarafla yaptığı görüşmelerden masada bir metin olduğunu ve topun tekrar İran sahasında bulunduğunu söyledi. İran sisteminde gücün dağınık olduğunu, yeni Supreme Leader’ın otoritesini henüz tamamen yerleştirmediğini ve böylesine kritik bir kararı ilk haftalarında almak zorunda kaldığını aktardı.
"Şu anda her zamankinden daha yakınız; fakat daha önce de her zamankinden yakın olup hiçbir şeyin olmadığını gördük," diyen Trita Parsi, bunun nihai barış anlaşması değil, bir mutabakat zaptı olacağını vurguladı. Ona göre mutabakat zaptı nihai anlaşmaya giden yolda yalnızca bir ara durak; nihai anlaşmaya ulaşmak daha da zor olacak.
Parsi, İran’ın ABD’den sürece bağlılığını göstermek için dondurulmuş fonların serbest bırakılmasını istediğini söyledi. İran’ın başlangıçta 12 milyar dolar, mutabakat sonunda da 12 milyar dolar talep ettiğini; ilk 12 milyar doların 6 milyar dolarının Biden yönetiminin Eylül 2022’deki prisoner exchange anlaşması kapsamında zaten serbest bırakmayı kabul ettiği para olduğunu söyledi. Ancak Mahsa Amini protestoları başlayınca Biden yönetiminin, Amerikalı mahkûmların serbest bırakılmasını sağlamasına rağmen fonların bırakılması konusunda geri adım attığını anlattı.
ABD tarafının ise Obama dönemiyle kıyaslanmak istemediği için başlangıçta fon serbest bırakmayı reddettiğini söyledi. Parsi’ye göre çözüm olarak başka bir ülkenin İran’a eşdeğer fon sağlaması, daha sonra muhasebenin yapılması tartışıldı. İran başta buna sıcak bakmadı; çünkü ABD’nin bizzat taahhüt göstermesini istiyordu. Ancak son 48 saatte İran’ın bu formülü kabul etmeye yaklaşmış göründüğünü belirtti.
Strait of Hormuz ve Bilinçli Muğlaklık
Diesen, İran’ın Strait of Hormuz’u kapatmadığını, sadece trafiği “yönettiğini” ve ücretler aldığını söylediğini hatırlattı. Parsi, “açık” kelimesindeki muğlaklığın burada kritik olduğunu belirtti. İran, boğazın açık olduğunu çünkü tamamen kapatmadığını söyleyebilir; ABD de trafik akıyorsa “açıldı” diyebilir. Ancak yönetim, ücretler ve kontrol meselesi belirsiz kalabilir.
"Trump çıkıp ‘Strait of Hormuz’u ben açtım’ diyebilir; ayrıntılara, kontrolün kimde olduğuna veya ücretlere girmeyebilir," diyen Trita Parsi, anlaşmalarda bu tür muğlaklığın bazen gerekli olduğunu ifade etti. Ancak çok fazla belirsizlik olursa mutabakatın “Swiss cheese” gibi delikli hâle gelebileceğini söyledi.
İran’ın Yeni Caydırıcılığı ve Bölgesel Hedefleri
Diesen, İran’ın Israel’e, Israel önce İran’ı vurmadan saldırmasının olağanüstü bir gelişme olduğunu ve bunun Lebanon’a yönelik saldırılara yanıt gibi göründüğünü söyledi. Parsi, İran’ın burada “genişletilmiş caydırıcılık” kurmaya çalıştığını belirtti. Israel’in buna “yeni denklem” dediğini, ancak bu denklemin henüz kesin biçimde kurulup kurulmadığının belirsiz olduğunu söyledi.
"Bu, çok uzun zamandır ilk kez bölgesel bir gücün üçüncü bir ülke için Israel’e karşı uyarılarını sert güçle desteklemeye hazır olduğunu gösterdi," diyen Trita Parsi, bunun Israel’in bölgede sınırsız hareket alanını kısıtlayabileceğini savundu. Ancak tek bir ateş teatisinin yeni bir denklemi kurmaya yetmeyeceğini, yalnızca bu yönde potansiyel bir adım olduğunu belirtti.
Parsi’ye göre İran, mutabakatı ancak bölge çapında ateşkes içerirse imzalar; çünkü Israel’in Lebanon’da savaşı yeniden başlatmasına izin verilirse bunun İran’a sıçrama kapasitesi bulunur. İran’ın yeniden ileri savunma konseptine döndüğünü, Lebanon’ın Israel’e karşı ilk savunma hattının parçası olduğunu söyledi.
Söyleşinin sonunda Parsi, İran’ın daha geniş hedeflerinin ABD’nin bölgedeki askerî varlığının dramatik biçimde küçülmesi, GCC ülkelerinin güvenliklerini yalnızca Amerikan üslerine dayandırmaması ve Körfez’de Iran ile bazı anahtar devletler arasında yeni ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri kurulması olduğunu söyledi. Ona göre bu süreç, ABD’nin 47 yıldır Middle East’te İran’ı çevreleme ve izole etme ilkesine dayanan düzeninin sonuna işaret edebilir.
Giriş ve Sınır Dışı Etme Girişimi
Glenn: Tekrar hoş geldiniz. Bugün Quincy Institute for Responsible Statecraft’ın icra başkan yardımcısı Trita Parsi bizimle. Kendisi ayrıca ödüllü bir yazar ve Washingtonian magazine tarafından Washington DC’de dış politika alanındaki en etkili seslerden biri olarak beş yıl boyunca seçildi...
Trita Parsi: Altı. Biyografimi henüz güncellemedim ama üst üste altı yıl.
Glenn: Üst üste altı yıl. Tebrikler. Yine herkese Substack’e bakmasını tavsiye ederim; bağlantı açıklamada. Bugün sizinle özellikle Iran savaşındaki gelişmeleri konuşmak istiyordum. Çünkü bugün, yani 13 Haziran Cumartesi, Pakistani başbakanı önümüzdeki 24 saat içinde bir barış anlaşmasının imzalanacağını ileri sürdü. Bunu neye dayandırıyor emin değilim; umarım bir şeye dayanıyordur, ama sanırım bu hafta sonu bir şeylerin olması kaçınılmaz.
Ama önce şunu sormam gerekiyor: Trump yönetimi şu anda, bu savaştaki ABD yaklaşımını ya da angajmanını eleştirdiğiniz için sizi şahsen sınır dışı etmeye mi çalışıyor?
Trita Parsi: Glenn, yeniden burada olmak güzel ve bunu konuşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Bunun Trump yönetimi olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmezdim. Yönetim içinde, tam kanıtım olmasa da bunu yapmaya çalıştığına inandığım bazı unsurlar var.
Haftalardır bunu zorlayan bazı İsrail yanlısı sosyal medya etkileyicileri var. Hatta sınır dışı edildiğimi gösteren bir AI videosu bile hazırladılar; bu, AI’ın görüntümü yeniden oluşturduğunu ilk kez görmemdi. Açıkçası biraz eğlendim de. Ama yine de dışarıdan, bu unsurlardan gelen bir çaba vardı.
Bence hükümet içinde de buna sempati duyan ve bunu ilerletmeye çalışmış olabilecek bazı unsurlar var. Fakat iki ya da üç gece önce Free Press’te, Bari Weiss’ın Free Press’inde yayımlanan ve bana yönelik o karalama yazısı bir soruşturma olduğunu iddia ediyordu. Ancak ABD Dışişleri Bakanlığı birkaç saat içinde böyle bir soruşturma olmadığını açıkladı ki bu çok alışılmadık bir durum.
Benim ne olduğuna dair teorim, yaptığımız bazı konuşmalara da dayanarak şu: İçerideki bazı unsurlar, dışarıdan ek baskı yaratmanın, gerçekten sınır dışı etmeye yol açacak bir soruşturmayı başlatacak bürokratik çabayı hızlandıracağını düşündü. Ama Dışişleri Bakanlığı bunun gerçekleşmediğini söyledi. Gelecekte değişir mi bilmiyorum. Bu insanların bir saniye bile vazgeçeceğini sanmıyorum.
Ama şunu söyleyebiliriz: Bu uzun vadeli bir eğilim. Yirmi beş yıldır Washington’daki yeni muhafazakârlarla ve savaş kışkırtıcılarıyla mücadele ediyorum. Beni hep iptal etmeye, susturmaya, itibarsızlaştırmaya, karalamaya, İran ajanı olmakla ve benzeri her türlü yalanla suçlamaya çalıştılar.
Fakat ilk kez bunu çok açık biçimde bir sınır dışı etme operasyonuna tırmandırmaya çalıştıklarını görüyorum. Bu turun onlar açısından pek iyi sonuçlandığını sanmıyorum, çünkü Quincy Institute etrafında tamamen organik biçimde ortaya çıkan muazzam bir kamuoyu desteği vardı. Biz hâlâ bu hikâye nereye gidecek, ne oluyor diye anlamaya çalışıyor, telefonlar ediyorduk; ama destek kendiliğinden ortaya çıktı. Açıkçası bundan oldukça cesaret aldım. Bence bu girişim geri tepti, çünkü yönetim içinde buna karşı çıkan unsurlar da vardı. Dolayısıyla “Trump yönetimi bunu yapmaya çalıştı” demekten biraz daha karmaşık. Orada açıkça bunu yapmaya çalışan bazı unsurlar var, ama diğerleri buna taraftar değildi.
Savaş Söyleminin Çöküşü
Glenn: Savaşlar ve çatışmalar etrafındaki söylemin nasıl değiştiği gerçekten ilginç. Ben çoğu zaman Henry Kissinger gibi isimlerin daha nesnel yaklaşımını özlüyorum. Bir şey yazdığında kendisini analizden çıkarır, sadece ne olduğunu açıklardı. Durumdan kendini çıkarır ve olup biteni anlatırdı.
Ama bugünlerde yalnızca etiketler kullanılıyor. Özellikle Iran savaşı söz konusu olduğunda varsayım şu: Eğer İsrail yanlısıysanız savaşı översiniz. Eğer Iran’a saldırıyı eleştiriyorsanız, o zaman İran yanlısısınızdır. Ama bunun pek bir anlamı yok. Kimin yanında olduğunuzu ya da Iran hakkında ne düşündüğünüzü söylemeniz aslında önemli değil. Iran’ı sevseniz de nefret etseniz de savaşın dürüst bir analizine ihtiyacınız var. Çünkü bu savaş ABD’nin stratejik çıkarları açısından bir felaketti.
Bu yüzden “ABD’yi destekliyorsanız savaşı dayatırsınız” fikri pek anlamlı değil. Bu savaşın muhtemelen nasıl sonuçlanacağına dair bir analiz yaparsanız ve sonuç felaket olacağı yönündeyse... Söylemin kalitesinin ciddi biçimde düştüğü izlenimine kapılıyor musunuz?
Trita Parsi: Ben bir adım daha ileri giderdim. Söylem niteliksel olarak olağanüstü ölçüde bozuldu, ama bu ABD dışında da oldu. Bence büyük farklardan biri bu.
2003’te buradaydım ve durum çok açıktı. O dönemde Bush yönetimi esasen “savaşa karşıysanız vatansever değilsiniz” diyordu. Yani söylem bu seviyedeydi; belki bugün olduğu kadar düşük değildi ama Avrupa tarafında böyle bir şey yoktu. Avrupa tarafında savaşın nedenleri, bağlamı, Saddam Hussein’in motivasyonlarını ve hesaplarını anlamaya çalışmak hakkında hâlâ rasyonel bir konuşma yapılabiliyordu.
Anlamak sempati duymak değildir. Açıklamak savunmak değildir. Bu sadece daha iyi anlamaya çalışmaktır; böylece siz de en iyi seçeneklerinizi hesaplayabilir ve gerçek durumun ne olduğuna dair gerçekçi bir anlayışla ileriye dönük en iyi yolunuzu ayarlayabilirsiniz.
Özellikle 2022’den ve Russia’nın Ukraine’i işgalinden sonra Avrupa tarafında bunun tamamen bozulduğunu gördüm. Sadece Ukraine ve Russia konusunda değil, neredeyse tüm büyük çatışmalarda. Bunu Gaza konusunda da görüyorum, Iran konusunda da çok açık biçimde gördüm. Haber artık açıklamakla, gerçeklerle ilgili değil; esasen takımınız için slogan atmaktan ibaret.
Benim gibi kişilerin, sizin ve programınıza çıkan pek çok kişinin sorun haline gelmesinin nedenlerinden biri şu: Eğer tercih edilmiş bir savaş istiyorsanız, bütün nüansları ortadan kaldırmanız gerekir. Bütün bağlamı yok etmeniz gerekir. Her şeyi siyah-beyaz, iyiye karşı kötü şeklinde indirgemeli ve kimsenin soru sormamasını sağlamalısınız.
Soru soranlar, bağlamı açıklamaya çalışanlar, diğer tarafların içinde bulundukları durumu nasıl algılayabileceklerini anlatmaya çalışanlar bu tercih edilmiş savaşların önünde engel haline gelir. Sonuç olarak onların peşine düşmeniz gerekir. Onları dışarı atmanız, iptal etmeniz, itibarsızlaştırmanız, sadece “onların durumu nasıl gördüğünü düşünüyoruz” diye açıklamaya çalıştıkları için Ayatollah’a, Putin’e ya da Saddam’a sempati duymakla suçlamanız gerekir.
Bu daha önce ABD’de görüldü ve ABD çok sık savaş halinde olduğu için, böyle bir savaş atmosferinin söylemi aşağı çekmesi olağandışı değil. Ama şimdi bunu Avrupa’da açıkçası dehşet verici bir şekilde görüyorum; doğrudan dahil olmadıkları çatışmalarda bile.
Ahlakçılık, Güvenlik ve Barış
Glenn: Ben sık sık şu noktayı vurguluyorum: Ahlakçılık derinden ahlak dışı hale gelebilir. Bana hep “Hamas’ı o gün yaptıklarından dolayı kınıyor musunuz?” diye soruluyor. Evet, elbette. Ya da “Russia’yı işgal ettiği için kınıyor musunuz?” deniyor. Bütün argümanlar hep birini kınamaya ya da bu tür bir ahlakçılığa bağlanıyor.
Ama bir tarafın tamamen iyi, diğer tarafın saf kötülük olduğu bir dile zorlanıyorsanız, bu nasıl ahlaki oluyor? Bu, rakiplerinizin güvenlik kaygılarını gerçekten tartışmayı imkânsız hale getiriyor, uzlaşma ve barış bulma kabiliyetini baltalıyor. O zaman ahlakçılık derinden ahlak dışı hale gelebilir, çünkü artık kendi güvenlik çıkarlarınızı güçlendirme yeteneğiniz kalmaz.
Ukraine savaşında da bunu fark ettim. 2014’te Yanukovich’in devrilmesini eleştirdiğimde bana “bu Rus yanlısı bir argüman” dendi. Minsk anlaşmasının uygulanmamasını eleştirdiğinizde de “bu da Rus yanlısı” deniyor. Silah gönderilmesine karşıysanız ya da diplomasiden yanaysanız, o zaman bunun Rus yanlısı ve Ukraine karşıtı olduğu söyleniyor. Söylemin kapandığı yer tam da burası.
Ama kimse bunların herhangi birinin Ukraine’e ya da NATO’ya nasıl fayda sağladığını açıklamıyor. 2014’e geri dönebildiğimizi ve Yanukovich’i devirmediğimizi düşünün. Ukrainians, Crimea dahil tüm topraklarına sahip olurdu. Bütün erkekleri hâlâ hayatta olurdu ya da ülkeden kaçmamış olurdu. Altyapı sağlam kalırdı. Doğu ile Batı arasında güçlü bir köprü, bir tampon olabilirlerdi. Bu bizim için nasıl iyi oldu? Şimdi NATO çözülüyor. Ama çıkış noktamız “bizim için iyi olan nedir?” sorusu olmuyor. Sonra farklı yaklaşımları tartışırsınız. Hep “şu yanlısı” ya da “bu karşıtı” meselesine geri dönülüyor. İran yanlısı ya da Rus yanlısı olmak gibi kavramlar kimsenin sevmediği kavramlar ve sonra herkes içini istediği içerikle dolduruyor. Bu çok manipülatif.
Trita Parsi: Ve nihayetinde korkunç derecede ters etki yaratıyor. Avrupa’nın şu anda nasıl durumda olduğuna bakın. United States’in şu anda nasıl durumda olduğuna bakın.
Savaştan önce yönetimle konuşmalarım oldu. Onların Iran’ı tamamen yanlış okuduklarını çok sert biçimde savundum. Iran’ın olduğundan çok daha zayıf olduğunu düşünüyorlar. Bunun da ötesinde, Iranians’ın savaştan teslim olmaktan daha fazla korktuğunu sanıyorlar. Bu yüzden Trump’ın yaklaşımı, bölgeye daha fazla askerî güç yığmak ve sonunda Iranians’ın teslim olacağını düşünmekti. Böylece saldırı blöfünü fiilen gerçekleştirmek zorunda kalmayacaktı.
Onlara şunu açıkça anlatmaya çalışıyordum: Anlamıyorlar, Iran asla teslim olmaz. Teslim olmaktan savaştan çok daha fazla korkuyorlar. Savaştan sağ çıkabileceklerini, hatta belki savaştan iyi görünerek çıkabileceklerini düşünüyorlar; ama bir teslimiyetten asla sağ çıkamazlar. Bu nedenle yaklaşımınızın bütün temelleri hatalı.
Bence bunun doğru olduğu kanıtlandı. Iranians geri adım atmadı. Hatta Trump’ın Iran’ın zayıflığına dair yanlış algısını düzeltmek için belli düzeyde bir savaşın gerekli olduğunu düşünmüş gibiler. Ardından da Trump’ın onların düşündüğü kadar zayıf olmadığını, aksine oldukça güçlü olduklarını anladığı bir konumdan müzakere masasına gitmek istediler. Bunun sonucunda Trump, Iran’ın esasen Amerika’nın teslimiyet şartlarını kabul etmesi yerine bir uzlaşmayı kabul etmek zorunda kalacaktı. Şu anda tam da buradayız.
Eğer bir mutabakat zaptı olursa, bunun Iran için mi yoksa ABD için mi daha faydalı olduğu konusunda uzun bir tartışma yaşanacak. Ama artık 28 Şubat’ta Trump’ın aklında olan teslimiyet şartlarından hiçbir biçimde söz etmiyoruz. Hepsi masadan kalktı. Bu yanlış hesap yüzünden oldu. Bu yanlış algı yüzünden oldu. Ve günün sonunda, son on yıllarda Iran konusunda tartışmanın nüanslı olmasına hiçbir zaman gerçekten izin verilmedi.
Iran, Israel-Palestine meselesine benziyor. Çok uzun süredir devam ediyor ve ABD’de derinden hissedilen bir konu. Rehine krizine kadar uzanıyor. ABD’de Iran hakkında nüanslı bir konuşma yapmak her zaman son derece zor oldu; Avrupa’da olduğundan çok çok daha zor. Ama sonuçta bu açıkça ABD’nin kendi zararına oldu. Çünkü eksik bilgiye ya da hüsnükuruntuya sahipseniz yanlış politika kararları alırsınız ve bu yanlış politika kararları sonunda size karşı taraftan çok daha pahalıya mal olur.
Gerçeklik Yerine Normatif Söylem
Glenn: Bu, Machiavelli’nin eserlerinde yazılıdır: İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi görür; sonra da ölürler ya da esasen yok olurlar. Dünyayı olmasını istediğiniz gibi görmek... Bence Avrupa’da temel sorunlardan biri bu. Dünyanın bu kısmında her şey çok normatif. Her argüman normatif.
Eğer “Russians kazanıyor” derseniz, “o zaman Russians’ı destekliyorsunuz” deniyor. Çünkü onların kazandığını söylemek, savaşın finansmanına yönelik kamu desteğini azaltır. Yani hiçbir şey gerçekliğin yansıması değil. Her şey normatif.
Trita Parsi: Buna bir şey ekleyebilir miyim?
Glenn: Evet.
Trita Parsi: Eğer halk tarafından derinden haklı görülen bir savaşınız olsaydı, bunların hiçbirini yapmanız gerekmezdi. Tam da tercih edilmiş bir savaş olduğunda ya da Ukraine örneğinde olduğu gibi gerçek bir müzakere yapmama seçeneği söz konusu olduğunda bunlara ihtiyaç duyulur.
Başından beri gördüğümüz şey, müzakerelerin reddedilmesi ve savaşın Russians’ı 10, 15, 20 yıl geriye götürebileceği, bunun da Avrupa’ya bir nesil daha barış sağlayacağı düşüncesiydi. Bir Avrupalı yetkili beni arayıp bunu çok sert biçimde savunmuştu: Bunun Russians’ı geriletmek için bir fırsat olduğunu, dolayısıyla diplomasiye gerek olmadığını söylüyordu.
Böyle durumlarda tartışmayı gerçekten bastırmanız gerekir. Çünkü güçlü bir destek düzeyi olsaydı, örneğin United States başka bir ülke tarafından işgal edilmiş olsaydı, tartışmayı bastırmaya gerek olacağını sanmıyorum. İşgalcileri kovmaya ve savunma savaşı olacak bir şeye destek vermeye yönelik gerçek bir arzu olurdu.
Bu tür şeyler ancak tercih edilmiş savaşın bir çeşidine doğru gidildiğinde ortaya çıkar. Hükümetin bu konuda makul bir konuşma yapabilme konusunda özgüveninin bu kadar düşük olmasının nedeni de budur. Eğer nüfusun derin desteğine sahip olsalardı, ki bu tamamen savunma savaşı olsaydı olurdu, bu özgüven eksikliğine gerek kalmazdı.
Iran’ın Gücü ve Yanlış Hesap
Glenn: Iran’a saldırıdan önce, Şubat ayında, Iran’ın oldukça güçlü olduğu noktasını dile getiriyordum. Ama bu İran yanlısı bir argüman sayılıyordu. Hükümetin kendi nüfusu içinde önemli bir desteğe sahip olduğunu söyledim. Bu da bir destek beyanı olarak görüldü.
Ayrıca bunun Iran için varoluşsal bir tehdit olduğunu söyledim. Bu da reddedildi, çünkü “biz sadece protestoculara yardım etmek istiyoruz” dediler. Ama eğer benim gerçeklik olarak gördüğüm şeyleri kabul edebilseydiniz, Iranians’ın nasıl davranacağını öngörebilirdiniz. Eğer bu varoluşsal bir tehditsiyse, çok fazla acıyı soğururlar ve savaşabilirler. Ayrıca oldukça güçlüler.
Bir lideri öldürdüğünüzde insanların sokaklara dökülüp hükümeti devireceği gibi bir şey yoktur. Bunların hepsi çok kusurluydu. Ayrıca bunun Iran için varoluşsal bir tehdit olduğunu kabul etselerdi, Iran’ın tırmanma merdiveninde yukarı çıkacağı öngörülebilirdi; June’daki gibi değil. Bunu February’da yaparlardı: Boğazı kapatmak, bölgedeki tüm ABD üslerini vurmak.
Bütün bunlar öngörülebilirdi, eğer gerçekliği kabul etmek ihanet sayılmasaydı.
Evet. Evet. Kesinlikle.
Bundan önce hükümet içinden ya da hükümet dışından insanlarla birkaç farklı toplantıda bulunmuştum; Iranians’ın ne yapacağı, hangi seçeneklerin var olduğu ve izlenebilecek yollar üzerine tartışmalar vardı. Şunu söylemem gerekir: İstihbarat topluluğunda doğru istihbaratı başkana ulaştırmaya çalışan unsurlar olduğunu düşünüyorum; başkan ise bunu küçümsüyor ve İsraillileri dinlemeyi seçiyordu.
Ama en azından benim gördüğüm kadarıyla, ABD hükümeti içinde Iranians’ın doğrudan Hürmüz Boğazı’nı kapatacağı ya da diğer GCC ülkelerine saldıracağı fikrini tamamen küçümseyen çok sayıda insan vardı. Ve gerçekten vurgulamak zorunda kaldım: bütün bu seçenekler var. Evet, doğru, bunları daha önce uygulamadılar; geçmişte saldırılarında ve tepkilerinde çok ölçülü davrandılar, çünkü tırmanmayı azaltmak istiyorlardı. Ama bu sefer bunu tırmandırıcı olarak görecekler. Dolayısıyla bunu yapmaları yönündeki ciddi ihtimali hesaba katmak zorundasınız. Bu ya reddedildi ya da ciddi bir şüpheyle karşılandı.
Bu yüzden, Kool-Aid içmenin ve grup düşüncesinin, konuşmalarda yalnızca bir iki sesin değil, eleştirel seslerden oluşan kritik bir kitlenin her zaman bulunmasına izin vermediğinizde ne kadar hızlı yerleşebileceğini küçümsememeliyiz.
Evet. Hayır, daha fazla katılamazdım. Bu konuda hatırlıyorum, bu podcast’te de saldırıdan haftalar ve aylar önce sık gelen konuklardan biri Professor Morandi idi; Tahran’da, hükümetin ne düşündüğüne dair nabzı iyi tutan biri. O da sağduyu olarak şunu söylüyordu: Tabii ki geçmişte tırmanmak istemedik, çünkü bu Amerikalıları içeri çekebilirdi. Ama Amerikalılar katılacaksa, saldıracaklarsa ve amaç rejim değişikliği olacaksa, devralacak hazır bir hükümet de yoksa, bu bizim yeni bir Suriye, yeni bir Libya olmamız anlamına gelir. ABD’nin bir engel olarak gördüğü kilit merkezi bir gücün yıkımı olur. Dolayısıyla tabii ki ilk gün Hürmüz Boğazı’nı kapatmak, esasen bütün üslerin peşine düşmek zorunda kalacağız.
Bütün mantığı ortaya koyuyordu ve çok anlamlıydı. Ama yine de Trump’ın bir konuşmada “Bunu kimse öngöremezdi” dediğini duydum. Hani, “Neden üslere saldırıyorlar?” gibi. Gerçekten oldukça dikkat çekici.
Evet. Ve bu Iraq Savaşı’na benziyor. Hani, Iraq’ta Sünniler ve Şiiler olduğunu kim biliyordu? Bir isyan çıkacağını kim biliyordu? Demek istediğim, son derece sofistike hükümetlerde ve bürokrasilerde meydana gelebilen yanlış hesaplama düzeyini görmek kesinlikle şaşırtıcı. Şu anda ABD’de ille de böyle değil, ama en azından Bush yönetimi altında politika süreçlerinin çoğu hâlâ çok çok işlevseldi. Fakat sürece çok sayıda kanıtın ve görüşün dahil edilmesine izin vermezseniz, bunların ne kadar hızlı biçimde çok daha az sofistike bir şeye indirgenebildiğini görmek inanılmaz.
Evet. Bir de herkes savaşa girdiğinde, her zaman bunun ahlakiliği üzerine de tartışma olur. İnsanları utandırarak susturmanın yolu genellikle budur. Bir şekilde, ahlaki argümana her zaman savaşı alkışlayanlar sahip olur. Hani, “Iran’daki kızlar ne olacak? Onları özgürleştirmek istiyoruz.” Ya da “Afghanistan’da okula giden kızlar ne olacak?” gibi. Her zaman bu ahlaki argümanlar vardır.
Öncelikle bunların çok aldatıcı olduğunu düşünüyorum. Ama bütün bunlar samimi olsa bile, insanın stratejiye de bakması gerekir. Ortaya koyduğunuz hedefe nasıl ulaşacağınızı düşünüyorsunuz? Çünkü son 30 yıldaki sicilimize bakarsanız pek iyi olmadı. Afghanistan’da Taliban’ı Taliban’la değiştirmek için 20 yıl; Iraq’ta bunca para ve can kaybı, sonunda onu esasen Iran’ın müttefikine daha yakın hale getirmek; Libya’ya saldırı, ki esasen köleliği geri getirdi; Syria’ya saldırı, ki şimdi bizi Golani üzerinden ISIS’le müttefik yaptı. Bu pek iyi bir sicil değil.
Keşke strateji açısından daha sağlam argümanlar ya da tartışmalar olsaydı: tam olarak neyi başarmak istiyoruz ve bu nasıl başarılabilir? Ama bunu yapıyor gibi görünmüyoruz.
Evet, evet.
Bu arada, ahlakçılığın ahlaksız yönü hakkındaki yorumun gerçekten yerinde. Realizme her zaman daha fazla ilgi duymamın bir nedeni de bu; çünkü o boyutu işin dışına çıkarıyor. Günün sonunda bütün aktörlerin kendi öz çıkarlarına dair bir tanımın peşinde olduğunu varsayıyor. Onların öz çıkarlarını nasıl tanımladıklarını anlamaya çalışarak, sonraki adımlarının ne olacağını daha iyi öngörebilirsiniz. Bunu yapabilirseniz, onlarla baş etmenin daha iyi bir yoluna sahip olursunuz; gerekirse onları aldatmanın da. Ama bunu yapabilmek için dünyayı nasıl gördüklerini anlamanız gerekir.
Ahlakçılık ise bunu çok daha zorlaştırır, çünkü onların dünyayı gerçekte nasıl gördüğü konusunda kendinizi yanıltırsınız. Çünkü bu şeylere yön veren tek bir ahlaki hakikat varmış gibi düşünürsünüz; oysa mesele, karar vericilerin kusurlu olabilir ama yine de öz çıkarlarının ne olduğuna dair hesaplarına dayanan eylemleridir. Bunu anlayabilirseniz onları öngörebilirsiniz. Ahlakçılık size neredeyse hiçbir öngörü değeri vermez.
Bu büyük güç siyasetinde de böyle. Devletler genellikle savaşı barış olarak satmak ister. Bu yeni bir olgu değil. Bu temel siyasi propagandadır. Afghanistan Savaşı söz konusu olduğunda, sanırım Wikileaks’ten öğrenmiştik; CIA’den bazı belgeler sızdırmışlardı ve bunlar Avrupalıların Afghanistan işgaline desteğinin biraz azaldığını gösteriyordu. Bunun üzerine esasen Avrupalıların kadın haklarını çok önemsediği sonucuna vardılar. O zaman savaşı şöyle çerçeveleyelim: Afghanistan’ı 20 yıl boyunca küçük kızların okula gitmesine yardım etmek için işgal ediyoruz.
Demek istediğim, büyük güçlerin savaşa bu yüzden gittiğini, işgallerin bu yüzden olduğunu düşünmemiz oldukça absürt. Bu Amerika ile ilgili değil; herhangi bir ülke için geçerli. Biraz çocukça. ABD’nin birden nükleer silahlara sahip Amnesty International’a dönüşmesi absürt. Ama bundan sonra sanırım Guardian’da yazılar çıktı; NATO genel sekreteri Jens Stoltenberg ile Angelina Jolie birlikte bir makale yazdı. Biraz NATO, biraz Hollywood; NATO’nun artık kadın haklarının önde gelen sağlayıcısı olduğu üzerine.
Bu olağanüstü bir şey ve insanlar bunu yutuyor. Sonra savaşa karşı çıkarsanız, demek ki küçük kızları önemsemiyorsunuz. Ahlakçılık burada devreye giriyor ve sonunda kendimizi kandırıyoruz, çünkü savaşın motivasyonunu tartışamıyoruz. Stratejik yönlerini tartışamıyoruz. Bu çok...
Küçük bir parantez açabilirsem, bu neoconlardan maruz kaldığım saldırılarla ilgili. Sanırım bunun bir kısmından bu sabahki Substack yazısında da bahsettim. National Iranian-American Council’ı kurduğumuzda, bu yaklaşık 25 yıl önceydi. Başta siyasete dahil olması bile gerekmiyordu. Sadece Iranian-American topluluğunun Amerikan demokrasisini anlama ve ona katılma konusunda biraz daha sofistike hale gelmesini sağlamaya çalışıyorduk.
Bu yapıldı, çünkü 9/11’den sonra hedef alınan ilk topluluk Iranian-American topluluğuydu. Enhanced Border Security Act 9/11’den hemen sonra çıkarıldı ve Iranians’a vizeleri kısıtladı. 9/11 saldırılarının gerçekten parçası olan Saudis, Egyptians ve diğerleri hakkında hiçbir şey yapmadı. Bu, siyasi temsiliniz yoksa, bunun Iranians’la ya da Iran hükümetiyle hiçbir ilgisi olmasa bile, sürekli olarak sopanın kısa ucunu tutacağınızın çok açık bir göstergesiydi.
Ama zamanla Washington’daki konuşma giderek “Iran’a saldırmalı mıyız, saldırmamalı mıyız?” yönüne gittiği için, kendi üyelerimizden bu konularda pozisyon almaya başlamamız yönünde baskı gördük. Sonunda bunu yaptık. Çok küçük bir örgüt, görece küçük bir topluluk olduğumuzu fark ettik; ama başarabileceğimiz bir şey olduğunu düşündük. O da şuydu: Iraq Savaşı’nda neoconlar en sevdikleri Iraqi Americans’ı televizyonlarda sağa sola çıkarıp ABD’den atalarının yurdunu bombalaması için yalvartmıştı. En azından, bir savaş olursa Amerikan kamuoyu bunun Iranian-American topluluğu yüzünden olmadığını bilecekti. Bu konudaki sesimiz net olacaktı.
Savaşı önleyemeyebilirdik, ama tam senin söylediğin argümanı, bunun Iran içindeki insanlara yönelik bir tür ahlaki iyilik olduğu argümanını engelleyebilirdik. Iranian Americans’ın savaşa karşı çıkmasıyla, bu argümanı neoconların elinden alacaktık. Neoconların bizim peşimize düşmesinin nedenlerinden biri de buydu; ayrıca onların gündemine karşı çıkan birçok farklı şey yapmamızdı.
Ve şunu söylemeliyim, yaklaşık 20 yıl boyunca çok başarılı olduk. Iranian-American topluluğunun büyük çoğunluğunun diplomasiyi desteklediği çok açıktı. Ezici bir çoğunluk JCPOA’yı destekliyordu, Iran hükümetine ve onun baskısına güçlü biçimde karşı çıkıyordu, ama yine de ABD ile Iran arasında barışçıl bir yol izlenmesini, yaptırımların kaldırılmasını vb. istiyordu.
Ancak neoconların, açıkçası beni şaşırtan bir şeyi başarması ancak son bir yılda oldu. Zaman içinde çeşitli yollarla çok çalışmışlardı ve bu monarşist Iranians’la ittifaklar geliştirmişlerdi; onları son derece İsrail yanlısı, ardından nihayetinde savaş yanlısı hale getirdiler. Ve bazı açılardan, en azından bunun ilk aşamalarında, savaşın yüzü haline geldiler; bazıları savaşın başlamasını kutlayarak sokaklarda dans ediyor ve şarkı söylüyordu.
Bu, açıkçası 20 yıl boyunca engellemeyi başardığımız kilit bir şeydi. Bunun tam olarak nasıl tersine çevrildiğini daha iyi anlamak için çok sayıda çalışma yapılması gerekiyor. Bazı teorilerim var. Bu konuda bazı yazılar yazdım. Ama bunu tam olarak anlamak için hâlâ yapılması gereken çok daha fazla şey var. Çünkü çoğunluğun değil, onlar hiçbir zaman çoğunluk olmadılar, ama yine de çok önemli bir azınlığın psikolojisinde o tarafa doğru olağanüstü bir kayma oldu.
Bunun büyük kısmı elbette Iran’daki baskının giderek kötüleşmesiyle ilgili. Ama büyük kısmı aynı zamanda bu unsurların diğer bütün sesleri ve diğer bütün yolları ortadan kaldırmaya çalışmasıyla da ilgiliydi. Reform yanlıştı. Yaptırımların kaldırılması yanlıştı. Diyalog yanlıştı. Esasen bütün bunların başarısız olduğunu söylüyorlardı. Geriye kalan tek şey savaş ve yabancı askeri müdahaleydi.
Bu da, biraz önce konuştuğumuz türden cancel culture’ı aynen yapmaları gerektiği anlamına geliyordu. Diplomasiyi destekleyen herkesi, yaptırımların kaldırılmasını destekleyen herkesi, savaşa karşı çıkan herkesi itibarsızlaştırmaları gerekiyordu ki, kendilerinin geriye kalan tek seçenek olarak görüldüğü bir atmosfer ve zemin yaratabilsinler. Savaşı böyle satarlar. Diğer her şey başarısız oldu. O halde savaş tek seçenektir.
Şimdi tabii savaş felaketle sonuçlandı. Artık aynı şekilde sokaklarda şarkı söyleyip dans ettiklerini görmüyorum. Ama sonuçta, söylemeliyim ki, bu Iranian-American topluluğu için bir bütün olarak bir başarısızlıktı. Onların bir azınlığının bu yönde devşirilip itilmiş olması, benim gözümde, kendi yurttaşları bombalanırken sokaklarda şarkı söyleyip dans ederek bu savaşın çok itici bir tabanına dönüşmeleriyle sonuçlandı.
Evet. Bunu bir ölçüde Ukraine Savaşı’nda da görüyorsunuz. Gallup ve diğerlerinden gelen her ankette Ukrainians’ın ezici çoğunluğunun derhal müzakere istediğini görüyorsunuz. Dört yıl daha diplomasiyi boykot etmek istemiyorlar. Ama bu Ukrainians çoğunluğundan tek bir kişiyi bile televizyonda asla görmeyeceksiniz. Asla. Sadece silahların barışa giden yol olduğunu, diplomasinin ise yatıştırmacılık olduğunu söyleyenleri göreceksiniz.
Dolayısıyla onları televizyonda asla bulamazsınız, çünkü ortada bir amaç var: savaş satılıyor. Ve savaşı satmak için şu mesajı itmeleri gerekiyor: istatistikler ne derse desin, Ukrainians’ın yanındayız. Bence bu propagandanın kilit bir bileşeni ve gerçekten dikkat çekici.
Ama ben şimdi Iran’da olanlara geçmek istiyordum. Başta söylediğim gibi Pakistani başbakanı Sharif, önümüzdeki 24 saat içinde bir anlaşma imzalanacağı noktasını dile getiriyordu. Durumu nasıl okuyorsunuz? İlk kez Trump’ın “Bu barış anlaşması geliyor” dediğini duyduğumda, evet, bunu daha önce yaklaşık 100 kez duydum diye düşündüm. Ama bu farklı. Yoksa bu yalnızca bir barış anlaşmasına giden bir mutabakat zaptı mı? Neler olduğunu açabilir misiniz?
Evet, bunun yüzüncü kez olduğunu düşünmüyorum; sanırım otuz dokuzuncu kez.
Ah.
Oraya yaklaşıyoruz, aynen. Her iki taraftaki insanlarla yaptığım konuşmalar bir şeyin masada olduğunu çok açık gösterdi. Bu tekrar Iranian tarafının sahasında. Son birkaç haftadaki gecikmeler gibi, gecikmeler onların tarafında kendi sistemlerinin tam desteğini alma konusunda bir zorluktan kaynaklanıyor. Bunu anlamak çok önemli; bu da Iran’ı bölgedeki diğer ülkelerden gerçekten çok farklı kılıyor.
Güç Iranian sistemi boyunca dağılmış durumda. Ve şimdi rolüne henüz tam anlamıyla yerleşmemiş yeni bir supreme leader var. Dolayısıyla otoritesi tam olarak tesis edilmiş değil. Ayrıca geçirdiği saldırı nedeniyle fiziksel olanlar dahil birkaç farklı sorundan muzdarip. Bu yüzden otoritesini ortaya koymaya çalışacak tam kapasiteye bile sahip olmayabilir. Babasının o pozisyona tamamen yerleşebilmesi birkaç yıl almıştı.
Ama ayrıca bu, Iran’ın son birkaç on yılda aldığı en önemli kararlardan biri. Bunu ilk birkaç haftanda yapmak zorunda kalmak açıkça kolay olmayacak. Bunun da, görünen o ki, nedenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Dikkatli olmak istiyorum, çünkü çok farklı şeyler duyuyorsunuz. Iran’da oldukça iyi kaynaklarım olduğuna inansam bile, hâlâ tam olarak ne olduğunu bilmediğimizi bilerek çok dikkatli olmak gerekir.
Ama duyduğum şu: meselenin bir kısmı, sistemleri içinde mümkün olduğunca tam bir mutabakata yakın bir şey olduğundan emin olmak istemesi. Bunu başarmak son derece zor, çünkü ABD ile herhangi bir anlaşmayı asla kabul etmeyecek bazı çok sertlik yanlısı unsurlar var. Bence şu anda en azından bunları asgariye indirmeye yönelik bir çaba var. Bunun 24 saat içinde yapılıp yapılamayacağı görülecek, ama aldığım sinyaller en azından çoğunluğun esasen bunu zaten kabul ettiğini çok açık gösteriyor. Ve cevapları yakında gelecek.
Iran dışişleri bakanı, JD Vance ve Pakistan başbakanının çok kısa bir zaman aralığında, anlaşmanın içinde ne olduğuna dair medya spekülasyonlarını eleştiren birbirine çok benzer tweet’ler atmış olması da bence dikkate değer. Çünkü bazı medyada, nihai anlaşmayı çok kötü göstermek, beklentiler karşılanmamış gibi göstermek için bu anlaşmanın içeriğini abartılı biçimde öne sürme çabası olduğunu görüyorlar. Ve üç taraftan da buna karşı çıkmaya başladılar. Ardından da Donald Trump’ın Iran dışişleri bakanını retweet etmesi gibi çok sıra dışı, bence eşi görülmemiş bir olay yaşandı.
Bu yüzden gerçekten daha önce hiç olmadığımız kadar yakın olduğumuzu düşünüyorum. Sanırım Iran dışişleri bakanının kullandığı ifade de buydu. Ama daha önce de hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz ve yine de hiçbir şey olmadığını gördüğümüz zamanlar oldu. Dolayısıyla hâlâ ters gidebilir. Ve doğru yönde ilerlese bile, bence çok çok net olmamız gerekir: Bu bir memorandum. Nihai anlaşmaya giden yolda bir mola noktası. Nihai anlaşmaya varmak aslında bu mola noktasına varmaktan daha zor. Ve bu mola noktasının elde edilmesi bile son derece zor olduğunu kanıtladı, olması gerekenden çok daha uzun sürdü.
Dolayısıyla hâlâ hiçbir şekilde, savaş gerçekten bitecek ya da gerçekten barış olacak diyebileceğimiz bir konumda değiliz. Ve tabii sonra da bütün bu süreci sabote etme konusunda dikkate değer kapasiteye sahip İsrailliler var. Iran’a ya da ABD’ye karşı bir şey yapmalarına bile gerek yok. Sadece Lebanon’daki savaşı yeniden başlatmaları yeterli olabilir ve bu da tüm anlaşmanın ya da diplomatik sürecin çökmesine neden olabilir.
Evet, eleştirmenler, iki tarafın birbirinden ne kadar uzak olduğu düşünüldüğünde bir uzlaşmanın inanılmaz derecede zor olduğunu söyleyecektir. Ama elbette tüm taraflarda sabotajcıların bulunması nedeniyle de zor. ABD’de Lindsey Graham’lar var; Israel’de ise, tam olarak bilemem ama, çoğunluğun bu anlaşmanın iptal edilmesini görmek isteyeceğini varsayıyorum ve bunu yapacak araçlara da sahipler. Ama dediğiniz gibi, Iran’ın da şahinleri var; onlar da muhtemelen şu an başarıların verdiği özgüvenle yüksekte hissediyor ve tam bir zafer peşinde koşmak istiyorlardır. Yani evet, kişinin coşkusunu ya da iyimserliğini sınırlaması için nedenler olduğunu görebiliyorum.
Ama yine de, bu anlaşmanın içinde ne olduğuna dair ne biliyoruz? Çünkü anlaşmada ne olduğuna dair yanlış bilgi uyarılarını yine duydum; hatta gazetecilerin çok fazla spekülasyon yapmaması gerektiğini savundular. Ama bazı hikâyeler duydum: ilk adımın el konulan Iran fonlarının bir kısmının serbest bırakılması olabileceği söyleniyor. Bunun çok mantıklı olabileceğini düşündüm, çünkü Iranianlar Amerikalılara güvenmiyor. Ama ABD fonların bir kısmını serbest bırakmak zorunda kalırsa, bu sürece zaten dahil olmuş olur. Bu da süreçten çekilmeyi daha az mantıklı hale getirir. Topu yuvarlamaya başlatmak için iyi bir yol diye düşündüm. Ama yine de, bu anlaşmada ne olduğuna dair bir şey biliyor muyuz?
Biliyoruz ki bu Iranianların pozisyonuydu: ABD’den bir bağlılık, bir buy-in olduğundan emin olmak istiyorlar. Onların bakışına göre, kendileri büyük bir kozdan, yani Hürmüz Boğazı’nı açmaktan vazgeçiyorlar; bu muhtemelen şu anda sahip oldukları ana kaldıraç. Bu, yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum stokundan daha büyük bir kaldıraç. ABD ise yalnızca ablukadan vazgeçiyor; birçok açıdan ABD için de verimsiz olmuş bir ablukadan. Bu yüzden Iranianlar bu takasın ABD lehine dengesiz olduğuna inanıyor ve sonuç olarak bu memorandumun başında dondurulmuş fonlarının bir kısmının da serbest bırakılması gerektiğini düşünüyorlar. Bu hem dengeyi sağlamak hem de ABD’nin buna bağlılığını gerçekten göstermek için gerekli görülüyor.
Başta 12 milyar dolar, MOU’nun sonunda da 12 milyar dolar istiyorlar. Bu 12 milyarın 6 milyarı, tesadüfen, Biden yönetimi tarafından zaten serbest bırakılması gereken bir paraydı. Biden yönetimi Iranianlarla Eylül’de, aslında Ağustos 2022’de bir anlaşma yapmıştı. Bu mahkum takasının parçasıydı. Eylül 2022 değildi, mahkum takasının parçasıydı. Ama bu mahkum takası ya da fonların serbest bırakılması hiçbir zaman gerçekleşmedi, çünkü Iran’da Mahsa Amini protestoları başladı ve Biden yönetimi, Iranian hapishanelerinden birkaç Amerikalının serbest bırakılmasını zaten sağlamış olmasına rağmen, bu anlaşmadan geri adım atmaya karar verdi.
Dolayısıyla Iranianlar, ilk 6 milyarın zaten vaat edildiğine inanıyor. Bu yüzden bunun üzerinde yeniden müzakere etmeyecekler. Şimdi başkaları tarafından şöyle deme yönünde çabalar oldu: Bakın, ABD’nin buna neden çok eleştirel yaklaştığını da açıklayayım. ABD tarafı bunu yapmak istemiyor, çünkü Obama yönetimiyle karşılaştırılmak istemiyorlar. Sürecin en başında bir şey vermiş gibi görünmek istemiyorlar. Cumhuriyetçilerin Obama’yı bazı fonları serbest bıraktığı için ağır biçimde eleştirmiş olmaları dikkate alındığında, ki aslında bunlar o fonlar değildi; bu, ABD ile Iran arasında sonuçlandırılmış bir davaydı. Ama bununla herhangi bir karşılaştırma görmek istemedikleri için bunu reddettiler.
Bu nedenle başkaları, özünde o fonların serbest bırakılmayacağı ama başka bir ülkenin sürecin başında Iran’a eşdeğer fonlar vereceği ve daha sonra muhasebenin yapılabileceği fikirlerle ortaya çıktı. Ama asgari düzeyde bu, Iranianların “fonları aldık” demesine, ABD’nin de “biz hiçbir fon serbest bırakmadık, bunlar o fonlar değildi” demesine olanak tanıyor. Fakat başta Iranianlar buna tam da sizin söylediğiniz nedenden dolayı çok olumsuz yaklaştılar. ABD’den taahhüt görmek istiyorlardı. Fonları serbest bırakan ABD değilse, bu yeterli bir taahhüt değildir.
Ancak bana öyle geliyor ki, son 48 saatte bazı Iranianların söylediklerini dinleyince, Iranianlar esasen paranın resmi olarak serbest bırakılmayacağını, fakat parayı almalarını sağlayacak başka tür bir muhasebe meselesi olacağını kabul etmişler. Ama bu, parayı bizzat ABD’nin çözdüğü anlamına gelmeyecek. Çünkü günün sonunda para paradır. Ve bunu bu şekilde yapmak daha iyidir. Görünen o ki bu pozisyona kaydılar ve bu meselenin çözülmek üzere olmasının nedenlerinden biri de bu, çünkü bu ana anlaşmazlık noktalarından biriydi.
Hürmüz Boğazı konusunda başka meseleler var ve bunları tam olarak nasıl çözeceklerinden tamamen emin değilim. Ama orada da aynı mesele var: dil yeterince muğlak hale getirilebilir, böylece iki taraf da bunu kendi biçiminde yorumlayabilir ve kendi kamuoyuna kendi biçiminde satabilir. Çünkü muğlaklık birkaç farklı yoruma izin verir. Böyle durumlarda bu sıra dışı değildir. Ama bu mutabakat zaptında bu tür muğlaklıklar çok fazla olursa son derece sorunlu hale gelir; MOU adeta delik deşik bir İsviçre peynirine dönüşür, tıpkı ateşkesin de büyük ölçüde İsviçre peynirine dönüşmesi gibi.
Evet. Ama bence bu muğlaklık iyi aslında, çünkü aksi halde Trump açısından herhangi bir anlaşma olamaz. Ayrıca onu gerçekten medyadan uzak tutmaları gerekiyor, çünkü ne zaman konuşsa, “Iranianlara bir dolar vermeyeceğiz, her şeyden vazgeçecekler, güç yoluyla barış” gibi şeyler söylüyor. Yani retorik olarak kendini bu güçlü adam pozisyonuna bağladı. Dolayısıyla herhangi bir taviz vermesi gerekirse, özellikle de dediğiniz gibi Obama’nın yaptığı herhangi bir şeyle karşılaştırılabilecek bir tavizse, bu işi neredeyse imkânsız hale getirecek.
Sadece Hürmüz Boğazı’nın açılması meselesiyle ilgili bir sorum vardı. Iranian tarafında şunu duydum: “Biz Hürmüz Boğazı’nı hiç kapatmadık, sadece trafiği yönetiyoruz.” Yani bazı ücretler aldılar. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın uluslararası sular olmadığını, Iranian ve Omani suları olduğunu söylediler. Başka bir deyişle, “bu bizim suyumuz ve açık tutacağız ama önceki çerçeveyle aynı şekilde değil” diyorlar. Peki Iranianlar Hürmüz Boğazı’nı açmayı kabul edeceklerini söylediklerinde, bu fiilen ne anlama gelir? Çünkü bazı ayrımlar yaptılar.
Evet. Bu, “açık” kelimesinin muğlaklığıyla ilgili. Iranianlar açık olduğunu söyleyebilir, çünkü kapatmadılar. Sadece ücret ya da geçiş bedeli alıyorlar. Sanırım “geçiş ücreti” dilinden uzaklaştılar, çünkü uluslararası hukukta bir geçiş ücretini gerekçelendirmek çok zor. Elbette buranın uluslararası su mu yoksa Iran ve Oman suları mı olduğu konusunda bir anlaşmazlık var. Iranianlar bu tür meseleleri düzenleyen anlaşmaya hiçbir zaman taraf olmadılar. Bu arada ABD de olmadı.
Aynen.
Bu yüzden ABD’nin buna atıf yaptığını görmek çok ilginç, çünkü ABD’nin kendisi de bunu onaylamış değil. ABD bunu Güney Çin Denizi söz konusu olduğunda da yapıyor. Çinliler buna taraf oldu, Amerikalılar olmadı. Ama buna rağmen Trump açık olduğunu söyleyebilir. Iranianlar açık olduğunu söyleyebilir. Bu tek başına idari ücret meselesinin, alınan bir ücretin olup olmadığını açıklığa kavuşturmaz. Kimin kontrol ettiğine dair de hiçbir şey söylemez.
Dolayısıyla bazen, sizin de dediğiniz gibi, bu muğlaklık her iki tarafın da “açık” diyebilmesini sağlamak için kesinlikle gereklidir. Trump çıkıp “Hayır, Hürmüz Boğazı’nı ben açtım” diyebilir ve kimin kontrol ettiği, ücret olup olmadığı gibi ayrıntılara girmeyebilir. Iranianların Hürmüz Boğazı’ndan tamamen vazgeçmesini hiç olası bulmuyorum. Bence, bundan sonra ne gelirse gelsin, boğazın önceki statüsünden farklı olmasını sağlamaya çalışacakları konusunda çok net oldular. Ama bu, boğazda yalnızca tek bir alternatif senaryo olduğu anlamına gelmez. Hâlâ birkaç farklı senaryo olabilir.
Boğazların ve idari ücretin, çevre ücretinin yalnızca Iran tarafından değil, tüm GCC ülkeleri ya da onların daha geniş bir kısmı tarafından yönetilip tahsil edildiği bir model olabilir. Bunu yapmanın farklı yolları var. Bunun MOU’da çözülüp çözülmediğini ya da sonraki anlaşmaya mı bırakılacağını bilmiyorum. Şu anda sadece trafiğin akmasını sağlamak anlamında “açık” olduğu konusunda mı uzlaştılar, onu da bilmiyorum.
Evet, Iranianların görünüşe göre buna daha kolektif bir yaklaşım istediğini biliyorum. Bu yüzden sanırım Oman ile birlikte bir şey üzerinde çalışıyorlardı. Ama Trump buna, Oman’ı havaya uçurmakla tehdit ederek karşılık verdi. Yine bu en diplomatik dil değil, ama evet, bunu yaparlarsa Oman’ı havaya uçurmak ya da birini havaya uçurmakla tehdit etti. Bu yüzden bunun nasıl gelişeceğini görmek ilginç olacak.
Size sormak istediğim başka bir şey vardı: Bölgedeki değişim. Sizin de yorumladığınız olağanüstü bir gelişmeyi fark ettim: Iran, Israel’e saldırdı, üstelik Israel önce Iran’a saldırmadan. Bu esasen Israel’in Lebanon’ı bombalamasına yanıt olarak gerçekleşti. Peki bu bölgesel güvenlik açısından ne anlama geliyor? Lebanon artık Iran’ın genişletilmiş caydırıcılığı altında mı? Bu tüm bölgeyi nasıl değiştiriyor?
Bence Iranianların kurmaya çalıştığı şey bu: genişletilmiş caydırıcılık. Israelilerin “yeni denklem” dediği şey bu. Bunun başarılı olup olmadığı net değil. Denendiği çok açık. Bu da yine Iran’ın Israel’e ciddi bir şekilde saldırdığı çok sıra dışı bir durum. Houthilerin Israel’e yönelik saldırılarını küçümsemeye çalışmıyorum, ama o saldırılar gerçekten kıyaslanabilir değil. Bir ya da iki füze atıyorlar. Iranianlar Israel’e dronlar ve başka unsurlarla birlikte 200 ila 300 füze atabilir ve Israelilere gerçekten ciddi zarar verebilir.
Bu, çok uzun zamandır ilk kez, bölgesel bir gücün üçüncü bir ülkeye yönelik Israel’e karşı uyarılarını sert güçle desteklemeye istekli olduğu bir durum. Bunu çok uzun zamandır görmemiştik. Israelilerin yerleşimleri genişletmeye, toprak ilhak etmeye ve bölgede sınırsız, tamamen kısıtlanmamış bir manevra alanına sahip olmaya devam edebilmesinin nedenlerinden biri de bu. Bu, onların manevra alanı üzerinde bir kısıtlama olurdu. Bu da Israelilerin tamamen kabul edilemez bulduğu bir şey.
Sonuç olarak, bu yeni denklemin kurulmasını önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını gördük. Şunu anlamak önemli: Tek bir ateş teatisi bu denklemi kurmaz. Bu yönde potansiyel bir adımdır. Kurulup kurulmadığı net değildir. Olan şu: Israeliler, ABD uyarılarına ve Iranian uyarılarına rağmen Beirut’u vurdu. Iranianlar Israel’i görece sert biçimde vurdu. Israeliler Iran’ı vurdu. Iranianlar Israel’i tekrar vurdu. Israeliler muhtemelen ABD baskısı nedeniyle yanıt vermedi; bunun yerine güney Lebanon’ı vurdu, Beirut’u değil. Ve Israelilerin Beirut’a, özellikle de güney Beirut’taki Dahiye mahallesine saldırdığını görmediğimiz için, bu bile yeni bir denklem kurulduğunu söylemek için yeterli değildir.
Ve yeni bir denklem kurulsa bile, bu Israelilerin bunu bir daha asla yapmayacağı anlamına gelmez. Sadece, bunu yapmayı düşündüklerinde artık bununla bağlantılı belirli bir maliyet olduğunu hesaba katmaları gerektiği anlamına gelir. Daha önce var olmayan bir maliyet. Bu da onları iki kez düşünmeye sevk edebilir. On vakadan dokuzunda bunu yapmamalarına neden olabilir. Bazen yine de yaparlar. Ama tekrar ediyorum, bunun kurulup kurulmadığını henüz bilmiyoruz.
Ancak bir MOU olursa, Iranianların buna imza atmasını, bölge çapında bir ateşkes bunun parçası olmadan tamamen imkânsız görüyorum. Yani Iranianların, bunun parçası olmadığı bir MOU’yu gerçekten imzalayacağı herhangi bir senaryo görmüyorum. Bunun nedeni kısmen şu: Israelilerin savaşı yeniden başlatmasına izin verilecekse MOU’nun anlamı ne? Çünkü Lebanon’da savaşı yeniden başlatabilirlerse, bunun Iran’a sıçrama kapasitesi var. Bunun iki kez gerçekleştiğini zaten gördük.
Ama ayrıca bence şunu da görmeye başlıyoruz: Iranianlar şimdi yeniden bir tür ileri savunmaya dönüyorlar. Yani Lebanon, Israel’e karşı ilk savunma hatlarının parçası. Bu bir caydırıcıdır, ama aynı zamanda misilleme kapasitesidir. 2006’dan beri bu şekilde işledi. Israeliler Hezbollah’ı yenmeyi başaramadığı için savaşı hiçbir zaman Iran’a genişletmeyi başaramadılar; o dönemdeki plan buydu. Bu ileri savunma, Assad rejiminin düşmesi ve Hezbollah’ın yaşadığı gerilemeler nedeniyle büyük darbe aldı. Ama şimdi Iranian liderlerden, caydırıcılıklarının kendi topraklarında olmasına geri dönmeyeceklerini çok açık şekilde söyleyen açıklamalar duyuyoruz. Caydırıcılıkları Iran dışında olacak. Bu da bence ileri savunmalarını yeniden inşa edeceklerine dair çok açık bir gönderme ve bunun ilk ve en önemli unsuru Lebanon.
Bu yüzden, Israelilerin Lebanon topraklarını en azından orta vadede işgal etmeye devam etmesine ya da kısa vadede Lebanon’a saldırmaya geri dönmesine izin veren herhangi bir şeyi kabul etmelerini son derece düşük ihtimal görüyorum.
Son sorum şu: Sizce Iran’ın bu savaştaki daha geniş hedefleri ne? Dediğim gibi, savaşı onların başlatmadığını biliyorum. Ama bununla birlikte, savaşın eski statükoya geri dönme şartlarıyla bitmesinden de memnun değiller. Sanırım bu, bu mutabakat zaptında Iranian taleplerinden ne bekleyebileceğimiz açısından önemli. Sizce Iranianların daha geniş hedefi nedir?
Yani elbette büyük, görkemli hedefler hayal edilebilir: US tüm askeri üslerini toplar, evine döner, tüm yaptırımlar kaldırılır. Yani yönün ne olduğunu bir şekilde görebiliyorsunuz ama elbette mesele ne istediğiniz ve ne başarabileceğiniz. Peki sizce bu savaşta Iran için öncelikler neler? >> Bence aslında bunların birçoğu. Sanırım onlar, belki hemen kısa vadede olmasa da, bu savaşın sonuçlarından birinin US’nin bölgedeki askeri varlığının dramatik biçimde küçülmesi olacağını oldukça muhtemel görüyorlar. Bu savaşın sonuçlarından biri, bu farklı GCC ülkelerinin birçoğunun güvenlikleri için Amerikan üslerine bel bağlamayacak olması. Amerikan silahlarına ve her türden başka anlaşmalara dayanacaklar, ama yalnızca US ile değil, pek çok başka devletle de. Yani GCC perspektifinden güvenlik, yalnızca Amerikan sepetinde olmak yerine çeşitlenmeye başlayacak. Bütün bu farklı şeyleri Iranianların olumlu göreceğini düşünüyorum. Ayrıca şunu da göreceksiniz ve bence onlar da bunu hedefliyor olacak: GCC ile Iran arasında değil ille de, çünkü GCC’nin bu noktada kelimenin anlamlı herhangi bir anlamıyla gerçekten işleyen bir yapı olduğundan emin değilim; daha ziyade Iran ile Persian Gulf’ın güney kesimindeki kilit devletler arasında yeni ilişkiler. Bunların bazıları Iran’la çok daha iç içe geçmiş bir yaklaşıma sahip olacak. Iran’a kızgın değiller demek değil bu, Iran’ı bir tehdit ve meydan okuma olarak görmüyorlar demek değil; ama Avrupalıların eskiden kabul ettiği ve artık vazgeçtiği şeyi kabul edecekler: ekonomik bağımsızlık, güvenliğinizin kritik bir unsurudur. Ve geçmişte Iran’ı çevreleme ile Iran’la entegrasyon arasındaki denge, çevreleme yönünde çok fazla kaymıştı ve bu, bu GCC devletlerinin mutlak kırılganlığını ortaya çıkaran bu felaket savaşa yol açtı; onlar da bundan uzaklaşacaklar. Dolayısıyla bence Iranianlar bunu, artık sürekli Iran’ın çevrelenmesi için baskı yapabilecek konumda olmayacak, hatta Iran’la kendi anlaşması nedeniyle bunu yapmak istemeyebilecek bir United States içinde, bölgedeki siyasi, ekonomik ve güvenlik rehabilitasyonlarına giden bir yol olarak görecekler. Bu Iran için devasa bir açılım olacak. Bu, her şey iyi olacak demek değil. Her şey sürtüşmesiz olacak ya da ortaya çıkabilecek ve kesinlikle çıkacak başka türden sorunlar olmayacak demek değil. Ama bence onların bakış açısından bu, US’nin Middle East için örgütleyici ilkesinin Iran’ın çevrelenmesi ve tecrit edilmesi olduğu 47 yıllık bir dönemin aşağı yukarı sonu olacak. Bu da bu arada Israelilerin kabusu. >> Evet, güvenlikte, güvenlik rekabetinde, insan her zaman caydırıcılığı güvence vermeyle dengeleyerek güvenlik ikilemini yönetmek zorunda; yani caydırmaya devam ederken kışkırtmamaya da dikkat etmek gerekir. Bence Cold War sırasında güç yoğunlaşması nedeniyle bu denge bozuldu; sonuna kadar gittik, güvence vermeye ihtiyaç yoktu, tamamen caydırıcılık ve çevrelemeye yöneldik. Şimdi bence bir yeniden ayarlama gerekiyor. Yani evet, yalnızca Iran’la değil, daha geniş dünyada da yeni güç dağılımına uyum sağlayacak bazı değişiklikler yapılması gerekecek. Her neyse, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. >> Çok teşekkürler. Gerçekten minnettarım. >> Görüşleriniz için teşekkürler ve umarım sınır dışı edilmezsiniz; ama edilirseniz sizi Scandinavia’da tekrar ağırlamaktan çok memnun oluruz. Teşekkürler. >> Ben teşekkür ederim. Çok teşekkürler. Yakında konuşuruz.