Tucker Carlson

Stephen M. Walt: ABD’nin İran ve Rusya Savaşları Sonrası Dünya Daha Tehlikeli Olacak

İngilizce kayıtta Tucker Carlson, uluslararası ilişkiler uzmanı Professor Stephen M. Walt ile ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşı, İran savaşı, Çin’in yükselişi, Orta Doğu’daki askeri varlık, Amerikan demokrasisi ve dış politika elitlerinin hesap verebilirliği üzerine konuştu. Walt, mevcut çatışmalar sona erse bile dünyanın daha tehlikeli, daha güvensiz ve daha rekabetçi bir düzene girdiğini savundu.

Daha Tehlikeli Bir Dünya

Walt’a göre ABD’nin Rusya ve İran’la bağlantılı iki büyük savaştaki rolü sona erse bile uluslararası ortam rahatlamayacak. Rusya ile ilişkilerin uzun süre düzelmeyeceğini, Çin’in ekonomik ve askeri gücünü artırmayı sürdüreceğini, daha küçük güçlerin de Sudan örneğinde olduğu gibi çatışmaları körükleyebileceğini söyledi.

"Dünyanın, savaşlardan sonra gördüğümüzden çok daha tehlikeli bir yer olacağını düşünüyorum," diyen Stephen M. Walt, bunun yalnızca mevcut çatışmalardan değil, daha kalıcı yapısal nedenlerden kaynaklandığını belirtti.

Walt, ortaya çıkan düzeni ABD, Çin ve Rusya’nın başlıca aktörler olduğu üç kutuplu bir dünya olarak tanımladı. Ona göre bu düzende Asya’daki Çin hedefleri, büyük güç rekabeti ve ABD’nin muhakemesine duyulan güvenin aşınması temel gerilim kaynakları olacak.

Ayrıca güç kullanımına ilişkin normların da zayıfladığını söyledi. Özellikle suikast normunun çöktüğünü savunan Walt, ABD ve İsrail’in İran savaşının başında İran’ın üst düzey liderlerini hedef almasını örnek gösterdi. Bunun iki sorun yarattığını belirtti: Yerlerine kimin geçeceğinin bilinmemesi ve barış görüşmeleri için gerekli güvenin yok olması.

"Bir rejimin üst düzey liderlerini öldürmüş ve bunu yeniden yapabilecek biriyle nasıl oturup barış anlaşması müzakere edebilirsiniz?" diyen Walt, bu norm aşındıkça başka devletlerin de benzer yöntemlere başvuracağını vurguladı.

Küreselleşme, Ticaret ve Güvenlik

Carlson, küresel ticaretin barış getireceği yönündeki eski Amerikan varsayımını gündeme getirdi. Walt bu görüşte kısmi doğruluk payı olduğunu, ancak bunun mutlak bir garanti olmadığını söyledi.

Yüksek ekonomik bağımlılığın ortaklar arasında çatışma ihtimalini istatistiksel olarak azalttığını, ancak savaşları imkânsız kılmadığını ifade etti. Ayrıca ters yöndeki argümanın daha güçlü olabileceğini belirtti: Barış, ticareti doğurur; ticaret tek başına barışı üretmez.

"İnsanlar savaşın pek olası olmadığını düşündüğünde başka ülkelerle ticaret yapmaya ve yatırım yapmaya daha istekli olur," diyen Walt, güvenlik kaygısı arttığında hükümetlerin ve yatırımcıların geri çekilmeye başladığını açıkladı.

Walt’a göre dünya tamamen küreselleşmeden kopmayacak, ancak yüksek teknoloji alanları başta olmak üzere daha fazla korumacılık, ticaret engeli ve “silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılık” görülecek. ABD’nin doların uluslararası finans sistemindeki rolünü yaptırımlar için kullanmasını, İran’ın da Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı siyasi baskı aracına çevirmesini bu eğilimin örnekleri olarak anlattı.

Çin’in Yükselişi ve Amerikan Yanılgısı

Carlson, Amerikan karar alıcılarının Çin’in yükselişini neden gerçekçi biçimde ele almadığını sordu. Walt, bunun Amerikan kibri, Soğuk Savaş sonrası özgüven ve şirket çıkarlarının birleşimi olduğunu söyledi.

1990’larda hem Cumhuriyetçi Parti hem Demokrat Parti çevrelerinde Çin’in piyasaları benimseyince kaçınılmaz olarak demokratikleşeceği varsayımının yaygın olduğunu belirtti. Çin’in World Trade Organization’a (Dünya Ticaret Örgütü) alınmasının da bu beklentinin parçası olduğunu söyledi.

"Bu güzel bir hikâyeydi ve içinde tutarlı bir mantık vardı. Ama yanlış çıktı," diyen Walt, Chinese Communist Party’nin siyasi kontrolü bırakmaya niyeti olmadığını ifade etti.

Walt, Amerikan şirketlerinin kısa vadeli çıkarlarla üretimi Çin’e taşıdığını, bunun tüketicilere ucuz ürün sağladığını ama bazı sanayi bölgelerini yıktığını söyledi. Buna “China shock” denildiğini hatırlattı. Ona göre ABD, Çin’in ekonomik büyümesini tamamen engellemeye çalışmamalıydı, fakat bu büyümeyi bu kadar hızlı teşvik etmek uzun vadede güç dengesini Çin lehine değiştirdi.

Asya, Etki Alanları ve Güney Kore

Walt, Çin’in Asya’da bir etki alanı istemesinin kendi açısından anlaşılır olduğunu söyledi. Çin’in Japonya, Korea veya Vietnam’ı fethetmek istemeyebileceğini, ancak bu ülkelerin güvenlik tehdidi oluşturmamasını ve Çin’in isteklerini dikkate almasını arzulayacağını belirtti.

ABD açısından ise Çin’in Asya’da ABD’nin Western Hemisphere’daki konumuna benzer bir güvenlik rahatlığı elde etmesini istemediğini söyledi. Böyle bir Çin’in dünya genelinde daha rahat stratejik ortaklıklar kurabileceğini, hatta Western Hemisphere’da askeri ilişkiler geliştirebileceğini değerlendirdi.

Walt, South Korea konusunda Trump’ın yaklaşımını “şaşırtıcı” ve “akıl dışı” bulduğunu belirtti. South Korea’nın uzun süredir güvenilir bir Amerikan müttefiki olduğunu, askeri diktatörlükten ekonomik gelişmeyle demokrasiye dönüştüğünü ve bunun ABD açısından bir başarı hikâyesi olduğunu söyledi.

"South Korea, ABD için büyük bir başarı hikâyesidir," diyen Walt, Trump’ın Kim Jong-un ile kişisel ilişkisini gerekçe göstererek South Korea ile askeri tatbikatları askıya alma fikrini savunmasını eleştirdi.

Walt’a göre Trump, Kim Jong-un ile ilk döneminde yaptığı görüşmelerde karşılığında hiçbir taviz almadan North Korea liderine büyük bir diplomatik kazanım verdi.

İran Savaşı ve Netanyahu’nun Rolü

Carlson, ABD’nin neden İran’la savaşta olduğunu sordu. Walt, ABD-İran ilişkilerinin 40 yılı aşkın süredir kötü olduğunu ve İran’ın geçmişte, özellikle 1990’larda ve 9/11 sonrasında ilişkiyi iyileştirmeye çalıştığını savundu. Ona göre bu girişimler Washington tarafından ciddi biçimde karşılanmadı.

Walt, temel nedenlerden birinin ABD’nin Israel’e bağlılığı olduğunu söyledi. Israel ile Iran arasındaki düşmanlığın Amerikan iç siyasetinde askeri seçenek lehine baskı yarattığını belirtti. Ancak J Street gibi bazı İsrail yanlısı grupların bu savaşı kınadığını da ekledi.

Walt’a göre savaşın yakın nedeni, Benjamin Netanyahu’nun White House ziyaretinde Trump’a Iran rejiminin çöküşe yakın olduğu yönünde yaptığı sunumdu. Netanyahu’nun geçmişte Biden, Obama ve Trump’ın ilk döneminde benzer önerilerde bulunduğunu, ancak o başkanların bunu reddettiğini söyledi.

"Bu savaş, Iran’ın nükleer silah edinmek üzere olmasından kaynaklanmadı," diyen Walt, savaşın acil ve zorunlu bir güvenlik ihtiyacından doğmadığını savundu.

Carlson ise Trump’ın riskleri bildiğini ve bu risklerin kendisine anlatıldığını söyledi. Walt, Trump’ın kafasının içinde olmadığını belirtti, ancak kendi değerlendirmesine göre Trump’ın operasyonun kısa, ucuz ve hızlı olacağına inandığını ifade etti.

Rusya-Ukrayna Savaşı: “Acı Veren Çıkmaz”

Trump’ın Russia-Ukraine savaşını 24 saatte bitirme vaadi de görüşmenin ana başlıklarından biriydi. Walt, bu vaadin baştan gerçekçi olmadığını söyledi. Savaşın ciddi güvenlik sorunları, çok sayıda taraf ve uzlaşması zor talepler içerdiğini belirtti.

Walt, mevcut durumu “hurting stalemate” yani iki tarafın da acı çektiği bir çıkmaz olarak tanımladı. Ukraine’in füze saldırıları ve cephedeki kayıplarla, Russia’nın da cephedeki kayıplar ve Ukrayna saldırılarıyla bedel ödediğini söyledi. Ancak makro düzeyde Russia’nın daha büyük kaynaklara ve nüfusa sahip olduğu için avantajlı göründüğünü değerlendirdi.

Buna rağmen Ukrainian nationalism’in güçlü olduğunu vurguladı. Ukrainians’ın kendi ülkeleri için savaşmaya, Russian halkının Donbas’ta 50 kilometre daha ilerlemeyi önemsemesinden daha fazla motive olabileceğini söyledi.

Walt’a göre olası çözümde Ukraine NATO’ya katılmaktan vazgeçmeli ve tarafsız ülke olmalı. Crimea ve Donbas’ın büyük bölümünü yakın zamanda geri alamayacağını da kabul etmesi gerektiğini savundu. Ancak Ukraine’in tamamen silahsızlandırılmasının kabul edilemez olduğunu belirtti.

"NATO üyeliği masadan kalkar; Ukraine tarafsız bir ülke olur ama bir ordusu olur," diyen Walt, asıl zor meselenin Ukraine’in gelecekte hangi silahları alabileceği ve yabancı eğitmenlerin ne ölçüde bulunabileceği olduğunu açıkladı.

Avrupa’nın Rusya Korkusu

Carlson, Avrupa’daki bazı siyasetçi ve eğitimli çevrelerin Russia’nın kendilerini işgal etmeyi planladığına inandığını söyledi. Walt bunu “tamamen yanlış” bulduğunu belirtti. Russia’nın Ukraine’de bu kadar zorlanırken Europe’a büyük bir saldırı düzenlemesinin olası olmadığını savundu.

Ancak Walt, European ülkelerin Russia’nın gri alan ve hibrit faaliyetlerinden endişe duymak için nedenleri olduğunu da söyledi. Sabotajlar, istihbarat bağlantılı faaliyetler ve sürekli müdahaleler nedeniyle Sweden veya Baltic states gibi ülkelerin kaygılarını anlayabileceğini belirtti.

Walt, Putin’in Ukraine’i işgal edeceğini öngörmediğini, çünkü bunun Russia için felaket olacağını düşündüğünü söyledi. Bu nedenle Europe’a saldırıyı da akılcı bulmadığını, ama askeri planlamada en kötü senaryoların dikkate alındığını ifade etti.

Orta Doğu’dan Çekilme ve Güç Dengesi

Walt, ABD’nin Middle East’teki askeri varlığının tarihini özetledi. World War II sonrasında bölgenin enerji kaynakları nedeniyle önem kazandığını, Cold War döneminde ABD’nin Soviet Union ile nüfuz rekabeti yürüttüğünü, ancak o dönemde bölgede büyük bir Amerikan askeri varlığı bulunmadığını söyledi.

1991’deki Gulf War sonrasında ABD’nin askerlerinin bir kısmını bölgede tuttuğunu, Clinton dönemindeki “dual containment” politikasının Iran ve Iraq’ı aynı anda çevrelemeyi amaçladığını anlattı. Bu politikanın Israel’i Oslo sürecinde daha esnek davranmaya teşvik etmek için de tasarlandığını, ancak işe yaramadığını belirtti.

Walt, askerlerin Saudi Arabia’da tutulmasının Osama bin Laden’in ABD’ye karşı cihat ilan etmesinin gerekçelerinden biri olduğunu söyledi. 9/11 ve 2003 Iraq savaşı sonrasında ABD’nin bölgede daha derin biçimde yerleştiğini ve hükümetleri devirmeye çalışarak düzen yerine çoğu zaman düzensizlik ürettiğini savundu.

"ABD’nin Middle East’te daha az fiziksel varlık göstermesi ve yerel siyaseti daha az yönetmeye çalışması iyi bir şey olurdu," diyen Walt, bunun Washington’ın Asya gibi daha büyük sorunlara odaklanmasını sağlayabileceğini belirtti.

Ancak tamamen kopuşu savunmadığını söyledi. Ona göre ABD, bölgedeki güç dengesini korumalı ve hiçbir ülkenin bölgeye hâkim olmasına izin vermemeli. 1991’de Kuwait’in işgali gibi büyük denge değişimlerinde müdahaleye hazır olunması gerektiğini savundu.

Nükleer Yayılma Tartışması

ABD’nin bölgeden çekilmesinin en büyük risklerinden biri olarak nükleer yayılma gösterildi. Walt, Amerikan güvenlik şemsiyesinin Saudi Arabia gibi ülkeleri nükleer silah arayışından caydırmış olabileceğini söyledi. Bu şemsiye kalkarsa bazı ülkelerin kendilerini güvende hissetmek için nükleer silah isteyebileceğini belirtti.

Ancak ABD’nin bölgedeki eylemlerinin de Iran gibi ülkeleri nükleer eşiğe yaklaşmaya ittiğini savundu. Iran’ın nükleer programını, ABD’nin rejimi devirmeye çalışacağı korkusuyla ilişkilendirdi.

Carlson, daha fazla ülkenin nükleer silaha sahip olmasının istikrar yaratıp yaratmayacağını sordu. Walt, danışmanı Kenneth Waltz’ın bu yönde tartışmalı bir argüman geliştirdiğini anlattı. India ve Pakistan örneğinin bu argümanı desteklemek için kullanıldığını, ancak daha fazla aktörün nükleer silaha sahip olmasının ciddi riskler taşıdığını da vurguladı.

Amerikan Demokrasisi ve Dış Politika

Görüşmenin son bölümünde Carlson, Amerikan kamuoyunun uzun süredir büyük savaşlara karşı olduğunu, ancak yönetimlerin buna rağmen benzer çatışmalara girdiğini söyledi. Walt, kamuoyunun dış politikaya genellikle düşük öncelik verdiğini, insanların daha çok yaşam maliyeti, sağlık ve eğitim gibi konularla ilgilendiğini belirtti.

Walt’a göre Cold War sonrası neredeyse her başkan, içeride daha fazla, dışarıda daha az iş yapma vaadiyle seçildi. Bill Clinton “It’s the economy, stupid” çizgisini, George W. Bush “humble foreign policy” vaadini, Barack Obama “nation-building at home” yaklaşımını, Trump ise “forever wars” karşıtlığını öne çıkardı. Ancak hiçbiri bu çizgiyi tam olarak sürdüremedi.

Walt, ABD’nin hâlâ temelde demokrasi olduğunu savundu, ancak paranın siyasetteki rolünün, medya ortamındaki parçalanmanın ve sosyal medyanın hesap verebilirliği zorlaştırdığını söyledi.

"Daha sorumlu, bilgili ve hesap verebilir siyasetçiler istiyorum," diyen Walt, dikkat çekerek takipçi kazanan figürlerin ödüllendirildiği mevcut ortamı sağlıksız bulduğunu ifade etti.

Elitler, Eşitsizlik ve Hesap Verebilirlik

Carlson, Walt’ın Fransız Devrimi öncesi France’a ilişkin çalışmalarına atıf yaptı. Walt, 1789 öncesi France’ta büyük eşitsizlik, siyasi gücün aristokrasi ve kralda toplanması, vergi yükünün yoksul kesimlere binmesi, devletin kronik mali kriz içinde olması ve basılı fikirlerin hızla yayılması gibi unsurları anlattı. Gereksiz dış savaşların mali krizi ağırlaştırdığını söyledi.

Walt, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında modern refah devletinin kapitalizmi daha radikal alt sınıf ayaklanmalarından koruduğunu savundu. Varlıklı kesimlerin daha fazla vergi vererek sistemin devamına katkı sağladığını, bugün ise en zengin kesimlerde bu kamusal sorumluluk hissinin zayıf göründüğünü belirtti.

Son olarak dış politika elitlerinin hesap vermemesini büyük bir sorun olarak niteledi. Iraq savaşını destekleyip yanılan birçok kişinin bedel ödemediğini, hükümete girip hata yapanların sonra düşünce kuruluşlarında güvenli pozisyonlara geçtiğini ve yeniden göreve dönebildiğini söyledi.

Walt, herkesin hata yapabileceğini, bu yüzden tek bir yanlış karar nedeniyle kariyerlerin tamamen bitirilmemesi gerektiğini belirtti. Ancak aynı argümanı defalarca savunup sonuç alamayanların ve hatasını hiç kabul etmeyenlerin yeniden ödüllendirilmemesi gerektiğini söyledi.

"Hata yaptığını kabul eden, neyi kaçırdığını ve neden yanıldığını açıklayan kişiye daha çok saygı duyarım," diyen Walt, öğrenme kapasitesinin kamu görevinde önemli olduğunu vurguladı.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol