Say Muhammad Marandi: ABD’nin İran’a Ekonomik Kuşatması Körfez’i Krize Sürükleyebilir
Kaynak dili İngilizce olan programda Glenn, konuğu Say Muhammad Marandi ile ABD’nin İran’a yönelik stratejisinde askeri saldırılardan ekonomik kuşatmaya kaydığı iddiasını, İran’ın muhtemel yanıtlarını ve bunun Körfez ülkeleri ile küresel ekonomi için yaratabileceği sonuçları konuştu. Marandi, ABD’nin İran’ı yanlış okuduğunu, mevcut baskı politikasının “savaş” anlamına geldiğini ve Tahran’ın artık önceki dönemlerden farklı karşılıklar verebileceğini savundu.
ABD’nin İran Stratejisi ve “Karanlıkta Hamle” Eleştirisi
Glenn, Washington’ın askeri saldırıların beklenen etkiyi yaratmadığını görerek İran’ı ekonomik olarak boğmaya, böylece siyasi sistemde, orduda veya toplumda bölünmeler yaratmaya çalışıyor olabileceğini söyledi. Marandi ise Donald Trump başkan olduğu sürece ABD stratejisini kesin biçimde açıklamaya çalışmayacağını belirterek bunun “zihinsel kapasitesinin ötesine geçtiğini” söyledi. Yine de bir tahmin olarak Washington’ın birbirini izleyen, tutarsız hamleler yaptığını savundu.
“Bunlar sadece karanlıkta atılan hamleler,” diyen Say Muhammad Marandi, “bir hafta bir politika izliyorlar, sonra sabırsızlanıp başarısız olduğunu düşünüyor ve başka bir politikaya geçiyorlar” şeklinde değerlendirdi.
Marandi’ye göre ABD, devrim sonrası İran’ı hiçbir zaman gerçekten anlamadı. ABD’de düşünce kuruluşlarında, hükümette veya akademide İran üzerine çalışan etkili analistlerin belirli bir anlatı üretme teşviki olduğunu ileri sürdü. Bu anlatının da Washington’ın sürekli yanlış hesap yapmasına yol açtığını söyledi. Marandi, Flint ve Hillary Leverett’in “Going to Tehran” kitabını örnek göstererek, Beyaz Saray’da çalışmış bu isimlerin İran’a dair farklı bir perspektif sundukları için düşünce kuruluşu çevrelerinde marjinalleştirildiğini belirtti.
Trump döneminde bu durumun daha da kötüleştiğini söyleyen Marandi, geleneksel İran analistlerinin bile kenara itildiğini ve Trump’ın Fox News ile Breitbart gibi mecralardan gelen daha uç anlatılarla hareket ettiğini savundu. Marandi’ye göre ABD yönetimi, geçen yılki “12 günlük savaş” başladığında İran’ın hızla yenileceğini düşündü; ancak İran yalnızca ayakta kalmadı, onun ifadesiyle “daha güçlü çıktı”.
Batı Medyası, Hegemonya ve İran’ın Şeytanlaştırılması
Glenn, Batı’da Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal hegemonya fikrinin güçlü bir ideolojiye dönüştüğünü söyledi. Ona göre Batı kamuoyunda çatışmalar çoğunlukla liberal demokrasi ile “kötü rejimler” arasındaki mücadele olarak sunuluyor; rakip devletlerin güvenlik çıkarları, siyasi sistemleri ve toplum yapıları ise tartışılmıyor. Bu yaklaşımın Çin, Rusya ve İran gibi aktörleri anlamayı zorlaştırdığını savundu.
“Batı’da rakiplerin güvenlik çıkarlarını neredeyse hiç tartışmıyoruz,” diyen Glenn, “motivasyonlarımızın hep insan hakları ve demokrasi olduğu, hasımlarımızın ise hem kötü hem de geri kalmış olduğu varsayılıyor” diye belirtti.
Marandi bu değerlendirmeye katıldı ve İran’ın Soğuk Savaş’ın ardından “belirlenmiş düşman” olma talihsizliğini yaşadığını söyledi. O dönemde Rusya’nın kamuoyu düzeyinde artık ana düşman olarak görülmediğini, Çin’in ise “dünyanın fabrikası” olmaya başladığını belirtti. Buna karşılık Batı medyasında ve kültüründe odağın “İslami teröristler” üzerinde toplandığını, bunun da pratikte İran’a yöneltildiğini savundu.
Marandi, gerçek terör gruplarının Batılı istihbarat kurumları ile Körfez’deki petrol ve gaz zengini ülkeler tarafından desteklendiğini ileri sürdü. Afghanistan, Syria, Libya ve Africa’da aşırıcı grupların desteklendiğini iddia ederken, 9/11 sonrasında bile İran’ın “Axis of Evil” olarak hedefe konduğunu söyledi. CNN’de Fareed Zakaria ile 2009’da yaptığı bir programı örnek vererek kendisine “ölmekte olan bir rejimin sözcüsü” gibi davranıldığını aktardı.
“İran, Batı toplumunda öylesine derin biçimde nefret edilen bir ülke haline getirildi ki, bu dünya görüşüne aykırı bir şey söyleyen tamamen deli gibi görülüyordu,” diyen Marandi, bu anlatının bugün de etkili olduğunu ifade etti.
Nükleer Silah Söylemi ve JCPOA Tartışması
Programda Trump’ın İran’ın nükleer silah edinmesine izin verilmeyeceği yönündeki açıklamaları da ele alındı. Glenn, bunun iki şekilde yorumlanabileceğini söyledi: iyimser bakışa göre Trump, savaşı nükleer silahların yayılmasını önleme başarısı olarak sunup geri çekilmek isteyebilir; kötümser bakışa göre ise bu söylem taktik nükleer silah kullanımını meşrulaştırma zeminine dönüşebilir.
Marandi üçüncü bir ihtimalden söz etti: Savaş başarısız olmuş olsa bile Trump, “asıl hedefim İran’ın nükleer silah edinmesini engellemekti ve bunu başardım” diyerek zafer ilan etmeye çalışabilir. Bunun bir çıkış yolu olarak da kullanılabileceğini, fakat yeni tırmanışlarla birlikte de yürüyebileceğini belirtti.
Marandi, “İran nükleer silahı” anlatısının ABD tarafından onlarca yıldır kullanıldığını savundu. ABD istihbarat kurumlarının 2003’ten sonra İran’ın nükleer silaha yönelik çalışmayı durdurduğunu kabul ettiğini, ancak kendisine göre İran’ın 2003’ten önce de nükleer silah üretmediğini söyledi. Gareth Porter’ın “Manufactured Crisis” ve Peter Oborne’un “A Dangerous Delusion” kitaplarını bu konuda kaynak olarak andı.
Marandi, 2015’te imzalanan JCPOA (İran nükleer anlaşması) sonrasında İran’ın tarihteki en müdahaleci denetimlere izin verdiğini ve İran’daki denetimlerin sayıca dünyanın geri kalanından fazla olduğunu iddia etti. 60% oranında zenginleştirilmiş uranyum meselesini ise Trump’ın JCPOA’dan çekilmesi, yaptırımları yeniden başlatması ve Avrupa’nın anlaşmadaki yükümlülüklerini yerine getirmemesiyle ilişkilendirdi. Ona göre İran iki yıl boyunca anlaşmadaki yükümlülüklerini uygulamayı sürdürdü, ardından Batı’yı masaya döndürmek için zenginleştirme seviyesini artırdı.
“Gerçek şu ki hiçbir zaman bir nükleer silah programı olmadı,” diyen Marandi, “JCPOA’dan sonra İran’da tarihteki en müdahaleci denetimler yapıldı ve nükleer silah programına dair kanıt bulunmadı” diye savundu.
Nükleer Tehditlerin Yayılma Riski
Marandi, ABD veya Israel’in taktik nükleer silah kullanmayı ciddi biçimde düşünmesinin dünya genelinde birçok ülkeyi nükleer silah geliştirmeye itebileceğini söyledi. Bunun “oyun değiştirici” olacağını ve açıkça İran’ı da kapsayabileceğini ifade etti.
Marandi, Supreme National Security Council (Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi) başkanının televizyonda yaptığı uzun röportaja atıfla, ABD’nin İran’a yönelik davranışının dünyada nükleer silah geliştirme teşviki yarattığını söylediğini aktardı. Ayrıca 12 günlük savaştan önce İran kamuoyunda nükleer silaha destek ve karşıtlığın birbirine yakın olduğunu, belki karşıtların çoğunlukta olduğunu; savaştan sonra gördüğü bir ankete göre ise “önemli bir çoğunluğun” devletin resmi pozisyonuna karşı çıkarak nükleer silah istediğini belirtti.
Glenn de bu noktada Kuzey Korea ve Pakistan gibi gizli nükleer programlara sahip ülkelerin bugün daha güvende görüldüğünü, Libya ve Iraq gibi nükleer programlarından vazgeçen ülkelerin ise yıkıldığını söyledi. Bu teşvik sisteminin nükleer silahların yayılmasını engellemek yerine daha cazip hale getirdiğini savundu.
Ekonomik Kuşatma, Körfez Ülkeleri ve İran’ın Yanıt Tehdidi
Programın en sert bölümü, ABD’nin ekonomik kuşatma stratejisine İran’ın nasıl karşılık verebileceği üzerineydi. Marandi’ye göre geçmişte Obama, Trump ve Biden dönemlerindeki yaptırımlar karşısında İran’ın temel hedefi ayakta kalmak, yaptırımların etkisini azaltmak ve “direniş ekonomisi” oluşturmaktı. Ancak bugünkü durumun farklı olduğunu söyledi: Ona göre İran ile ABD arasında ateşkes yok, yalnızca silahların susması var ve ABD ekonomik kuşatmayı sürdürerek savaşa devam ediyor.
Marandi, Supreme National Security Council başkanının açıklamalarını aktararak, bölgede ABD’nin İran ekonomisini boğma girişimine yardım eden ülkelerin askeri hedef olabileceğini savundu. Bu ülkeler arasında Emirates, Kuwait, Saudi Arabia, Israeli regime, Jordan ve başka aktörlerden söz etti. ABD güçlerinin Kuwait, Emirates, Saudi Arabia, Qatar, Bahrain ve Oman’da bulunduğunu; üsler zarar görse bile askerlerin otellerde, binalarda veya dağınık noktalarda konuşlandığını iddia etti.
“İran’ın petrol ihraç etmesine izin verilmezse, kimse petrol ihraç etmeyecek; tek bir varil bile,” diyen Marandi, bunun sadece Strait of Hormuz (Hürmüz Boğazı) için değil, boru hatları ve ilgili altyapı için de geçerli olduğunu belirtti.
Marandi, bu çerçevede Azerbaijan’ın da gündeme gelebileceğini, eğer Baku yönetimi İran ile Russia arasındaki ticareti veya bağlantıyı engellemeye zorlanırsa, Azerbaijan’ın özellikle Israel’e giden petrol ihracatının hedef alınabileceğini ileri sürdü. Ancak bunun kendi çıkarımı olduğunu, Supreme National Security Council başkanının Azerbaijan’ı açıkça anmadığını da belirtti.
BRICS, China ve Russia ile Yakınlaşma
Marandi, yaptırımların İran’ın dış politika yönelimini de değiştirdiğini söyledi. İran’ın China, Russia ve Global South ülkeleriyle ilişkilerini geliştirdiğini, eski Cumhurbaşkanı Dr. Raisi döneminde BRICS ve Shanghai Cooperation Organization’a katıldığını hatırlattı. Ona göre savaş sonrasında İran içindeki Batı ile ilişkileri geliştirme yanlısı liberal elitlerin etkisi azaldı.
Marandi, geçmişte İran’da China ve Russia ile yakınlaşma konusunda ciddi bir tartışma bulunduğunu, bazı elitlerin Batı ile ilişkilerin düzelebileceği umuduyla daha mesafeli durmayı savunduğunu söyledi. Ancak Trump ve Netanyahu’nun politikalarının bu tartışmayı sona erdirdiğini ileri sürdü.
“BRICS’e katılalım, Russia ve China ile ilişkileri geliştirelim diyenler tartışmayı kazandı,” diyen Marandi, “bunun için Trump ve Netanyahu’ya teşekkür etmek gerekir” şeklinde değerlendirdi.
Bond Market, Körfez Varlıkları ve Küresel Ekonomi Uyarısı
Glenn, Körfez ülkelerinin ekonomilerini desteklemek için ABD’deki yatırımlarını çekmelerinin Amerikan bond market (tahvil piyasası) üzerinde baskı yaratabileceğini söyledi. Scott Bessent’in United Arab Emirates ve bazı bölge ülkeleriyle açıkladığı currency swap düzenlemelerinin kamuoyuna yardım olarak sunulduğunu, ancak aslında ABD tahvil piyasasını koruma amacı taşıdığını savundu.
Marandi ise Trump’ın bu ülkelerin varlıklarını geri çekmesine izin vermeyeceğini ileri sürdü. Japan veya Körfez ülkelerinin ABD tahvil piyasasından büyük miktarlarda para çekemeyeceğini, aksi halde piyasada kriz yaşanacağını söyledi. Saudi Arabia’nın Yemen savaşı ve “The Line” gibi mega projeler nedeniyle yüz milyarlarca dolar harcadığını, büyük nüfusuyla Emirates veya Qatar’dan farklı durumda olduğunu belirtti. Qatar’ın 350.000, Emirates’in ise 1 milyon vatandaşı olduğunu söyleyerek bu ülkelerin kırılganlığını vurguladı.
Marandi, İran’ın ABD ekonomisindeki zayıflıkları dikkate aldığını ve petrol akışını kesme tehdidinin küresel sonuçlar doğurabileceğini savundu. Bölgeden günlük 20 milyondan fazla varil petrolün devre dışı kalabileceğini, bugün bunun 13, 14 veya 15 milyon varilinin zaten çevrimdışı olabileceğini, net sayıdan emin olmadığını söyledi. Buna Red Sea üzerinden Saudi petrolü, Fujairah üzerinden Emirati petrolü ve Azerbaijan’dan gelen yaklaşık 1 milyon varil petrolün de eklenebileceğini belirtti.
“Bu politika başlatılırsa, bu ülkeler için işler çok hızlı biçimde kötüye gider,” diyen Marandi, “çökecek olanın İran değil, Körfez’deki bu rejimler olacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Programın sonunda Glenn, Bessent’in ABD’nin 40 trilyon dolar borç içinde olduğunu ve bunun “büyüyerek” aşılacağını söylediğini aktardı. Bunu “yolun sonu” gibi gördüğünü, askeri yöntemlerin tahvil piyasasına müdahale gibi ekonomik alanlara taşınabileceğini değerlendirdi. Marandi ise bütün bu krizin Netanyahu uğruna yaşandığını savunarak bunun “çarpıcı” olduğunu söyledi.