Glenn Diesen

Chaz Freeman: İran Savaşı ABD ve İsrail İçin Jeopolitik Deprem Yarattı

ABD’nin eski savunma bakan yardımcısı ve eski Suudi Arabistan Büyükelçisi Chaz Freeman, sunucu Glenn ile yaptığı söyleşide İran-İsrail savaşı, Donald Trump yönetiminin seçenekleri, İsrail’in ABD ile ilişkisi, Körfez güvenliği ve Çin-Rusya ekseninin yükselen rolünü değerlendirdi. Freeman’a göre savaş, yalnızca bölgesel bir kriz değil; ABD’nin askeri, diplomatik ve ittifak kapasitesini görünür biçimde zorlayan “jeopolitik bir deprem” niteliği taşıyor.

Trump, Netanyahu ve İran Savaşı

Freeman, söyleşinin başında Trump ile Benjamin Netanyahu arasında ciddi gerilim bulunduğunu savundu. Ona göre Netanyahu, Trump’ı İran’a karşı savaşa ikna etti; ancak savaş kötü gitti ve olası çıkış yollarının hiçbiri Netanyahu’nun hedeflerine hizmet etmiyor. Freeman, “Netanyahu temelde Trump’ı bu savaşa ikna etti. Savaş çok kötü gitti,” diyerek, olası sonuçların İsrail Başbakanı açısından elverişsiz olduğunu belirtti.

Freeman’a göre Trump’ın siyasi olarak en kurnaz çıkış yollarından biri, Kongre’nin savaşı bitiren bir tutum almasına izin vermek olabilir. Böylece Trump, “ben zafere gidiyordum ama Demokratlar ve dönek Cumhuriyetçiler beni sırtımdan bıçakladı” diyerek sorumluluğu başkalarına yükleyebilir. Ancak Freeman, böyle bir çıkışın İsrail’i ortada bırakacağını ve gelecekte hiçbir ABD başkanının Trump’ın yaptığı gibi İran’a karşı İsrail’le bu ölçüde ortak savaşa girmeyeceğini savundu.

Freeman, mevcut durumda bir anlaşmadan çok, müzakere için çerçeve niteliğinde görünen tek sayfalık bir mutabakat belgesinden söz edildiğini belirtti. Trump’ın diplomasiye dair açıklamalarını ironik bulduğunu söyleyen Freeman, “Savaşa müzakeresiz giren, diplomasiyi sürpriz saldırıya kılıf olarak kullanan Donald Trump şimdi güç kullanmadan önce diplomatik yolları tüketmek gerektiğini söylüyor,” şeklinde değerlendirdi.

İran’ın Talepleri ve ABD’nin Güven Sorunu

Freeman’a göre İran, ABD’ye güvenmiyor ve bunun birçok nedeni var: Trump’ın ilk döneminde JCPOA (Ortak Kapsamlı Eylem Planı) nükleer anlaşmasından çekilmesi, ABD’nin başka müzakere süreçlerinde taahhütlerinden dönmesi ve uluslararası anlaşmaları reddetmesi. Bu nedenle İran’ın herhangi bir taviz vermeden önce karşılığını peşin isteyeceğini söyledi.

Freeman, İran’ın talepleri arasında yaptırımların kaldırılması ve on milyarlarca doları bulan dondurulmuş fonların serbest bırakılmasının yer aldığını ifade etti. “İran’ın ABD’ye hiçbir güveni yok,” diyen Freeman, “bu yüzden herhangi bir şey yapmadan önce ödemenin peşin yapılmasını isteyecektir” şeklinde açıkladı.

İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir tarafa, özellikle de ABD’ye devretmeyeceğini söyleyen Freeman, Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünden de vazgeçmeyeceğini savundu. Ona göre İran, İsrail karşısında tırmanma üstünlüğü elde etti ve bu üstünlüğü masada kaybetmek istemeyecek.

İsrail’in İç Krizi ve Lübnan Cephesi

Glenn, İsrail’in yalnızca dış politikada değil, iç toplumsal yapısında da ciddi bir kriz yaşadığını sordu. İsrail’in aşırı güç kullanımının, ülke içindeki ilkeleri aşındırıp aşındırmadığını gündeme getirdi. Freeman ise İsrail’in davranışlarının anahtarının ABD’nin lojistik ve siyasi desteği olduğunu söyledi. Bu desteğin İsrail’e yalnızca cezasızlık değil, “kontrolsüz hareket alanı” verdiğini savundu.

Freeman’a göre İsrail’in Lübnan’daki hedefi fiilen ilhak niteliği taşıyor. “İsrailliler bir tampon bölgeden söz ediyor ama gerçekte güney Lübnan’ı Gaza’nın eşdeğerine çevirmekten bahsediyorlar,” diyerek İsrail’in Lübnan yaklaşımını değerlendirdi. İran’ın Lübnan’ı terk etmeyeceğini de vurguladı.

Freeman ayrıca Hezbollah’ın İsrail’e zarar verdiğini, İsrail ordusunun asker ve ekipman kaybettiğini, Lübnan hükümetiyle yapılan görüşmelerin ise Hezbollah adına savaşı bitirme yetkisine sahip olmadığı için “gösteri amaçlı bir yan sahne” olduğunu söyledi. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin yıprandığını, yedek askerlerin yorgunluk ve travma sonrası stres yaşadığını, ekonominin gerilediğini ve Netanyahu’nun seçim atmosferinde popülerliğinin zayıfladığını belirtti.

İsrail’in Uluslararası Meşruiyet Kaybı

Freeman, İsrail’in uluslararası destek tabanını hızla kaybettiğini savundu. ABD’de Demokratlar arasında İsrail’e olumlu bakanların oranının yalnızca yüzde 6 olduğunu, 50 yaş altındaki Amerikalılar arasında İsrail’e olumlu yaklaşımın çok zayıfladığını söyledi. İsrail’e desteğin özellikle II. Dünya Savaşı sonrası doğan “boomer Cumhuriyetçiler” arasında kaldığını, bu kuşağın da zamanla siyaset sahnesinden çekileceğini belirtti.

Freeman, Itamar Ben-Gvir’in Gazze’ye yönelik filo katılımcılarına karşı tutumunu İsrail toplumundaki sertleşmenin sembolü olarak anlattı. Avrupa’da da tepkinin büyüdüğünü, bazı Avrupa vatandaşlarının aşağılandığı ve şiddete uğradığı anlatımların ciddi sonuçlar doğurduğunu söyledi.

Freeman’a göre İsrail stratejik bir seçimle karşı karşıya: Bölge ve dünya tarafından dışlanmayı göze alacak mı, yoksa diplomasiyi deneyecek mi? “İsrail 78 yılda Filistinlilerle ya da başka herhangi biriyle barış içinde bir arada yaşama önerisi içeren tek bir barış teklifi bile sunmadı,” diyen Freeman, bunu “insanlık tarihinde eşi olmayan bir savaşçılık sicili” olarak niteledi.

Çin’in “Ustaca Hareketsizliği”

Glenn, Trump’ın Beijing’de Xi Jinping ile görüşerek Çin’den İran üzerinde baskı kurmasını istemesini gündeme getirdi. Freeman, Çin’in stratejisini “ustaca hareketsizlik” olarak tanımladı. Çin’in Pakistan’ın arabuluculuk çabalarını desteklediğini, Basra Körfezi’nde barış ve istikrar istediğini, çünkü enerji arzı ve pazar çıkarlarının buna bağlı olduğunu söyledi.

Freeman’a göre Çin, ABD ve İsrail’in zayıflattığı eski uluslararası düzenin ilkelerini savunuyor. BM Şartı ve uluslararası hukuk ilkelerinin yeniden tesis edilmesini istiyor, çünkü bu ortam Çin’in de çıkarına. Freeman, Çin’in İran’a ihracat kontrollerini sıkılaştırmadığını, en azından çift kullanımlı ekipman ihraç ettiğini söyledi. İran hava savunmasının büyük ölçüde güçlendiğine dair ABD askeri değerlendirmelerinin Çin teknik yardımını yansıtıyor olabileceğini belirtti.

“Çinlileri İran’a baskı yaparak Amerikan saldırganlığını onaylamaya ikna edebileceğiniz fikri gülünçtü,” diyen Freeman, bunun hiçbir yere varmayacağını savundu. Trump’ın Beijing ziyaretinde görkemli protokol ve kişisel ilgi gördüğünü, ancak Vladimir Putin’in Çin ziyaretinde çok sayıda anlaşma ve işbirliği programı imzaladığını hatırlattı. Çin-Rusya ilişkisini “işbirliğine dayalı model ilişki”, ABD-Çin temasını ise “samimi düşmanlık” olarak tanımladı.

ABD’nin “Anlaşma Yapamaz” Hale Gelmesi

Freeman, Trump yönetiminin ABD’nin anlaşma yapma ve uygulama kapasitesini zedelediğini savundu. Sivil hizmet ve dışişleri kadrolarının etkisizleştirildiğini, yönetim içinde politikaları koordine eden etkin bir süreç kalmadığını belirtti. Çinli muhataplarına, ABD’den fikir ve teklif beklememeleri gerektiğini söylediğini aktardı.

Freeman, yorumcular arasında ABD’nin “anlaşma yapamaz” hale geldiği görüşünün yaygınlaştığını söyledi. Bunun yalnızca anlaşmaya varamama değil, varılan anlaşmaları uygulayamama anlamına geldiğini ifade etti. Pakistan ve Qatar’ın arabuluculuk rolünün bu nedenle önemli olduğunu, sürecin Amerikalılar tarafından yürütülmemesinin dikkat çekici olduğunu belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Körfez’in Yeni Güvenlik Dengesi

Freeman’a göre savaşın en önemli sonuçlarından biri, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki konumunu güçlendirmesi. Savaştan önce boğaz açıktı ve bir sorun yoktu; savaştan sonra ise İran bu boğazı yaptırımlara, ABD üslerine ve düşmanca eylemlere karşı etkili bir misilleme aracı olarak kullanabilecek pozisyona geldi.

Glenn, Körfez ülkelerinin ABD’nin zayıfladığı ve İran’ın güçlendiği bir ortamda yeni gerçekliğe uyum sağlamak zorunda kalacağını söyledi. Freeman bu görüşe katıldı: “Bölgedeki herkes bu savaşın yarattığı yeni gerçekliklere uyum sağlamak zorunda kalacak,” diyen Freeman, “bunlar hem İsrail hem de ABD için çok elverişsiz” diye vurguladı.

Freeman, Gulf Cooperation Council (Körfez İşbirliği Konseyi) içinde de bölünmeler olduğunu söyledi. Oman’ın İran’la Hürmüz Boğazı yönetimi ve gelir paylaşımı konusunda ortak gibi göründüğünü, UAE ve Bahrain’in Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları) içinde yer aldığını, Kuwait, Saudi Arabia ve Qatar’ın ise ABD’nin geri çekilmesini istediğini belirtti. UAE’nin İsrail’e yakın durduğunu, hatta İran’a saldırıda bağımsız rol aldığının anlaşıldığını söyledi.

ABD Ordusunun Sınırları ve Nükleer Yayılma Riski

Freeman, ABD’nin bu savaşla askeri kapasitesinin sınırlarını dünyaya gösterdiğini savundu. ABD hâlâ çok güçlü olsa da, iyi hazırlanmış ve kararlı bir düşmana karşı güç kullanımının her hedefe ulaşamayacağını gösterdiğini belirtti. İran’ın savaş öncesinde liderlik suikastlarına karşı halefiyet planı yaptığını, askeri komutayı merkezden taşraya yayarak 30 vilayete operasyonel özerklik verdiğini söyledi.

Freeman’a göre savaş öncesinde İran’ın nükleer silah programı yoktu; savaş sonrasında ise muhtemelen var. Ancak İran’ın nükleer silaha yönelmesinin Saudi Arabia, Turkey, Egypt ve diğer ülkeleri de nükleerleşmeye itebileceğini, bunun İran’ın güvenliğini artırmak yerine azaltacağını söyledi. Bu nedenle nükleer eşikte kalmanın hâlâ rasyonel seçenek olabileceğini belirtti.

NATO, İttifaklar ve ABD’nin Savaş Sonrası Konumu

Glenn, Vietnam Savaşı’nın ABD üzerinde yarattığı psikolojik etkiyi hatırlatarak, İran savaşının ABD’nin gelecekteki dış politika seçeneklerini nasıl değiştireceğini sordu. Freeman, Vietnam’ın Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzeninde yaşandığını, o dönemde ABD küçük düşse bile müttefiklerinin Sovyetler Birliği’ne yönelmediğini söyledi. Bugünün ise farklı olduğunu vurguladı.

Freeman’a göre yabancı savaşlar, özellikle “sonsuz savaşlar”, ABD kamuoyunda derin biçimde popüler değil. Trump bu savaşları bitirme vaadiyle seçildi, ama Freeman’a göre yenilerini başlattı. “Amerikan halkının gelecekte bu tür yeni maceraları desteklemeye istekli olacağını sanmıyorum,” diyerek ABD iç siyasetindeki sınırı vurguladı.

Freeman ayrıca İran savaşının NATO’yu resmen olmasa da fiilen zayıflattığını savundu. Bazı NATO üyelerinin ABD’ye hava sahası veya üs kullanımını reddettiğini, Avrupa kamuoyunun hem ABD’ye hem de İsrail’e tepki duyduğunu söyledi. Avrupa’daki Amerikan üslerinin çoğunun Avrupalıları “efsanevi bir Rus tehdidine” karşı savunmaktan çok, ABD’nin Batı Asya’ya güç projeksiyonu yapmasına hizmet ettiğinin ortaya çıktığını savundu.

Çok Merkezli Dünya ve Belirsiz Gelecek

Söyleşinin sonunda Freeman, dünyanın çok merkezli yeni bir düzene doğru ilerlediğini belirtti. “Multipolar” yerine “polycentric” ifadesini tercih ettiğini söyleyen Freeman, yeni bölgesel düzenlerin ortaya çıktığını, yeni bir uluslararası düzenin de zamanla oluşacağını ifade etti. BM’nin derin biçimde itibar kaybettiğini, yerine neyin geleceğinin belirsiz olduğunu söyledi.

Freeman, European Union’ın da bu ortamda güçlenmediğini, Körfez İşbirliği Konseyi’nin bölündüğünü, Pacific Asia ülkelerinin ise China ile ilişkilerini yeniden düzenlediğini anlattı. Ona göre China klasik anlamda bir nüfuz alanı istemiyor; daha çok saygı ve dikkate alınma talep ediyor. India’nın nasıl evrileceğinin belirsiz olduğunu, Central Asia’nın yavaşça doğuya kaydığını, Turkey’nin ise bağımsız bir aktör olarak yeniden ortaya çıktığını söyledi.

Son değerlendirmesinde Freeman, “Çok sayıda soru var, cevap yok,” diyerek mevcut dönemi özetledi. Glenn ise insanların çoğu zaman mevcut düzenin kalıcı olduğunu sandığını, ancak tarihin sürekli büyük değişimlerle ilerlediğini belirtti. Freeman da tarihin sona ermediğini söyleyerek, dönüşümün yönünün ve hızının henüz bilinmediğini vurguladı.

Giriş

Glenn: Tekrar hoş geldiniz. Bugün eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Büyükelçi Chaz Freeman bizimle; ağırlıklı olarak Orta Doğu’da neler olup bittiğini konuşacağız. Sizi yeniden görmek güzel, Büyükelçi.

Chaz Freeman: Sizi görmek de harika, Glenn. Umarım Orta Doğu’da neler olup bittiğini siz açıklayacaksınız.

Glenn: İşte bu yüzden sizi davet ettim. Ayrıca eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi olduğunuz için burası sizin bölgeniz sayılır. Size şunu sormak istedim: Trump ile Netanyahu arasında şimdi bazı ayrışmalar duyuyoruz. Artık neyin gerçek olup olmadığından emin değilim. Sanırım Trump yönetiminin dezavantajlarından biri de bu. Ama İsrail de çok saldırgan bir dış politika izlerken büyük bir değişimden geçiyor. İsrail’de ve ABD ile ilişkisinde ne olduğunu görüyorsunuz?

Trump, Netanyahu ve İran Savaşı

Chaz Freeman: Netanyahu ile Trump arasında ciddi bir gerilim olduğunu düşünüyorum. Netanyahu temelde Trump’ı bu savaşa ikna etti. Savaş çok kötü gitti. Şimdi birkaç farklı şekilde sona erebilir gibi görünüyor; bunların hiçbiri Netanyahu için iyi değil, hiçbiri onun hedeflerine ulaşmasını sağlamıyor.

Savaşın sona erme biçimlerine gelince, birçok açıdan Trump’ın bundan çıkmasının siyasi olarak en kurnaz yolu Kongre’nin savaşı sona erdiren bir oylama yapmasına izin vermek olurdu. Sonra da “Ben zafere giden yoldaydım ama sırtımdan bıçaklandım; Demokratlar, dönek Cumhuriyetçiler ve RINO’lar, yani sözde Cumhuriyetçiler tarafından ihanete uğradım” diyebilirdi. Bunu yaptığını görebilirim. Bu bir çıkış yolu. Ama bu İsrail’i ortada bırakır. Gerçekten de savaştan herhangi bir çıkış, ABD’nin İran’a karşı İsrail’le ortaklığını geçersiz kılar. Yani gelecekte hiçbir başkan Donald Trump’ın yaptığını yapmayacak.

Şu anda elimizde görünen o ki bir mutabakat zaptı var; anlaşılan tek sayfalık bir belge. Bu bir anlaşma değil, müzakere etme konusunda bir anlaşma. Bir de Donald Trump’tan ironik bir açıklama duyuyoruz: müzakere olmadan savaşa giden, diplomasiyi sürpriz saldırı için örtü olarak kullanan Trump şimdi “güce başvurmadan önce diplomatik yolları tüketmeliyiz” diyor. Sanırım diplomasiyi hiç uygulamadığı ilk turdan bir şey öğrenmiş.

Görünüşe göre Mr. Witkoff ve Mr. Kushner süreçten çıkarılmış; süreç artık profesyonel diplomatlar ve Pakistan ile Qatar liderleri tarafından yürütülüyor. Bunlar arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Donald Trump’ın “bir anlaşmaya yakınız” açıklamasına gelen ilk tepki, ki bu onun açısından tipik bir abartı gibi görünüyor, İsrail’den “hayır” oldu. Bazı alanlarda belli ilerleme kaydedilmiş gibi. Ama İsrail’deki ilk tepki, Trump’ın İsrail’i sattığına dair büyük manşetler ve benzeri şeylerdi.

İsrailliler seçim modunda, bu yüzden Trump’a yönelik eleştirilerinde biraz ölçülüler. Çünkü Trump dönüp Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ya da başka yerlerde kendisine karşı çıkan herkese yaptığı şeyi onlara da yapabilir: itibarlarını yerle bir etmeye çalışabilir. Seçim yarışındaki insanlar bundan hoşlanmaz. Bu yüzden biraz geri durdular. Bence özelde oldukça sert oldular. Netanyahu, Donald Trump’la telefon görüşmelerinde oldukça kuvvetli konuştu, ama kamuoyu önünde onu açıkça aşağılamadı.

Öte yandan İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sadık yardakçıları, Lindsey Graham, Ted Cruz ve diğerleri gibi insanlar, bütün kozlarını oynadılar. “Bu bir satış”, “savaşa geri dönmeliyiz”, “işi bitirmeliyiz” ve benzeri şeyler söylüyorlar.

Donald Trump’ın sorunu şu: temelde köşeye sıkışmış durumda. Bir yanda Netanyahu ona baskı yapıyor. Yahudi bağışçıları, İsrailli bağışçıları; Miriam Adelson bir İsrailli. 250 milyon dolarlık bağış önemsiz değil. Hepsi ona karşı birleşiyor. Kendi Cumhuriyetçi tabanının bir bölümü isyanda. Ordusu da ona “gerçek bir askeri seçenek yok, başarı umamayız” diyor. Hatta ondan emri yazılı vermesini istemiş bile olabilirler; ordu, uygulanamaz olduğunu bildiği bir şeyi yapması istendiğinde ve suçu emri verene yükleyebilmek istediğinde bunu yapar. Bu koşullarda tipik yanıt “Bu emri yazılı istiyorum”dur.

Diğer ihtimal elbette bunun yavaş yavaş sönümlenmesi ve böyle sürüp gitmesidir. Ama iddia edilen anlaşmanın unsurları, ki bu bir anlaşma değil, kilit meselelerde anlaşmalar müzakere etmek için bir çerçeve; özü itibarıyla Hürmüz Boğazı’nın açık olacağı söyleniyor. Elbette İran’la bir anlaşma yaparsanız zaten açıktır. Bu yüzden bunun ne anlama geldiğinden emin değilim. Geçiş ücreti alınmayacağı iddia ediliyor. İran’ın bunu kabul ettiğine bir dakika bile inanmıyorum.

İran’ın yaptırımların kaldırılmasını ve on milyarlarca doları bulan dondurulmuş fonlarının serbest bırakılmasını talep ettiği çok açık. İran’ın önce bir şey almadan hiçbir şey yapmayacağı da çok açık. İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiç güveni yok. Trump’ın ilk döneminde JCPOA’dan, yani Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan ve nükleer anlaşmadan çekildiğini gördü; Amerika Birleşik Devletleri’nin Witkoff ve Kushner’la müzakerelerde çeşitli taahhütlerden döndüğünü izledi; Amerika Birleşik Devletleri’nin başkalarıyla yaptığı anlaşmaları reddettiğini gördü. Bu yüzden İran’ın herhangi bir şey yapmadan önce peşin ödeme talep edeceğini düşünüyorum. Bu da çok zor olacak.

Daha önce programınızda söylediğim gibi, bu bir hareketsizleşme durumu. Trump’ın yaptığı her şey kendisinin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yenilgisine yol açıyor. İçine düşülmüş gülünç bir durum bu.

Temelde İran, yeni dini lider MTA’nın emriyle zenginleştirilmiş uranyumu hiçbir üçüncü tarafa, hele Amerika Birleşik Devletleri’ne kesinlikle teslim etmeyecek. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünden vazgeçmeyecek. Amerika Birleşik Devletleri’ni yatıştırmak için taviz vermeyecek. İsrailliler karşısında fiilen tırmanma üstünlüğü elde etti. Ayrıca herhangi bir anlaşmanın Lübnan’da sahte değil gerçek bir ateşkesi içermesini talep ediyor.

Bu da beni son noktaya getiriyor: Gerçekten bir anlaşma olursa, İsrail bunu sabote etmek için mükemmel bir konumda ve bunu yapacaktır. Yani her zamanki gibi, Glenn, bu konuları konuştuğumuzda akla hep karamsarlık geliyor. Gökkuşağının sonunda görebildiğim bir altın küpü yok.

Trump’ın Çıkmazı ve Amerikan İç Siyaseti

Glenn: Evet. Dediğiniz gibi, geride iyi seçenek kalmadı. Bence Trump’ın sorunu da bu. İran’la savaşa geri dönerse ne kadar süre savaşabileceğinin sınırları var; mühimmatı bittiğinde ateşkes sağlayıp sağlayamayacağı belirsiz. Savaş alanında kazanması da mümkün değil. Ama barış yolunu izlerse İranlılar eski statükoya dönmek istemiyor. Bu yüzden Hürmüz Boğazı’nı ellerinde tutacaklarından emin olacaklar; ülkelerin üs barındırmaması veya yaptırım uygulamaması için teşvikler yaratacaklar. Yani birini de yapamaz, diğerini de yapamaz. Sadece beklemek de ideal değil çünkü küresel ekonomi çöküyor. Bu yüzden mevcut durumu, yani ateşkes olmayan şeyi sona erdirmek gerekiyor.

Chaz Freeman: Evet. Burada bir noktaya değinmeme izin verin. Trump ve yönetimi, gerçekliği yanlış tanımlamış olmanın iç siyasette bedelini ödüyor. İran’a karşı tamamen inandırıcılıktan uzak ve incelemeye dayanmayan zafer seviyeleri iddia ettiler.

Örneğin savaşa geri dönme meselesinde, Amerika Birleşik Devletleri müttefiklerine ve koruma altındaki devletlere her türden ekipman sağlamak üzere yapılmış sözleşmeleri yoğun şekilde erteliyor ya da iptal ediyor. Trump’ın henüz resmen karar vermediği Taiwan ile 14 milyar dolarlık anlaşma gerçekleşemez, çünkü sağlanacak ekipman yok. Baltık devletlerinden bazılarına, parasını ödedikleri silahları düşündükleri takvimde alamayacakları bildirildi. Aynı şey elbette başkaları için de geçerli. Ekipman Japan ve South Korea’dan çıkarıldı.

Yani yönetim, bu saçma savaş sonucunda silah ve savunma kapasitesinde hiçbir azalma olmadığı iddiasıyla cesurca bir gösteri sergiliyor. Ama davranışları, bunun gerçekten yaşandığı gerçeğiyle tamamen uyumlu. Bu yüzden onları dinleyebilirsiniz ya da ne yaptıklarına bakabilirsiniz; bence ne yaptıklarına bakmak daha öğretici. Bir kutunun içindeler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yaz seyahat sezonu başladı. İnsanların tatile çıktığı, yer değiştirdiği dönem bu. Benzinin ulusal ortalama fiyatı şimdi yaklaşık 4,55 dolar. Petrol fiyatı az önce yeniden düştü. Anlaşılan petrol tacirleri ölümcül derecede aptal ve aynı absürt piyasa manipülasyonu numaralarına tekrar tekrar kanıyor. Brent ciddi şekilde düştü, ama bu kalıcı olmayacak. İran’a karşı kinetik eylem tırmandırılırsa bundan kesinlikle fayda da gelmeyecek.

Burada başka bir nokta daha var. Askeri açıdan mesele yalnızca kabiliyetlerimizi tüketmiş olmamız ve kuvvetlerimiz üzerinde ciddi operasyonel yıpranma yaratmamız değil. İran, fiili ateşkesin altı haftasını silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmak için kullandı. İstihbarat topluluğu, yönetimin İran’ın füze envanterine verilen zarar düzeyine ilişkin iddialarıyla tamamen çelişti. İran yeniden yüksek hacimde drone üretiyor. Hatta Russians’dan bazı drone’lar alıyor bile olabilir; gerçi Russians kendi drone’larını Ukraine’e karşı oldukça yoğun kullanıyor. Yani burada gerçekten iyimserliği haklı çıkaracak hiçbir şey yok.

İsrail’in İç Krizi ve Lübnan

Glenn: Hayır. Ne yazık ki keşke daha fazla iyimserlik nedeni olsaydı. Ama daha önce Trump barış yoluna, yani İran’la bir anlaşma bulma yoluna giderse İsrail’in muhtemelen bunu sabote etmeye çalışacağını söylediniz. Fakat İsrailliler bunu kendi başlarına ne kadar ileri götürebilir? Çünkü İsrail’in ethosunda büyüyen bir kriz var gibi görünüyor. Ülke nedir, neyi temsil ediyor? Bu genellikle imparatorluklarda da görülen bir sorun. Dışarıdaki şiddet içerideki toplumu değiştirme eğilimindedir. Gücün her zaman ilkelerin yerini aldığını görürsünüz. Yurttaşlar dünyadan fazla kopabilir. İçeride özgürlükler geriler. Sizce bu İsrail için ne kadar sürdürülebilir? Çünkü yalnızca ekonomik sorun ve aşırı zorlanmış bir ordu yok; içeride çok derin bölünmelerden de daha fazla söz ediliyor. Hatta İsrail’de bazı gazeteciler iç savaş ihtimalinden bahsediyor. Henüz o noktada olduklarını sanmıyorum, ama işler iyi gitmiyor.

Chaz Freeman: Bence elbette her şeyin anahtarı Amerika’nın İsrail’e sağladığı lojistik destek ve siyasi arka çıkmadır. Bu, İsrail’in yalnızca cezasızlıkla değil, gerçekten kontrolsüz bir pervasızlıkla davranmasına izin veriyor. İsrail için ahlaki tehlike yaratıyor. İsrail de bu tuzağa düştü.

İsrail’in Lübnan’daki amacı etkili bir ilhak olmaya devam ediyor. Bir tampon bölgeden söz ediyorlar, ama gerçekte southern Lebanon’ı Gaza’nın eşdeğerine çevirmekten bahsediyorlar. Amerika Birleşik Devletleri onlara silah sağlamaya devam ettiği sürece bunu yapabilirler. Trump da anlaşılan onlara bunu yapacağımız konusunda güvence vermiş. Bunun İran’la önerilen mutabakata nasıl uyduğu ise son derece belirsiz.

İran Lübnan’ı terk etmeyecek. Onun da bir onur duygusu var ve bu meselede o da söz konusu. Bu yetmezmiş gibi, İsrail aslında Lübnan’da ağır zarar görüyor. Hezbollah’ın görünüşe göre çok etkili fiber optik güdümlü drone’ları var. İsrail epey asker ve çok sayıda ekipman kaybediyor. Daha önce de Hezbollah tarafından yenilmişti.

Lebanon hükümetiyle yapılan görüşmeler bir yan gösteri. Lebanese hükümetinin Hezbollah adına savaşı bitirme yetkisi yok. Hezbollah müzakereleri kınadı. Bu, performatif etki için sahnelenmiş bir fars.

Ve bu yetmezmiş gibi, sizin bahsettiğiniz tüm sorunlara ek olarak düşen ekonomi, yorgun ve travma sonrası stres bozukluğundan etkilenen yedek askerler, Lübnan’da iyi performans göstermeyen bir ordu, Israeli Defense Forces’ın dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyen silahlı kuvvetler komutanı ve Netanyahu’nun birçok İsrailli arasında çok sevilmediği bir bağlamda yaklaşan seçimler var.

Bunlar yetmezmiş gibi, Ben Gvir’in filodaki ve filodan alıkonulan insanlara yönelik tavrıyla İsrail halkının sadizmini, kendi sadizmini ve İsrail’in sadizmini dramatize ettiğini gördük. Bu, İsrail’e yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil büyük bir bedel ödetti. Bugün Demokratların sadece yüzde 6’sı İsrail hakkında olumlu görüşe sahip. Amerika Birleşik Devletleri’nde 50 yaşın altındaki hiç kimse artık İsrail hakkında olumlu görüş taşımıyor. Olumlu görüşe sahip olanlar yalnızca sözde boomer Cumhuriyetçiler; yani İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra baby boom döneminde doğmuş Cumhuriyetçiler. Onlar da ölüyor. Ben aslında boomer değilim, onlardan daha yaşlıyım. Henüz ölmedim, ama o da geliyor. Yani 15 yıl sonra İsrail’i desteklemek için ortalıkta olmayacaklar. Belki daha da kısa sürede.

Europeans da sonunda bu filodaki kendi vatandaşlarının tecavüze uğratılmasına, aşağılanmasına ve dövülmesine tepki vermeye başlıyor. Bazı anlatımlar gerçekten tüyler ürpertici. Ben Gvir bir sapma değil. Bugünkü İsrail davranışının bir temsilidir; İsrailliler bunu ne kadar görmezden gelmeyi ya da inkâr etmeyi seçerse seçsin.

Dolayısıyla İsrail yurtdışındaki destek tabanını hızla kaybediyor. Uluslararası alanda esasen bir parya. Amerika Birleşik Devletleri onu hâlâ destekliyor. Az önce Amerika Birleşik Devletleri’nin, Birleşmiş Milletler’deki Filistin temsilcisi Riyad Mansour’u Genel Kurul başkan yardımcılığı kampanyasından İsrail adına yaptığımız baskı sonucunda çekilmeye zorladığını gördük. Ama İsrail için azalan getiriler devreye giriyor.

Sonunda, Donald Trump’ın diplomasinin erdemlerini övmesindeki ironiye dönersek, oysa diplomasi konusunda hiçbir yetenek, hatta kullanma eğilimi bile göstermedi. İsrail stratejik bir tercih yapmak zorunda. Bölgedeki ve dünyadaki herkesin kendisine karşı olmasına hazır mı? Yaşadığı bölgede dışlanmış ve başka yerlerde istenmeyen bir ülke olarak hayatta kalabileceğini mi düşünüyor? Yoksa bir değişiklik yapıp diplomasiyi denemeye hazır mı?

Gerçek şu ki 78 yılda İsrail, Filistinlilerle ya da başka herhangi biriyle barış içinde bir arada yaşama için tek bir barış önerisi bile sunmadı. Bu, insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir savaşçılık sicilidir. İsraillilerin bir tercih yapması gerekiyor ve bunu yapmaya eğilimli görünmüyorlar.

Ve bence Amerika Birleşik Devletleri İsrail’e açık çekler yazmaya ve onu hiçbir koşul koymadan desteklemeye devam ettiği sürece, İsrailliler bir tercih yapmayacak. Ve İsrail devleti kendisi için yarattığı koşullarda hayatta kalamayacak. Orta Çağ’daki, geç Orta Çağ’daki iki Hristiyan Haçlı krallığı gibi, dış desteğini kaybedecek ve çökecek. Yani, İsrail’i önemseyen herhangi birinin İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin benimsediği bu hareket tarzını nasıl destekleyebildiğini anlamakta çok ama çok zorlanıyorum; çünkü bunun nihayetinde İsrail devleti için ölümcül olduğunu düşünüyorum.

Bence haklısınız. Şey, İsrail’in diplomasi eksikliğine ya da herhangi bir uzlaşma yapma isteksizliğine yaklaşımını anlayabiliyorum; çünkü bu kadar uzun süre arkanızda Amerika Birleşik Devletleri varken, neden herhangi bir taviz vermek zorunda kalasınız ki? Esasen istediğinizi yapmanıza izin veriliyorsa. Ama öte yandan, İsrail’in yeni gerçekliklere uyum sağlamaya başlaması gerektiğini düşünürsünüz. Çünkü dediğiniz gibi, ABD’de İsrail’e yönelik hava değişiyor. Başka bir deyişle, gelecekte İsrail’i muhtemelen aynı ölçüde destekleme niyeti artık yok; ayrıca kabiliyetler de, gördüğümüz üzere, değişiyor. Yani ABD her zaman güçlü bir devlet olacak, ama küresel hâkimiyet dönemi bitmiş gibi görünüyor. Çin ve Rusya gibi başka güçler, yakında muhtemelen Hindistan ve İran da yükselirken, ABD göreli bir gerileme içinde olacak. Dolayısıyla ABD’nin daha az kabiliyete sahip olduğunu ve size karşı muhtemelen daha az olumlu bir bakışı olduğunu görüyorsanız, bu maksimalist yaklaşımı sürdürmek yerine değişmeye başlamanın, komşularla bir çözüm aramaya başlamanın zamanı olduğunu düşünürsünüz.

Ama size Çin’i de sormak istiyordum, çünkü bu konuda da oldukça deneyiminiz var; Çince konuşuyorsunuz. Trump kısa süre önce Pekin’de Xi Jinping ile görüştü. Görünüşe göre Çinlilere, İran’a baskı yapmaları için baskı yapmak istedi. Peki bütün bunlarda Çin stratejisini ne olarak görüyorsunuz?

Temelde ustaca bir hareketsizlik. Hiçbir şey yapmazsan her şey olur diyen Taoist felsefe. İyi yönde yani. Bundan biraz daha fazlası da var elbette. Çinliler Pakistan’ın arabuluculuk çabalarını destekledi. Basra Körfezi’nde barış ve istikrar istiyorlar; bunun çok somut nedenleri var. Enerji arzı bakımından kısmen buna bağımlılar. Burası onlar için önemli bir pazar. Ama aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in yıktığı eski dünya düzeninin savunucuları konumundalar ve BM Şartı ile uluslararası hukuk ilkelerini yeniden tesis etmek istiyorlar; çünkü bu hem onlar hem de başkaları için elverişli bir ortam yaratıyor.

Dolayısıyla, bildiğim kadarıyla İran’a yönelik ihracat kontrollerindeki yokluğu değiştirmiş değiller. En azından çift kullanımlı ekipman ihraç ediyorlar. Geçen gün Rusların İran’a HQ-9 sağladığına dair bir yazı gördüm. Ama HQ-9 bir Çin sistemi, bir hava savunma sistemi. Bu yüzden bunun gerçekten sağlanıp sağlanmadığından tam emin değilim. Donald Trump’ın ordusu ona İranlıların hava savunmalarını büyük ölçüde geliştirdiğini ve yenilenen bir hava saldırısının saldıran kuvvetler tarafında çok sayıda kayba yol açacağını söyledi. Bu, Çin’in İranlılara teknik yardımını yansıtıyor olabilir. Bunu yapmakta tamamen haklı olurlar. Savaşan taraf değiller. İran kendini savunuyor. Saldırıya uğrayana kadar kimseye saldırmadı.

Dolayısıyla durum bu. Ve Çinlileri İran’a baskı yaparak Amerika’nın İran’a yönelik saldırganlığını onaylamaya ikna edebileceğiniz fikri gülünç. Bu hiçbir zaman bir yere varmayacaktı. Trump ziyaretiyle keskin bir tezat var. Trump ziyareti gözlere ziyafet çeken, çok görkemli bir törenler dizisiydi; Xi Jinping’den kişisel ilgi, Zhongnanhai’de, liderlik kompleksinde, Yasak Şehir’de dolaşmalar vesaire. Buna karşılık Vladimir Putin geliyor ve 40 anlaşma imzalıyor; askeri işbirliği de dahil olmak üzere eğitim ve işbirliği için 40 farklı program. Gerçi anlaşılan Sibirya’nın Gücü gaz tedarik anlaşmasını tam tamamlamadılar, ama sanırım kapanışa yaklaştırdılar. Muhtemelen hâlâ gazın fiyatlandırılması meselesi var.

Yani Çinliler ve Ruslar temelde bir işbirliği modeli ilişki sergilediler; Trump ziyareti ise bir tür samimi düşmanlık gösterdi, sanırım bunu böyle ifade ederdim. Dolayısıyla Çin ilişkisi istikrara kavuşmuş değil. İki taraf da temelde bunu istikrara kavuşturmak istediklerinde mutabık kaldı. Ne olacağını göreceğiz.

Şimdi, Çinli dostlarımla bunu konuşurken onları şu konuda uyardım: Trump yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin anlaşmaları uygulama kabiliyetini esasen çöpe attı. Kamu hizmeti, dış hizmet esasen ya önemsizleştirildi ya da yetersiz hâle getirildi. Ve bu yönetimde hükümet eylemini etkili biçimde koordine eden bir politika süreci yok. Bu yüzden Çinli dostlarıma şunu söyledim: Bakın, son 4.000 yılı pasifliği mükemmelleştirmekle geçirdiğinizi biliyorum, ama artık gerçekten inisiyatif alma zamanı. Bir şey olmasını istiyorsanız fikirleri ve önerileri sizin geliştirmeniz gerekecek; çünkü bunları muhtemelen Amerikan tarafından almayacaksınız.

Ve burada yine İran’la görüşmelere dönüyoruz. Pek çok yorumcudan duyduğum şey şu: Amerika Birleşik Devletleri “anlaşma yapamaz” olduğunu gösterdi. Anlaşmalara varamıyor, onları uygulamayı bırakın; çünkü artık bunu yapacak mekanizmalardan, profesyonel kadrodan yoksun. Pakistan arabuluculuğunun nasıl işlediğinden emin değilim, ama bunun Amerikalılar tarafından yürütülmemesi anlamlı. Pakistan örneğinde bu, Çin’le iyi ilişkileri olan, Çin tarafından korunan bir devlet tarafından yürütülüyor. Çin kendi itibarını riske atmıyor. Pakistanlıların bunu yapmasına izin veriyor. Ve Katar’ın elbette İran’la barışı yeniden tesis etmek için çok büyük bir teşviki var. Bence Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar, savaş sonrası düzen hakkında İranlılarla yoğun görüşmeler içinde; bu düzen Amerikan askeri varlığını içermeyecek.

Bu beni yeniden İsrail’e getiriyor, çünkü İsrail Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı sağladığı caydırıcılık kabiliyetlerini kaybetti. İran sindirilmiş değil. İran yeniden savaşa gitmeye hazır. İran, isterseniz ulusal onur adına, daha fazla zarar ve acı çekmeye hazır. Ve Amerika Birleşik Devletleri dünyaya askeri kabiliyetlerinin sınırlarını gösterdi. Dediğiniz gibi askeri olarak çok güçlüyüz. Ama iyi hazırlanmış, kararlı bir düşmana karşı güç kullanarak başarılamayacak pek çok şey olduğu ortaya çıkıyor. İranlılar iyi hazırlanmıştı. Anlaşılan sadece dini liderin öldürülmesinin sonuçlarına karşı bir halefiyet süreci oluşturmakla kalmamışlardı, bunu uygulamışlardı da. Anladığım kadarıyla Ayetullah Ali Hamaney suikasta uğradığında, her İranlı yetkilinin arkasında üç ya da dört katman halef hazır bulunuyordu. Ayrıca askeri komutalarını da merkezsizleştirmişlerdi; böylece İran’ın 30 vilayetinin her biri eylem özerkliğine sahipti.

Ve elbette savaşın sonucu şu oldu: savaştan önce Hürmüz Boğazı açıktı, dolayısıyla bir mesele yoktu. Şimdi bir mesele var. Savaştan önce İran’ın nükleer silah programı yoktu. Şimdi muhtemelen var. Onu nükleer silah üretiminden alıkoyan tek şey, aptal olmayan İranlıların şu gerçeği kavraması: Eğer İsrail’e katılıp nükleerleşirlerse, Suudiler, Türkler, Mısırlılar ve başkaları da nükleerleşecek ve net sonuç İran için artan değil azalan güvenlik olacak. Dolayısıyla rasyonel hesap, nükleer eşik konumunun hâlâ doğru pozisyon olduğu yönünde olurdu. Ama bilmiyorum; İran’daki İslami Devrim Muhafızları’nın zihninde ne olduğunu kimse bilmiyor. Ve kontrol onlarda. Dini liderin, babasının aksine, nükleer caydırıcılığın gerekliliğini gördüğüne inanmak için nedenimiz var. Dolayısıyla bu savaş nükleer yayılma üretmiş olabilir.

Ayrıca elbette bölgedeki enerji üretimine, İsrail’e ve İran’a büyük zarar verdi; İran halkının daha önce Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu herhangi bir sempati de büyük ölçüde silindi. Dolayısıyla Basra Körfezi’ndeki Amerikan askeri varlığı artık tehlikede. Ve bence bu noktada, başta söylediğim gibi, Mao Zedong’u yankılamak isterim. O, göklerin altında büyük bir kargaşa var ve durum mükemmel, demişti; yani kargaşa manevra fırsatları sağlar. Ama burada bizim tarafımızda ya da gerçekten herhangi bir tarafta manevra görmüyorum. İran da sıkışmış durumda. Bu savaşta elde ettiği kazanımlardan vazgeçemez. Çünkü müzakere masasında, savaş alanında kaybettiğinizi asla kazanamazsınız. Bu ne yazık ki insan davranışının temel bir ilkesidir. Ve işte buradayız.

Körfez devletlerinin birçoğunun bu savaş bittikten sonra İran’a karşı yeni ya da farklı bir pozisyon almak üzere uyum sağlamaya çalıştığını söylediniz. Körfez devletlerinde oturduğunuzu düşünürseniz, bu savaştan sonra ABD pozisyonunun zayıflayacağını ve İran’ın örneğin Hürmüz Boğazı’nı elinde tutarak güçleneceğini düşünürsünüz. Bu gerçekliklere istediğiniz kadar öfkeli ya da rahatsız olabilirsiniz, ama kendi güvenliğinizi artırmak için bu gerçekliği tanımak ve buna uyum sağlamak zorundasınız. Eğer işler bu yöne gidiyorsa ve ABD bu savaşı kazanamıyorsa, herhangi bir sonuçta İran esasen Hürmüz Boğazı’nın üzerinde oturacak demektir. Bu da yaptırım uygulayan, ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkelere daha yüksek bir bedel koyabilecekleri anlamına gelir. Elbette. Nasıl...

Pardon.

Misilleme yapabilirler?

Evet.

Kendilerine karşı atılan herhangi bir adıma çok etkili bir şekilde karşılık verebilirler. Bu, konumlarında temel bir iyileşmedir. Ve kesinlikle haklısınız. Sonunda bölgedeki herkes bu savaşın yarattığı yeni gerçekliklere uyum sağlamak zorunda kalacak. Bunlar hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri için çok elverişsiz. Şunu not ediyorum: Altı üyesi olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin üyelerinden biri, Umman, şimdi Hürmüz Boğazı’nın yönetiminde ve Hürmüz Boğazı’ndan elde edilen gelirlerin paylaşımında İran’la görünürde bir ortak. Şunu da belirtmeliyim ki Umman, KİK’in diğer beş üyesinin aksine enerji kaynakları bakımından çok da zengin değil ve vatandaşları gerçekten geçinmek için çalışmak zorunda. Çalışıyorlar da; Körfez’deki diğer ülkelerin ekonomilerinin birçoğunun belkemiğini oluşturuyorlar.

Ama BAE resmen direnç gösterdi. İran’a yönelik saldırıya katıldı. Artık bağımsız eylemde bulunduğunu biliyoruz. İsrail’e yakın durdu. İsrail de Demir Kubbe sisteminin kurulmasıyla ve muhtemelen başka yardımlarla onun yardımına geldi. Dolayısıyla Körfez İşbirliği Konseyi’ne bakarsanız, İbrahim Anlaşmaları’nın parçası olan iki ülke var: BAE ve Bahreyn. Dördü ise değil. Umman anlaşılan İran’la işbirliği yapıyor. Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar Amerika Birleşik Devletleri’nin geri çekilmesini istiyor. BAE intikamcı kalmayı sürdürüyor, ama o bile anlaşılan Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki diğer üyelerine katılarak Donald Trump’tan savaşı bitirmesini istedi.

Devam eden Hac komplikasyonu var; Mekke’de yaklaşık iki milyon insan bulunuyor. Bu hafta sonunda bitecek ve o noktada askeri harekâta karşı argümanlardan biri zayıflayacak. Ama Körfez İşbirliği Konseyi’nin bölünmüş olduğu oldukça açık; bu da bu savaşın bir başka sonucu. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki gerilimleri artırdı. Dediğim gibi, büyük bir kargaşa var. Sonunda bunun nasıl oturacağını kimse bilmiyor. Ama ne olursa olsun, İran silahsızlandırılmayacak. Muhtemelen nükleer olacak ya da belki İsrailliler gibi olacak: resmen nükleer değil ama fiilen nükleer. İçinde bir tür makul inkâr edilebilirlik korunacak.

Körfez’deki yeni güvenlik mimarisi Amerika Birleşik Devletleri’nin değil, Çin’in ve Rusya’nın desteğine sahip olacak. Bu, serbest bırakılmış bir jeopolitik depremdir. Mesele yalnızca uluslararası ekonomiye verilen zarar değil; jeopolitik olarak bunun etkileri çok derin. Son olarak şunu da belirtirim: İsrail açıkça kıvranıyor; bu yüzden Donald Trump şimdi Suudi Arabistan’ın, Türklerin, Türkiye’nin ve diğerlerinin İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamasını talep etti. Katar da buna dahil. Ama neden imzalasınlar ki? Bu, açıkça İsrail’in yenilginin ağzından bir tür zafer koparma çabası. İşe yarayacağını sanmıyorum; çünkü İsrail’in davranışları şu anda İsrail’i kimseye sevdirmiyor.

Son soru olarak, bu yenilginin ne kadar önemli olduğu düşünüldüğünde... Vietnam gibi savaşlara geri dönerseniz, bu ABD üzerinde psikolojik olarak, benzer aptallıklara girişme isteği bakımından derin bir etki yarattı; en azından birkaç on yıl boyunca. Ama bundan sonra dünya Amerika Birleşik Devletleri için nasıl görünecek? Yani ABD’nin seçenekleri neler, hangi yollara sapmasına bağlı olarak olası gelecekler neler?

Vietnam çok farklı bir durum ve sonuçtu; bunun basit nedeni Vietnam’ın Soğuk Savaş’taki iki kutuplu dünya düzeni bağlamında yaşanmış olmasıydı. Amerika Birleşik Devletleri Vietnam tarafından küçük düşürülmüş olsa da ve dediğiniz gibi bunun Amerika Birleşik Devletleri içinde derin etkileri olsa da, bir tercih yapmak zorunda kalan diğer ülkeler Sovyetler Birliği ve Sovyet bloğu ile Batı ve Amerika Birleşik Devletleri arasında kaldıklarında, bunu gerçek bir tercih olarak görmediler. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı ile kaldılar. Şimdi durum bu değil.

Yani bilmiyorum. Şu oldukça açık: Bu savaş, genel olarak dış savaşlar ve özellikle de sonsuz savaşlar Amerika Birleşik Devletleri’nde derinden sevilmiyor. Donald Trump bunları bitirme platformuyla yarıştı. Bunun yerine onları başlattı. Ve gelecekte Amerikan kamuoyunun bu türden daha fazla macerayı desteklemeye istekli olacağını sanmıyorum. Ayrıca İran savaşının sonuçlarından birinin NATO’nun çözülmesi olduğunu da not ediyorum. Tamamen değil, resmen değil, ama artık NATO üyelerinin Amerika Birleşik Devletleri’ne hava sahalarını ya da üslerini kullandırmayı reddettiğini görüyorsunuz. Hem Amerika Birleşik Devletleri’nden hem de İsrail’den ciddi biçimde soğumuş kamuoyları var. Avrupa’daki üslerin büyük ölçüde Avrupalıları efsanevi bir Rus tehdidine karşı savunmak için değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Asya’ya güç yansıtmasına imkân veren “sıçrama taşları” sağlamak için orada olduğu ortaya çıktı. Ve Batı Asya’ya güç yansıtmasının nedeni, Avrupa’da neredeyse kimsenin onaylamadığı şeyleri yapmak. Yani bazıları çeşitli nedenlerle eleştirilerini saklıyor; antisemitizmle suçlanma korkusu, belki Avrupa Holokostu’ndan ve yalnızca Almanların değil birçok başkasının da azınlıkları toplayıp öldürmeye katılmasından kalan artık suçluluk duygusu.

Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri bundan, varlıklarını sürdürseler bile büyük ölçüde zayıflamış ittifaklarla çıkacak. Başlıca müttefiklerin de kendilerini garantiye alma arayışına girmesiyle; Almanya ve Japonya bunun en dikkat çekici örnekleri. Uluslararası hukukun dokusu itibarsızlaşmış olacak ve uluslararası hukuk artık saldırganlığa karşı herhangi bir fren sağlamayacağı için her ülke, kendine yeterli savunma için silahlanmaya çalışarak bir silahlanma yarışına girecek. Bence yalnızca Körfez’de değil, başka yerlerde de Amerika Birleşik Devletleri’nden topraklarındaki fiziki varlığını kaldırmasını isteyen ülkeler olacak. Elbette istisnalar olacak. Örneğin Polonya, topraklarında Amerikan kuvvetleri bulunmasından hoşlanıyor gibi görünüyor. Ama Almanlar bunun değeri konusunda daha kuşkucu hale geliyor; Japonlar da öyle. Yani evet, bence dünya hızla değişiyor. Ama siz bütün bunları İsrail devletinin varlığını sürdürebilirliğiyle ilgili sorularla açtınız ve bu, tıpkı o soru gibi ancak zaman içinde açığa çıkan bir durum. Büyük ihtimalle bunda anlık hiçbir şey yok. Hemingway’in ünlü iflas tarifindeki gibi olacak: önce yavaş yavaş, sonra birdenbire. Yani bir dönüşüm dönemindeyiz ama neye doğru dönüştürüldüğümüzü bilmiyoruz ve bu dönüşümün hızının ne olacağını da bilmiyoruz.

Eh, aslında işlerin aynı kalmayacağının öngörülebilir olması gerekirdi. Soğuk Savaş’tan sonra hegemonik bir dünya düzeniniz varsa ve bu artık sona erip yerini çok sayıda güç merkezine bırakıyorsa, eski ittifak sistemlerinin, eski sadakatlerin ve çıkarların bir şekilde aynı kalacağını varsaymak sanırım safdillik olurdu. Yani evet, çalkantılı bir dönem geliyor gibi görünüyor. Bitirmeden önce son düşünceleriniz var mı?

Hayır, bence çalkantı ve geçiş gerçekten yalnızca öngörülebilir değil, aynı zamanda öngörülmüştü. Bazılarımız dünyanın değiştiğini görmüştü. Bildiğiniz gibi, “çok kutuplu” kelimesini sevmiyorum ama isterseniz “çok merkezli” diyebilirsiniz; bence gerçeğe daha yakın olan bu. Yeni bölgesel düzenler ortaya çıkıyor, yeni bir uluslararası düzen ortaya çıkacak. Birleşmiş Milletler öylesine derin biçimde itibarsızlaştı ki onun yerine geçecek bir şey bulmamız gerekecek. Bunun niteliği ne olacak bilmiyorum. Avrupa Birliği’nin de bu ortamda serpilip gelişmediğini söyleyebilirim. Onun varlığını sürdürebilirliği konusunda da bazı sorular var. Körfez İşbirliği Konseyi’nden söz ettik. Bana öyle geliyor ki Pasifik Asya ülkelerinin hepsi Çin’le bir tür uzlaşma yoluna gidiyor. Bu klasik anlamda bir nüfuz alanı değil, ama Çin’e karşı bir hürmet farkı olacak. Belki biraz Güney Amerika’daki ülkelerin Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı geleneksel tutumu gibi. Her ne kadar Karayipler ve Orta Amerika’da yaptığımız gibi doğrudan müdahale etmemiş ya da onlara emirler vermemiş olsak da, insanlar temelde Çin’e karşı daha saygılı olacak; Çinlilerin istediği de bu. Hakimiyet istemiyorlar. Kontrol istemiyorlar. Yalnızca daha fazla hürmet, daha fazla saygı istiyorlar. Hindistan’ın nasıl evrileceği benim için belirsiz; çünkü Hindistan kendi bölgesinde hegemonikti ve birçok bakımdan öyle kalmaya devam ediyor. Bu da ona karşı husumet üretiyor. Orta Asya bana yavaş yavaş doğuya kayıyor gibi görünüyor. Ama elbette Kazakistan gibi bazı ülkeler dünyanın başka bölgelerine açılımlar arıyor. Türkiye gibi başka ülkelerin de belirli bir etkiyle bağımsız aktörler olarak yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. Avrupa’da ne olacağını bilmiyorum. Bunu epey konuştuk. Barış ve refah olacaksa Moskova ile Brüksel ya da Batı Avrupa’nın başlıca başkentleri arasında bir tür fikir birliği olması gerekiyor. Çok çok soru var, cevap yok; benim özetim bu.

Bu sanırım insan deneyiminde değişmeyen bir şey: bugünün, mevcut durumun kalıcı olduğu varsayımı. Tarih boyunca sürekli devasa değişimler yaşanıyor ama bir şekilde hep, işlerin şu anda olduğu haliyle kalacağını düşünüyoruz.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana yalnızca 35 yıl geçtiğini akılda tutmak gerek. O çok farklı bir dünyaydı; dolayısıyla bunun son durak olduğu fikri…

Hayır, tarih sona ermedi.

Hayır, Fukuyama bile artık buna katılıyor. Neyse, Büyükelçi, sizinle konuşmak her zaman büyük bir zevk ve her zaman çok öğretici. Teşekkür ederim.

Ben de sizinle konuşmaktan keyif alıyorum. Umarım birlikte bu çok kafa karıştırıcı durum hakkında biraz olsun anlam çıkarabiliyoruzdur; ama şaşkın olduğumu itiraf etmeliyim.

Evet. Çoğumuz gibi. Tekrar teşekkürler.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol