Glenn Diesen

Lawrence Wilkerson: ABD Diplomasiyi Kaybetti, İran Savaşı İmparatorluğu Duvara Sürüklüyor

İngilizce yayımlanan podcast bölümünde Sunucu Glenn, ABD Dışişleri Bakanı’nın eski özel kalem müdürü Albay Lawrence Wilkerson ile İran, Strait of Hormuz (Hürmüz Boğazı), ABD diplomasisinin çöküşü, İsrail’in bölgedeki rolü ve büyük güçler arasındaki gerilimler üzerine konuştu. Wilkerson, ABD’nin İran’a yönelik son hamlelerinin başarısız olduğunu savunurken, Washington’ın askeri üstünlük arayışının hem bölgesel hem küresel ölçekte tehlikeli sonuçlar doğurduğunu ileri sürdü.

İran, Hürmüz Boğazı ve “abluka” tartışması

Bölüm, Donald Trump yönetiminin İran ve Hürmüz Boğazı çevresindeki tutumuyla açıldı. Sunucu Glenn, Trump’ın “Project Freedom” olarak adlandırdığı girişimi askıya aldığını, bunun Hürmüz Boğazı’nı güç kullanarak açmayı amaçladığını, ancak planlandığı gibi işlemediğini söyledi. Marco Rubio’nun ise savaş için kullanılan “Operation Epic Fury” ifadesiyle bağlantılı olarak operasyonun tüm hedeflerine ulaştığını ve bu nedenle sona erdiğini açıkladığını aktardı.

Wilkerson, bu açıklamaları ABD yönetiminin başarısızlığı örtme girişimi olarak değerlendirdi. “ABD Dışişleri Bakanı kategorik olarak ‘abluka bir savaş eylemi değildir’ diyor. Hangi kitabı okuyor?” diyen Lawrence Wilkerson, “Abluka yaklaşık bin yıldır savaş eylemi sayılıyor ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası hukukta da böyle kodlandı” şeklinde açıkladı.

Wilkerson, John F. Kennedy dönemindeki Cuban Missile Crisis (Küba Füze Krizi) örneğini hatırlattı. Kennedy’nin 1962’de Cuba’ya yönelik “blockade” yerine “quarantine” kelimesini tercih ettiğini, çünkü ablukanın savaş eylemi sayıldığını söyledi. Bu noktadan hareketle Rubio’nun açıklamasını “vahim biçimde yanlış” bulduğunu belirtti.

Wilkerson’a göre Trump yönetimi gerçekte geri çekilmenin yolunu arıyor. “Trump’ın giderek daha fazla, ama zayıf ve çoğu zaman tutarsız biçimde söylediği şey şu: Çıkmak istiyorum, bir çıkış yolu bulmam gerekiyor,” diyen Wilkerson, yönetimin İran’a karşı yapılanları başarılı göstermeye çalıştığını ifade etti.

İran’ın bölgesel güvenlik arayışı

Sunucu Glenn, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol arayışını bir amaçtan çok araç olarak gördüğünü söyledi. Ona göre İran, bölgede kendisine de güvenlik sağlayacak gerçek bir güvenlik mimarisi talep ediyor. Glenn, İran’ın 47 yıl daha ağır yaptırımlar ve çevresindeki üslerden gelen sürekli tehditler altında yaşayamayacağını belirtti.

Glenn, diplomatik bir yol bulunmadığı için İran’ın Hürmüz Boğazı’nı baskı aracı olarak kullanabileceğini savundu. Yaptırım uygulayan, tehdit eden, üs barındıran ya da saldırı düzenleyen ülkelere daha yüksek geçiş ücretleri uygulanabileceğini söyledi. Bunu, İran’ın bölgede güvenliğini yeniden tesis etme yöntemi olarak değerlendirdi.

Glenn ayrıca bu durumu Ukraine (Ukrayna) savaşıyla karşılaştırdı. Ona göre Rusya’nın toprak almasına gerek kalmadan, Ukraine’in tarafsızlığını restore eden ve Russia’nın güvenlik kaygılarını dikkate alan bir güvenlik mimarisi kurulabilirdi. Ancak diplomasinin yokluğu nedeniyle sorunların askeri biçimlere büründüğünü savundu.

France’ın Charles de Gaulle hamlesi ve uçak gemileri

Görüşmede France’ın Charles de Gaulle uçak gemisi görev grubunu bölgeye göndermesi de ele alındı. Glenn, grubun Red Sea’de (Kızıldeniz) olduğunu düşündüğünü, ancak bundan emin olmadığını söyledi. Bu hamlenin gerçek bir askeri operasyon hazırlığı mı, yoksa Europe’un Trump’a “güç çarpanı” olduğunu gösterme çabası mı olduğunu sordu.

Wilkerson bu hamleyi küçümsedi. “Bu, cesur ama anlamsız bir Gaullist coşku gösterisi,” diyen Lawrence Wilkerson, “muharebe gücüne hiçbir şey katmayacak; hatta belli ölçüde zarar bile verebilir” değerlendirmesinde bulundu.

Wilkerson, ABD’nin yeni uçak gemilerinin maliyetlerine de değindi. Bir uçak gemisinin tüm maliyet aşımları hesaplandığında 20-21 milyar dolar aralığına çıkabileceğini, Kennedy adını taşıyan ikinci geminin ise 22 ya da 23 milyar dolara mal olabileceğini söyledi. Her iki geminin de gecikeceğini ve hizmete girmeden eskimiş olacağını savundu.

Ona göre açık denizlerdeki tüm uçak gemileri “birinci sınıf savaş” koşullarında artık eskimiş durumda. İran’ın bunu gösterebilecek kapasitede olduğunu, ancak 5.000 Amerikalının ölümüne ve 16 milyar dolarlık bir uçak gemisinin batmasına yol açacak bir saldırının ABD kamuoyunu farklı yönde etkileyebileceğini bildiği için bunu yapmadığını savundu.

BRICS, ABD imparatorluğu ve savaş suçları

Wilkerson, askeri gerilimleri BRICS zirvesiyle karşılaştırdı. September ayında Delhi’de yapılacağını söylediği 18. BRICS zirvesinin başlığını “dayanıklılık, inovasyon, işbirliği ve sürdürülebilirlik için inşa etmek” olarak aktardı. Bu başlığın, 1991-1992 döneminde George H. W. Bush, Brent Scowcroft ve Colin Powell’ın konuştuğu işbirliği vizyonuna benzediğini savundu.

Wilkerson, günümüzde ABD’nin ise bu çizginin karşısında yer aldığını söyledi. China’nın dünyanın bir numaralı ekonomik gücü olduğunu, Xi Jinping’in hedeflediği şekilde hareket etmesi halinde yakında finansal güçte de bir numara olabileceğini belirtti.

ABD’nin bugünkü konumunu İkinci Dünya Savaşı’ndaki saldırgan güçlerle kıyasladı. “Dünyadaki kötü adam biziz. Diğer taraf iyi adamlar,” diyen Lawrence Wilkerson, “bunu anlayıp yaptıklarımızı değiştirmezsek aşağı gidiyoruz” diye vurguladı.

Wilkerson, Pete Hegseth ve Trump’ın sözlerini de savaş suçu dili olarak nitelendirdi. “Bir Savaş Bakanı’nın kürsüye çıkıp savaş suçlarını kendi politikası gibi ilan ettiğini başka nerede duyabilirsiniz?” diye soran Wilkerson, İran’ı “karanlık çağlara geri gönderme” gibi ifadelerin savaş suçu kapsamına girdiğini savundu.

Israel’in rolü ve Netanyahu’nun geleceği

Glenn, Trump’ın başlangıçta ABD imparatorluğunu geri çekerek cumhuriyeti kurtarma argümanına yakın göründüğünü, ancak şimdi cumhuriyeti imparatorluğu sürdürmek için riske atan bir çizgi izlediğini söyledi. Israel medyasındaki tartışmalara işaret ederek Netanyahu’nun siyasi konumunun ve devletin geleceğinin tartışıldığını aktardı.

Wilkerson, Israel’in ABD imparatorluk siyasetindeki rolünü sert ifadelerle eleştirdi. Haaretz’i okuduğunda başlıkların Israel’e karşı bir iddianame gibi göründüğünü, ancak makalelerde Israeli halkın Netanyahu’ya desteğinde ciddi bir sapma olmadığını söyledi.

Wilkerson, Israel’in mevcut yapısıyla kalıcı olamayacağını savundu. “Israel, Levant’ta bugünkü konfigürasyonuyla bir devlet olarak varlığını sürdüremeyecek,” diyen Lawrence Wilkerson, “şu an olduğu gibi bir apartheid devleti olarak devam edemez; demokrasi değildir” ifadelerini kullandı.

Ona göre Israel, gerçek bir demokrasiye döner; Christians, Arabs, Jews ve diğer tüm toplulukları eşit biçimde kabul ederse geleceğe tutunabilir. Ancak birçok düşman yarattığını ve bu düşmanların kolay unutmayacağını da ekledi.

Europe’un ABD çizgisine bağlılığı

Glenn, European liderlerin Trump’tan şikayet etse de birçok konuda onun en kötü dürtüleriyle aynı çizgide durduklarını söyledi. German foreign minister’ın Israel’in South Lebanon’da bulunmaya hakkı olduğunu söylediğini aktardı. Germany’nin Gaza’daki vahşeti desteklediğini ve Iran konusunda Israel’in “kirli işi” yaptığını söylediğini hatırlattı.

Glenn’e göre bu durum, Cold War sonrası hegemonik dönemin mirasıyla ilgiliydi. Bir hegemonun maliyetleri soğurabilmesi, onu “aptalca işler” yapmaya teşvik ediyordu. Diplomasi de bu ortamda öldü; çünkü rakiple konuşmak yerine şartları dikte etme alışkanlığı güçlendi.

Wilkerson, mevcut European liderlerin çoğunun uzun süre görevde kalmayacağını düşündüğünü söyledi. Merz, Macron ve Starmer dahil birçok liderin gideceğini savundu. Ancak onların yerini nasıl liderlerin alacağını öngöremediğini belirtti.

Wilkerson, Europe’un ABD’nin peşinden gitmeyi sürdürmesi halinde bu krizden çıkamayacağını söyledi. ABD’nin artık nükleer stokları dışında eskisi kadar güçlü olmadığını savundu. Bu noktada asıl farkın nükleer silahlar olduğunu vurguladı.

Nükleer silahlar ve first strike riski

Wilkerson, 1930’lar ve İkinci Dünya Savaşı benzetmelerinin bugün nükleer silahlar nedeniyle çok daha tehlikeli olduğunu söyledi. Ona göre ABD imparatorluğu, gerilerken cephaneliğindeki her şeyi kullanmadan çekilmeyecek.

ABD’nin nükleer kapasitesini yeniden büyüttüğünü savundu. Cold War sonunda 30.000 savaş başlığından yaklaşık 2.000’e kadar inildiğini, ancak şimdi bunun “hayal” olduğunu söyledi. ABD’nin mevcut silah sayısını iki katına, ölümcüllüğünü ise üç ya da dört katına çıkarma yolunda olduğunu ileri sürdü.

“Aradığımız şey first strike kapasitesi; herhangi bir misillemeyi atlatıp kazanan taraf olarak çıkmak,” diyen Lawrence Wilkerson, bunun dünyayı çok tehlikeli bir noktaya taşıdığını belirtti.

Glenn de Russia’ya yönelik erken uyarı radarları ve nükleer üçlüye dönük saldırılardan söz ederek first strike düşüncesinin gezegenin ortak gerçekliğini yok saydığını söyledi. Bir gezegeni defalarca bombalamanın herkesi etkileyeceğini hatırlattı.

Wilkerson, India’nın Agni-5 füzesine dikkat çekti. Bu füzenin 30.000 kilometre/saat hıza ulaşabildiğini, çoklu savaş başlığı taşıyabildiğini ve yol mobil, konteynerize bir ICBM niteliğinde olduğunu söyledi. “Indians neden 7.000 kilometre menzilli, konteynerize, yol mobil bir ICBM istesin?” diye sorarak, büyük güçlerin yeniden Cold War sonundaki tehlike noktasına döndüğünü ifade etti.

Düşman ihtiyacı, askeri-sanayi kompleksi ve iklim krizi

Glenn, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan beri konumunu korumak için tehdit ve çatışmaya bağımlı hale gelip gelmediğini sordu. George Kennan’ın 1987’de Soviet Union yarın denize batsa bile askeri-sanayi kompleksinin yeni bir düşman icat etmek zorunda kalacağını söylediğini hatırlattı.

Wilkerson, Kennan’ın ve Henry Kissinger’ın Powell ile bu konuları konuştuğunu aktardı. Powell’ın ABD’nin artık daha akıllı olduğunu ve askeri-sanayi kompleksiyle başa çıkmanın yolunu bulacağını düşündüğünü, ancak kendisinin o sırada buna kuşkuyla yaklaştığını söyledi.

Wilkerson, “Report from Iron Mountain” adlı tartışmalı çalışmaya da değindi. Bu çalışmanın, insan toplumlarının siyasi düzen için varoluşsal bir tehdide ihtiyaç duyduğu sonucuna vardığını söyledi. Ona göre bu tehdit askeri olmak zorunda değildi.

Bu noktada iklim krizini alternatif ortak amaç olarak sundu. “En son UN iklim raporunu alın; karşınızda son derece ölümcül, varoluşsal bir tehdit örneği var,” diyen Lawrence Wilkerson, “neden hep birlikte dayanıklılık, inovasyon, işbirliği ve sürdürülebilirlik kurup iklim kriziyle mücadele etmiyoruz?” diye sordu.

Wilkerson, Europe’ta son yıllardaki yüksek sıcaklıklara ve Spain gibi ülkelerde rekor seviyelere işaret etti. 20 ya da 30 yıl içinde, nükleer silahlarla kendimizi yok etmezsek iklimin herkesi tehdit edeceğini savundu.

China, Russia ve ABD’ye karşı ortaklaşma ihtimali

Glenn son bölümde China ve Russia’nın Iran’daki gelişmelere nasıl yaklaştığını sordu. Ona göre Washington bu çatışmaları ayrı dosyalar gibi ele alıyor: China ile ekonomik savaş, Russia’ya karşı vekalet savaşı ve Iran’a karşı daha doğrudan savaş. Ancak China kendisini Iran savaşının önemli hedeflerinden biri olarak görüyor.

Glenn, Washington’ın Venezuela’ya yönelik adımlarını gerekçelendirirken China’nın bu petrole sahip olmaması gerektiğini söylediğini, Iran konusunda da benzer ifadeler kullandığını belirtti. China’nın kendi şirketlerinin ABD yaptırımlarına uymasını yasakladığını, Russia’nın da Iran’a daha güçlü destek verdiğini aktardı.

Wilkerson, mevcut Rubio-Hegseth-Trump liderliğinden çıkılmadığı takdirde dünyanın ABD’ye karşı ortaklaşacağı uyarısında bulundu. “Dünyanın bize karşı hale gelmesi bizim için mutlak bir felaket olur,” diyen Lawrence Wilkerson, Iran’a karşı savaşın bu algıyı daha da güçlendirdiğini savundu.

Xi Jinping’in Bretton Woods sistemini ortadan kaldırma, SWIFT’i işlevsizleştirme ve OFAC yaptırımlarını boşa çıkarma vaadini yerine getirmesi halinde ABD’nin zor durumda kalacağını söyledi. Wilkerson’a göre ABD şu anda 2,6 milyar insanı yaptırım altında tutuyor; ancak alternatif finansal sistemler bu yaptırımları etkisizleştirebilir.

Savaş hafızasının kaybı

Bölümün sonunda Glenn, World War II kuşağının ölmesiyle savaşın dehşetine dair sağlıklı bir saygının kaybolduğunu söyledi. Her kuşağın savaşın korkunçluğunu kendi başına öğrenmesi gerekiyorsa, nükleer silahlar çağında artık bu lükse sahip olunmadığını belirtti.

Wilkerson, Eisenhower Media Network toplantısında yapılan bir tartışmayı aktardı. General Lech’in Amerikalıların 1865’ten bu yana kendi topraklarında bombalar görmediğini söylediğini belirtti. Bu nedenle ABD kamuoyunun Iran’a karşı yürütülen türden savaşların neye benzediğini kavrayamadığını savundu.

Glenn bunu hegemonya maliyetlerinden biri olarak değerlendirdi. Güvenliği hakimiyet yoluyla sağlama idealinin birçok sorun barındırdığını söyledi. Wilkerson da Kennan ve Kissinger’ın hayatlarının son dönemlerinde Powell’a benzer uyarılar yaptığını belirtti.

Program, Wilkerson’ın bazı çevrelerin Friday’den sonra Israel ve ABD’nin Iran’a yönelik yoğun bombardımana yeniden başlayacağını düşündüğünü söylemesiyle sona erdi. Glenn, bunun maalesef daha olası göründüğünü ifade etti.

Giriş ve Diplomasi Eksikliği

Sunucu: Yeniden hoş geldiniz. Bugün bize, bir dönem ABD Dışişleri Bakanı’nın özel kalem müdürü olan Colonel Lawrence Wilkerson katılıyor. Her zamanki gibi programa tekrar geldiğiniz için teşekkür ederim.

Lawrence Wilkerson: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim; bu giriş için de teşekkürler. Bu, bir zamanlar gerçekten diplomasimizin olduğuna işaret ediyor.

Sunucu: Evet, ben de diplomasiyi özlüyorum. Iran konusunda da başından beri sahteymiş gibi görünüyor. Russia konusunda ya hiç yoktu ya da sahteydi. Genel olarak diplomatların diplomasiyi iş tanımlarının bir parçası saydığı günleri özlüyorum.

Iran, Strait of Hormuz ve Geri Adım İhtimali

Sunucu: Şu anda Iran’da olup bitenlerle başlamak istiyordum, çünkü Donald Trump’ın “Project Freedom”ını askıya aldığını görüyorum. Yani Strait of Hormuz’u zor kullanarak açması gerekiyordu. Planlandığı gibi gitmedi. Bu yüzden yine askıya alındı. Marco Rubio ise savaşın adı olan Operation Epic Fury’nin tüm hedeflerine ulaştığını ve bu nedenle sona erdiğini söyledi. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Savaşa geri dönme açısından bu felaketi geri almaya mı çalışıyorlar, yoksa bunun sadece bir aldatmaca, yeniden tırmandırmadan önce geçici bir geri çekilme olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Lawrence Wilkerson: Uygulamada, ikincisi akla gelir; Trump yönetiminin, buna Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Marco Rubio da dahil, genel tarzı bu. Dün yaptığı açıklamalar son derece yanlıştı. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı kategorik olarak “abluka savaş eylemi değildir” diyor. O hangi kitabı okuyor? Abluka yaklaşık bin yıldır bir savaş eylemidir; II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası hukukta da bu şekilde kodifiye edilmiştir.

Bu yüzden John Kennedy 1962’de Küba Füze Krizi’ni çözmesine yardımcı olan EXCOMM komitesine, özellikle de Bobby’ye, öğretici bir şekilde yaklaşıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam bu durumda McNamara ona bir alternatif sundu. Kennedy Küba’ya abluka uygulanmasını reddetti ve başka bir mekanizma arıyordu. Sanırım McNamara’ydı; Bobby de olabilir, ikisi birden de olabilir. Ama hatırladığım kadarıyla McNamara, “Peki ya karantina?” dedi. Güzel bir tıbbi terim. Kennedy bunu sevdi. Böylece bu bir karantina oldu. Abluka değildi, çünkü abluka yine bir savaş eylemidir, Sayın Dışişleri Bakanı.

Sonra Caine ve Hegseth’in kamikaze yunusları tartıştığını görüyoruz. İnsan ne kadar saçmalayabilir? Bu liderliği hiç anlayamıyorum. Kafalarının içine giremiyorum, çünkü onların kafası benimki gibi değil. Sizinki gibi de değil. Daha önce karşılaştığım hiçbir şeye benzemiyor.

Sorunuza gelirsek, bu nesnel olarak başarısız oldu. Rubio’nun ima ettiği ve Trump’ın da giderek daha fazla, ama zayıf ve çoğu zaman tutarsız biçimde ima ettiği şey şu: Ben çıkmak istiyorum. Bir çıkış yoluna ihtiyacım var. Bir çıkış yolu bulmalıyım. Bana bir çıkış yolu vermezseniz, kendime bir çıkış yolu açarım ve Iran’a yaptığım şey açısından bunu başarılı bir çıkış gibi gösteririm.

Bunu ancak böyle değerlendirebilirim, çünkü yüzeyde, denizin yüzeyinde başarılı değil. Strait’in başarılı olmasının tek yolu, eğer böyle bir potansiyel varsa, Omani-Iranian konsorsiyumunun, ben öyle diyeceğim, Strait’i kontrol etmesine izin verilmesi ve ticaret açısından oradan geçenlerden makul bir ücret almalarıdır. Strait’i açmalarının tek yolu bu.

Strait’in açık olduğundan, insanların gidebildiğinden söz etmelerine hayret ediyordum; North Arabian Sea’de 2.000 gemi var. Ne yapacaksınız? Onları tek tek eskortla mı çıkaracaksınız? O kadar geminiz yok, değil mi? Hayır, kesinlikle yok.

Yani bütün bu iş, Glenn, fazla düşünülmeyen bir yerde berbat edilmiş. Bunun Pete Hegseth’in denetimindeki Pentagon’da olduğunu varsaymak zorundayım. Şimdi ne General Caine’in, giderek bu görüşe daha çok yaklaşıyorum, ne de Hegseth’in, ki sanırım bunu başından beri hepimiz düşünüyorduk ve şimdi doğrulandı, ne yaptıklarını bilmediğine dair apaçık kanıt görüyoruz.

Sunucu: Evet, bence Iran’ın Strait of Hormuz üzerinde kontrol sahibi olması muhtemelen tek olası sonuç olacak. Bence bu üzücü, çünkü böyle olmak zorunda değildi. Strait of Hormuz’un nihai amacı, yani Iranians açısından bence bir amaca giden araç. Çünkü kendilerine de güvenlik sağlayan düzgün bir bölgesel güvenlik mimarisi talep ediyorlardı; çünkü etraflarını saran üslerin uyguladığı bu yıkıcı yaptırımlar ve sürekli tehditler altında bir 47 yıl daha yaşayamazlar.

Bence ABD ve Israel ile sürdürülebilir barışa giden diplomatik bir yol olmadığı için Strait of Hormuz sadece amaca giden bir araç haline geliyor. Esasen Iran’a yaptırım uygulayan, onu tehdit eden, belki üs barındırarak ya da fiilen saldırarak tehdit oluşturan ülkelere daha yüksek geçiş ücretleri dayatmanın bir yolu.

Bu yüzden bunun bölgede Iranian güvenliğini yeniden tesis etmenin bir yolu olacağını düşünüyorum ve muhtemelen başarılı da olacak. Ama yine Ukraine savaşı gibi. Russians toprakları almak zorunda değildi. Ukraine’in tarafsızlığını yeniden tesis edecek ve Russia’nın güvenlik kaygılarını dikkate alacak bir güvenlik mimarisi olsaydı, bu diplomasiyle yapılabilirdi; toprak alarak değil. Ama başta söylediğiniz gibi, artık diplomasimiz yok. Bu yüzden konuşarak bir şey başarmak çok zor ve bunun yerine her şey bu çok sert biçimi almak zorunda kalıyor.

French Uçak Gemisi ve Askeri Gösteri

Sunucu: Aynı zamanda, ABD eğer gerçekten samimiyse bunu geri almak istediğine işaret ederken, French tarafının Charles de Gaulle uçak gemisi taarruz grubunu gönderdiğini görüyoruz. Sanırım şu anda Red Sea’de. Yanılıyor olabilirim. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir operasyon mu planlıyorlar? Americans bunu başaramadıysa Europeans’ın ne yapabileceğinden emin değilim. Yoksa bu sadece bir güç gösterisi mi; son anda Trump’a Europeans’ın bir kuvvet çarpanı olduğunu, ölü ağırlık olmadığını kanıtlama çabası mı?

Lawrence Wilkerson: Cesur ama anlamsız bir Gallic coşku gösterisi. Muharebe gücüne hiçbir şey katmayacak. Hatta bir ölçüde muharebe gücünü azaltabilir bile. Çünkü gerçekçi olalım, biraz geri çekilip bazı gerçekleri vereyim; hatırlayabildiğim kadarıyla şu anda kızakta iki uçak gemimiz var. Biri tamamlanma ve test aşamasına hazırlanıyor, diğeri de başlamaya hazırlanıyor.

İlkinin, tüm maliyet aşımları hesaplandığında 20 ila 21 milyar dolar arasında bir yere geleceğini ve teslim tarihinin, tarih bir şey gösteriyorsa, en az bir yıl, belki iki yıl gecikeceğini düşünüyorum. İkincisi, sanırım Kennedy, muhtemelen 22 ya da 23 milyar dolara çıkacak ve o da uygun biçimde gecikecek. Ayrıca ikisi de şu anda kızakta dururken bile eskimiş durumda.

Açık denizlerdeki her uçak gemisi, gerçek birinci sınıf savaş bakımından eskimiştir. Iran bunu bize göstermedi; aslında yapabilirlerdi. Bence yapabilirlerdi ama istemiyorlar. Çünkü madalyonun kendi tarafında, bizden daha iyi düşünen insanlar olarak, bunu yapıp 5.000 American’ı ve 16 milyar dolarlık bir uçak gemisini denizin dibine gönderirlerse, bunun American halkını Iran savaşı hakkında biraz farklı düşünmeye sevk edeceğini biliyorlar. American halkının şu anda Iran savaşından tiksinme biçiminden oldukça memnunlar.

Dolayısıyla uçak gemileri eskimiş durumda, French uçak gemisi de eskimiş durumda. Yani bu muharebeye hiçbir katkı sağlamaz. Dediğim gibi bu, French öfkesinin Gallic bir gösterisi. Ama denizde batmak dışında bir şey yapabilecek maddi unsurlara hiçbir şey eklemez.

BRICS, İmparatorluk ve Yeni Dünya Düzeni

Lawrence Wilkerson: Şimdi bütün bunlarla keskin bir tezat oluşturan başka bir şeye bakalım. French çabası, Ukraine, ne derseniz deyin. Bunu doğru ifade etmem gerekiyor, bu yüzden notlarıma bakacağım. 18. BRICS summit Eylül ayında Delhi’de yapılacak. Modi başkanlık edecek; şu anda grubun başkanı o. Konu başlıklarını dinleyin: “Dirençlilik, yenilik, işbirliği ve sürdürülebilirlik için inşa.” Amaçları bu. İlan edilmiş amaçları bu.

1991-1992’de George H. W. Bush, Brent Scowcroft ve Colin Powell’ın öncelik, dünyadaki tartışmasız bir numaralı güç olmak ya da sizi yaptırımla ya da bombayla vururuz anlayışı yerine işbirliği ve uluslararası nezaket açısından konuştuğu şeye ben de bu amacı verirdim. Onların yaptığı şey bu. Bunu karşılaştırın.

Bu arada bu yapı, dünyadaki bir numaralı ekonomik güç olan China’yı da içeriyor. Xi Jinping’in az önce emrettiği şeyi yaparlarsa yakında dünyanın bir numaralı finansal gücü de olacaklar. Bunu bizim yerimize onlar yapıyor. Buna karşı savaşan biziz. Dünyadaki inatçı taraf biziz.

Hazır başlamışken, bizi doğru tanımlayalım. Şu anda imparatorluğu doğru tanımlamak istiyorsanız, önceki bazı örgütlenme biçimlerine dönmeniz gerekir. Örneğin Hitler’in Third Reich’ını alın. Tojo’s Japan’ını alın. Nanking katliamını ve Japanese’in China’yı işgalini alın. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde, şu anda imparatorlukta sahip olduğunuz şeyin tarihsel bir örneğini elde edersiniz.

Başka nerede bir Savaş Bakanı’nın kürsüye çıkıp savaş suçlarını dile getirdiğini duyabilirsiniz? Savaş suçları söylediğini. Bunların kendi politikası olduğunu söylediğini. Dünyayla bu şekilde yüzleşeceğini söylediğini. Iran’ı karanlık çağlara geri göndereceğini. Bütün yeri yok edeceğini. Hiçbir merhamet göstermeyeceğini. Bunların hepsi savaş suçudur. Dwight Eisenhower mezarında dönmüyor; mezarında fırıl fırıl dönüyor. Bunlar, kurucu babalarımızı bir yana bırakın, savaş suçlarıdır. Hegseth’in ağzından çıkan neredeyse her şey ve Trump’ın çarpık ağzından çıkanların çoğu savaş suçudur.

Buradaki tezatı görün. Kendimizi, bu ülkelerin nihayetinde düzenlemek isteyeceği herhangi bir Nuremberg tribunal’ının bir sonraki sanığı olmaya hazırlıyoruz. Onlar ise kendilerini, II. Dünya Savaşı sonrasında bizim uluslararası hukuk, insan hakları ve insan onuru için yaptığımız şeyin muadili olmaya hazırlıyorlar. Ne kadar kusurlu olursa olsun, biz bunu yaptık. Bunu yapmanın başlıca araçlarından biri, savaşı yürütmenin de başlıca araçlarından biri olan Dwight Eisenhower’dı. Ve United Nations lehine çok güçlü şekilde hareket etmesinin, United Nations’ın kurulmasına yardım etmesinde çok etkili olmasının nedenlerinden birinin, savaşı ne ise, gerçekten ne ise öyle görmüş olması olduğunu söyledi: 100 milyon kayıp.

Şimdi madalyonun öteki tarafındayız, Glenn. Americans bunun farkına varmalı ve bununla yüzleşmeli. Dünyadaki kötü adam biziz. Öteki taraf iyi adamlar. Bunu anlayamaz ve bir şekilde yaptığımız şeyi değiştiremezsek, gidişatımız aşağı doğru. Bundan zihnimde hiç şüphe yok, çünkü onlar az önce söylediklerine bağlılar. Bu uluslararası nezakete, işbirliğine, yeniliğe ve dirençliliğe bağlılar. Ve doğrusu, bunda iyiler. Hepsi.

Bu sabah Donald Trump’a sorum şu: Biz ne yapıyoruz? Ne yapıyoruz Donald? Sen ne yapıyorsun? Hükümetin ne yapıyor? Kongre ne yapıyor? Yüksek Mahkeme ne yapıyor? İmparatorluğun bütün iktidar merkezleri ne yapıyor? Çünkü bizi bir duvara, bir uçurumdan aşağı sürüklüyorsunuz.

Trump, Cumhuriyet ve İmparatorluk

Sunucu: Evet. Kayıda başlamadan önce sizinle biraz konuştuğumuz büyük ironi de şu: Trump başlangıçta, bu sözleri açıkça söylemeden de olsa, ABD’nin cumhuriyeti desteklemek ve kurtarmak için imparatorluğu geri çekmesi gerektiği savını öne süren aday gibi görünüyordu. Bunun yerine ters yöne gidiyor gibi görünüyor; yani imparatorluğu sürdürmek için cumhuriyeti kumara sürüyor.

Ama merak ediyorum: Şimdi ne olacak? Eğer değil, ne zaman United States biraz geri çekilmek zorunda kalacaksa, bu daha geniş bölge, Israel ve Iran’ın geleceği için ne anlama gelir? Çünkü Israeli medyasını, Jerusalem Post olsun Haaretz olsun, okuduğumda onların da birçok düzeyde oldukça karamsar olduğunu görüyorsunuz. Iran’la savaş konusunda da, Netanyahu’nun siyasi konumunun istikrarı konusunda da. Medya, Netanyahu’nun devletin bekasını riske attığına dair birçok iç çekişmeyi ortaya koyuyor. Sanırım herkes burada neyin kumara sürüldüğünü kabul ediyor.

Sizce, ABD bir noktada bunu geri almak zorunda göründüğüne göre, sizin dediğiniz gibi kendine bir çıkış yolu açmak zorunda olduğuna göre, bu bölge, Iran ve Israel için ne anlama geliyor?

Israel’in Rolü ve Bölgesel Sonuçlar

Lawrence Wilkerson: Az önce kısa da olsa anlattığım, II. Dünya Savaşı’nda savaştığımız güçlere nasıl benzediğimize dair tanımın benzersiz yanlarından biri, Israel’e sahip olmamızdır. Israel’in, Trump’ın Hitler’ine bir tür Reinhard Heydrich gibi olmasıdır. Bu da, sorunuzun doğasında az önce belirttiğiniz gibi, gerçek bir sorun ve meydan okumadır.

Bu sabah Haaretz’i çevrimiçi açıp sadece manşetleri aşağı doğru okumak, beyni olan ve bir ölçüde özgürlüğü olduğunu hisseden başyazı yazarları ve diğer gazetecilerden oluşan bir grubun Israel’e yönelik iddianamesini okumak gibiydi. Ama aynı zamanda makalelere girdiğinizde, Israeli halkının BB Netanyahu’nun, Reinhard Heydrich’in yaptıklarına ve yapabileceği şeylere verdiği destekte neredeyse zerre kadar sapma olmadığını görüyorsunuz. “Bunu durdurun, çünkü Israel devletini yok ediyorsunuz” denmiyor; “Daha fazlasını yapın, çünkü daha fazlasını yapmazsanız bizim kavradığımız şekliyle Israel devletini yok edeceksiniz” deniyor.

Gerçek sır da burada: Israel’deki Jews olarak bizim kavradığımız şekliyle. Çünkü Israel nüfusunun neredeyse yüzde 50’den fazlasını oluşturan diğer yurttaşlar böyle hissetmiyor ya da hissediyorlarsa bile bunu söylemekten çok korkuyorlar. Biliyorsunuz, götürülüp vurulurlar.

Bu yüzden, Hitlerci-Tojocu bir dünyaya dönüş diyebileceğimiz bu tekrarın içinde Israel’in oynadığı rolde benzersiz bir unsur var. Ve şu anda bu rolü Lebanon’da gerçekten şiddetli ve açık biçimde oynuyorlar. Öyle ki Lebanon president, Netanyahu ülkede yaptıklarını sürdürdüğü sürece onunla görüşmek istediğinden emin olmadığını söyledi. Onu suçlamıyorum. Muhtemelen görüşeceğini düşünüyorum, çünkü kolunu arkasına kıvıracağız. Ama ülkesine tecavüz eden, Hezbollah’ın peşine düşmekten çok Lebanon’da bulabildiği her insanın ya da her şeyin peşine düşerek tecavüz, yağma ve talan eden adamla görüşmek istememesini suçlamıyorum.

Bu, imparatorluğun içine düştüğü bu rezalete, bu korkunç duruma eklenen başka bir unsur. Ve imparatorluğun kendisini bundan kurtaracak ne imkânı ne de cesareti var gibi görünüyor. Bu yüzden bu kadar karamsarım. Bundan çıkacağımızı sanmıyorum. Trump’ın bundan çıkacağını sanmıyorum. Israel’in çıkacağını sanmıyorum.

Bunu birçok kez söyledim, yine söyleyeceğim. Burada da pekiştireceğim: Israel, Levant’ta mevcut konfigürasyonuyla bir devlet olarak kalmayacak. Şu an olduğu gibi bir apartheid devleti olmayacak. O bir demokrasi değil. Yeniden demokrasiye, demokrasilerin tüm kusurlarına rağmen gerçek bir demokrasiye dönebilse, var olabilir, sürebilir ve belki hayatta kalabilir. Bilmiyorum. Artık çabucak unutmayacak çok sayıda düşman yarattı. Ama gerçek bir demokrasi olsaydı ve Christian, Arab, Jew ve diğer herkesi kabul etseydi, geleceğe doğru yol alabilirdi.

Burada, anlattığım o dönemde benzerini bulamayacağınız özel bir unsur var. Biz, geri döndüğümüz Nuremberg tribunal’ının artık öteki tarafındayız. Sanık sandalyesindeyiz. Suçlanıyoruz ve gelecekte de suçlanacağız.

Şey, bunu kimin yapacağını bilmiyorum. Nasıl yapacaklarını bilmiyorum, ama bir şekilde intikam alınacak. Lot’un dönüp Sodom ve Gomorrah’a bakıp bir tuz sütununa dönüşmesi gibi. O kadar kesin. Ama kendimizi mevcut acil koşullardan, bu durumu değiştirmeye başlayabileceğimiz bir platform sağlayacak herhangi bir şekilde nasıl çıkaracağımızı bilmiyorum. Ona yeni bir commander-in-chief, yeni bir president bile vermiyoruz, eğer bir tane olacaksa. Ona bunun üzerinde durabileceği bir platform bile bırakmıyoruz. Onu böylesine korkunç bir borçla, dünyada böylesine korkunç durumlarla, hepsi bizim aklımızı kaçırdığımızı düşünmek zorunda olan allies’la ve kendi pervasızlığımız yüzünden artık bize karşı çıkmak ve India’da zirveler düzenlemek zorunda kalan dünyadaki kişiler açısından böylesine korkunç bir durumla bırakıyoruz.

Allies’ın dehşete düştüğünü söylediniz ama bir ölçüde çizgiye uyuyorlar yine de. Mesela Lebanon’da olanlardan söz ettiniz ama bugün German foreign minister’ın Israel’in South Lebanon’da bulunmaya her hakkı olduğunu söylediğini gördüm. Ve elbette bu, Gaza’daki vahşeti destekleyen aynı Germany; Israel’in Iran’da bizim pis işlerimizi bizim adımıza yaptığını söyleyen aynı Germany. Yani Trump’tan çok şikayet ediyor olabilirler ama Trump’ın en kötü içgüdülerinin çoğunda aynı çizgide görünüyorlar. Bunun cold war sonrası hegemonic era’nın mirasının bir parçası olup olmadığını merak ediyorum, çünkü bir hegemon olduğunda bazı temel sorunlar var gibi görünüyor. Sadece hubris değil, aptalca şeyler yapmanın maliyetinin çoğunu karşılayabildiğinizde sonunda birçok aptalca şey yapıyorsunuz. Bir de diplomacy’nin ölümü var. Şartları dikte edebiliyorken rakibinizle neden konuşasınız? Ve bu aşırı yayılma eğilimi, bu kibir. Yani çoğu zaman US’i işaret etmek kolay ama Europeans’a bakarsanız, mesela en büyük European country Russia’nın güvenliğini 30 artı yıl boyunca görmezden gelme biçimleri, bir tür hegemonic hubris yoksa hiçbir anlam ifade etmiyor. Aynı şeyin Israel için de geçerli olup olmadığını merak ediyorum, çünkü son 30 artı yılda, bence bu clean break doctrine’i izlediler: diplomacy yapmayı bırakalım, compromise yapmayalım, irademizi force ile dayatalım. Arkamızda world hegemon var, kimsenin bize karşı çıkmamasını sağlıyor. Büyük kötü US’in arkalarında durması America’nın allies’ları için de iyi olmamış olabilir, çünkü compromise yapmak zorunda değiliz ve kibir artık gülünç seviyelere ulaştı.

Bu konudaki hislerimi söyleyeyim. Daha önce söyledim ama tekrar edeyim. Birincisi, şu anda iktidarda olan European leaders’ın tek birinin bile, hatta yeni seçilmiş olabilecek bazılarının bile, çok uzun süre orada kalacağını sanmıyorum. Kesinlikle Merrick değil, kesinlikle Mcronone değil, kesinlikle Star değil ve her gün dışarı attıklarımız da değil. Ama bence birçok başka leader da gidecek. Benim kaygım şu: Neden gidecekler? Meşru populace, “Bir dakika. Bu bizim için gerçekten kötü oldu ve bu bizim için kötü olan dönemde lider sendin. Bu yüzden seni dışarı atıyoruz ve başka birini bulmaya çalışacağız,” dediği için mi gidecekler? Buldukları kişi Russia dahil European countries arasında bir tür comity ve cooperation ile daha çok ilgilenen biri mi olacak, yoksa tek tek, 1930’ların Europe’una çok benzeyen, geçinemeyen ve sürekli ekonomik ve başka türlü turmoil içinde olan bir Europe yaratmak isteyen biri mi olacak, bunu history belirleyecek. Bunu tahmin edemem. Europe’ta ayaklarım bunu tahmin edecek kadar derinde değil. Ve öyle olsa bile tahmin edebileceğimden emin değilim, çünkü European değilim. Sanırım Maggie Thatcher şöyle demişti: Europeans’la ilgili sorun şu, biz ziyarete gideriz, onlar orada yaşar. Bunu özetlemenin gerçekten iyi bir yolu.

Yani Europe’un bundan nasıl çıkacağını bilmiyorum, ama United States’in gömleğinin kuyruğuna tutunmaya devam ederlerse bundan kesinlikle çıkamayacaklarını çok iyi biliyorum. Asla. Çünkü birincisi, biz o kuyruğu geri çekeceğiz; ikincisi, nuclear stockpile’ı dışında artık pek formidable değil. Ve bu beni en sevdiğim konuya getiriyor. Bu durumu, 30’larda anlattığım ve karşılaştırdığım o önceki dönemden ve insanlık tarihinin son 5,000 yılındaki tüm önceki dönemlerden olağanüstü farklı, existentially farklı kılan tek şey nuclear weapons. Ve bunu düşündüğünüzde korkutucu, çünkü empire, bunu engellemeye çalışmak için arsenal’indeki her şeyi kullanmadan gitmeyecek.

India’da gerçekleşen bu summit’e bakıyorsunuz. Dünya’nın ihtiyaçları açısından subject matter’larının gerçek doğasını düşünüyorsunuz; o yöne gidip gitmeyecekleri ayrı mesele, en azından gideceklerini söylediler. Ve böyle bir şey söylediğinizde ve arkanızda China gibi, giderek India gibi powers olduğunda, bir ağırlığınız olur, bir gravitas’ınız olur. Benzer şekilde, yine oldukça iyi bir analogy olduğunu düşündüğüm şeye dönüyorum, 1945’te, 46’da, 47’de ve sonrasında bizim gravitas’ımız vardı derdim. Sadece nuclear weapon bizde olduğu ve Soviets bombalarını gizlice geliştirene kadar başkasında olmadığı için değil, aynı zamanda gerçekten ölen o 100 milyon insana ne olduğunu önemsiyormuş gibi davrandığımız için ve savunmak için çok çaba harcadığımızı iddia ettiğimiz diğer tüm şeyleri önemsediğimiz için. Tribunals’a gidecek kadar önemsiyorduk. Conventions’a, Geneva işlerine, Eisenhower’ın defalarca söylediği gibi bunun tekrar olmasını engelleyecek diplomacy ile ilgili yaptığımız her şeye gidecek kadar önemsiyorduk.

Biliyorsunuz, League of Nations’tan ve onun başarısızlığından yakınıyordu. Ve UN konusunda perde arkasında, diyelim, çok güçlü olmasının nedenlerinden biri, league’in ne kadar feci başarısız olduğunu bilmesiydi. Bu da World War’ın ikinci iteration’ına girmemizin nedenlerinden biriydi. Bence chapter 1, chapter 2 idi. Ve bunun yeniden olmasını istemiyordu. O insanların hepsi gitti. Sizi Powell’ın 1989’da, onun yanına ilk katıldığımda bana söylediklerine geri götürüyorum. Larry, Europe artık çok uzun süre aynı kalmayacak. Onlar gidiyor. Meet Theon Cole, Thatcher, Major. Hepsi gidiyor. World War II’nin turmoil’unda, çamurunda ve kanında ayakları olan kimse kalmayacak. 12 yaşında ya da 13 yaşında biri olarak bile kimse. Bu olduğunda, Larry, Europe farklı bir yer olacak. Sadece daha iyi farklı bir yer olması için dua edebiliriz. Çok daha kötü farklı bir yer de olabilir.

Bence bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Ama tekrar etmek gerekirse, Europeans’ın bu insanların çoğunu dışarı atacak kadar zeki olduğunu düşünüyorum. Soru şu hale geliyor: Bizimkinden çoğu durumda, hepsi olmasa da, çok farklı olan ve birbirlerinden de çoğu durumda çok farklı olan kendi particular political processes’leri, bizim yaptığımız gibi democratic olduklarını iddia ederken, Powell’ın Europe’un bu post-cold war period’dan çok fazla zarar görmeden çıkması için gerekli olacağını söylediği türden leadership’i nasıl üretecek? Bizim de. Onun transatlantic link’in tamamen kopacağı fikrini hiç aklından geçirdiğini sanmıyorum; esasen de, yine o korkunç silahlara, nuclear weapons’a ve bir şey olması ihtimaline karşı Europe’un yaslanabileceği o cushion’a sahip olma ihtiyacına ya da kim olursa olsun ona karşı bir deterrent sağlamaya geri geldiğimiz için. Çünkü dünyada bunlardan çok var. China ve Russia combined, India, Pakistan. Biz de programımız herkesinki kadar robust ve dangerous olacak şekilde yeniden büyütüyoruz. Cold War sona erdiğinde sahip olduğumuz ve neredeyse 2,000’e indiğimiz o 30,000 warheads’e doğru yeniden büyütüyoruz. Yani bu artık bir pipe dream. Şu anda sahip olduğumuz weapons sayısının iki katını, şu anda sahip olduğumuz lethality’nin üç ya da dört katıyla inşa edeceğiz. Böylece first strike capability’ye sahip olabilir, herhangi bir retaliation’ı atlatabilir ve winner olarak çıkabiliriz. Aradığımız şey bu. Bu yüzden bu çok tehlikeli bir dünya ve India’da olanları görmekten mutluyum; onlara her başarıyı diliyorum.

Evet. First strike capabilities kazanma konusundaki tüm bu konuşmalarla birlikte, sadece inşa edilen capabilities değil, Russian’a karşı yapılanları, early warning radars’a saldırıları, nuclear trident’larına yönelik şeyleri gördüğümde, sanki başarılı herhangi bir first strike’ın bile hâlâ aynı planet üzerinde yaşadığımızı görmezden gelemeyeceğini unutuyoruz. Bir planet’i tekrar tekrar bombalayıp hepimizi etkilememek çok zor.

Indians ne inşa ediyor, AGY 5 mi? Ben inşa ediyorum. Kahretsin, artık deployed. Saatte 30,000 kilometre hızında bir missile. Hiçbir golden dome bu adamı yakalayamaz. Ve MVD warheads taşıyor. Bunu dün öğrendim. MVD warheads taşıyor. Yani nose cone’unda multiple nuclear warheads taşıyabilir ve onları deploy edebilir. Bizim MERS’lerimizi deploy ettiğimiz şekilde, pinpoint accuracy ile bir ballistic missile silo’sunun ya da her neyse onun üzerine konuşlandırdığını varsayıyorum. Indians neden 7,000 kilometrelik, containerized, road mobile bir ICBM istesin? Rüzgarda bir şey mi kokluyorlar? Bunu yapmaya devam ediyoruz ve Cold War’un sonunda çıkmış olmaktan derin bir rahat nefes aldığımız danger point’e geri dönüyoruz. Ama bu gitti. Onu dört yıldan fazla tutamadık.

Merak ediyordum, US’in World War II’den bu yana mevcut konumunu korumak için threat ve conflict’e bağımlı hale geldiğini düşünüyor musunuz? Çünkü Kennan, yani George Kennan, 1987’de şu noktayı ortaya koymuştu: Soviet Union yarın denize batacak olsa, military-industrial complex başka bir enemy icat etmek zorunda kalırdı, çünkü economy’nin çok büyük bir kısmı bu military-industrial complex üzerine kurulmuştu. Ama argümanı daha da genişletip international system’ın bütün yapısının enemies sahibi olmaya fazla bağımlı hale geldiğini de söyleyebiliriz. Çünkü cold war sırasındaki gibi bir alliance system ya da cold war sonrasındaki hegemonic system varsa, bunlar ancak common threat varsa var olur. Yani peace ortaya çıkmaya başladığında alliance systems parçalanmaya başlar. Ve özünde, eğer biri dünyadaki power’ını alliance systems üzerinden sürdürmek istiyorsa, bazı şekillerde conflicts’i sürekli kılmak zorundadır. Çünkü Chinese, Saudis ve Iranians arasında bu peace’i zorladığında gördüğümüz gibi, bence Washington’da bir shock yarattı; çünkü Arabs Iranians’la peace yapacaksa, neden Washington’a obedient olsunlar ve ayrıca Iranians’ı zayıflatmaları için onlara kim yardım etsin? Yani peace, isterseniz empire’ın her zaman friend’i değildir.

Kesinlikle haklısınız ve Kennan bu noktaları ortaya koydu. Yaşı ne kadar ilerlemiş olursa olsun, Powell’ı ziyaret ettiğinde ölümüne çok az kalmıştı; Henry Kissinger da farklı bir biçimde öyle. Ve Powell’ın push back’inin bir kısmı, gerçek bir push back değildi. Pal’ın her iki adama da sert karşı çıkamayacak kadar fazla saygısı vardı. Ama onun gentle push back’inin bir kısmı şuydu: “Artık bundan daha zekiyiz ve bu military-industrial complex’le başa çıkmanın bir yolunu bulacağız.” Kendi kendime “Evet, tabii. Muhtemelen hayır,” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Aaron Mountain’dan gelen report’a aşinaysanız, aslında onda şu sonuca vardılar ve bunun official analysis olup olmadığı konusunda çok controversy var; belki United States president’ının talebiyle yapıldı, belki John F. Kennedy’nin American University’de 10 June 1963’te, sanırım suikasta uğramadan hemen önce yaptığı speech’e bir reaction’dı, belki de sadece büyük bir joke’tu. New York Times bununla ilgili her türlü story’yi taşıdı. Lewis Lampam ve birkaç kişi daha suçlandı. Ama çok titillating bir study’ydi ve sonunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmadan söylediği şey, sizin az önce söylediğinizin kesinlikle doğru olduğuydu: Bir empire içinde yaşayamazdık. Coexistent empires ile yaşayamazdık, diyelim, hepsi ama özellikle biz Soviets gibi bir threat mevcut olmadan yaşayamazdık. Peki kimi inşa edecektik?

Ve o report’un özü buydu, bence onu bu kadar titillating ve disturbing yapan da buydu ve bir süre bestseller olmuştu. Sonuçları şuydu: Human society, Indian, Chinese, Russian, American olması fark etmez, political rule için, o politics tarafından yönetilenlerce existential olarak judged edilen bir threat’e ihtiyaç duyar. Ve devam edip society’nin foundation’ı olarak bunu rahatlatmanın tek yolunun, threat demeyelim, existential açısından eşdeğer bir force bulmak olduğunu söylüyordu. Ve tabii üç millennia kadar boyunca bunu religion’da bulduğumuzu ima ediyordu. Başka bir deyişle, insanlar günah işlerseniz hell’e gideceğinize geniş anlamda inanıyordu. Nations, kendi religion kılıkları altında buna inanıyordu. Yani bunu yapmanın bir yolu buydu. Ama report, bu yolun oldukça morbid olduğu sonucuna vardı. Bu 60’lar, 70’ler.

Yani ihtiyacınız olan diğer şey, insanların önüne koyup “cohesive kalmazsanız, society’nizi inşa etmezseniz, warriors’ınız olmazsa, Pete Heg’in dediği gibi, bu sizi öldürür” diyebileceğiniz bir tür existential threat. Ve ben bunu okuduğumda söylediğim şey şuydu: Climate hakkında en son UN report’unu alın; önünüzde quintessential potential example var, çok lethal, existentially öyle, bir threat. Ama military değil, traditional threat değil. Öyleyse neden hepimiz bir araya gelmiyoruz? India’da ne demişlerdi: resilience, innovation, cooperation ve sustainability inşa etmek. Ve climate crisis’e karşı savaşmak. Bunu world society’nin cohesive element’i yapın; insanın beastiality’si, insanın power arzusu üzerinde triumph eden unsur yapın.

Ve sonra insanlar bunun yeterince büyük bir threat olmadığını söylüyor. Olacak, hanımefendiler ve beyefendiler, olacak. Europe’taki bu son yılın temperatures’ına bakın. Newspapers’ın o temperatures’ı nasıl report ettiğine bakın, özellikle de Spain gibi yerlerde, grafiklerin dışına çıktıkları yerlerde. Bir 20 yıl daha verin. Sadece bir 30 yıl daha verin. Ve eğer kendimizi diğer threat’le, nuclear weapons’la öldürmemişsek, climate bize her man, woman ve child’ı öldürmeye hazır olduğunu gösterecek. Bir araya gelip bunu önlememiz gerekiyor. Ve vay, reasonable cooperative spirit içinde yaşayabilmek için yüz yıllık bir imkan var. Ama bunu yapacak mıyız? Bilmiyorum. Bu BRICS meeting’in büyük bir unsurunun bu tür bir conclusion ile çıkmasını umuyorum. China’daki central party school’un bu tür bir conclusion’a vardığını ve politburo’ya buna göre tavsiyede bulunduğunu biliyorum.

Evet. Hayır, bu planet’i kurtarmak ya da yeni planets keşfetmek konusunda bir tür common purpose bulmak iyi olurdu; yani bu tribalism ve continuous warfare dışında bir şey. Sadece son bir sorum vardı.

China ve Russia’nın şu anda olanlara nasıl dahil olduğunu görüyorsunuz? Iran’da, şey, bir failure olmuş gibi görünüyor. Çünkü çoğu zaman bu conflicts’i sanki üç farklı şeymiş gibi ele alıyoruz: China ile economic war’umuz var, Russians’a karşı proxy war var, Iran’la daha direct war var. Ama gördüğümüz gibi, mesela Chinese kendilerini bu Iran war’da key target olarak görüyorlar. Washington’dan da duyuyorsunuz; Venezuela’ya yaptıklarını justify ederken, işte, China bu oil’e sahip olmamalı diye referans verdiler. Iran’da da benzer comments yapıyorlar. Şimdi Chinese, kendi companies’lerinin US sanctions’a uymasını, yani sanctions’ı banladı. Russia’nın da step up ettiğini, Iran’a daha forceful support verdiğini görüyoruz. Sizce bu, bunun victory mi failure mı ile biteceğini nasıl impact edecek? Great powers arasındaki bu relations; çünkü, bilirsiniz, essentially US’e karşı common purpose mı bulacaklar? Çünkü bu bence disaster olur. Other great powers’ın US’i balance etmek için common cause bulduğu bir multipolar system istemezsiniz. Öyleyse bunu nasıl görüyorsunuz, yani bu great powers group’unun nasıl behave edeceğini?

Eğer Rubio-Hegseth-Trump group leadership’inden çıkmazsak, az önce tarif ettiğiniz yer tam olarak gittiğimiz yer. Bence China ve Russia’daki councils, belli ölçüde India, Pakistan bile, ve Pakistan bizim diplomacy yapamama halimizden, herhangi bir way, fashion or form’da sense eden diplomacy yapamamızdan doğrudan payını alıyor. Birçok country bu empire konusunda nereye gidecekleri meselesinde kendilerini decision block’a koymuş durumda. Şu anda yaptığımız tek şey, özellikle de Iran’a karşı bu insane war ile, onların bize dair view’unu reinforce etmek. Ve Hegseth bunu her gün daha da insane hale getiriyor; General Caine de dolphins ve benzeri şeylerle ilgili comments’larıyla öyle. Bundan çıkmazsak, çıkmazsak, bu sadece Strait of Hormuz ve global economy ve benzeri şeyler meselesi değil. Bu, empire’ın world’deki entire position’ı; sizin az önce insinuate ettiğiniz gibi reality’de olabilecek şey bu: world bize karşı olacak ve bu bizim için disaster olacak, absolute disaster. Ve Xi Jinping Bretton Woods system’i obliterate etme promise’ını yerine getirdiğinde, SWIFT’i alıp garbage can’e attığında, OFAC’a mesela şöyle dediğinde: Şu anda 2.6 billion insanı sanctions altında tutuyorsunuz. Artık sanctions altında hiç kimse yok, çünkü biz onları az önce kaldırdık. O zaman biz toast oluruz. Toast oluruz. Birinin kalbimize stake saplaması sadece time meselesi olur. Umarım bu olmaz. Umarım geçmişte buna gelmek zorunda kalmayız. Ama history ve o history boyunca expired olmuş birçok empire açısından, bunun gerçekleşme yollarından biri kesinlikle budur. Ve yine geri dönüyorum. O 5,000 yılın, 3,000 yılını oldukça iyi bildiğimiz bütün o sürenin içindeki tek difference şu: Nebuchadnezzar’ın, Cyrus’un, kim derseniz deyin, Genghis Khan’ın world’ü destroy edecek technological means’i yoktu. Şimdi var. Ve bu beni fena halde endişelendiriyor. Her sentient human being’i fena halde endişelendirmeli. Ve sentient human being derken bunun totality olduğunu fark ederek söylüyorum, çünkü sentient olmayan çok human being var.

Evet. Bu da sizin başta tartıştığınız initial problem’e dönüyor; World War II generation geçip gittikçe ya da geçmekte oldukça. Powell’ın size söylediği gibi, war’a karşı healthy respect taşıyan kimse kalmıyor ve silly decisions alınmaya başlanıyor. Problem şu ki, bilirsiniz, her generation’ın war’un horrors’ını kendi başına öğrenmesi gerekiyorsa, sahip olduğumuz weapons ile artık böyle bir luxury’miz yok. Yani insan diplomacy’nin...

Eisenhower Media Network’ün birkaç hafta önce Columbus’ta, Columbus, Iowa’da yaptığı meeting’de, margins’te konuştuğumuz şeylerden biri şuydu; ve şu anda network’ün başındaki General Lech bu point’i çok vivid biçimde yaptı: Americans 1865’ten beri bombs görmedi. Yani bu doğru. 1865’ten beri armies’in front lawn’larında yürüdüğünü görmediler. Bu yüzden şu anda Iran’a karşı yürüttüğümüz türden war’un nasıl bir şey olduğuna dair bütün comprehension’ı kaybettik.

Bu harika bir point. Bu yine hegemony’nin başka bir cost’u, çünkü dominance through security ideal’inin içinde çoğu zaman built-in çok problem var.

Evet.

Epeyce.

Evet. Hem Kennan hem Kissinger’ın hayatlarının sonunda Powell’a söylemek isteyeceği gibi, ya da en azından Kennan’ın hayatının sonunda. O visit’ten sonra çok uzun yaşamadı.

Önünüzde busy bir day olduğunu biliyorum. O yüzden benimle konuşmaya time ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Ve US’in Strait of Hormuz’u break open etmeye ve hostility’yi restart etmeye yönelik recent efforts’ü konusunda cautiously optimistic’im; bunun bir probing mission olmuş olabileceğini ve US’in geri adım attığını düşünüyorum, ama cautiously optimistic. Sanırım çok yakında disappointed olacağım.

Burada bazı insanlar var, içlerinden birinin views’una respect duyarım, Friday’i beklediğimizi ve Israel ile bizim Iran’a incredible bombing’i resume edeceğimizi söylüyorlar.

Evet, unfortunately daha likely görünen de bu. Neyse, tekrar teşekkürler Colonel Wilkerson.

Take care.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol