Trita Parsi: İran Savaşı ABD’nin Küresel Önceliğini Sorgulatıyor
İngilizce yayımlanan programda sunucu Glenn, Quincy Institute for Responsible Statecraft’in başkan yardımcısı Trita Parsi ile İran savaşı, ABD’nin askeri ve diplomatik seçenekleri, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve Washington’ın küresel önceliğinin geleceği üzerine konuştu. Parsi, savaş riskinin belirgin biçimde arttığını, ancak hâlâ diplomatik çıkış imkânı bulunduğunu söyledi; tartışmanın önemi ise yalnızca İran ya da Körfez’le sınırlı değil, ABD’nin küresel hegemonya iddiasının sorgulanmasına kadar uzanıyor.
Pekin Görüşmesi ve Savaş Riskinin Artması
Glenn, Trump ile Xi arasındaki Pekin görüşmesinden İran konusunda somut bir sonuç çıkmadığını belirterek, bunun savaşa dönüş anlamına gelip gelmediğini sordu. Parsi, riskin ciddi biçimde yükseldiğini söyledi ancak bunun yüzde 50’nin üzerine çıkıp çıkmadığından emin olmadığını belirtti. "Ne yazık ki savaş riski belirgin şekilde arttı," diyen Trita Parsi, "yine de bir çıkış yolu bulmak için hâlâ biraz zaman var" değerlendirmesinde bulundu.
Parsi’ye göre Pekin görüşmesinden ABD’nin İran konusunda elde ettiği şey çok sınırlıydı. Çin’in Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasını istediğine dair açıklamasını “çok sıradan” ve “neredeyse anlamsız” diye niteledi. Her ülkenin boğazın açık kalmasını isteyeceğini, asıl meselenin bunun nasıl tanımlandığı ve bunun için ne yapılacağı olduğunu söyledi. Çin açısından “açık” olmanın, İran’ın kontrolünün sona ermesi anlamına gelmediğini; trafiğin akmasının yeterli görüldüğünü belirtti.
Parsi, ABD’nin son hamlelerini art arda gelen başarısız tırmanma adımları olarak sundu. Ona göre savaş tehdidi başarısız oldu, savaşın kendisi başarısız oldu, ardından “ablukanın ablukası” da sonuç vermedi. "Elinizde, hepsi başarısız olmuş ve Trump yönetimini yalnızca bir sonraki tırmanma adımına iten bir dizi hamle var," diyen Parsi, İranlıların yeni bir saldırıyı artık neredeyse beklediklerini ifade etti.
Çin’in Tutumu ve Nükleer Silah Meselesi
Glenn, Çin’in İran’ın nükleer silah edinmemesi gerektiğini söylemesinin de ABD çizgisine destek olarak okunamayacağını, çünkü İran’ın kendisinin de nükleer silah istemediğini söyledi. Parsi buna katıldı. Çin’in bu pozisyonunun uzun süredir değişmediğini, NPT’ye taraf nükleer silaha sahip P5 ülkelerinin tamamının benzer bir çizgide olduğunu anlattı.
Parsi’ye göre Çin’in gerçekten ABD pozisyonuna yaklaştığını gösteren açıklama, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkına karşı çıkması olurdu. Ancak Çin bunu hiçbir zaman söylemedi ve Parsi böyle bir açıklamayı olası görmediğini belirtti. Çin’in Trump’ın hamlelerini “başarısız bir strateji” olarak gördüğünü savunan Parsi, Pekin’in bu stratejinin parçası olmak için hiçbir teşviki olmadığını söyledi. Ancak ABD masaya gerçek bir uzlaşmaya dayalı, uygulanabilir bir teklif koyarsa Çin’in İran’ı anlaşmaya yönlendirebileceğini ekledi.
İkinci Tur Savaşta Ne Değişebilir?
Glenn, ABD’nin yeniden savaşa dönmesi halinde aynı şeyi tekrarlayamayacağını, Trump’ın önceki ateşkesi almak için istekli göründüğünü söyledi. Parsi, önce İran’ın 10 maddelik planı meselesine açıklık getirdi. Trump’ın sosyal medyada ateşkesin İran’ın 10 maddelik önerisine dayanabileceğini söylediğini, ancak müzakereler başlayınca tamamen farklı bir yaklaşım izlediğini belirtti. Parsi’ye göre Trump, İran’ı ateşkese ikna etmek için bu plana açık görünmüş, sonra müzakere masasında başka bir çizgiye geçmişti.
Yeni bir savaşta Washington ve İsrail’deki şahinlerin İran’ın elektrik şebekesi ve petrol tesislerini hedef almayı savunduğunu söyledi. Parsi, İran’da 135 lider ve yetkilinin öldürülmesinin rejimin çöküşüne yol açmadığını, bundan sonra enerji altyapısına saldırı baskısının artabileceğini belirtti. Ancak bunun çok daha ağır sonuçlar doğuracağını vurguladı.
"ABD İran’ın elektrik şebekesi ve petrol tesislerine saldırırsa, İran da Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin enerji ve petrol altyapısını hedef alır," diyen Parsi, bunun petrol fiyatlarını 180-200 doların üzerine taşıyabilecek bir üretim krizine dönüşebileceğini söyledi. Ona göre mevcut kriz daha çok tankerlerin Basra Körfezi’nde beklemesinden kaynaklanan bir darboğaz meselesiydi; enerji tesisleri vurulursa kriz kalıcı bir üretim sorununa dönüşürdü.
Parsi, Lindsey Graham gibi savaş yanlılarının bu tür adımları savunduğunu, bunun küresel ekonomi için yıkıcı olabileceğini söyledi. İran’ın da ikinci turda daha yüksek seviyede misillemeye hazırlandığını belirtti. Özellikle UAE’nin hedef alınabileceğini, bunun hem savaş sırasındaki rolü hem de İsrail ile açıklaşan stratejik ortaklığı nedeniyle gündeme gelebileceğini savundu. İran’ın Trump’ın ticari çıkarlarıyla bağlantılı şirketleri, AI merkezlerini, veri merkezlerini ve Pentagon’a destek verdiğini düşündüğü firmalarla ilişkili altyapıyı hedef alabileceğini söyledi.
Parsi ayrıca İran’ın Red Sea ve Gulf of Aden güzergâhlarını kapatma ihtimalini, GCC ülkelerindeki internet trafiğinin yüzde 99’unu taşıdığını söylediği denizaltı fiber optik kabloları hedef alma seçeneğini de gündeme getirdi. İran’ın yıllar önce oluşturduğu iç internet altyapısına dayandığını, bu nedenle böyle bir hamlenin Körfez ülkeleri için büyük sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.
Irak, Körfez Ülkeleri ve Yatay Tırmanma
Glenn, İran’ın Red Sea’yi kapatması, Körfez ülkelerinin enerji ve tuzdan arındırma tesislerini hedef alması, internet altyapısını kesmesi ve Irak’ın daha büyük rol oynaması gibi ihtimalleri sordu. Parsi, Irak boyutunu yakından izlemediğini söyledi ancak İsrail’in ABD yönlendirmesiyle Irak’ta bir ya da iki hava üssü kurduğuna dair iddiaları “çok utanç verici” olarak niteledi.
Parsi’ye göre GCC ülkeleri ve Irak’ın hava sahalarının İran’a yönelik saldırılarda kullanıldığına dair kanıtlar artıyor. Bunun ne ölçüde gönüllü, ne ölçüde bilgisizlikle, ne ölçüde zorlamayla yapıldığının ayrı mesele olduğunu söyledi. John Bolton gibi isimler açısından Irak savaşının bu yönüyle “başarı” sayılabileceğini savundu: demokrasi ya da insan hakları değil, Irak’ın jeopolitik bir aktör olarak devre dışı bırakılması hedeflenmişti.
Irak’ın Kuveyt’e saldıracağı yönünde güvenilir bir bilgi duymadığını belirten Parsi, buna karşın Irak’ın İran’ın yatay tırmanma stratejisinde bir savaş sahasına dönüşmesinin “çok makul” olduğunu söyledi. ABD’nin İran’ın tüm GCC ülkelerini hedef alacağını ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına alacağını beklemediğini, istihbaratın bazı uyarılarına rağmen Trump’ın ABD istihbaratı yerine İsrail’i dinlemeyi alışkanlık haline getirdiğini savundu.
Trump’ın İran’ı Yanlış Okuması
Glenn, İranlı akademisyen Mohammad Marandi’nin savaştan önce ABD saldırırsa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacağını ve ABD üslerini vuracağını söylediğini hatırlattı. Parsi, ABD ve Pentagon’un İran’ı neden hafife aldığını açıkladı. Ona göre İsrail, Trump’ı savaşa ikna edebilmek için İran’ı olduğundan çok daha zayıf gösteren büyük bir kampanya yürüttü.
Parsi, Trump’ın büyük dış politika risklerinden kaçındığını, bu nedenle ancak “kolay” ve düşük riskli bir savaş fikrine ikna edilebileceğini söyledi. İran’ın önceki yıllardaki “stratejik sabır” politikasının da bu algıyı güçlendirdiğini belirtti. İran’ın İsrail’den darbe üstüne darbe almasına rağmen sert karşılık vermemesi, Washington’da İran’ın ABD ile doğrudan yüzleşmeye cesaret edemeyeceği kanaatini pekiştirmişti.
Parsi’ye göre İran’ın en büyük hatalarından biri Trump ile doğrudan konuşmayı reddetmesiydi. "İranlılar Trump ile doğrudan temas kurmuş olsaydı, bu savaşın tamamen önlenebileceğine inanıyorum," diyen Parsi, Trump’ın bunu İran’ın güç gösterisi değil zayıflığı olarak yorumladığını savundu. Trump’ın kendi gözünde güçlü olduğu için Kim Jong-un’dan Suriye’deki al-Qaeda bağlantılı liderlere kadar herkesle konuşmaya hazır olduğunu; İran’ın konuşmayı reddetmesinin ise onun zihninde “zayıflık” işareti haline geldiğini söyledi.
ABD Önceliği ve Hürmüz Boğazı
Glenn, Trump’ı “alçaktaki meyvelerin başkanı” olarak tanımlayarak Panama ve Venezuela örneklerinde düşük riskli, hızlı kazanımlar aradığını söyledi. Ancak İran’da statükoya dönmenin mümkün olmadığını, çünkü İran’ın Hürmüz Boğazı’nı elinde tutmasının ABD’nin yalnızca bölgesel değil küresel konumunu değiştirdiğini belirtti.
Parsi, Irak savaşının ABD’yi çok kutupluluğa yaklaştıran önemli dönüm noktalarından biri olarak görüldüğünü, ancak askeri açıdan ABD’nin Irak’ta başlangıçta başarılı olduğunu hatırlattı. İran’da ise ABD’nin böyle bir başarıdan söz edemeyeceğini savundu. "İran’da ABD savaşı askeri olarak kazanmadı; aslında kaybetti," diyen Parsi, bunun stratejik yenilgi olduğunu söyledi.
Parsi’ye göre İran yatay tırmanma yoluyla tırmanma üstünlüğü kurdu, ABD ise ateşkes için fiilen yalvarmak zorunda kaldı. Ateşkesin başlangıçta ABD lehine olduğunu, petrol fiyatlarının düşmesinin Trump’a nefes aldırdığını; ancak Trump’ın sonraki abluka hamlelerinin bunu tersine çevirdiğini söyledi. Ateşkes sırasında petrol fiyatlarının savaş döneminden daha yüksek hale geldiğini, 10 yıllık tahvil faizinin yaklaşık yüzde 4,6’ya çıktığını belirtti.
Küresel etkiler arasında Australia’da yakıt kıtlığını, India, Pakistan, Bangladesh ve Philippines’te enerji krizlerini, South Korea ve Japan’ın zor durumunu saydı. Parsi’ye göre ABD, Persian Gulf’ta tırmanma üstünlüğü kuramıyorsa ve Hürmüz Boğazı’nı açmak için gereken bedeli ödemeye hazır değilse, küresel önceliğinin temeli sorgulanır hale gelir. Boğazı gerçekten açmanın güney İran’ın işgalini gerektireceğini, bunun 500 binden fazla asker ve bir yıldan uzun hazırlık gerektirebileceğini söyledi.
Çok Kutupluluk ve Washington’ın Stratejik Çelişkisi
Glenn, ABD’nin birçok çatışmasının küresel öncelik hedefinden vazgeçmesi halinde çözülebileceğini savundu. Çin, Rusya ve İran’ın 1990’larda ABD ile daha yakın ilişki aradığını, ancak Washington’ın onları eşit aktörler olarak kabul etmeye yanaşmadığını söyledi.
Parsi, Biden yönetimi döneminde Washington’da çok kutupluluktan söz etmenin neredeyse “Putin söylemi” sayıldığını, bunun tuhaf olduğunu belirtti. Çünkü Hillary Clinton’ın 2010’da dışişleri bakanı olarak dünyanın çok kutuplu hale geldiğini söylediğini hatırlattı. Marco Rubio’nun dışişleri bakanı olduğunda dünyanın çok kutuplu olduğunu ve tek kutupluluğun “tarihsel bir sapma” olduğunu söylemesini önemli buldu.
Parsi’ye göre bu gerçekten yönetimin inancıysa, tek kutupluluğu geri getirmek mantıklı bir seçenek olmamalı. ABD’nin çok kutuplu dünyaya uyum sağlaması, United Nations (Birleşmiş Milletler) ve çok taraflılıkla ilişkisini yeniden düşünmesi gerekir. Ancak bunun yapılmadığını, yalnızca yeni National Security Strategy belgesinde küresel hegemonyadan vazgeçip Batı Yarımküre’ye odaklanma fikrinin görüldüğünü söyledi. Buna rağmen aynı belgenin Middle East’i öncelikten düşürme çağrısına rağmen üç ay sonra ABD’nin İran’la savaşa girdiğini vurguladı.
Askeri Seçeneklerin Sınırları, Diplomatik Seçeneklerin Alanı
Glenn, ABD’nin diplomatik ya da askeri seçeneklerini sordu. Parsi, askeri seçeneklerin iyi sonuç vereceğini düşünmediğini söyledi. ABD’nin bir iki ada alabileceğini, ancak bu adaları savunmanın ağır Amerikan kayıplarına yol açacağını belirtti. İran’ın sabit hedef haline gelecek Amerikan askerlerine füze ve drone yağdırabileceğini söyledi.
Hürmüz Boğazı’nı askeri olarak açmanın yalnızca mayın temizlemek ya da birkaç ada almakla mümkün olmayacağını belirtti. İran’ın 1500 kilometrelik kıyısı boyunca askeri varlık kurduğunu, boğaz üzerindeki kontrolün bu bütünlükten geldiğini söyledi. Bu nedenle gerçek bir askeri açma operasyonu güney İran’ın tüm kıyı şeridinin kontrolünü gerektirir; Parsi’ye göre ABD bunu yapmayacaktır.
Diplomatik alanda ise daha fazla seçenek olduğunu belirtti. Trump’ın güvenilir olmadığını ve müzakere etmekten çok dikte ettiğini düşündüğünü söyledi; ancak tüm yaptırımları masaya koymaya önceki başkanlardan daha açık olabileceğini savundu. JCPOA’da Amerikan şirketlerinin İran pazarına girmesini engelleyen birincil yaptırımların kaldırılmadığını, daha çok ikincil yaptırımların askıya alındığını anlattı.
Parsi’ye göre Trump birincil yaptırımları başkanlık kararnamesiyle kaldırabilir; bunun İran ekonomisi üzerinde çok daha derin etkisi olur. Buna karşılık Trump nükleer cephede daha fazlasını istiyor. İran’ın 12 yıl boyunca zenginleştirme yapmamaya açık hale gelmesini “dikkat çekici” bir değişim olarak niteledi. "İranlıların 12 yıl boyunca zenginleştirme yapmamaya açık hale gelmesi, İran pozisyonunda olağanüstü bir değişimdir," diyen Parsi, İran’ın 2005’ten bu yana zenginleştirmeyi bir hafta bile durdurmayı kabul etmediğini hatırlattı.
Ancak görüşmelerin özellikle İran’ın yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum stoku konusunda tıkandığını söyledi. Yine de gerçek ve JCPOA’nın ötesine geçen yaptırım hafifletmesi masaya konursa, bunun İran için çok değerli olacağını vurguladı. İran’ın savaş öncesinde de yaptırım hafifletmesine ihtiyaç duyduğunu, savaşın ardından 300 milyar dolarlık hasar nedeniyle bu ihtiyacın daha da arttığını söyledi.
Hürmüz’den Yeni Bölgesel Düzene
Glenn, İran’ın JCPOA’daki denetimlere güvenmediğini, IAEA üzerinden bilgilerin İsrail ve ABD’ye aktarıldığına dair İranlı iddiaların savaşla doğrulanmış göründüğünü söyledi. Ayrıca ABD’nin yaptırım hafifletmesini daha sonra başka yaptırımlarla değiştirebileceği yönünde derin güvensizlik bulunduğunu belirtti.
Parsi, güven eksikliğinin çok ciddi olduğunu kabul etti. Kongre’nin yeni yaptırımlar üretmekte çok başarılı olduğunu söyledi. Ancak İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünden vazgeçmeyeceğini, bunun bir anlaşmayla kaybedilecek bir kapasite olmadığını savundu. Boğaz tamamen açılsa bile İran’ın onu yeniden kapatma kabiliyetini kanıtladığını belirtti.
Parsi, GCC ülkelerinden birinin sunduğu bir öneride “geçiş ücreti” yerine “çevresel yönetim ücreti” kavramının kullanıldığını anlattı. Bu ücret, Persian Gulf ve Hürmüz Boğazı’ndaki yoğun tanker trafiğinin çevresel yönetimi için mekanizmaya katılan ülkelere ödenecek şekilde tasarlanıyordu. Ancak Parsi’ye göre bu gelir, yaptırımlar kalkarsa İran’ın çekebileceği yatırımlarla kıyaslanamaz. "İran’ın bu savaşta bu kadar çok koz elde edip bunları yeni bir bölgesel düzen ve tam yaptırım kaldırımı için kullanmaması büyük hata olur," diyen Parsi, asıl zaferin askeri kazanımı İran lehine yeni bir barışa çevirmek olduğunu savundu.
Trump’ın Çelişkili Retoriği
Glenn, Trump yönetiminin İran’ı “yıkılmış”, “zayıf” ve “anlaşmaya muhtaç” göstermesinin diplomasiyi zorlaştırdığını söyledi. Parsi, Trump’ın bazı sosyal medya paylaşımlarının savaş sırasında arka planda yürütülen atılımları mahvettiğini savundu. "Trump’ın sosyal medya hesabı bu savaşta en büyük düşmanı oldu," diyen Parsi, İran tarafının özellikle sabah erken saatlerde atılan öfkeli mesajları Trump’ın kendini kontrol edemediğinin göstergesi olarak okuduğunu belirtti.
Buna rağmen Parsi, Trump’ın Amerikan siyasetinde başka başkanların söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebildiğini de vurguladı. Trump’ın İran’ın başarılı ve gelişen bir ülke olmasını istediğini söyleyebilmesinin önemli olduğunu anlattı. ABD siyasetinde “İran’ın başarılı olmasını istiyorum” demenin uzun süre tabu olduğunu, Trump’ın siyasi maliyet kavramını önemsemeden bu tür ifadeler kullanabildiğini söyledi.
Glenn de Trump’ın anlatıları kırma gücüne işaret etti. North Korea ile görüşebilmesi, Ruslarla diplomasi boykotunu aşabilmesi ve Putin hakkında konuşurken ABD’nin de kötü işler yaptığını söyleyebilmesinin başka siyasetçiler için mümkün olmadığını belirtti. Ona göre rakibi uzun süre şeytanlaştırdıktan sonra diplomasiye dönmek zorlaşır; Trump’ın gücü bu anlatıları kırabilmesidir. Ancak ikisi de Trump’ın sosyal medya kullanımının bu süreçte ciddi bir zayıflık olduğunu kabul etti.
Açılış ve İran Savaşı Riski
Glenn: Tekrar hoş geldiniz. Bugün bize Quincy Institute for Responsible Statecraft’in başkan yardımcısı Trita Parsi katılıyor. Kendisi ödüllü bir yazar ve Washingtonian magazine beş yıl üst üste onu Washington DC’de dış politika alanındaki en etkili 25 sesten biri olarak gösterdi. Substack’ini takip etmeyi unutmayın; açıklamaya bir bağlantı bırakacağım. Geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Programda sizi ağırlamak büyük bir onur.
Trita Parsi: Çok teşekkür ederim, Glenn. Benim için bir zevk.
Glenn: Size İran’daki savaş hakkında sormak istiyordum, çünkü bu yakından takip ettiğiniz bir konu. Başlamak için iyi bir yer sanırım şu: Şimdi savaşa geri dönmemiz ne kadar muhtemel? Çünkü anladığım kadarıyla Trump ile Xi arasındaki Beijing görüşmesinde bu konuda gerçekten hiçbir şey çözülmedi ya da başarılmadı. Yani bu esasen savaşa dönüş mü?
Trita Parsi: Bence ne yazık ki savaş riski ciddi biçimde arttı. Henüz yüzde 50’nin üzerinde olup olmadığından emin değilim. Hâlâ bir çıkış yolu bulmak için biraz zaman var. Ayrıca bu söylemin bir kısmının, Trump’ın diğer taraf üzerinde baskı kurmak ve seçenekleri keskinleştirmek için sahnelediği tiyatronun parçası olup olmadığı da benim için net değil.
Ama biraz parçalara ayırırsak, Beijing görüşmesinden bahsettiniz. Bence gerçekten de Beijing görüşmesi bu konuda Amerikan tarafına çok az şey sağladı. Çinlilerin de Boğaz’ın açık kalmasını görmek istediklerini söylemiş olmalarını çok büyüttüklerini fark etmişsinizdir. Bu son derece sıradan bir açıklama. Aslında oldukça anlamsız bir açıklama. Dünyadaki her ülke Boğaz’ın açık kalmasını ister. Soru şu: Bunun için ne yapacaksınız? Ve “açık” tanımınız nedir?
Çinlilerin “açık” fikri, İranlıların orayı kontrol etmemesi anlamına gelmek zorunda değil. Sadece trafiğin akması anlamına geliyor. Çinliler, gemilerini çıkarmak için İranlılarla bir düzenleme yaptılar. Dolayısıyla onların bakış açısından Boğaz açık. Ama ABD açısından, İran’ın devreye soktuğu mekanizmayı mutlaka sona erdirmekten ziyade bunu bölgeselleştirme arzusu vardı. Bu yüzden “açık” tanımları çok farklı.
Burada yapmaya çalıştığım daha büyük nokta şu: Çinlilerden aldıkları en iyi şey buysa, bu size o görüşmede Çinlilerden ne kadar az şey aldıklarını gösterir.
Tırmanma ve Başarısız Baskı Hamleleri
Trita Parsi: Şimdi son 48 saatte son derece düşmanca dilde ciddi bir artışın yaşandığı bir durumdasınız. Kendi başına bu, savaşın gerçekten kartlarda olduğunu varsayarsak, ablukanın ablukasının başarısız olduğunun bir göstergesi. Ablukanın ablukası, savaşın başarısız olduğunun göstergesiydi. Savaş da daha önceki savaş tehditlerinin başarısız olduğunun göstergesiydi.
Yani elinizde, hepsinin başarısız olduğu kanıtlanmış ve Trump yönetimini yalnızca bir sonraki tırmanma hamlesine doğru götüren bir dizi tırmandırıcı adım var.
İranlıların bir saldırının gerçekleşeceğine neredeyse bel bağladığını düşünüyorum. Çünkü müzakerelerde, birkaç farklı konuda birbirlerine yaklaşmış olsalar bile, birkaç kilit konuda hâlâ birbirlerinden çok uzaktalar. Trump çok az esneklik gösterdi ve azami taleplerini elde etmesi gerektiğini düşündüğü bazı konularda çok kararlı görünüyor.
Şimdi, İranlılar benim onlarla yaptığım konuşmalara göre bu savaşa oldukça hazır. Böyle bir tırmanmada yapmayı planladıkları şeylerin ayrıntılarına ve bu savaşın ikinci turunun bazı açılardan ilk turdan neden oldukça farklı olacağına memnuniyetle girebilirim.
Çin’in Tutumu ve Nükleer Silahlar
Glenn: Evet, aslında ben de size bunu sormak istiyordum. Ama Çinlilerin bu, sizin de dediğiniz gibi sıradan açıklamasıyla ilgili olarak bunu oldukça ilginç buldum. Açık Boğaz çok şey de ifade edebilir, hiçbir şey de ifade etmeyebilir. Dediğiniz gibi, bunun ABD askeri faaliyetlerine destek sinyali verdiği fikri bence tam tersine doğru değil. Çünkü ABD İran’ı yenebilse, yok edebilse, fethedebilse, parçalayabilse ya da zafer nasıl görünürse görünsün, bu açık erişimin garanti olacağı anlamına gelmez. Yani Venezuela’ya, Cuba’ya açık erişim yok.
Bu yüzden bunun ABD’ye destek açıklaması olduğu fikri bence yine insanların o açıklamada görmek istediklerini okuması olur. Nükleer silahlar konusunda da biraz aynı değil miydi? Çünkü China, Iran’ın nükleer silah edinmemesi gerektiğini söyledi; ama Iran da zaten bunu söylüyor. Bu İran karşıtı bir şey gibi gelmiyor.
Trita Parsi: Hiç de değil. Aynen öyle. Bu çok uzun zamandır Çin’in pozisyonu. Her P5 devletinin pozisyonu bu. Hepsi NPT’ye imzacı. Başkalarının nükleer silah edinmesini engelleyen bir antlaşma içinde nükleer silahlı devletler olarak ayrıcalıklı statülerini korumak istiyorlar. Bunda hiçbir anlam yok.
Çinliler çıkıp Iran’ın uranyum zenginleştirmeye sahip olmaması gerektiğini söyleseydi, bu çok farklı bir açıklama olurdu. Amerikan pozisyonunu destekleyen bir açıklama olurdu. Ama Çinliler bunu asla söylemedi. Bunu söylemelerini de muhtemel bulmuyorum.
Çinlilerin Trump’a ve onun kararlarına baktığını anlamak önemli. Trump’ın hesabının en azından bir unsurunun, Beijing görüşmesine giderken Venezuela’nın petrol çekini kontrol altına almış ve şimdi de Iran’ın petrol çekini kontrol altına almış olarak gitmek istemesi olduğunu görüyorlar. Bu çaba içinde, bölgede küresel ekonominin tamamı için sonuçları olan devasa bir karmaşa yarattı ve hâlâ bu durumu kontrol altına alamadı. Nasıl kazanacağına ya da aslında bundan nasıl çıkacağına dair bir planı yok.
Çinliler açısından, Trump’ın başarısız stratejisi olarak gördükleri şeyin bir aracı haline gelmek için hiçbir teşvik yok. Bu noktada neden gelip United States’e destek versinler? Bu onlar için kesinlikle sıfır anlam ifade eder.
Eğer ABD masaya gerçek bir uzlaşmaya dayanan makul bir teklif koymuş olsaydı, Çinlilerin uygulanabilir olduğuna inandığı ve bu durumdan çıkmak için İranlıların kabul etmesi gerektiğini düşündüğü bir teklif olsaydı, Çinliler elbette istikrar isterdi. O senaryoda Çinlilerin devreye girip İranlıları bir anlaşmaya doğru hafifçe itmesini görebilirim. Ama masadaki teklif baştan ölü doğmuş bir teklifse bunu yapmazlar; çünkü o zaman kendilerini America’nın başarısız stratejisinin parçası haline getirmiş olurlar.
İkinci Turda Ne Farklı Olabilir?
Glenn: Evet. Önceki cevabınıza geri dönmek istiyorum: Bu kez kartlarda ne farklı olabilir? Çünkü ABD şimdi savaşa geri dönerse, kesinlikle aynı şeyin daha fazlasını yapamaz. Trump geçen sefer ateşkesi sağlamak için oldukça çaresiz görünüyordu. Biliyorsunuz, İranlıların kendisine yalvardığını söyledi. Ama ABD’nin İran’ın 10 maddelik planını müzakereler için çıkış noktası olarak kabul ettiği düşünülürse, Tehran’dan gelen, bu konuda çaresiz olanların Amerikalılar olduğu yönündeki pozisyon daha inandırıcı geliyor.
Peki sizce bu kez her iki taraf farklı olarak ne yapmayı planlıyor? ABD ipleri tamamen gevşetip sonuna kadar mı gidecek? İranlılar nasıl farklı davranacak? Bu kez daha az mı itidalli olacaklar?
Trita Parsi: Buna girmeden önce 10 maddelik plan hakkında bir şey söyleyeyim. Evet, Trump Twitter’da esasen ateşkesin İran’ın 10 maddelik önerisine dayanacağını söyledi; bunun işleyebilir olduğunu ya da bununla çalışabileceklerini belirtti. Ancak müzakereler başladığında Trump çok farklı bir yaklaşım izledi. Yani İranlıların ateşkesi kabul etmesini sağlamak için İran’ın 10 maddesini kabul ediyormuş gibi sinyal verdi, sonra müzakerelerin kendisinde tamamen farklı bir yöne gitti.
Bir sonraki turda ne olacak? ABD tarafında, haklısınız, durumu gerçekten kıracak şekilde farklı ne yapabileceklerini hayal etmek zor. Washington’daki ve Israel’deki şahinlerin bastırdığı şey, Iran’ın elektrik şebekelerine ve petrol tesislerine saldırmak ve devleti bütünüyle yok etmeye çalışmak. Liderlere yönelik suikastların, sayıları çok ciddi olsa da, 135 kişi, rejimin çökmesine ya da rejimin içten patlamasına yol açmadığını kabul ediyorlar; bunun böyle olması da muhtemel değil.
Gerçekten yapmadıkları tek şey kara birlikleriyle içeri girmek, bir ada almak ya da enerji şebekesinin peşine düşmek oldu.
Enerji Altyapısı ve Küresel Ekonomi Riski
Trita Parsi: Eğer bunu yapmış olsalardı, elbette enerji şebekesinden başlayalım, bu İran’ın karşı tırmanmasına yol açardı ve bu United States için daha da tehlikeli olurdu. Çünkü İranlılar GCC ülkelerinin enerji ve petrol altyapısının peşine düşerdi.
Şimdiye kadar yaptıkları çok sınırlı. Şu anda petrol krizinin merkezinde olan şey bir darboğaz sorunu. Persian Gulf’ta dışarı çıkmayı bekleyen tankerlerde tonlarca petrol var ve tesislerin kendisi yok edilmediği için petrol hâlâ pompalanabiliyor.
Ama ABD Iran’ın elektrik şebekesinin ve petrol tesislerinin peşine düşerse ve İranlılar GCC petrol tesislerine misilleme yaparsa, o zaman bir üretim sorununuz olur. Bu da petrol fiyatlarının 180, 200 doların üzerine fırlayacağı ve çok uzun süre yüksek kalacağı anlamına gelir. Çünkü bir üretim sorununuz olur. Bu sadece bir darboğaz sorunu olmaz.
Bu, küresel ekonominin resesyona, belki de depresyona sürükleneceği anlamına gelir. Yani basitçe yıkıcı olur. Trump’ın bunu sürekli tehdit edip hiç yapmamasının nedenlerinden biri bu.
Ama Lindsey Graham gibi tamamen aklını yitirmiş insanlar, savaş kışkırtıcıları, onları tarif etmeye yeterince iyi sıfat var mı bilmiyorum, bunu zorluyorlar. Her şeyi, tüm küresel ekonomiyi riske atmaya hazırlar. Elbette Trump’ın başkanlığını yok edeceklerini de çok iyi biliyorlar, ama yine de bunu zorluyorlar.
İran’ın Olası Misillemesi ve UAE
Trita Parsi: İranlılar ise her ne olursa olsun, bu bir adayı almak mı olur, bazı kara birlikleriyle girmek mi olur, yoksa daha öncekiyle aynı ölçekte ya da daha büyük devasa bir bombardıman kampanyası mı olur, kendilerinin de önceki sefer yaptıklarından daha yüksek düzeyde misilleme yapmaya çalışacağını bekliyor.
Bu özellikle UAE’nin hedef alınacağı anlamına geliyor. Çünkü UAE savaş sırasında Trump’ı savaşı yeniden başlatmaya itmek açısından oynadığı rol nedeniyle ve ayrıca Israel ile giderek daha açık hale gelen ilişkisi ve stratejik ortaklığı nedeniyle hedefte.
UAE içinde İranlıların muhtemelen Trump’ın kendisiyle bağlantılı şirketleri ve sektörleri hedef alacağı görülüyor. AI, Palantir tarafından kullanılan veri merkezleri ve İranlıların Pentagon’a verdikleri destek nedeniyle zaten savaşın içinde olduklarına inandığı tüm bu farklı şirketler gibi.
Bu, UAE’nin bir AI merkezi olarak yatırımının fiilen yok edildiği bir senaryoya da yol açabilir. Bu da, benim uzmanlık alanımın dışında ama, ABD’nin China ile AI rekabeti açısından bazı sonuçlar doğurur.
Ama aynı zamanda bu, Trump’ın iş dünyası açısından değerli olan şeylerin kasıtlı olarak hedef alınacağı anlamına gelir. Çünkü onun ABD çıkarlarının zarar görmesini o kadar umursamadığı, ama kendi ticari çıkarları, iş imparatorluğunun çıkarları zarar görürse bunun onun için daha acı verici olacağı yönünde bir algı var. İranlılar bu tür bir maliyet dayatacak hedefler arıyor.
Bunun ötesinde, görünen o ki bu kez Red Sea’de Gulf of Aden geçişini kapatacaklar. Ayrıca GCC ülkelerindeki tüm internet trafiğinin yüzde 99’unu taşıyan, günlük milyarlarca dolarlık işlemleri de içeren denizaltı fiber optik kablolara bakıyorlar. Bunun İranlılar için ikinci bir Strait of Hormuz haline gelip gelemeyeceğini araştırıyorlar. Bunu yaparken Iran’ın internetinin zaten kesilmiş olduğunu ve birkaç yıl önce oluşturdukları dahili internete dayandıklarını da hesaba katıyorlar.
Yani iki tarafta da devasa bir tırmanmadan söz ediyoruz. Şimdiye kadar küresel ekonomi açısından sonuçlar ne olmuş olursa olsun, gelmek üzere olanla kıyaslandığında muhtemelen çok küçük kalacak.
Tırmanma Merdiveni ve Körfez Ülkeleri
Glenn: Evet, bence savaşın en ilginç kısımlarından biri Iran’ın tırmanma merdivenini esasen nasıl aynaladığıydı. Merdivende yukarı çıkmaya hem istekli hem de muktedir olmalarıydı. Ama bu aynı zamanda, dediğiniz gibi, ABD enerji altyapısını yok etmeye karar verirse İranlıların artık geri durması için hiçbir neden kalmayacağını da gösteriyor.
Evet, bu yüzden çok sayıda sinyalin geldiğini duydum. Red Sea’yi esasen kapatmaktan, Gulf States’in yalnızca enerji tesislerini değil, tuzdan arındırma tesislerini de yok etmeye kadar. İnternetlerini kesebilirler. Iraq’ın daha büyük bir rol oynayabileceğine dair yorumlar da var; örneğin Kuwait’i ele geçirmek ya da Batılı birliklerden geriye ne kaldıysa onları çıkarmak gibi. Bunu muhtemel bir senaryo olarak görüyor musunuz?
Trita Parsi: Iraqi tarafında, bunu o kadar yakından takip etmediğimi söylemeliyim. Bildiğiniz gibi yeni bir hükümetimiz var. Ama Israelis’in United States’in yönlendirmesi altında ve ABD’nin Iraqis’e bunu kabul etmeleri için baskı yapmasıyla Iraq’ta bir, potansiyel olarak iki hava üssü kurduğuna dair çok, çok utanç verici ifşaatlar da var.
New York Times haberine göre Iraqis bunların Israeli üsleri olduğunu anlamamıştı. Ama sonuç olarak, GCC ülkelerinin çoğunun yanı sıra Iraq’ın da topraklarının ve hava sahalarının Iran’a yönelik bu saldırılarda kullanıldığına dair giderek daha fazla kanıt var.
Bunun ne ölçüde gönüllü olarak yaptıkları bir şey olduğu, ne ölçüde tam bilgileri olmadan yapıldığı ya da sadece buna zorlanıp zorlanmadıkları ayrı konu. Hatırlamamız gereken şeylerden biri şu: John Bolton gibi birinin bakış açısından bu, Iraq savaşının başarılı olduğunun kanıtı. Çünkü mesele asla demokrasi değildi. Asla insan hakları değildi. Açıkçası mesele Iraq’ı satranç tahtasında jeopolitik bir oyuncu olarak ortadan kaldırmak ve onu United States’in her türlü şeyi kabul etmeye zorlayabileceği kadar zayıf bir devlete dönüştürmekti. Örneğin Israelis’in Iran’a yönelik saldırılar için kullanması amacıyla iki üssü açmak gibi.
Dolayısıyla Iraq esasen o kadar zayıf hale geldi ki bu tür şeylere karşı koyma kapasitesi yok.
Iraq’ın Savaş Alanına Dönüşmesi
Trita Parsi: Şimdi Iraqis tüm bunların ortasında Kuwait’in peşine düşer mi? Yine, bununla ilgili güvenilir herhangi bir şey duymadım. Ama Iraq’ın kendisinin, İranlıların yatay tırmanması içinde savaşın sahalarından biri haline gelmesi çok, çok makul bir senaryo.
İkinci turda bunun muhtemel olup olmadığını bilmiyorum, ama kesinlikle makul. Çünkü İranlıların United States’i gerçekten hazırlıksız yakalamak için yatay tırmanmayı nasıl kullandığını gördük. ABD tarafı İranlıların tüm GCC ülkelerini hedef alacağını beklemiyordu. Buna gerçekten şaşırdılar. Strait of Hormuz’un alınmasına da şaşırdılar, her ne kadar ABD istihbaratı bu farklı şeylerin çoğunu zaten öngörmüş olsa da. Sadece Trump artık ABD istihbaratını dinlememeyi, bunun yerine Israelis’i dinlemeyi alışkanlık haline getirdi.
Glenn: Dürüst olmak gerekirse Trump’ın ne kadar şaşırdığına ben de şaşırdım. Çünkü savaştan önceki haftalarda podcast’imde birkaç kez Professor Marandi ile röportaj yapmıştım. Kendisi medyada da oldukça etkili. Hep aynı noktayı söylüyordu: Eğer ya da ne zaman ABD saldırırsa, önce Strait of Hormuz’u kapatacaklar ve tüm üslerine saldıracaklar. En azından bunun bir ihtimal olarak değerlendirilmesi gerekirdi. Yani rakibin bu savaşın nasıl yürütüleceğinin koşullarını dikte etmesine izin vermemeleri oldukça makul görünüyordu.
Trita Parsi: Biraz açıklamak gerekirse, US tarafının ve Pentagon’un Iranians’ı gerçekten hafife almasının nedeni, Israelis’in İran’ı olduğundan çok daha zayıf göstermek için yürüttüğü bu devasa kampanyaydı. Israelis şunu fark etti: Trump’ı savaşa ikna etmek istiyorlarsa, ki bu onun normalde kabul etmesi pek muhtemel olmayan bir şey çünkü dış politikada büyük riskler almaz, onu ikna etmenin tek yolu bunun kolay olduğuna ikna etmekti. Çünkü Trump kolay şeylerden, düşük riskli şeylerden yanadır; onun güçlü olduğu alan bu. Bu yüzden Iranians’ı çok zayıf, bir şey yapmaktan aciz, US ile doğrudan karşı karşıya gelmekten korkan bir aktör gibi göstermeye gerçekten çok uğraştılar.
İran’ın kendi davranışı da bunu pekiştirmişti. Son birkaç yıldaki strategic patience’dan başlayarak, Israelis’den darbe üstüne darbe alıyorlardı ve 12 Haziran savaşına kadar gerçekten sert bir karşılık vermediler. Her karşılık verdiklerinde, bu bir bakıma nazik bir karşılıktı. Yapabileceklerini göstermeyi amaçlıyordu ama tırmandırmadan; bazı açılardan aslında gerilimi düşürücü bir hamleydi. Bütün bunlar, Amerikan sistemi içinde çok güçlü biçimde yerleşmiş olan şu görüşü pekiştirdi: Iranians’ın United States’le yüzleşecek cesareti yok.
Sonra Trump’ın kendi psikolojisiyle ilgili başka bir unsur var. Bana göre Iranians’ın bütün bunlardan önce yaptığı en büyük hatalardan biri, Trump’la doğrudan konuşmayı reddetmeleriydi. Trump’la doğrudan temas kurabilecekleri çok sayıda fırsat vardı. Ben şahsen, bunu yapmış olsalardı bu savaşın tamamen önlenebileceğine inanıyorum.
Bunun Trump’ın İran’ı zayıf görmesini pekiştirmesinin nedenlerinden biri de tam olarak Trump’ın kendisine dair şu inancıydı: O herkesle konuşmaya hazırdır. Başkan olarak geldiğinde şöyle dediğini gördük: “Herkesle konuşurum. Kim Jong-un’la konuşurum. Syria’daki al-Qaeda kurucusuyla konuşurum. Onu White House’a davet ederim.” Ve tüm bunları güçlü olduğum için yapıyorum, diyordu. Güçlü olduğum için herkesle konuşmaya hazırım.
Bu, Amerikan siyasi kültüründe çok önemli bir değişim. Çünkü yıllarca çeşitli liderlerle konuşma fikrinin kendisi tabuydu. Trump, bunun büyük ölçüde kırılmasının ana nedenlerinden biri. Obama administration döneminde de bu bir ölçüde kırılmıştı. Ama Trump’ın dünyasında bunu yapabiliyor çünkü güçlü. Dolayısıyla Iranians onunla konuşmayı reddettiklerinde ve bunu güç gösterisi olarak gördüklerinde, dünyanın süper gücüyle konuşmayı reddettiklerini düşündüklerinde, Trump bunu böyle görmüyor. Trump bunu zayıflık olarak yorumluyor. Çünkü o güçlü olduğu için herkesle konuşuyor. Başka biri onunla konuşmaya istekli değilse, bunun nedeni zayıf olmasıdır.
Dolayısıyla İran’ın kendi tutumu da Amerikan görüşünü pekiştirdi: İran zayıf, aciz, bu yatay biçimde tırmandırmaya asla cesaret edemez. Hatta US ile doğrudan karşı karşıya gelmeye bile cesaret edemez. Trump’ın bu savaşın dört günden fazla sürmeyeceğini düşünmesinin nedenlerinden biri buydu. Elbette tamamen yanılıyordu, ama İran’ın kendi davranışlarının bir kısmının Trump’ın zihnindeki bu görüşü pekiştirdiğini anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Glenn: Evet. Trump’tan daha önce düşükten sarkan meyvelerin başkanı diye söz etmiştim, çünkü gerçekten de kolay, düşük riskli, girip çıkılan, ideal olarak bir günlük operasyonları seviyor. Mesela Panama’ya yönelik tehditler buna örnekti; sonra onlar geri adım attılar ve ona neredeyse hiçbir şey karşılığında bir şey verdiler. Bu bir günlük bir başarıydı. Venezuela’da da aynı şey; girip çıkmak, gösteriş yapacak bir tür ödül. Ve eğer Yemen’de olduğu gibi bir şeyler ters giderse, onun güçlü yanının şunu diyebilmesi olduğunu düşünmüştüm: Peki, bu işe yaramadı. Zafer ilan et ve eve dön.
Buna rağmen İran meselesindeki sorun şu gibi görünüyor: Status quo’ya geri dönüş yok. Zafer ilan edip eve dönmek yok. Çünkü İran Strait of Hormuz’u elinde tuttuğu sürece bu, US’in konumunu yalnızca bölgede değil, muhtemelen tüm dünyada değiştiriyor. Sanırım bu senin de savunduğun bir şey: İran esasen United States’in küresel üstünlüğünü tehdit ediyor, hatta zaten aşındırmış durumda. Bunu biraz açabilir misin?
Trita Parsi: Elbette. Dünyada bizi daha kabul edilmiş ve içselleştirilmiş bir multi-polarity’ye yaklaştıran bu önemli olaylara baktığımızda, çoğu zaman Iraq War’ın etkisine ve stratejik budalalığına çok önemli bir dönüm noktası olarak bakıyoruz. Çünkü bu savaş dünyayı multi-polarity’ye doğru çok daha hızlı itti; United States’i dramatik biçimde zayıflatması, bölgeyi istikrarsızlaştırması, ISIS’in ortaya çıkması gibi tüm bu sonuçlar nedeniyle.
Ama o savaşa ve US’in şimdi İran’da yaptığı şeye baktığınızda, bence oldukça çarpıcı olan şu: Buna rağmen Iraq War’da United States askeri olarak muazzam ölçüde başarılıydı. Tüm ülke üç haftada alındı ve Saddam Hussein’i devirmek gibi siyasi hedef bile başarıldı. Elbette diğer tüm sorunlar daha sonra geldi, çünkü United States ülkeyi istikrara kavuşturamadı, insurgency’yi kontrol edemedi. Bu 10 yıllık bir occupation’a dönüştü. Sonra elbette Afghanistan’da da 20 yıllık bir occupation vardı.
Ama İran’da United States bunlara bile işaret edemiyor. Bu savaşı askeri olarak kazanmadı. Aslında kaybetti. Bu stratejik bir yenilgi oldu. Iranians yatay tırmanmaya gitti, escalation dominance kurdu. United States esasen ceasefire için yalvarmak zorunda kaldı, ceasefire’dan çıktı, ardından büyük bir hata yaptı: blockade of the blockade dayattı. Bunu yapmamış olsaydı, US bugün aslında daha güçlü bir konumda olurdu, çünkü ceasefire orantısız biçimde United States’in lehineydi. Ama bu avantaj, oil prices’ın düşmesi ve Trump’a nefes aldırması, Trump’ın kendi blockade of the blockade hamlesiyle silindi. Şimdi ceasefire sırasında oil prices’ın savaş sırasındakinden daha yüksek olduğunu görüyoruz. 10-year yield de şu anda yaklaşık yüzde 4,6’da. Dolayısıyla bond markets da çok kötü durumda. Tüm bunlar ceasefire sırasında oluyor, çünkü Trump yine de tırmandırdı ve bunu çok tartışmalı hale getirdi.
Bunu yapmamış olsaydı iyi bir konumda olurdu, çünkü yapmak istediği temel şeyi başarmıştı: bu savaştan çıkmak. Oysa Iranians hâlâ temel hedeflerine, yani sanctions relief’e ulaşmamıştı.
Ama İran durumunda US’in savaşı askeri olarak kaybettiği bir tablo var. Siyasi hedefine ulaşmadı. Sonuçlar yalnızca bölgesel değil, küresel. Australia’da fuel shortages olduğunu görüyoruz. India, Pakistan, Bangladesh, Philippines’te enerji krizleri var. South Korea ve Japan gibi ülkeler şu anda çok zor durumda, çünkü enerjilerinin çok büyük kısmı Persian Gulf’tan geliyor ve şu anda hiç petrol alamıyorlar. Dolayısıyla küresel ekonomik sonuçlar da çok daha büyük.
Bu aynı zamanda başka bir şeye işaret ediyor: Eğer United States Persian Gulf’ta escalation dominance kuramıyorsa ve orada askeri hakimiyetini fiilen dayatamıyorsa, evet teknik olarak Strait of Hormuz’u açabilir, ama bunun bedelini ödemeye hazır değil. Çünkü Strait of Hormuz’u açabilmek için tüm güney İran’ın işgalinden söz ediyoruz. Bu da 500.000’den fazla asker gerektirir. Bunları yığmak bir yıldan fazla sürer, vesaire. Amerika’nın askeri düzenleyici ilkesinin tüm öncülü, aynı anda iki kıtada iki savaş yürütebilmesi olmuştu. Ama şu anda tek bir kıtada tek bir mücadeleyi bile kazanamıyor.
Bütün bunlar United States’in dünyanın çeşitli köşelerinde primacy ve hegemony dayatma kapasitesini sorgulatıyor. Son 20 yıl kadar içinde Amerikan kamuoyunun çok büyük ölçüde American primacy’ye karşı döndüğü bir senaryonuz vardı. Amerikan kamuoyundan bu endless wars’a karşı baskı var. Global hegemony’nin United States’e güvenlik sağladığına dair güçlü bir inanç artık yok. Maliyet açısından artık sürdürülebilir değil.
Ama şimdi bir de eskiden bu global primacy için lobi yapan, Amerika’nın security umbrella’sından faydalanan devletlerden gelen bir senaryo olabilir; çünkü security umbrella ne güvenilir ne de etkili olduğunu göstermiş durumda. Eğer kamuoyu buna karşı dönüyorsa ve bunun dışarıdaki faydalanıcıları da bunu terk ediyorsa, bu tek başına Amerika’nın liberal hegemony grand strategy’si üzerinde henüz görmediğimiz yeni türden bir baskı yaratacaktır diye düşünüyorum.
Ve her şey şu noktaya geliyor: İran’a karşı o savaşı askeri olarak kazanamıyorsanız, o zaman American primacy’nin temeli gerçekten nedir? United States, Taiwan’ın işgali ya da benzeri bir durumda South China Sea’de China karşısında kendisini nasıl konumlandıracak? Sonuçta bu, United States’in primacy’yi sürdürme kapasitesi hakkında muazzam miktarda soru işareti yaratıyor.
Glenn: Yine de bir noktada US’in bu stratejiyi tamamen yeniden düşünmesi mantıklı olacak gibi görünüyor. Çünkü şu anda içinde olduğu çatışmaların çoğu, global primacy hedefinden geri adım atılarak çözülebilir gibi. Esasen, US’in şu an içinde olduğu çatışmaların çoğuna bakarsanız, bunların büyük kısmı gereksiz görünüyor ya da sorgulanabilir. Yine, US tehditleriyle yüzleşmek istiyorsa hem capabilities’e hem intentions’a bakabilir. Ama adversaries’inin çoğunun intentions’ı değişti. 1990’lara geri giderseniz, Chinese ve Russians’ın ana hedefi US’e mümkün olduğunca yakın olmaktı. Hatta Iranians bile ilişkileri geliştirmeye çalışıyordu.
Ama capabilities boyutuna geçerseniz, daha güçlü hale geliyorlarsa bu global primacy için bir tehdittir. Bu yüzden dengelenmeleri gerekir. Fakat US’in eveti cevap olarak kabul edemediği gibi görünüyor. Çünkü bu ülkelerin tümüyle çok farklı ilişkilere sahip olabilirdi, ama bunların tamamı US’in onları bir bakıma peer olarak kabul etmesi ya da multi-polar bir dünyada yaşamayı kabul etmesi fikrine dayanıyordu. Ama bu...
Trita Parsi: Ve çok ilginç bir şey söylemem gerekiyor. Yine, Biden administration sırasında Washington’da multi-polarity hakkında konuşamazdınız. Kirli bir kelime haline gelmişti. Putin talking point’i olmuştu; bu tuhaftı, çünkü 2010’da Hillary Clinton, Secretary of State olarak dünyanın zaten multipolar hale geldiğini ilan etmişti. Ama 10 yıl sonra bu görünüşe göre Putin talking point’i oldu.
Fakat Secretary of State Marco Rubio’nun geçen yıl Şubat’ta göreve geldiğinde söylediği ilk şeylerden biri, yalnızca dünyanın multipolar olduğunu söylemek değildi; aynı zamanda unipolarity’nin bir aberration, tarihsel bir kaza olduğunu da söyledi. Bu çok önemli bir açıklama. Eğer administration gerçekten buna inanıyorsa, her şeyden önce, eğer bu bir aberration ise, bu unipolarity’yi yeniden kurmanın bir seçenek olmaması gerektiğini ima eder. Çünkü bir aberration’ı yeniden tesis etmenin maliyetine katlanmaya değmez.
Ama aynı zamanda bu, United States’in kendisini bu multipolarity’ye uyarlama konusunda kesinlikle ciddileşmesi ve United States’in ne yapması gerektiğine, davranışlarının nasıl değişmesi gerektiğine bakması gerektiği anlamına gelir. Hiçbir zaman gerçekten ele alınmamış soru işaretlerinden biri şuydu: multipolar bir dünyada United States’in UN ile ilişkisi ve multilateralism’e yönelik tutumu nasıl revize edilmelidir? Çünkü unipolar moment sırasında olduğundan çok daha fazla bu tür araçlara ihtiyaç duyabilir. Bunların hiçbiri olmadı.
Gördüğümüz tek şey, United States’in hegemony’den vazgeçmemesi gerektiğini, sadece global hegemony’den vazgeçmesi gerektiğini ileri süren bir NSS’nin çıkmasıydı. Hegemony’nin parametrelerini yeniden tanımlamalı ve yalnızca hemisphere’e odaklanmalıydı. Bu başlı başına bir değişimdi. O belge, global hegemony’yi kınayan herhangi bir Amerikan hükümeti belgesinde gördüğüm en güçlü dili içeriyordu. Ama yine de Amerikan stratejisi üzerinde mutlak sıfır etkisi olmuş gibi görünüyor. Çünkü aynı zamanda United States’in Middle East’i deprioritize etmesi gerektiğini de söylüyordu; US’in artık Middle East’te bu kadar aktif olmaması gerektiğine dair en güçlü ifadelerden bazıları vardı. Ve üç ay sonra United States İran’la savaşa başlıyor. Dolayısıyla o belge açıkça başkanın alacağı fiili kararlar için hiçbir biçimde yol gösterici olmadı.
Glenn: İşte bu yüzden, eğer bu belgeye geri dönerlerse bunun bir zafer olabileceğini düşündüm. Çünkü Aralık 2025 national security strategy’si esasen Western Hemisphere’i ve East Asia’yı odak olarak koyuyordu. O zaman da Europe ve Middle East’i deprioritize etmeleri gerekecekti. Şimdi şunu düşünüyorum: Eğer US az çok Iran’ın Strait of Hormuz’u elinde tutacağı, onun önemli bir regional actor olduğunu esasen yeniden tanıyacağı bir anlaşmaya varırsa, US birçok şey yapabilir. Middle East’ten kendisini uzaklaştırabilir. İşlerin kötüye gitmesinden Europeans’ı suçlayabilir ve Europe’dan da çekilebilir. Bu, o security strategy’nin önerdiği şeyi gerçekten yapmak için büyük bir motivasyon olabilir.
Ama imparatorluğu yeniden canlandırmaya çalışma dürtüsü oldukça güçlü görünüyor, bu da bunun baştan ne kadar ciddi olduğu sorusunu doğuruyor. Iranians’a Strait of Hormuz’u bırakmak dışında, bu noktada United States için diplomatik olarak, hatta askeri olarak başka hangi seçenekler var?
Trita Parsi: Askeri seçeneklerde iyi bir seçenek göremiyorum. Yine, US bir ya da iki adayı almaya çalışabilir. Bunun maliyeti çok büyük olur. Çünkü US’in adaları alması başlı başına zor olduğu için değil, günün sonunda adaları savunmak US’e çok pahalıya patlayacağı için. Çünkü bir anda o adalarda çok sayıda US askeri olurdu, o adalar sabit hedeflerdir ve Iranians üzerlerine füze ve drone yağdırır, çok sayıda American casualty yaratırdı. Bunu şimdiye kadar büyük ölçekte yapamamış olmalarının nedeni tam olarak çoğu US base’in boşaltılmış olması ve US Navy’nin İran kıyılarından 3.000 kilometre uzakta durarak füzelerden vurulmamaya çalışmasıydı. Bunların hepsi değişirdi.
Yani bir adayı alabilirsiniz, çok sayıda American soldier kaybedersiniz ve sonunda o adadan vazgeçmek zorunda kalırsınız; hiçbir şey başaramazsınız. Bu da, Trump’ın bunları tehdit etmiş ve ciddi biçimde değerlendirmiş görünmesine rağmen US’in bunları hiç yapmamasının nedenlerinden biri.
Yine, Strait of Hormuz’u askeri olarak açmak istiyorsanız, mesele sadece bölgeyi mayınlardan temizlemek ve bir iki adayı almak değildir. Boğazlar üzerindeki tüm kontrol, Iranians’ın 1.500 kilometrelik tüm kıyı hattı boyunca bu kadar çok military asset yerleştirmiş olmasından geliyor. Strait’i gerçekten açabilmek için esasen ülkeyi işgal edip İran’ın tüm güney kıyısının kontrolünü almanız gerekir. US bunu yapmayacak. Bu yüzden askeri seçenekleri çok sınırlı görüyorum.
Diplomatik seçeneklere gelince, aslında çok sayıda var. Ve birçok açıdan Trump, bir anlaşma yapma konusunda önceki başkanlardan daha iyi bir konumda. Güvenilir olduğu için değil; muhatapların perspektifinden açıkça güvenilir değil. Müzakere etmeyi bildiği için de değil; bu da başka bir nokta. Gerçekten başardığı şey müzakere etmekten çok dikte etmek gibi görünüyor. Ama çünkü bir anlaşmanın parçası olarak tüm sanctions’ı masaya koymaya ve sanctions’ı gerçekten kaldırmaya, özellikle de primary sanctions’ı kaldırmaya istekli.
JCPOA’da hiçbir primary sanctions’ın kaldırılmadığını akılda tutmak önemli. Bunlar American companies’ın Iranian market’e girmesini engelleyen sanctions’tı. Kaldırılan ya da aslında kaldırılmayan, sadece muafiyet tanınan sanctions ise secondary sanctions’tı. Bunlar European, Russian, Chinese, Indian companies’ın Iranian market’e girmesini hedef alan sanctions’tır. Ve Trump’ın sonrasında JCPOA’dan çıkmasının kolay olmasının nedenlerinden biri de buydu. US’te, JCPOA’nın hayatta kalmasında çıkarı olan business interest yoktu; istisna Boeing’di, o da deal’in içine yazılmıştı. Ama Boeing de telafi edildi çünkü Emiratis, yanlış hatırlamıyorsam 42 billion dollars gibi bir değerde Boeing’den uçak siparişi verdi; bu da Boeing contract’ı ikame etmenin bir yoluydu. Ama bunun dışında baskı yoktu. JCPOA’dan çekilmenin gerçek bir maliyeti yoktu.
Trump primary sanctions’ı masaya koyarsa ya da bunun anlaşmanın bir parçası olduğu bir deal olursa, öncelikle şunu anlamak önemli: İran’a yönelik primary sanctions esasen executive orders üzerinden geliyor; bu da Trump’ın bunları kendisinin kaldırabileceği anlamına geliyor. Bu sanctions’ın kaldırılması için Congress’e gitmesi gerekmiyor. Congress tarafından dayatılanlar secondary sanctions’tır; bu da Cuba embargo’sunun tersidir, orada embargo’nun kendisi, yani primary sanctions Congress üzerinden gelir. Dolayısıyla Trump bunu tek bir imzayla yapabilir ve bunun Iranian economy üzerinde çok derin bir etkisi olur. Secondary sanctions relief’ten çok çok daha etkili olur. Hatta birçok açıdan primary sanctions kaldırıldığında secondary sanctions kendiliğinden erimeye başlar.
Yani tüm bunları masaya koymaya istekli, ama nuclear front’ta çok daha fazlasını istiyor. Iranians da nuclear front’ta çok daha fazlasını teklif etti. Şimdi, buna moratorium demeyecekler, bu American language, ama 12 yıl boyunca hiç enrichment yapmamaya açık olmaları Iranian position’da dikkat çekici bir değişim. 2005’ten beri bunu hiç kabul etmemişlerdi. Enrichment’i gerçekten durdurmayı bir hafta için bile kabul etmemişlerdi. Bunun nedenlerinden biri de tam olarak 2003 ile 2005 arasında yaşananlardı. 2003’te E3 Iran ile müzakere etti. George W. Bush’un Iran ile savaş başlatacağından çok korkuyorlardı. Ve Iran enrichment yaptığı sürece bu riskin var olduğunu biliyorlardı. Iranians’ın enrichment’i gönüllü olarak askıya almayı kabul etmesini sağlamayı başardılar ve bu gönüllü suspension, nihai deal için negotiations’ın devamına bağlanmıştı.
Ama Iranians askıya aldıktan sonra Europeans’ın nihai deal’i gerçekten sonuçlandırmak için hiçbir incentive’i kalmadı, çünkü ana hedeflerine zaten ulaşmışlardı: Iranians’ın enrichment yapmamasını sağlamak. Bu yüzden Europeans negotiations’ı uzattı ve bu da kısmen, Ağustos 2005’te Iranians’ın enrichment’i yeniden başlatacaklarını açıklamasının nedeni oldu; çünkü kandırıldıklarını, bunun bir trap olduğunu düşündüler. Ocak ayında enrichment’i yeniden başlattılar. Şubat ayında dosyaları UN Security Council’e gönderildi ve sonunda Iran’a birkaç UN sanction uygulandı. Dolayısıyla onların gözünde bu suspension’ı kabul etmenin çok yüksek bir maliyeti vardı, çünkü suspension’ı bozduğunuzda ağır biçimde cezalandırılıyordunuz; belki de enrichment’i hiç askıya almamış olsaydınız cezalandırılacağınızdan daha ağır.
Önceki negotiations’ta bunu kabul etmemekte bu kadar kararlı olmalarının nedenlerinden biri bu. Ama şimdi en azından son proposal’larında 12 yıllık bir moratorium’u kabul ettiler. Bunu çerçeveleme biçimleri çok farklı. Bunun detaylarına girebilirim, ama bu Iranian side’dan significant bir concession ve tümü bir deal’e ulaşabilmek için. Yani iki taraf da aslında bir miktar flexibility gösterdi, ama bazı başka variables konusunda da çok maximalist’ler. Şu anda iki taraf da Iran’ın 60% stockpile’ı konusunda çok maximalist. Ve durum böyle olduğu sürece, talks şu anda bu mesele üzerinde deadlocked durumda. Potansiyel bir savaşa dönüş mırıltısını bile görmüyoruz. Ama birçok açıdan gerçekten significant progress kaydettiler ve JCPOA’nın ötesine geçen gerçek sanctions relief masaya konursa, bu birçok açıdan Iranians için muazzam derecede değerli olur. Kesinlikle sanctions relief’e ihtiyaçları var. Buna savaştan önce de ihtiyaçları vardı, ama bu savaştan sonra, 300 billion dollars’lık damage ile, buna daha da fazla ihtiyaçları var.
Ama ben geçen yıl Mayıs ayında, bombing’den önce Iran’daydım ve oradaki nuclear facilities’den birine de gittim. Şunu söylüyorlardı, kiminle konuştuğumu unuttum ama şu noktayı vurguluyordu: nuclear deal IAEA tarafından çok intrusive inspections içeriyordu ve esasen onlara güvenmiyorlardı, çünkü bilgileri Israelis ve Americans’a verdiklerini düşünüyorlardı, en azından böyle iddia ediyorlardı. Sonra tüm bunların doğru göründüğü ortaya çıktı. Ama ayrıca, senin de belirttiğin gibi, American side’ın JCPOA konusunda üzerine düşeni yapmamasından dolayı bir frustration vardı. Yani sanctions relief konusunda bir agreement’a varırlarsa, bunun daha sonra başka sanctions ile değiştirilmesini beklemek mümkün. Buna karşılık, Strait of Hormuz’u ellerinde tutabilirlerse, istedikleri birçok şeyi neredeyse force yoluyla elde edebilirler. Ama tabii sanctions önemli bir mesele.
Hayır, bence işaret ettiğin şey çok önemli, çünkü çok ciddi bir trust eksikliği var. US’in daha fazla sanctions dayatmasının ne kadar kolay olduğunu herkes gördü. Yani Congress’in her şeyden daha iyi yaptığı şey bu. Ve bu sanctions kaldırıldıktan sonra ileride dayatılan yeni sanctions ile yer değiştirmesi konusunda çok legitimate bir concern var. Ama bence Strait of Hormuz üzerindeki control’ü anlamak da önemli. Iranians’ın bundan hiç vazgeçeceğini sanmıyorum. Mesele sadece ne tür bir arrangement olacağı ve bunun ne kadar regionalized olacağı. Iranians Strait’i tamamen açsa bile, onu yeniden kapatıp tekrar control altına alma kabiliyetlerini zaten kanıtladılar. Bunu bir deal’in parçası olarak kaybetmiyorlar, çünkü yine, bu control’e sahip olmalarının nedeni tüm coastline’larını kullanma biçimleri. Yani bu artık 20 yıl önce olduğu gibi sadece strait’i mayınlamak değil. Mining, drones kullanımı, missiles kullanımı vs. kombinasyonu. Dolayısıyla bu ability’yi gerçekten hiçbir şekilde kaybetmiyorlar.
Ama ayrıca şunu anlamak önemli: Bir tür payment system sağlayan bir mechanism olursa, GCC states’ten birinden gelen bir proposal var; bunun toll olmayacağını, daha ziyade environmental management fee olacağını söylüyor. Persian Gulf ve Strait of Hormuz’un environment’ını yönetmek için harcamaları gereken resources miktarı nedeniyle, mechanism’ın parçası olan ülkelere ödenen bir fee. Çünkü sonuçta sürekli buradan geçen eski tankers’ın bu ridiculous traffic’i var. Günün sonunda bu bir toll, bir fee; sadece farklı biçimde framed ediliyor. Bu da aynı zamanda bunun başka yerlerde, diğer straits için çok problematic implications doğurabilecek bir şekilde replicated edilmesini engelliyor.
Ama bu şekilde gerçekleşse bile, o para Iran’ın sanctions kaldırılırsa çekebileceği investments miktarıyla yarışamaz. Evet, Strait’ten gelecek fees önemsiz olmayabilir. Billions of dollars olabilir. Bu önemsiz değil. Ama sanctions kaldırılırsa uzun bir dönem boyunca alabileceği billions and billions of dollars’lık investments ile kıyaslanamaz bile. Bu yüzden bana göre Iranians’ın bu savaş sayesinde bu kadar çok chip elde edip, sonra region’da yeni bir order, position’larının accepted olduğu uncontested bir new order ve aynı zamanda üzerlerindeki sanctions’ın fully lifted olmasını sağlayarak bunu cash in edememeleri oldukça significant bir mistake olur. Bana göre gerçek victory bu olurdu: military victory’yi kendileri için beneficial olan new peace’e çevirebilmek.
Bu harika bir nokta. Genelde peace ihtimali konusunda pek optimism duymuyorum, ama bu tabii çok mantıklı. Benim concern’üm rhetoric sanırım, çünkü Trump administration’dan şunu duyduğumda: onlar destroyed, weak, leaders’ını öldürdük, military’lerini öldürdük, deal için desperate’lar; ne verirsek kabul edecekler. Bunu biraz geri çekip başka bir yöne kaydırma ihtimali de varsa, çünkü bu hegemonic rhetoric; yani peace bizim dictate ettiğimiz şeydir. Bunu multipolar rhetoric’e çevirebilirsek, diğer tarafın da bazı security concerns’leri olduğunu kabul eden, onların bazılarının karşılanacağı, karşılığında onların da bize bazı concessions vereceği ve halfway buluşacağımız bir rhetoric’e. Post-Cold War era’dan önce sahip olduğumuz diplomacy gibi. Evet, achievable olabilir.
Kesinlikle. Ve bu konuda bir şey söyleyebilirsem, Trump’ın kullandığı rhetoric’in bir kısmı çok counterproductive. Savaşta, arka planda breakthroughs üzerinde çalışıldığı key moments oldu ve sonra bir tweet atıp bunu tamamen mahvetti. Bu yüzden birçok açıdan social media handle’ı bu savaş boyunca en büyük enemy’si oldu ve bunu control etme discipline’inden yoksun oluşu Iranian side’da da fark edildi. Social media’da kendini control edememesine, özellikle de attığı bu angry 4 a.m. tweets’e bakıyorlar ve kendilerine şunu soruyorlar: Kendi social media’sını control edemiyorsa, bir agreement’a uyacağı konusunda nasıl control sahibi olabilir ve nasıl trusted olabilir? Gereken türde bir discipline görmüyorlar.
Aynı zamanda, Trump spectrum’unun tamamen geniş olması da çok fascinating. Tam 360 dereceyi kapsıyor. Social media’da absolutely terrible ve counterproductive olabiliyor, ama aynı zamanda hiçbir inhibitions’ı olmayan ve çıkıp, “Iran’ın tamamen ve inanılmaz derecede successful bir country olmasını istiyorum. Flourish etmelerini istiyorum,” diyebilen bir president. Başka hiçbir American president böyle bir şey söylemezdi. “Iran’ın successful olmasını istiyorum” demenin complete political taboo olduğunu hatırlamak çok önemli. Bir deal yapmak isteseniz bile, win-win deal isteseniz bile, böyle bir şey asla söylemezdiniz çünkü United States’te politically çok costly görünürdü. Trump political cost kavramını anlamıyor gibi ve bunları sadece söylüyor. Dolayısıyla aslında win-win olabilecek ve bunun yolunu açabilecek bir narrative ya da rhetoric’e kayabilecek biri. Ama kaybettiğinde, onu mümkün olduğunca win-lose, mümkün olduğunca zero-sum olurken görüyorsunuz; bu da bana göre nihayetinde kendi objectives’i açısından counterproductive.
Evet. Hayır, bunun hep onun strength’i olduğunu düşünmüştüm. Neredeyse narratives’ı kıran biri. North Koreans ile yalnızca o görüşebilirdi. Diplomacy boycott’unu kırıp Russians ile yalnızca o konuşabilirdi. Bu önemli, çünkü...
Evet.
Narratives’a conform etmek zorunda değil. Fox News’te, sanırım Sean Hannity ile konuştuğunu hatırlıyorum; Hannity “Putin ile nasıl konuşabilirsin? O kötü bir adam,” diyordu. Trump da “Hey, biz de bazı kötü şeyler yaptık,” gibi bir şey söyledi. Bunu başka hiç kimse söyleyemezdi ve bu önemli, çünkü opponent’ınızı bu kadar uzun süre demonize ettiğinizde, evil ile savaştığınızı söylediğinizde, bunu geri çekip diplomacy’ye dönmek çok zor. Bu yüzden bence bu onun strength’i.
Dediğin gibi, tweets muhtemelen onun strength’i değil.
Evet.
Neyse, düşüncelerini paylaştığın için çok teşekkürler. Articles’larını ve tabii Responsible Statecraft’ı da çok seviyorum. Excellent. Herkesin lütfen Substack’i, benim yaptığım gibi, kontrol ettiğinden emin olun. Tekrar teşekkürler.
Çok teşekkür ederim. Gerçekten appreciate ediyorum.