Dr. Sami Al-Arian: Trump İran Savaşına Stratejisiz Girdi, Netanyahu Gündemi Belirledi
İngilizce yayımlanan The Thinking Muslim bölümünde sunucu, Dr. Sami Al-Arian ile İran-ABD müzakerelerini, İsrail’in rolünü, Donald Trump yönetiminin karar alma tarzını, Hürmüz Boğazı krizini ve Türkiye’ye yönelik olası bölgesel gerilimleri konuştu. Al-Arian, krizin yalnızca İran’ın nükleer programıyla değil, ABD’nin Ortadoğu stratejisi, İsrail’in bölgesel hedefleri ve küresel ekonomi üzerindeki enerji baskısıyla ilgili olduğunu savundu.
Trump’ın Savaşa Girişi ve Netanyahu’nun Etkisi
Al-Arian’a göre Donald Trump, İran’a karşı savaşa “büyük bir stratejiyle” değil, Benjamin Netanyahu’nun telkinleri ve İran’ın zayıf olduğu yönündeki kanaatiyle girdi. "Trump bu savaşa girdiğinde büyük ya da tam bir stratejisi yoktu; elinde bir his vardı," diyen Dr. Sami Al-Arian, Netanyahu’nun Trump’a birkaç gün içinde sonuç alınabilecek bir “baş kesme kampanyası” vaat ettiğini belirtti.
Al-Arian, Trump’ın bu kanaatinde üç olayın etkili olduğunu söyledi. İlki, Ocak 2020’de General Qassem Soleimani’nin öldürülmesinden sonra İran’ın sınırlı ve önceden haber verilen bir füze yanıtı vermesiydi. İkincisi, Mayıs 2024’te İran Cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanının ölümüyle ilgili olarak Al-Arian’ın “suikast girişimi” diye nitelediği olaydı; ona göre İran bunu büyütmedi çünkü doğrudan savaştan kaçınmak istiyordu. Üçüncüsü ise Haziran 2025’te ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini hedef almasının ardından İran’ın yine ölçülü bir yanıt vermesiydi.
Al-Arian, İran’ın uzun süre doğrudan ABD-İsrail savaşına çekilmekten kaçındığını, fakat Dini Lider’in hedef alınmasının Tahran’da “varoluşsal tehdit” algısını değiştirdiğini söyledi. "İran yatay tırmanma kullandı; yani coğrafyayı genişletip ABD’nin bölgedeki stratejik varlıklarına ve Siyonist devletin içindeki stratejik hedeflere yöneldi," diyen Al-Arian, İran’ın askeri üsler, radarlar ve İsrail içindeki hedefler üzerinden baskıyı genişlettiğini açıkladı.
İran’ın Tepkisi ve Artan Pazarlık Gücü
Al-Arian, ABD ve İsrail’in “dikey tırmanma” ile karşı tarafı teslim olmaya zorlamaya çalıştığını, İran’ın ise “yatay tırmanma” ile savaşı coğrafi ve stratejik olarak genişlettiğini söyledi. Ona göre İran ilk günlerde savunma sistemlerini test etmek için çok sayıda füze kullandı; daha sonra sayı azalsa da daha gelişmiş füzelerle daha ağır etkiler yaratıldı. Al-Arian, İsrail’in önleyici mühimmatının “belki yüzde 80’inin” tükendiğini öne sürdü.
Trump’ın İran’da rejim değişikliği, nükleer programın bitirilmesi, füze kapasitesinin durdurulması ve İran’ın bölgesel ittifaklarının koparılması gibi hedeflere ulaşamadığını belirten Al-Arian, savaşın sonunda İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden daha fazla koz elde ettiğini savundu. Petrol fiyatlarının 60-70 dolardan 100 doların üzerine, zaman zaman 110-120 dolara çıktığını söyleyen Al-Arian, bunun küresel ekonomi ve ABD iç siyaseti için ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti.
Trump’ın gemilere donanma eskortu sağlama ve boğazı zorla açma tehditlerini uygulayamadığını söyleyen Al-Arian, ABD’nin müttefiklerinden destek alamadığını da ifade etti. "Herkes onun yalan söylediğini biliyordu," diyen Al-Arian, Trump’ın bir yandan İran’ı “taş devrine döndürmekle” tehdit edip birkaç saat sonra müzakere çağrısı yapmasının güvenilirliği zedelediğini vurguladı.
Islamabad Müzakereleri ve ABD’nin Talepleri
Al-Arian’ın anlatımına göre Trump, Pakistan’dan arabuluculuk istedi ve Islamabad’da iki haftalık ateşkes ile 10 maddelik plan temelinde görüşme yapılacağını duyurdu. Ancak ertesi gün Netanyahu’nun Lübnan’ın anlaşmaya dahil olmadığını söylemesi ve Lübnan’a yoğun saldırılar düzenlemesi süreci krize soktu. Al-Arian, bu saldırılarda “300’den fazla” kişinin öldüğünü, binlerce kişinin yaralandığını aktardı.
İslamabad görüşmelerinde ABD heyetinde JD Vance, Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın yer aldığını belirten Al-Arian, İran heyetinin ise Mohammad Bagher Ghalibaf, dışişleri bakanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nden üst düzey isimlerden oluştuğunu söyledi. Al-Arian’a göre İran heyeti tam yetkiliydi, ABD tarafı ise değildi; çünkü Vance 15 saatlik görüşmede Trump’a 11 kez telefon etmek zorunda kaldı.
ABD’nin dört ana talep sunduğunu belirten Al-Arian, bunları Hürmüz Boğazı’nın derhal açılması, 440 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun İran dışına çıkarılması, sıfır zenginleştirme ve İran’ın Irak, Yemen ve Lübnan’daki müttefikleriyle ilişkilerini koparması olarak sıraladı. Karşılığında yaklaşık 27 milyar dolarlık dondurulmuş İran parasının serbest bırakılmasının teklif edildiğini, birincil ve ikincil yaptırımların ise yalnızca “gözden geçirileceğinin” söylendiğini aktardı.
Washington’da Strateji Eksikliği
Sunucu, ABD politikasındaki dalgalanmanın ne kadarının İsrail etkisinden, ne kadarının Trump’ın kişisel tutarsızlığından kaynaklandığını sordu. Al-Arian, Trump’ın kendi askeri ve siyasi danışmanları tarafından uyarıldığını, CIA direktörü ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi şahin isimlerin bile plana şüpheyle yaklaştığını söyledi. "ABD’nin kapsamlı bir stratejisi ya da ihtiyat planı olmadığını düşünüyorum," diyen Al-Arian, kararların “gidişata göre” alındığını değerlendirdi.
Al-Arian, Trump’ın hem iç hem dış kamuoyuna yalan söyleyebileceğini düşündüğünü savundu. John Mearsheimer’ın liderlerin çoğunlukla iç kamuoyuna yalan söylediği tespitine atıf yapan Al-Arian, Trump’ın bunun ötesine geçtiğini söyledi. İran heyetleri müzakereye geldiğinde kısa süre sonra saldırıya uğramalarını da eleştiren Al-Arian, "Bu aldatma savaşı değil; bu aptallığın iş başında olması," şeklinde konuştu.
Pete Hegseth, Hristiyan Siyonizmi ve Amerikan Sağı
Sunucu, Pete Hegseth’in Pentagon ve yönetim üzerindeki etkisini sordu. Al-Arian, Hegseth’i Trump’ın güçlü generalleri tasfiye ederek yerine getirdiği sadık isimlerden biri olarak tanımladı. "Hegseth bir saldırı köpeği; Trump tarafından saldırı köpeği olması için tutuldu," diyen Al-Arian, Hegseth’in dünyaya jeopolitik çıkarlar yerine kıyametçi ve Haçlıcı bir bakışla baktığını savundu.
Al-Arian, ABD’de Evanjelik Hristiyan Siyonizmi’nin 1980’lerde Ronald Reagan döneminde organize bir siyasi güç haline geldiğini, bugün 40 milyon civarında bir tabandan söz edildiğini, 70 milyon iddiasının ise abartılı olduğunu düşündüğünü söyledi. Ona göre Gaza ve İran savaşı, Tucker Carlson, Candace Owens ve Megyn Kelly gibi sağcı figürlerde İsrail politikasına dair yeni sorular doğurdu.
Al-Arian, bu isimlerin “Hristiyanlık soykırımı destekler mi?” sorusunu daha açık sormaya başladığını belirtti. Bunun zaman içinde Cumhuriyetçi Parti kadar Demokrat Parti içinde de siyasi sonuçları olabileceğini, Demokratlar tarafında ise sorgulamanın daha çok insan hakları, hukuk devleti ve Amerikan ahlaki söylemi üzerinden yürüdüğünü ifade etti.
İran Sistemi ve Devrim Muhafızları
Sunucu, Ali Khamenei’nin öldürülmesinden sonra Mojtaba Khamenei’nin daha zayıf bir Dini Lider olarak görüldüğünü ve Islamic Revolutionary Guard Corps’un (İslam Devrim Muhafızları Ordusu) daha belirleyici hale geldiğini sordu. Al-Arian, bu analizleri yetersiz buldu. "Çoğu analist karanlıkta ateş ediyor; İran siyasi sisteminin özünü anlamıyor," diyen Al-Arian, İran’ın tek kişiyle yönetilen basit bir sistem olmadığını belirtti.
Al-Arian’a göre İran’da Dini Lider, Assembly of Experts (Uzmanlar Meclisi), yürütme, parlamento, yargı, Guardian Council (Koruyucular Konseyi), Expediency Council (Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi), Revolutionary Guards ve National Security Council (Ulusal Güvenlik Konseyi) gibi dokuz güç odağı arasında karmaşık bir denge var. Devrim Muhafızları’nın görevi ise rejimi korumak ve “direniş ekseni” olarak anılan devlet dışı müttefiklere destek sağlamak.
Al-Arian, Hamas, Hizbullah, Yemen’deki Houthis ve Irak’taki milislerin “vekil” değil “müttefik” olduğunu savundu. Hamas’ın 7 Ekim’deki Tufan Al-Aqsa operasyonunu İran’la koordine etmediğini, Yahya Sinwar ile İsmail Haniye yazışmalarının bunu gösterdiğini söyledi. Hizbullah için de Hassan Nasrallah’ın İran üzerinde büyük etkisi olduğunu, Netanyahu’ya sunulan Mossad raporunun bunu gösterdiğini aktardı.
Hürmüz Boğazı ve Küresel Ekonomi
Hürmüz Boğazı’nın savaşın en kritik kozu haline geldiğini söyleyen Al-Arian, ABD’nin İran’a saldırarak Tahran’a bu yolu “operasyonelleştirme” gerekçesi verdiğini savundu. "Amerikalılar açıkça kendi ayaklarına sıkıyor; çünkü bu işlemeyecek," diyen Al-Arian, ABD’nin Çin gemilerini durdurmasının Çin’e karşı savaş eylemi sayılacağını belirtti.
Al-Arian, Hürmüz Boğazı’nın yaklaşık 33 kilometre olduğunu, her iki tarafta 12 deniz mili karasuyu bulunduğunu, gemilerin çoğunun İran sularından ve ekonomik bölgesinden geçmek zorunda kaldığını söyledi. İran petrolünün yüzde 60’ının Çin’e gittiğini belirten Al-Arian, ABD’nin Çin gemilerine el koymasının çok tehlikeli bir tırmanma yaratacağını ifade etti.
ABD’nin krizin başında 140 milyon varil İran petrolü için yaptırım muafiyeti verdiğini söyleyen Al-Arian, aksi halde dünya petrol arzının yüzde 20’sinin kesilmesi riskinden kaçınıldığını belirtti. Ona göre İran, IRGC donanmasının izni ve ücret ödenmesi şartıyla gemi geçişlerine izin verebilir; Trump’ın Japonya, İspanya veya başka ülkelerin tankerlerine el koyma tehdidi ise uluslararası kriz çıkarır.
Türkiye, İsrail ve NATO Tartışması
Bölümün sonunda sunucu, Türkiye’ye yönelik İsrail söyleminin sertleştiğini ve Türkiye’nin İsrail’in hedefleri arasına girebileceğine dair değerlendirmeleri gündeme getirdi. Al-Arian, Türkiye’nin Gaza, Syria, Lebanon ve suikastlar üzerinden İsrail’in “kırmızı çizgisi olmadığını” gördüğünü söyledi. "Türkiye, Tufan Al-Aqsa’dan ve İsrail’in davranışından, hiçbir kırmızı çizgileri olmadığını öğrendi," diyen Al-Arian, Ankara’nın füze, drone ve hava savunması alanında zayıf noktalarını güçlendirmeye yöneldiğini vurguladı.
Al-Arian, eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in “İran’dan sonra düşman Türkiye” dediğini, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimlerin de Türkiye’yi hedef alan söylemler kullandığını belirtti. Hakan Fidan’ın İsrail’in Syria’da Türkiye’yi de içine çekebilecek bir savaşa hazırlandığı yönündeki uyarısına dikkat çekti.
Joe Kent’in, ABD’nin NATO’dan çıkmasının ileride İsrail-Türkiye çatışmasında Article 5 yükümlülüğünden kaçınmaya hizmet edebileceği yönündeki sözlerini “çok ciddi” bulan Al-Arian, Trump’ın NATO’ya yaklaşımının ise Türkiye’den çok kendi dünya görüşüyle ilgili olduğunu söyledi. Ona göre Trump, NATO’yu Amerikan küresel üstünlüğünün aracı olarak değil, maliyet kalemi olarak görüyor; bu yaklaşım da “Amerikan imparatorluğunun gerilemesini” hızlandırabilir.
Müzakerelerin Arka Planı
Dr. Samuel Arian: Assalamu aleykum ve The Thinking Muslim’e tekrar hoş geldiniz.
Konuk: Beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Dr. Samuel Arian: Sizi yeniden ağırlamak harika. Bugün gerçekten İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında gerçekleşen müzakerelere, bu müzakerelerin bölge üzerindeki etkilerine ve sonuçlarına, ayrıca yeniden müzakere ihtimalinin, yeni görüşmelerin gündemde olup olmadığına odaklanmak istiyorum. Görünüşe göre öyle. Ama özellikle İranlılar ve İran’ın pozisyonu hakkında sizin bilginizi, değerlendirmenizi almak istiyorum. Bildiğim kadarıyla yönetim içinden, en azından İran ve müzakere pozisyonuyla ilgili içeriden bazı bilgilere sahipsiniz. Bu yüzden İran’ın şu anda nerede durduğunu ve bu müzakereler karşısındaki konumunu anlamak istiyorum.
İzleyicileri, Donald Trump’ın Truth Social’da İran medeniyetini yok edeceğini söylediği o sosyal medya mesajını paylaştığı güne götürebilir miyim? Biliyorsunuz, o günün haberi bu olmuştu. Ama günün sonunda Donald Trump, İranlıların Islamabad’da müzakereleri doğruladığını ilan ediyordu. Bana şunu anlatır mısınız: Sizce Amerikalılar neden fikir değiştirdi? Eğer fikir değiştirdilerse, o gün ne oldu? Ve Amerika’nın şu anda İran’daki savaş karşısındaki pozisyonunu nasıl tanımlarsınız?
Trump’ın Savaşa Girişi ve Strateji Eksikliği
Konuk: Artık bizim için açık ki Trump bu savaşa girdiğinde büyük bir stratejisi ya da tam bir stratejisi yoktu; sahip olduğu şey bir histi. Netanyahu tarafından ikna edilmişti. Bunun bütün ayrıntısı, kimsenin itiraz etmediği bir New York Times makalesinde 11 Şubat’ta yayımlandı: Eğer bir askerî operasyona katılırlarsa, Dini Lider dahil olmak üzere askerî ve siyasi liderleri hedef alan bir “baş kesme” kampanyasıyla başlayacaklar ve bu savaşı birkaç gün içinde bitirebileceklerdi.
Elbette zihninde, bundan önce yaşanan üç olay onu cesaretlendirmişti. İçgüdüsel kanaati İran’ın zayıf olduğuydu. Kendisi de İsrailliler de İranlılar da biliyordu ki Ocak 2020’de General Soleimani’yi öldürdüğünde, İran hükümetinin tepkisi onun zihninde zayıftı. Temel olarak ne yapacaklarını önceden işaret ettiler: Önceden haber verilen bazı Amerikan üslerine birkaç füze göndereceklerdi. Bu temelde yüz kurtarmaya yönelik bir adımdı.
İkinci olay Mayıs 2024’te yaşandı. İsrailliler suikast girişimleri düzenlemeye kararlıydı ve bu, iki yıl süren soykırım boyunca ve sonrasında da devam etti; yalnızca bunlarla sınırlı değildi, İran Cumhurbaşkanı’nın kendisi de hedef alındı.
Dr. Samuel Arian: Siz bunun bir...
Konuk: Kesinlikle, bu bir suikast girişimiydi. İranlılar bunu biliyordu ama büyütmek istemediler; çünkü bu, büyük bir karşılık vermeleri gerektiği anlamına gelecekti. Bunu sineye çektiler, çünkü İranlılar başından beri doğrudan bir savaştan kaçınmaya çalışıyordu.
Üçüncü olay Haziran 2025’te meydana geldi. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri yeniden İran’ın nükleer tesislerinin peşine düştü ve İranlılar yine verdikleri karşılıkta işaret niteliğinde bir cevap verdiler. O dönem Irak ve Qatar’daki bazı askerî üslere, ayrıca 12 gün boyunca İsrail’e belirli füzeler göndereceklerini söylediler. Yine İsrail’in tuzağından, yani Amerika Birleşik Devletleri ile savaşa girmekten kaçınmaya çalışıyorlardı.
İran’ın Kaçınma Stratejisi ve Netanyahu’nun Etkisi
Bu üç olay ve benzeri küçük çatışmalar, Trump’ın zihninde İranlıların zayıf olduğu fikrini pekiştirdi. Oysa İran açısından kaçınmaya çalıştıkları şey, Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan bir çatışma, doğrudan bir savaştı. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile göğüs göğüse bir savaşa çekilirlerse çok şey kaybedeceklerini ve buna henüz hazır olmadıklarını düşünüyorlardı. Bundan kaçınmaya çalışıyorlardı ve bu tartışma en üst düzeylerde yürüyordu.
Trump kararını verdiğinde bütün bunlar zihnindeydi. Buna ek olarak Netanyahu’nun ve Mossad Başkanı David Barnea’nın kendisine sattığı hikâye de vardı. David Barnea da ona brifing verdi ki bu, ilk kez bir Mossad mensubunun, yabancı bir ülkeden birinin, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na yabancı bir operasyon hakkında brifing vermesiydi.
Görünüşe göre Trump... İsraillilerin kullandığı başka zorlayıcı önlemler mi vardı, şantaj mı vardı, her neyse, bunu Allah bilir. Epstein dosyaları mı, neydi, bilmiyoruz; bundan emin değiliz. Ama kesin olan şu ki Trump üzerinde sahip oldukları her nüfuzu, onun bu kararı vermesini sağlamak için kullandılar. Böylece karar alındı.
Oysa artık biliyoruz ki kendi uzmanları ona buna karşı tavsiyede bulunmuştu. Netanyahu ve Barnea tarafından bilgilendirildikten sonraki ikinci gün, Durum Odası’nda bir toplantısı vardı. CIA Direktörü bunun saçmalık olduğunu söyledi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu operasyonun dört aşaması olduğunu söylemekle birlikte, üçüncü ve dördüncü aşamalar için “bunlar tamamen saçmalık” dedi. Birinci ve ikinci aşamalar yapılabilir, dedi, ama bununla ne başarabiliriz? Üstelik Rubio’dan bahsediyoruz; o da bir şahin. Hayal gücünüzü ne kadar zorlarsanız zorlayın, bir güvercin değil. O da son derece sertlik yanlısı olarak bilinen biri.
Sonra istihbarat camiasından gelen uzmanlar vardı. İran’ı avuçlarının içi gibi bilen iki kişi olduklarını söylediler; İran hakkında her şeyi biliyorlardı ve Netanyahu’nun teorisini tamamen çürüttüler. Netanyahu bir ayaklanma olacağını, rejim değişikliği yaşanacağını söylüyordu. Onlar temelde bunu çürüttüler.
Bütün bunlara rağmen Trump yine de bu işe girdi. Bence bunu yaparken zihninde bu arka plan vardı.
İran’ın Tepkisi ve Yatay Tırmanma Stratejisi
Dini Lider öldürüldüğünde İran bunun varoluşsal bir tehdit olduğunu anladı. Onların peşinden geliyorlardı. Dolayısıyla geçmişte Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile yüzleşmekten kaçınma konusundaki tüm çekinceler ortadan kalktı ve artık her şey masadaydı. Strateji açısından, onlarca yıldır hazırladığı bir stratejiyi uyguladı. Aslında bunu ertelemek ya da geciktirmek için elinden geleni yapmıştı ama karşı taraf bunu yapmadı.
Trump, İran’ın cevabının sertliği karşısında çok şaşırdı. Daha önce, muhtemelen önceki bölümde söylediğim gibi, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in “tırmanma hâkimiyeti” ya da dikey tırmanma stratejisi vardı. “Shock and awe” denilen şeyi kullanmaya çalışıyorlardı: Karşı tarafın teslim olması, boyun eğmesi, kapitüle etmesi için mümkün olduğunca büyük bir yıkıcı güç uygulamak.
İran ise yatay tırmanma kullandı. Yani ufku, özellikle coğrafi alanı genişletip yayacaktı. Bölgede Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu stratejik varlıkların, başta askerî üsler ve radarlar olmak üzere, peşine düşecek ve Siyonist devletin içindeki stratejik hedefleri vuracaktı. Bunu da yaptılar.
İlk birkaç gün boyunca önemli sayıda füze gönderdiler; çünkü savunma sistemlerini, önleyicileri anlamaya çalışıyorlardı. Elbette artık biliyoruz ki önleyicilerinin belki de yüzde 80’i tükenmiş durumda. Bundan sonra sayı azaldı ama etki daha yıkıcı hale geldi; çünkü bunlar en gelişmiş füzelerdi. Gelecekte daha gelişmiş füzelerle başka sürprizlerin de gelebileceğini düşünebiliriz. Kim bilir?
Ama buna hazırlanmışlardı. Binlerce füze ve drone’a sahip olduklarını biliyoruz. Bu fabrikaların, bu tesislerin çoğu yer altında. Bazıları dağlarda, belki 600 ya da 800 metre derinlikte. Erişemedikleri devasa bir yer altı endüstrisinden bahsediyoruz. Bence bu bilgilerin çoğu Donald Trump’a verilmemişti.
Trump’a Satılan Hayal ve Hedeflerin Başarısızlığı
Ona şu fantezi, şu yanılsama satıldı: İran’ın fatihi olacaktı. 47 yıl sonra İslam Cumhuriyeti’ni yok eden kişi olacaktı. Netanyahu’nun ona satmaya çalıştığı şey buydu.
Hedeflerinden hiçbirini başaramayınca, özellikle rejim değişikliği gerçekleşmeyince, nükleer programlarının sonu gelmeyince... Haziran 2025’te bunun yok edildiğini söylemişti ama bu gerçekleşmedi. Şimdi İran’ın hâlâ tüm nükleer kabiliyetlere sahip olduğunu söylüyorlar. Füze meselesi hâlâ duruyor; 39 günlük savaş boyunca her gün füze atmaya devam ettiler. Bölgedeki farklı müttefikleriyle ittifakları meselesinde de hiçbir şey başarılamadı.
Sonra var olmayan başka bir sorun yarattılar: Strait of Hormuz’un kapatılması. Strait of Hormuz her zaman açıktı. Bu sorunla birlikte İran’a gerekçe sağlamış oldular. İran aslında Strait of Hormuz’u devralmak ya da kapatmak için herhangi bir meşru gerekçeye sahip olmadığı için hep tereddüt ediyordu. Şimdi bu gerekçe verildi.
Birçok kişi, eğer İran vurulacağını biliyorduysa belki önleyici saldırı yapmalıydı dedi. Ama bu, ona Strait of Hormuz’u kapatmak için hukuki gerekçe sağlamazdı. Şimdi insanlar İran’a vahşi, haksız ve kışkırtılmamış bir savaşın mağduru olarak bakıyor. Bu nedenle Strait of Hormuz’u kapatmak ona hukuki meşruiyet sağlıyor.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda, Trump 39 gün sonra bunun bir hafta, belki iki hafta süreceğini söylemişti.
Dr. Samuel Arian: Evet.
Konuk: Bu olmadı. Hatta İran şimdi bu savaş başlamadan öncesine göre daha fazla koz elde etmiş durumda. Küresel ekonomideki paniği görebiliyordunuz. Bu eylem yüzünden petrol fiyatı 60-70 dolardan 100 doların üzerine çıktı; bazen 110 ve 120 dolara kadar ulaştı. Bunun yalnızca küresel ekonomi üzerinde değil, Amerika Birleşik Devletleri içinde de yıkıcı etkisi olacaktı.
Kasım ayında seçmenlerle yüzleşmek zorunda. Kendisi değil belki ama partisi yüzleşmek zorunda. Bu Cumhuriyetçi Parti için iyi haber olmayacaktı. Buna ek olarak enflasyon, ekonomik toparlanma ve tüm programlarıyla ilgili iddiaları vardı. Bu yüzden panikliyordu. Bu savaşı durduramıyor. İranlıları yenemiyor. Hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremiyor.
Bütün bu büyük açıklamaları yapıyordu ve herkes onun yalan söylediğini biliyordu. “Onlarla müzakere ediyorum. Doğru insanlarla konuşuyorum. Rejim değişikliği var çünkü Dini Lider’i öldürdük” diyordu. Bütün bunların saçmalık olduğunu herkes biliyordu. Bu, Donald Trump’ın abartılmış hâliydi. Bütün bu açıklamaları yapmaya çalışıyor ve yalan söylediğini biliyordu.
Sonra İran’ın bir stratejisi olduğunu, bu stratejinin işe yaradığını ve kendisinin bunu açamadığını fark etti. Bir noktada gemilere donanmasıyla refakat edeceğini söyledi. Yapamadı. Sonra donanmasını getirip bunu zorla açacağını söyledi. Yapamadı. Müttefiklerinden, Avrupalılar dahil, yardım istedi. Kimse gelmedi. Tek bir ülke bile onunla birlikte hareket etmedi. Herkes onunla alay ediyordu. Sonra geri dönüp onlara hakaret etmeye başladı.
Medeniyeti Yok Etme Tehdidi ve Pakistan Kanalı
Çaresizlik anında İran’ı, medeniyetlerini bitirmekle, onları taş devrine döndürmekle tehdit etti. İranlılar gözünü bile kırpmadı. Yollarına devam ettiler. Ona karşılık verdiler ve aslında ona meydan okudular.
Sonra geri döndü. Hatırlarsanız, hep teslim olmalarını, kapitülasyonlarını istiyordu. Neden hâlâ kapitüle etmediklerini soruyorlardı. Sonra İran hakkında 15 maddelik maksimalist talepler sundu: Her şeyi teslim etmeleri, ellerini kaldırmaları, beyaz bayrak çekmeleri, boyun eğmeleri gerekiyordu. Bunların hiçbiri olmadı.
Ardından geri dönüp “Tamam, az önce aldık...” dedi. Bu arada Pakistanlılara arabulucu olmaları için yalvardı. Pakistan’ı kimse umursamıyordu. Arka kanallar üzerinden “Bizim için bir şey yapın; belki en iyi yol siz olabilirsiniz” dedi. Turkey’ye gidebilirdi ama İranlılar Turkey’ye sıcak bakmayacaktı. Çünkü daha önce Türkler bazı başka müttefikleri, yani Pakistan, Egypt ve Saudi Arabia’yı devreye sokmuş ve Trump lehine daha uygun bir diplomatik çözüm getirmeye çalışmışlardı. İranlılar buna çok kızdı ve savaştan önce arabuluculuk için Oman’a gittiler.
Bunun üzerine Pakistan’a yöneldi ve “Bu konuda bir şey yapabilir misiniz?” dedi. Pakistan Başbakanı’nın tweetlerinden birinde görüldüğü üzere, bir açıklama paylaştı; açıklamanın üst kısmında, Pakistan Başbakanı’na hitaben bir ifade vardı. Yani o açıklamayı White House’dan almıştı. Sonra bunu fark etmedi. Düzenlemedi bile. Bunun başka bir yerden, görünüşe göre White House’dan geldiği hâlâ görünüyordu. Islamabad’da bir toplantı olacağını o zaman duyurdu.
Başka bir ifadeyle, Amerikalılar Pakistanlıların iki taraf arasında arabuluculuk yapmasını sağlamaya hevesliydi. Elbette herkes bunun için minnettardı. Sonra Trump tweet attı ve iki haftalık bir ara, iki haftalık ateşkes, bir mütareke olabileceğini söyledi. Onları yok edeceğini, taş devrine döndüreceğini söyledikten hemen sonra, “Tamam, iki haftalık ateşkesimiz olacak ve Pakistan’da, Islamabad’da 10 maddelik plan temelinde müzakere edeceğiz” dedi.
Aslında İranlılar onun bu açıklamayı yapmasına çok şaşırdı. Ama elbette bunu görmezden gelemezlerdi. Angaje olmamazlık da edemezlerdi; çünkü başlangıç noktasının bu olmasını kabul etmişti.
Ateşkes, Lebanon ve Netanyahu’nun Hamlesi
İlk sorun ertesi gün ortaya çıktı. Pakistanlılar ve İranlılar tarafından verilen ve Amerikalılarca da kabul edilen açıklamadan çok açık biçimde anlaşılıyordu ki şartların bir parçası bölgede her yerde ateşkes olmasıydı.
Dr. Samuel Arian: Lebanon dahil.
Konuk: Lebanon dahil. Ertesi gün Netanyahu çıktı ve Lebanon’un bu anlaşmaya dahil olduğunu reddetti. Ardından Lebanon’u şiddetli şekilde bombalamaya başladı. 30 yıldır böyle bir şey yaşanmamıştı. Birkaç saat içinde 300’den fazla insanı öldürdü, binlerce insan yaralandı, her yerde yıkım vardı. Bu saldırının bütün amacı angajman kurallarını değiştirebilmekti. Belki müzakere ihtimalini bile mahvedebilirdi.
Ertesi gün Amerikalılar geldi ve geri adım attılar. Evet, Lebanon bu anlaşmanın parçası değildir, dediler. Bu İranlıları gerçekten zor durumda bıraktı; çünkü ileri mi gideceklerdi, yoksa bundan geri mi çekileceklerdi?
Onlar da “Tamam, eğer siz bunu yapmazsanız, açıkça üzerinde anlaştığımız şey buydu; Pakistanlılar da buna katılıyor. O zaman Strait of Hormuz’un açık kalmasına izin vermeyeceğiz” dediler. Bu onların cevabı olacaktı. Yani askerî değil, diplomatik bir manevrayla karşılık verdiler.
Birkaç gün içinde Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı JD Vance, İranlıların müzakere etmekten hoşlanmadığı kişilerle birlikte geldi. Çünkü iki kez onlarla müzakere etmişler, aldatılmışlar ve sonra İranlılara saldırılmıştı. Bunlar Steve Witkoff ve Jared Kushner’dı. Ama Amerika Birleşik Devletleri’ni kimin temsil edeceği üzerinde İranlıların gerçekten bir gücü yoktu.
Bence onlar oraya hem İsrailliler hem de Trump için casusluk yapmak üzere gönderildiler. Çünkü JD Vance’in bu savaşa karşı çıktığı biliniyordu; her ne kadar sonunda başkanını desteklemek zorunda kalsa da. Başkan olmaya çalışıyor. Trump’ın doğru tarafında kalmaya çalışıyor. Ona meydan okumaya çalışmıyor. Ama birçok makalede sızdırıldığı üzere, bu savaşa karşı olduğu ve buna karşı pek çok açıklama yaptığı çok açıktı. Bu yüzden diplomatik bir çözüm olabileceğine dair bir işaret olarak gönderildi.
Islamabad Görüşmeleri ve İran Heyeti
İranlılar ise en önemli kişilerden oluşan bir heyet gönderdi. Heyetin başında Mohammad Bagher Ghalibaf vardı. O yalnızca Parlamento Başkanı değil, aynı zamanda Ulusal Güvenlik Konseyi’nin önemli bir üyesi. Bu ona büyük güç veriyor. Daha da önemlisi, yeni Dini Lider tarafından güveniliyor; onu atayan kişi de odur. Trump geçmişte, her ne sebeple olursa olsun, onu muhtemel bir muhatap olarak zikretmişti.
Ghalibaf’ın ayrıca Islamic Revolutionary Guard Corps içinde liderlik geçmişi var. Başka bir ifadeyle rejim tarafından da çok güvenilen biri ve çok güçlü bir figür. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yeni atanan genel sekreteri Zulkar’ın da heyetin parçası olduğu bildirildi; emin değilim ama böyle rapor edildi. Elbette Dışişleri Bakanı da vardı. Başka kişiler de vardı.
Onların heyeti karar alma ve bir anlaşmaya varma konusunda tam yetkiye sahipti. Karşı tarafın ise görünüşe göre böyle bir yetkisi yoktu. Bunun kanıtı şu: JD Vance sahada 21 saat bulundu, ama müzakerelerde 15 saat yüz yüze görüşme yapıldı. Bu 15 saat içinde Donald Trump’a 11 telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldı. Düşünün, neredeyse her 90 dakikada bir odadan çıkıp telefon etmek zorunda kalıyordu. Sanırım Netanyahu’ya da bir telefon görüşmesi yaptı. Sonra Netanyahu daha sonra çıkıp JD Vance’in kendisine rapor verdiğini söyledi.
Bu olağanüstü bir şey. İnanılmaz. Bir süper güç adına müzakere eden Başkan Yardımcısı, 9 milyon nüfuslu ve Amerika Birleşik Devletleri’ni peşinden sürükleyen bir ülkeye rapor veriyor. Bu size kimin kimi yönettiğini, kimin köpek, kimin kuyruk olduğunu gösteriyor.
ABD’nin Maksimalist Talepleri
Her hâlükârda müzakereler, Trump’ın temsil ettiği gibi 10 maddelik plan temelinde olmaktan çok uzaktı. Aslında Amerika Birleşik Devletleri geldiğinde 10 maddelik plan tamamen bir kenara atılmıştı ve İranlılara yine Amerika Birleşik Devletleri’nin aynı maksimalist koşulları, maksimalist talepleri sunuldu.
Dr. Samuel Arian: Neden? Neden böyle oldu?
Konuk: Görünüşe göre yine, her seferinde bir şey olacak sandığınızda İsrailliler devreye giriyor ve kendi gündemlerini dayatıyorlar. Bunun Pakistanlılarla üzerinde anlaşılan ve İranlılara aktarılan şey olmadığı çok açıktı.
Aslında dört ana talep vardı. Birincisi, Strait of Hormuz’un derhal açılmasıydı. İranlıların hiçbir kontrolü olmayacaktı; 28 Eylül öncesindeki koşullara geri dönülecekti. Amerika Birleşik Devletleri’nin buraya tam erişiminden bahsediyoruz ve bu derhal gerçekleşecekti. Başka bir deyişle İranlılar, karşılığında herhangi bir şey almadan önce taviz verecekti.
İkinci şart, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının, 440 kilogramın tamamının İran dışına çıkarılmasıydı. İlk başta bunun Amerika Birleşik Devletleri’ne getirilmesini istediler ki bu çok tuhaftı. Çünkü zihinlerinde, rejimini kurtarmak için bütün nükleer programını Amerikalılara teslim eden model vardı. Buna böyle bakıyorlar. Nicaragua’yı bir model olarak görüyorlar. Libya’yı bir model olarak görüyorlar. İran’a farklı bakmıyorlar. Bu yine sömürgecinin, emperyalistin zihniyetidir.
Sonra, başka bir ülke de olabilir ama İran’dan çıkarılması gerekir, dediler.
Üçüncü şart, son altı haftada hiçbir şey olmamış gibi sıfır zenginleştirmeydi. Bu, savaş başlamadan önce de sahip oldukları aynı talepti. Bundan geri adım atmadılar.
Dördüncü şart ise İran’ın, özellikle Iraq, Yemen ve Lebanon’daki tüm müttefikleriyle ilişkilerini koparmasıydı.
İranlılar “Peki bu olursa ne alacağız? Karşılığında ne alacağız?” diye sorduğunda, yaklaşık 27 milyar dolarlık dondurulmuş İran parasını serbest bırakacaklarını söylediler. Sanırım bu para yedi farklı ülkede dondurulmuş durumda. Birincil ve ikincil yaptırımlarına ne olacağını sorduklarında ise cevap, bunun gözden geçirileceği oldu.
Bence “gözden geçirilecek” demelerinin nedeni, bunu füze programlarına karşı pazarlık konusu yapmaya çalışmalarıydı. Ama bu tur müzakerelerde bunu gündeme getirmediler.
Elbette bunların hiçbiri İranlılar için kabul edilebilir değildi; bırakın tüm şartları, tek biri bile kabul edilebilir değildi.
Zenginleştirme Tartışması ve Müzakerelerin Kopması
Bu sırada bazı teknik ekipler zenginleştirme meselesine bakıyordu. Çünkü bu, savaş başlamadan önce tartışılmış bir konuydu. Görünüşe göre İranlılar, NPT kapsamında...
Dr. Samuel Arian: Evet.
Konuk: Belirli bir noktaya kadar, yüzde 20’nin üzerine çıkmadığı sürece...
Dr. Samuel Arian: Sivil kullanım için.
Konuk: Sivil kullanım için. Ayrıca 2015 JCPOA anlaşması, yani 5+1 anlaşması olarak bilinen Joint Comprehensive Plan of Action kapsamında yüzde 3,67’ye kadar zenginleştirme hakkına sahiptiler. Belirli koşullar uygulanmak şartıyla bunun ötesinde de zenginleştirme yapabilirlerdi.
Bundan vazgeçmeye ve zenginleştirmeyi dondurmaya istekliydiler. Bunun beş yıl için olduğu bildirildi. Bu teknik görüşmeler içinde ele alınıyordu. Ardından Amerika Birleşik Devletleri buna 20 yıl karşı teklifte bulundu. Bunu tartışıyorlardı. Sonra birden Amerikalılar geri döndü ve sıfır zenginleştirme dediler.
Yani siz İran’ın bu hakka sahip olduğunu kabul ederek ne kadar süre gönüllü olarak donduracağını tartışıyorsunuz; sonra birden geri dönüp “Hayır, zenginleştirme yok, sonsuza kadar, kalıcı olarak” diyorsunuz. Ardından müzakereleri kesiyorsunuz, basına açıklama yapıyorsunuz ve gidiyorsunuz. Açıkça burada İsrailliler devreye girdi ve Trump herhangi bir anlaşma yapma niyetinden yeniden geri döndü.
İşler temelde böyle ilerledi. O sırada İranlılar endişeliydi: Pakistan’dan ayrıldıktan sonra hedef alınacaklar mıydı? Uçakları vurulacak mıydı? Suikasta mı uğrayacaklardı? Bu yüzden risk aldılar ve bazı manevralar yaptılar. Tehran yerine Mashhad’a gittiler. Mashhad ülkenin sınırdaki ucunda yer alıyor. Oradan sonra trenler, otomobiller ve benzeri yollarla hareket ettiler ki hedef alınmasınlar. Başka bir ifadeyle dağıldılar; böylece birlikte bulunmayacaklardı. Eğer biri suikasta uğrarsa, herkes aynı anda öldürülmüş olmayacaktı.
Yardım Çalışmaları
Konuşmacı: BET şu anda yaklaşık altı yıldır topluluğu destekliyor. Hem mesleki eğitim şeklinde destek sunuyoruz ki daha az bağımlı hale gelebilsinler, hem de gıda desteği sağlıyoruz. Burada 1.000 aileye kupon şeklinde gıda paketleri dağıtıyoruz. Bunların çoğu dul kadınlardan oluşuyor.
Dikkat! Yabancı! Yabancı!
için
btml.us/thinking adresini ziyaret ederek daha fazla bilgi edinin ve destek olun.
Yani bu, olan bitene dair çok kapsamlı bir tartışmaydı. Size şunu sorabilir miyim: Burada suçu doğrudan İsraillilerin kapısına koyuyorsunuz. İsrailliler bu müzakereleri örttü. Bunun ne kadarı İsraillilerden kaynaklanıyor, ne kadarı aslında şu anda Washington’daki politika yapımının tutarsızlığından kaynaklanıyor? Tarihsel olarak Amerikan yönetimini düşündüğümüzde, politika yapımına katkıda bulunan farklı kurumları düşünürüz; başkan kim olursa olsun, bir strateji önerilmeden ve kararlaştırılmadan önce düşüncelerini toparlayan çok sayıda kol, çok sayıda farklı kurum vardır. Ama bana öyle geliyor ki şu anda bütün karar alma gerçekten tek bir adam tarafından yürütülüyor. Hani şu espri vardır ya, odadaki son kişi Donald Trump’ın nihai kararını etkileyebilen kişidir. Bunun ne kadarı gerçekten tek bir kişinin tutarsızlığından ve tutarlı kararlara bağlı kalamamasından kaynaklanıyor? Yani 10 maddelik planın yeşil ışığından bir gün önce söylediği şey, ertesi gün sadece hayal gücünün bir ürünü haline geliyor. Washington’daki bazı analistlerden okuduğum bir tartışma da şu: Donald Trump’ın zihni artık muhtemelen pek yerinde değil ve o kadar çok...
Muhtemel demans hakkında bir tartışma var, değil mi? Bazı performanslarına bakarsanız, kendisini İsa Mesih gibi tasvir ettiği o paylaşımı düşünürseniz, bu tür bir etkileşim artık zihinsel kapasitesi tam yerinde olan bir adam gibi görünmüyor. Bu analize ne kadar pay veriyorsunuz? Burada elimizde kontrolden çıkmış bir monark mı var?
Hem çok sayıda anekdotsal kanıt var hem de tanıklar var.
Evet.
Bize bu operasyonun iyi düşünülmediğini, askeri ve siyasi danışmanları tarafından bunun iyi bir karar olmadığı konusunda uyarıldığını söylüyorlar.
Sözünüzü kesebilir miyim, hatta irrasyonel denebilir, değil mi? Çünkü geçen sefer rasyonel ve irrasyonel karar alma üzerine konuşmuştuk. İranlıların Amerikalılardan çok daha rasyonel olduğu söylenebilir mi?
Kesinlikle.
Pardon.
Kesinlikle, kesinlikle. Arada çok büyük fark var. Kesin olan şu ki doğru soruları sormadı ya da soruları görmezden geldi ve Netanyahu’nun kendisine sunduğu paketi çok hızlı satın aldı. Muhtemelen o kararı iki hafta önce vermişti ve bunun kolay bir operasyon olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla bu açıkça aceleci bir karardı; derin devlet ya da kurumlar tarafından incelenmemiş bir karardı. Elbette Genelkurmay Başkanı, en üst düzey askeri yetkili, endişeliydi. Kendi tarzı bu olduğu için görüş bildirmedi. Ama kesinlikle ona ters gidebilecek her türlü şeyi anlatıyordu; bu da karar verirken çok dikkatli olması gerektiği anlamına geliyordu. Bu konuda gerçekten hevesli olan tek kişi savaş bakanıydı, bazen savaş suçları bakanı da denilen Pete Hegseth.
Ama çok Siyonist olan insanlar da dahil herkes temkinliydi. CIA direktörü çok hararetli bir Siyonisttir, dışişleri bakanı da öyle; ama onlar da bu konuda çok endişeliydi. Dışişleri bakanı birkaç gün sonra bunu gerekçelendirmek için geldiğinde temelde şunu söyledi: İsrailliler saldıracaktı ve biz zaten buna sürüklenecektik. O halde biz de ön alalım diye düşündük. Bu, büyük bir savaşa girmek için iyi bir argüman değil.
Evet.
Ayrıca İran’ın hangi kartlara sahip olduğu, bunun sonuçları hiç tartışılmadı. Sürekli “Bana askeri üslerimizin peşine düşecekleri söylenmedi. Bölgedeki müttefiklerimizin peşine düşeceklerini hiç düşünmedim. Hürmüz Boğazı’nı kapatacaklarını hiç düşünmedim” diyordu. Bu, bu kişinin yetersizliğini gösteriyor. Demansı var mı yok mu fark etmez; günün sonunda bu kararı o verdi ve bunun ABD için, bölge için ve bütün dünya için çok büyük sonuçları var.
Ve sonunda elimizde olan şey buydu. Sorunuza dürüstçe cevap vermek gerekirse, ABD’nin bir stratejiden, kapsamlı bir stratejiden, hatta bu bakımdan olası senaryolardan yoksun olduğuna inanıyorum; çünkü bunlar sadece ilerledikçe verilen türden kararlardı. Bunu tweetlerinde de görebiliyordunuz. Açıkça çelişiyordu ve bazen, bu arada kitaplarında da bir emlakçı olarak söylediği gibi, “Benim tarzımda düşmanı şaşırtmayı severim” diyordu.
Yani iki üç çelişkili pozisyon sunuyor, düşmanı şaşırttığını düşünüyor. Bu siyasi pozisyonlarda gerçekten işe yaramaz; çünkü bu şekilde güvenilirliğinizi kaybedersiniz. Bütün mesele şu ve yine John Mearsheimer’ın birkaç kitap yazmış olması burada iyi bir şey; kitaplarından birinin adı Liderler Neden Yalan Söyler, çok ilginç bir kitap.
Bu kitabı neden yazdığını uzun uzun anlatıyor ve sonra özellikle ABD başkanları olmak üzere çoğu liderin, ayrıca Rusların ve başkalarının yaptığı önemli açıklamalara gidiyor. Şunu savunuyor ve temelde diyor ki, çalışmasında ve araştırmasında liderlerin çoğunlukla yalnızca kendi iç kamuoylarına yalan söylediklerini bulmuş. Yabancı kamuoyuna çok nadiren yalan söylerler. Bu çok ilginç bir gözlem ve bunun neden böyle olduğunu açıklıyor; çünkü bunun güvenilirlikle çok ilgisi var. Ama Trump ikisine de yalan söylüyor. O kadar zeki olduğunu, hem iç kamuoyuna hem dış kamuoyuna sunduğu aldatmacadan sıyrılabileceğini düşünüyor. Ama olan şu ki insanlar iki üç kezden sonra sizi çözüyor ve söylediklerinize bir daha asla inanmıyorlar. Temelde burada olan da bu.
Sabah bir gün İran’ı yok etmekle tehdit ediyor, onları taş devrine döndürmekle ve bir medeniyeti sona erdirmekle tehdit ediyor; birkaç saat sonra gelip “Tamam, sizin planınız temelinde müzakere edelim” diyor. Yani, yapmayın. Diyelim ki sözünüze inandılar.
Sonra geri adım atıyorsunuz.
Aynı şey daha önce iki kez oldu. Müzakere ediyorlardı; İran bir müzakere heyeti gönderiyor, çok ciddi öneriler getiriyordu; o da kendi müzakere heyetini gönderiyordu ve iki üç gün sonra gidip onlara saldırıyordu. Bunun aldatma savaşı olduğunu, Sun Tzu’nun iş başında olduğunu düşünüyordu. Bu aptallığın iş başında olmasıdır.
Kendini savaş bakanı diye tanımlayan Pete Hegseth hakkında sorabilir miyim? Bu yönetimde kusursuz bir fırtına var gibi görünüyor. Bir yanda zihinsel olarak yetersiz hale gelmiş olabilecek Donald Trump var, diğer yanda Peter Hegseth var; hayatındaki çoğu girişimde başarısız olmuş biri gibi görünüyor ama aynı zamanda bir Haçlı gibi duruyor. En habis türden Hristiyan misyonerlik coşkusuyla motive olan biri. Pete Hegseth gibi birinin ruh halini ya da Pentagon ve genel olarak yönetim üzerindeki etkisini nasıl anlıyorsunuz veya tanımlıyorsunuz? Çünkü bence Netanyahu’dan sonra bu savaşın en büyük amigo kızlarından biriydi.
O bir saldırı köpeği. Trump tarafından saldırı köpeği olması için işe alındı. Trump’a askeri kararlarda karşı durabilecek yaklaşık 12 farklı generali tasfiye etti. Çünkü Trump ilk döneminden şunu öğrendi: Özellikle güçlü insanlarla istediğini yaptıramıyor. Bu yüzden bütün bu güçlü insanlardan kurtulmaya çalıştı ve sonra temelde yakın adamlarını getirdi.
Ama Hegseth hafif sıklet bir kişi. Önceki işlerinde, asker olarak bir deneyimi vardı. Sonra başarısız, ya da kiminle konuştuğunuza bağlı olarak başarısız sayılmayan, bir medya figürüne dönüştü. Ama yazılarına, davranışlarına, tavırlarına, retoriğine derinden baktığınızda, onun Haçlı olarak kıyamet zamanına derinden inanan biri olduğunu görürsünüz. Bunu saklamıyor bile.
Sanırım üzerinde “kâfir” yazan bir dövmesi var; bunu Irak ve Afganistan’daki görevleri sırasında edinmiş olmalı. Kâfir, inançsız demek. Yani kâfir olmaktan gurur duyuyor. Bu da Müslüman dünyasını ya da Müslümanları baş düşmanları olarak gördüğünü gösterir. Başka bir deyişle, bu dünyaya jeopolitik anlamda ABD’nin çıkarına ne olduğu prizmasından bakmıyor. Büyük güçlerin rolü ne olur, onlarla nasıl yüzleşirsiniz diye bakmıyor. O şuna bakıyor: Armageddon’a geliyoruz ve tarihe geçebilecek lider ben olmak istiyorum. İncil’de, kıyamet zamanı kehanetlerinde öngörülen kişi benim; bu kötü insanların peşinden gidecek olan benim.
Bu yüzden şimdi bütün sözlerinde dini, duaları, İsa’yı çağırmaya çalışıyor; temelde Armageddon ve kıyamet zamanı dili vaat ediyor. Bunu Trump’a satıyor. Tehlikesi buradan geliyor. Onun anlayışında İsrail bu paradigmaya uyuyor. Bu, 1980’lerden beri gördüğümüz Evanjelik, aşırı Evanjelik söylem. İsrail’e taparcasına hayranlık duyduklarını düşünüyorlar; Yahudilerden nefret etmelerine rağmen. İsrail’in, İsa Mesih’in dönüşünü hızlandırmak için biletleri olacağını düşünüyorlar.
Bunu böyle anlıyorlar. Tamamen saçmalık ama böyle inanıyorlar: Bununla Müslümanları yenebilecekler, İsa Mesih gelecek ve İsrail bölgesel güç olarak kendini gösterebilecek, belki Mike Huckabee’nin savunduğu gibi daha büyük bir İsrail olarak ortaya çıkabilecek; bu da İsa’nın gelmesini sağlayacak. Sonra hepsi mutlu olacak, Müslümanları yenecekler ve bu çağda bunu gerçek kılmanın yolu bu olacak. O bunlara inanıyor ve bunu birden fazla kez söyledi; Batı Duvarı’na sırtını dayayarak.
Evet.
Olacak olan şeyin bu olduğunu, İsrail’le birlikte olmamız gerektiğini, bunun şart olduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu kararlar alınırken, Hegseth ve başkalarının varlığında İsrail’in Beyaz Saray içinde ayrıcalıklı bir yolu var. Trump’ın ruhani gurusu da var, dua etmeleri için getirdikleri bütün bu insanlar. Adı Paula White.
Beyaz Saray’da ve kendisini Donald Trump’ın kişisel papazı olarak sunuyor. İnandığı şey bu, savunduğu şey bu, teşvik ettiği şey bu ve sürekli konuştuğu şey bu: Kıyamet zamanındayız, İsa yaklaşıyor, geliyor; bu ancak Kudüs İsrail’in başkenti olduğunda, İsrail müreffeh olduğunda, İsrail bölgede hegemon olduğunda gelecek ve biz onları yeneceğiz. Zihin çerçeveleri bu. O yüzden olan bitenden çok uzak değil.
Trump’ın kendisinin bunların hiçbirine inandığını sanmıyorum. Tanrı kavramına, cennet ve cehenneme falan inandığını bile sanmıyorum. O oyunu oynuyor. Ama bu insanlar gerçekten çok tehlikeli.
Bu büyüleyici. Amerika’da uzun süre yaşadınız ve Amerikan halkının nabzını hissedebiliyorsunuz. Sizce sağda hangi versiyon, Hristiyanlığın hangi versiyonu nihayetinde başarılı olacak? Pete Hegseth’in versiyonu mu; bu çok Haçlıcı, habis Hristiyanlık türü, İslam’ı düşman olarak gören bu misyonerlik coşkusu mu? Yoksa sanırım Tucker Carlson, Candace Owens ve hatta Megyn Kelly gibi insanların Hristiyanlığı mı? Kim inanırdı, daha dün televizyona çıkıp Donald Trump’ın yaptığı o İsa paylaşımını kınadı. Tucker Carlson, Müslümanlar ile İsa arasındaki yakın bağdan ve biz Müslümanların İsa’ya nasıl hürmet ettiğimizden, onu bir peygamber olarak gördüğümüzden söz etti. Yani daha iyi huylu bir Hristiyanlık versiyonu da var ve özellikle önce Gazze, şimdi de İran savaşı sonucunda önemi artıyor gibi görünüyor. Sizce kamuoyu hangi tarafa eğiliyor?
Öncelikle Amerika söz konusu olduğunda, Amerika’nın Avrupa gibi olmadığını anlamalıyız. Bunun nedeni de tarihtir, bu ülkenin nasıl ortaya çıktığıdır. Hristiyanlık görece güçlüdür. Batı toplumlarında dinin rolünü Müslüman toplumlarda yaptığımız gibi kıyaslayamayız. Bu tamamen farklı bir paradigmadır.
Evet.
Ama Avrupa’nın ne kadar seküler olduğu düşünüldüğünde, Amerika kıyasla çok dindardır. Başka bir deyişle insanlar Hristiyanlıklarına inanırlar. Mutlaka ezici çoğunluk değil, ama Amerika nüfusunun önemli, ciddi bir kısmı dindardır. Onlar için din, sadece inanmanız anlamına gelir. Uygulamak zorunda değilsiniz, değil mi? Belki haftada bir kiliseye gidersiniz. Ama daha yüksek bir güce inanırsınız. Belirli öğretilere inanırsınız.
Tarihsel olarak konuşursak, bu yüzyıllar öncesine gider. 1791’de, devletin kuruluşunun başında kabul edilen Birinci Değişiklik’te de bunu görebilirsiniz. Birinci Değişiklik, dini devletin zorlamasından korumakla ilgiliydi. Devlet dine müdahale etmemeliydi, tersi değil. Bu da toplum içinde dini teşvik etmek için gerçekten ciddi bir alan olduğu anlamına geliyordu. Birçok mezhebin, Hristiyanlığın birçok farklı kolunun Amerika’da büyüdüğünü ya da Amerika’da yetiştiğini görebilirsiniz; başka hiçbir yerde var olmayan Mormonluk dahil.
Her neyse, bu çok güçlü dini topluma sahipsiniz. Modern çağdan önce eğitim sisteminin çoğu, ve modern çağ derken 20. yüzyıldan söz ediyorum, üç yüzyıl boyunca büyük ölçüde kiliseler tarafından yürütülüyordu. Dolayısıyla çoğu insanın bu ön kabulleri, dine dair bu anlayışları vardı; toplum hâlâ seküler, derinden seküler bir toplum olsa bile. Ama yine de onların din anlayışı farklıdır. Din şudur: İsa Mesih’e kişisel kurtarıcınız olarak inanıyorsanız, Hristiyanlık doktrinine inanıyorsanız, o zaman inanan birisiniz ve kurtuldunuz. Uygulamak zorunda değilsiniz. Ama uygularsanız elbette daha iyidir.
Son bir yüzyıldır, dinin siyasi amaçlar için nasıl güçlendirilebileceğinin izini sürebiliriz. Bu en azından geçen yüzyılda oldu. Dini siyasi kazanç için kullanmaya çalışan birçok önde gelen kişi var. Ama bu, Ronald Reagan döneminde, 80’lerde belirgin ve etkili hale geldi. İlk kez örgütlü Hristiyanlık, özellikle Evanjelik hareket, Ronald Reagan’ı desteklemek için geldi. Bu hareket yükseldi, zirvesine ulaştı ve şimdi inişte.
Buna örgütlü Evanjelik hareket deniyor. Kendileri en az 40 milyon olduklarını söylüyor, bazen 70 milyon diyorlar. Bence bu çok abartılı. Muhtemelen 40 milyon civarındadır ve belki bunların yüzde 70 ila 80’i bu şeylere inanıyordur. Evanjelik olmak, mutlaka bütün bu mitlere inandığınız anlamına gelmez. Ama mega papaz haline gelen çok güçlü papazlarınız olduğu için, yani milyonlarca takipçisi olan papazlarınız olduğu için, bazıları Siyonistlerle, Hristiyan Siyonist denenlerle bir tür anlaşma yaptı ve bunlar çok güçlü insanlar. Para ve insanlara erişim bakımından temelde imparatorlukları var.
Bu insanları muhtemelen on milyonlar içinde sayarım ama mutlaka 40 milyon değil. Bence bu abartılı bir sayı. Ama iyi örgütlü oldukları için etkileri var. Bu hareketlerin çoğu Güney’de. Bu yüzden Güney’in neredeyse tamamen Cumhuriyetçilere kaydığını görüyorsunuz. Güneydeki bütün eyaletler; Arkansas, Alabama, Mississippi, Louisiana, bir noktada Georgia. Sanırım o değişiyor. Bir noktada South Carolina, North Carolina’ya ulaştılar ve şimdi Virginia değişiyor. Florida da bir ölçüde, özellikle son yıllarda. Yani 10 ya da 15 eyaletten söz ettiğinizde ve her eyalet iki senatörle temsil edildiğinde bu ciddi bir şeydir. En az 30 senatörünüz olur; Kentucky ve diğerleri, West Virginia dahil. Çoğunluk için ihtiyacınız olan şey de 51’dir. Dolayısıyla Evanjelikleri kullanarak bunu dönüştürebildiler.
İlginç olan şu ki Gazze artık insanların Hristiyanlığın gerçek anlamı konusunda gözlerini açtı. Tucker Carlson, Candace Owens ve başkalarının tartışmaya çalıştığı şey şu: Hristiyanlık bir soykırımı, çocukların hedef alınmasını, insanların bu şekilde yok edilmesini destekler mi? Bu insanlara sormaya başladılar: İncil’in neresinde Benjamin Netanyahu’yu desteklememiz gerektiği, çılgınca hareket eden, çocukları ve herkesi öldüren, binaları ve kiliseleri hedef alan bu Siyonist devleti desteklememiz gerektiği yazıyor?
Böylece temel sorular sormaya başladılar. Sonra bunun ötesine geçtiler ve diğer tarafı araştırmaya başladılar. Biz her zaman görünmezdik. Her zaman ötekiydik. Her zaman düşmandık. Her zaman teröristtik. Bu zor soruları sorarlarsa antisemit diye adlandırılabileceklerini biliyorlardı. Megyn Kelly’nin dediği gibi, “Bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum ama buna girmek istemiyordum, çünkü umursamıyordum.” Gerçekten umursamadığını söylüyor. Tucker Carlson gibi biri şunu söyleyecek: Bir şeylerin yanlış olduğunu anladım ama oraya girmek istemedim çünkü girmek istemediğim kavgalara girecektim.
Şimdi diyorlar ki, hayır, buna girmeliyiz; çünkü bu ülkemizi politikalar bakımından etkiliyor. Dinimizi etkiliyor ve tüm hayatımızı etkiliyor; çünkü ahlak dikkate alınmalı. Bu yüzden bu zor soruları soruyorlar. Bu güç soruları soruyorlar ve şimdi cevap arıyorlar. Cevap ararken Siyonizm’in kötülüğünü keşfettiler. Sonra daha fazla soru sormaya başladılar ve geçmişte kendilerine söylenen şeylerin çoğunun yalan olduğuna dair çok ilginç cevaplar almaya başladılar.
Gözlerini açıyorlar. Candace Owens’ın her zaman söylediği gibi: “Bu cevapları bildiğimi sanıyordum; şimdi bana söylenen her şeyin yalan olduğunu görüyorum.” Kennedy’ye ne olduğu dahil, tarihlerinde yaşanan bazı çok önemli şeyler dahil. Şimdi bütün bunların hepsinde bir Siyonist bağlantı olduğunu söylüyorlar. Bu, nihayetinde Evanjelik hareketi etkileyecek. Şimdi Evanjeliklerden de açıklamalar görüyorum; mutlaka Hristiyan Siyonist fraksiyondan değil ama artık ses çıkarıyorlar, bu zor soruları soruyorlar ve “Bu biz değiliz. Bu Hristiyanlık değil. İsa Mesih’in teşvik ettiği, konuştuğu şey bu değil. Gerçekten konuşmalıyız, çünkü bu insanlar bizim adımıza konuşmuyor” diyorlar.
Bence sonunda şu anda din alanında, kamusal konuşma ve kamusal söylem alanında olan bu tür hareketin siyasi getirileri olacak. Siyasi sonuçları olacak. Bu olduğunda, bence Demokrat Parti içinde olanlar dahil çoğu Siyonist kaçacak yer arayacak. Tabii Demokratlar içinde de bu politikayı dini inançlara ya da Hristiyanlığa dayanarak değil, Amerika’nın ahlaki söylemi olması gerektiğini düşündükleri şeye dayanarak sorgulayan insanlar var.
Bu doktrinler, bu ilkeler; Amerikalıların inandığı söylenen özgürlük, insan hakları, hukukun üstünlüğü, insan hayatının kutsallığı ve bütün bunlar. Geçmişte bize belli şeyler söylendi: Bunlar terörist, bunlar şöyle, bunlar böyle. Tabii teröre karşı küresel savaş denen şey de bir rol oynadı; çünkü 20 yıl boyunca dünya çapında Müslümanların peşine düşülürken kendilerine de yalan söylendiğini biliyorlardı. Bunun tamamen yalan olduğunu biliyorlar. Şimdi her şey bir araya geliyor ve bence zaman içinde olumlu bir etkisi olacak.
Harika. İran yönetimine, İran hükümetine döneyim. Elbette birçok siyasi ve askeri lider İsrail-Amerikan savaşı tarafından suikasta uğratıldı. Dini liderleri Hamaney suikasta uğratıldı ve birçok kişi aslında ılımlı denilen kişinin Hamaney olduğunu savunuyor. Bu muhtemelen çok yüklü bir kelime ama en azından misilleme söz konusu olduğunda, Batı’yla ilişkiler söz konusu olduğunda, daha önce bahsettiğiniz bütün nedenlerden dolayı ihtiyatlı bir nota basan kişiydi. Şimdi oğlu, dini lider Mücteba Hamaney var ve analistler onun babasından daha az güçlü olduğunu öne sürüyor gibi görünüyor. Birçok bakımdan artık esas söz sahibi olanların Devrim Muhafızları’nın başındakiler olduğu söyleniyor. Bununla birlikte biraz daha iddialı bir dış politika geliyor. Belki son birkaç haftada gördüğümüz de budur. İran’daki mevcut yönetim yapısını ve bundan sonra onlardan ne beklememiz gerektiğini nasıl analiz ediyorsunuz?
Çoğu analist gerçekten karanlığa ateş ediyor. İran sisteminin, siyasi sisteminin özünü anlamıyorlar.
Evet.
Bence çoğu bunu çok basit, indirgemeci bir şekilde görüyor. İran sistemi çok sofistike bir sistemdir ve karar alınırken bütün bu güçlerin sistem içinde yer alacağı şekilde tasarlanmıştır. Yıllar içinde bunu görürsünüz. İranlılar hiçbir zaman seçim kaçırmadılar. Savaş var mı, yaptırımlar var mı, ayaklanma var mı, ne olursa olsun seçimlerini her zaman zamanında yaparlar.
Evet.
Farklı başkanları oldu. Bazı başkanların reformist tarafta olduğu söylendi. Başka bir deyişle, sistemin içindeydiler; dini liderin sistemini kabul ediyorlardı ama farklı bir anlayışları vardı. Hatemi gibi biri vardı, Ruhani gibi biri vardı; bu çizgiye aittiler. Hatta Ahmedinejad bir noktada o da döndü. Diğerleri muhtemelen daha muhafazakârdı, Reisi gibi ve ondan önce Hamaney’in kendisi gibi.
Dini liderin buradaki rolü, bütün bu çizgilerin birlikte var olmasına izin vermek ve sonra keskin bir anlaşmazlık olduğunda karar verebilmektir. Sonra herkes o karara uymak zorunda kalır, böylece ülkenin izleyebileceği bir söylem olur. Geçmişte çoğu zaman Hamaney ve birçok kişinin görüş belirtmesine izin verdi ve mümkün olduğunca geri durmaya, kesinlikle gerekli olmadıkça nihai karar vermemeye çalıştı. Onun tarzı buydu. Dolayısıyla içeride her zaman insanlar olurdu. Suriye örneğinde bile yönetim içinde bir anlaşmazlık vardı.
Haşimi Rafsancani bir taraftaydı, başka insanlar başka taraftaydı. Ta ki bir karar alınana kadar. Hatırlarsanız geçen sefer sistemdeki denge ve denetleme mekanizmalarından söz etmiştim. İran’ın muhtemelen dünyadaki en sofistike denge-denetleme sistemine sahip olduğunu söylemiştim. Yürütme, yasama ve yargı denen üç kurumun olduğu diğer sistemlerden farklı olarak, onların dokuz kurumu var. Bu dokuz kurum birbirini denetlemeye çalışır.
Dini lider var, sonra dini lideri denetleyen Uzmanlar Meclisi var. Dini lideri seçer, onu sorumlu tutar, gerekirse görevden alabilir. Sonra üç erk var: yürütme, yani cumhurbaşkanı ve kabine; yasama, yani parlamento; ve yargı. Yargı, büyük ölçüde yargı tarafından kontrol edilir; yalnızca yargı erkinin başı dini lider tarafından seçilir. Sonra Anayasayı Koruyucular Konseyi denen kurum var. Bu konsey 12 kişiden oluşur: altı din adamı, altı hukuk uzmanı. Adayları denetlerler; sisteme inanmayan hiçbir adayın sisteme girmemesini sağlarlar. Ayrıca yasaları İslami şeriata ve anayasaya uygun mu değil mi diye denetlerler.
Bu Koruyucular Konseyi ile parlamento arasında bir fark ya da sorun olursa, başka bir yapı vardır; adına Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi denir. İkisi arasında hakemlik yapar. Böylece orada yedi ediyor. Sonra Devrim Muhafızları var. Devrim Muhafızları temelde rejimi koruyacak olan güçtür. Bir ordu gibidir. Kendi hava kuvveti, kendi donanması, kendi kara gücü ve benzeri vardır. Rolü rejimi korumaktır; çünkü bu bir İslam Cumhuriyeti’dir ve İslam’a ve İran’a karşı çok sayıda düşman vardır.
Ve ordu, eğer bir sızma olursa, diğerlerinde olduğu gibi bir darbe olursa, halkına asla sırt çevirmesin diye. Bu İran’da da 1953’te olmuştu. Bu yüzden bütün bu yapıyı oluşturdular. Tabii bir de dokuzuncu olarak Milli Güvenlik Konseyi var; bu farklı kurumlardan gelen birçok kişiden oluşur ve ülkenin yönünü belirler.
Böyle bir soru sorduğunuzda, diktatör gibi ya da ezici bir güce sahip olup dayatabilen tek bir kurum ya da tek bir kişi yoktur. Evet, dini lider en sonunda, farklar olduğunda bir pozisyon alır ve herkes buna uyar. Ama oraya gelmeden önce o sistemin içinde çok fazla çalışma yapılır. Devrim Muhafızları kesinlikle ülkede çok güçlü bir kurumdur ve insanların “devrimin ihracı” dediği şeyle görevlendirilmişlerdi; bu aslında çok gevşek, pek anlamı olmayan bir ifadedir. Çünkü o belirli söylem 80’lerin başında çok erken bir dönemde terk edildi.
Ama görevlendirildikleri şey şudur: Ülke liderliği İsrail’i ve bölgedeki yabancı nüfuzu en tehlikeli unsurlar olarak tanımladığı için ve İsrail’in İran’ı yok etme programına aldığı düşünüldüğü için, İsrail’le yüzleşmenin bir yolu Direniş Ekseni’ne destekten sorumlu olmaktır. Böylece farklı güçleri belirlediler; bunların hiçbiri devlet değil, hepsi devlet dışı aktörler. Bunları İran’ın mümkün olan her şekilde desteklenmesi gereken müttefikleri olarak gördüler. Bu desteği sağlamakla görevli kurum Devrim Muhafızları’dır. Lübnan’da Hizbullah’la, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad’la, Yemen’de Husilerle, Irak Haşdi Şabi ve diğer milislerle ilişkileri var.
Destek şudur: Eğer yüzleşeceksek tek başımıza yüzleşemeyiz. Bu yüzden bölgede bu mücadeleye bizimle katılmak isteyecek başka kimler var diye bakmalıyız. Bunlar belirlendi ve çok yakın ilişkileri var ama onlar müttefik. Birçok insan onlara vekil diyor ama gerçekten gidip vekil mi müttefik mi olduklarını incelediğinizde, vekil kelimesinin uygulanamayacağını görürsünüz.
Örneğin Hamas Tufan el-Aksa’ya gitmeye karar verdiğinde, aslında İran’la hiç koordine etmedi. Bunu nasıl biliyoruz? Çünkü artık Hamas lideri Sinvar ile Hamas’ın dışarıdaki lideri Haniye arasındaki yazışmalara sahibiz. Sinvar ona Siyonist devlete saldırı düzenleyebilecekleri farklı senaryoları verdi. Senaryo bir, senaryo iki, senaryo üç dedi. Senaryo üç, 7 Ekim’de fiilen yaşanan senaryoydu. Bu senaryo İranlılara hiç verilmedi. Haniye nedense bunu onlara vermemeye karar verdi.
Sinvar bile, bunlardan herhangi birini desteklemeye istekli olup olmayacaklarını sorar mısın dedi. Tabii onun hedeflediği senaryo birdi; herkesi işin içine sokacaktı. Senaryo iki ise en azından Hizbullah ve Husileri bunun içine sokacaktı. Haniye ona şunu söyledi: Onlara senaryo bir ve ikiyi sundum; evet demediler, hayır da demediler, konuşalım dediler. Sonra istediği destek neyse, mali destek, verildi. Ayda 15 milyon dolar gibi bir şey istiyordu ve bunun yarısı askeri mobilizasyona gidecekti. Onlara 30 milyon dolar verildi; konuştuğu kişi hemen 13 milyon dolar verdi. Sonra Katar eski emiri, emirin babası 12 milyon verdi diyor. Bunu ne için verdiğini bilerek verdiğini sanmıyorum. Sonra bir Müslüman ülkeden 5 milyon dedi. Ardından dini liderin geri kalanını karşılamayı taahhüt ettiğini söyledi; bu da 60 milyon dolar daha ederdi.
Başka bir deyişle ilişki vardı ama vekil ilişkisi değildi. Vekilde ne olur? Size ne yapacağınızı söylerler. “İşte 10 milyon dolar, benim için bunu yap” derler. Burada olan bu değil. Burada olan, bir müttefik yapısına sahip olmanız.
Aynı şeyi Hizbullah için de söyleyebilir misiniz?
Kesinlikle. Hatta Netanyahu, Hizbullah’ın peşine düşmeye karar vermesinin nedeninin o raporu iki kez okumak zorunda kalması olduğunu söylüyor. Mossad tarafından kendisine verilen raporda, İranlıların izlediği kararları etkileyen ve alan kişinin Hasan Nasrallah olduğu yazıyordu. Tersi değil. Hasan Nasrallah’ın İran üzerinde, İran’ın onun üzerinde olduğundan daha fazla etkisi vardı. Birçok durumda onlara hangi stratejileri, hangi adımları atmaları gerektiğini söylüyordu. İranlıların ona duyduğu saygı ve hayranlık bu kadardı. Sonrasında olanlardan sonra bunu ne kadar yaptıklarını görebiliyorsunuz.
Yani bu doğru değil. Çünkü baktığınızda bir iddia ya da argüman kurabilirsiniz: İran bu ileri üsleri kurmak istedi; çünkü 1980-1988 Irak savaşından, 1980’de Irak tarafından başlatılan o saldırıdan şunu öğrendi: Mümkün olduğunca İran içinde herhangi bir savaştan kaçınmalı. Bunun bir parçası da bu ileri üsleri kurmaktı; böylece insanlar caydırılırdı, çünkü bunun için ödenecek bir bedel olurdu. Tabii bütün bunlardan sonra bunun önemi kalmadı; şimdi onların peşine düştüklerini, şimdi de İran’ın peşine düştüklerini görebiliyoruz. Ama İran uzun zamandır bugüne hazırlanıyordu; tabii asimetrik savaş dahil. Bu füze programını kurdu ve ayrıca Hürmüz Boğazı’nı operasyonel hale getirdi; bu da onların nükleer seçeneği haline geldi, çünkü küresel ekonomiyi mahvedebilir ve çökertilebilir.
Kısacası bu soruya cevap şudur: İran’ın gerçekten bir stratejisi var. ABD’nin kırk yılı aşkın yaptırımlarla ekonomilerini mahvetmeye ve onları zayıflatmaya çalışması dahil birçok zayıflıklarına rağmen bütün güç kaynaklarını kullanabilecekleri bir strateji.
O nükleer seçenekten, Hürmüz Boğazı’ndan konuşalım. İranlıların bile bunun farkında olup olmadığından emin değilim, belki farkındaydılar; ama bana öyle geliyor ki Hürmüz Boğazı meselesinin önemi bugün öyle bir hale geldi ki Trump, en azından gördüğümüz kadarıyla, Trump ile İranlılar arasındaki en büyük mesele haline geldi. Bu bir nükleer seçenek. Ekonomik olarak dünyada dalgalar yarattı ve bence İran’ın başlangıçta sahip olduğunu muhtemelen fark etmediği bir kaldıraç sağladı. Amerikalılar Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alacaklarını ve müttefiklerin gemileri olsun, İran’dan gelen gemiler olsun, hiçbir geminin o bölgeden geçmesine izin vermeyeceklerini vaat ettiler; ta ki denizlerin özgürlüğü, statüko yeniden Boğaz’a dönene kadar. Bunun nasıl sonuçlanacağını görüyorsunuz? Dün bir Çin gemisinin Boğaz’dan geçmesine izin verildiğini ve Amerikalılar tarafından engellenmediğini not ettim. Lütfen bize Boğaz hakkında yorum yapın.
Amerikalılar açıkça kendi ayaklarına sıkıyor, çünkü bu işe yaramayacak. Bunu bir saniye gözden geçirelim. Öncelikle İran bunu neden operasyonel hale getirdi? Açıkçası geçmişte bunu yapmadılar, çünkü gerekçe yoktu. Hürmüz Boğazı açık bir suyoluydu. Herkese açıktı. Bunu Amerikalılar yarattı; çünkü İran’a saldırdıklarında İran da düşman tarafına ait olabilecek herhangi bir gemiye izin vermemek dahil bütün araçları kullanmak zorunda kalacaktı. Bu arada bu uluslararası hukuka uygundur. Burada yeni bir şey yok. Bunu kullanabilirsiniz. Geçişi kısıtlayabilirsiniz.
Hürmüz Boğazı yaklaşık 33 kilometredir. Şunu akılda tutun: 12 deniz mili sizin karasularınızdır; Umman tarafı için de aynısı geçerlidir. Bu çok dar alanlar bırakır. Çoğu insan, çoğu gemi aslında İran sularından geçmek zorunda kalır; çünkü diğer taraf çok sığdır. Başka bir deyişle İran karasularından geçmek zorundasınız; ekonomik bölge denen alanları dahil. 12 miliniz var ama sonra ekonomik bölge var ve bu bütün bölgeyi kapsıyor.
Bu da tanınan bir şeydir. Elbette insanlar bunu görmezden gelmeye çalışacak; çünkü İran’a burada kaldıraç vermek istemiyorlar. İran olanlardan faydalandı ve şimdi bunu kullanmaya çalışıyor; çünkü ABD üzerinde sahip olacağı en güçlü, en önemli kaldıraç bu. Gelecekte ABD ve İsrail’in geri gelip İran’ı tekrar vurmasını ne engelleyecek? Çünkü bunu Haziran 2025’te yaptılar, sonra Şubat ve Mart 2026’da geri geldiler. Sekiz ay sonra, on ay sonra gelip bunu yapmalarını ne engelleyecek? İran bunu silahlandırdığında, gelip İran’ı tekrar vurmak çok zor hale gelir. Bu çok mantıklı. Stratejik düşünen ya da jeopolitik düşünen herkes bunu söyler.
Elbette ABD ve dünyadaki diğer güçler bunu reddetmek isteyecek; sadece ona kaldıraç vermemek için değil, aynı zamanda özellikle İran ücret toplamakta ısrar ederse bunun bazı maliyetleri olacağı için. Bu İran’ı çok, çok zengin eder; bunun bir kısmını Umman’a verse bile. Bu arada tesadüfen söyleyeyim, İslamabad’da Vance İranlılara ücretleri paylaşmayı teklif etti. Trump böyle düşünüyor. Jeopolitik gerçeklerden bağımsız olarak. İranlılar da “Bunu neden yapalım? Sen kimsin gelip bunu söylüyorsun?” dediler. Bu bir mafya patronunun zihniyetidir. Bu, zeki olmaya bile çalışmayan, suç zihniyetine sahip birinin zihnidir. “Hadi aradaki farkı paylaşalım” diye düşünmek. Tabii hayır dediler; bunu yapmaya hakkınız yok.
Her neyse, Hürmüz’ün önemine kimse itiraz edemez. Abluka söz konusu olduğunda, ABD abluka ile burada avantaj sağlayabilir mi? Cevap hayır. Neden? Çünkü Çin ve diğer gemileri engelleyemezler. Diyelim ki bir Çin geminiz var. İran petrolünün yüzde 60’ı Çin’e gidiyor. Dolayısıyla Çin gemilerini müsadere etmeye başlarsanız, Çinliler cevap vermek zorunda kalır. İki seçenekten biriniz var. Ya müsadere edip götürürsünüz; Çinliler reddederse seçeneğiniz onları yok etmek, vurmak ya da bir şey yapmaktır. Bu Çin’e karşı savaş eylemidir. Bence ABD bunu yapmadan önce çok, çok kez düşünür. Bu gerçekten bir dünya gücüne karşı tırmandırma olur ve onlar da cevap vermek zorunda kalır. Bu yüzden hiçbir şey yapmadılar.
Diyelim ki Çinliler, İran’la yaptıkları anlaşma nedeniyle istedikleri gibi gelip gidecek. ABD de bu Çin gemilerine el koyma kararı almak zorunda kalacak; bence bunu yapmak neredeyse imkânsız olur. Geriye İran petrolünün diğer yüzde 40’ı kalır; bu başka limanlardan gönderilebilir ya da kara yoluyla yapılabilir. Türkiye dahil geçebilecekleri bütün bu ülkeler var ve teslim olmayacaklar, boyun eğmeyecekler; çünkü petrolünün bir kısmını ithal edemeyecek olması meselenin tamamı değil. Ama kim daha çok zarar görecek? İran mı, yoksa bütün dünya ekonomisi mi?
Aslında kendi ayaklarına sıkıyorlar. Çünkü bu kriz başladığında ABD, 140 milyon varil İran petrolü için yaptırım muafiyeti verdi. Petrolün yüzde 20’sinin bütün dünyadan tamamen eksilmesini istemediler. Bu yüzden İran petrolüne fiilen izin verdiler. Şimdi geri döneceklerse, İranlılar farklı yerlerden gelen hiçbir tankere izin vermeyecek; IRGC donanmasından izin almadıkça. Bu durumda bir ücret ödemeleri ve İran otoritesine tabi olmaları gerekecek; bunun kendilerine karşı koalisyonun parçası olmadığından emin olmak için.
Yani bu sembolik ama çok ileri gideceğini sanmıyorum. Çoğu uzmanın da size söyleyeceği şey bu: Bu gerçekten çok büyük bir fark yaratmaz. İranlılar, bir şekilde bazı İran gemilerini ele geçirmeye çalıştıkları için teslim olmayacaklar. Zaten İran kendi gemilerini göndermeyecek; genellikle başka ülkeler olur. İspanya İran’dan petrol almaya karar verirse ve ücretleri öderse, içeri girmesine izin verirler. İspanya İran’dan değil de başka ülkelerden, örneğin Kuveyt, Irak ya da Emirlikler’den petrol alır ve ücretleri öderse, içeri girmesine izin verirler. Şimdi Trump diyor ki, bunu yaparlarsa el koyacağız. Tamam. İngiliz gemilerine el koymaya başlarsa, tabii Britanya ücret ödemeyecektir; ama diyelim Japonya ya da İspanya, onlara el koymaya başlarsa bu uluslararası bir olay olur. Japonya’yla, İspanya’yla ve başkalarıyla sorunu olur. Dolayısıyla söylediği kadar kolay bir şey değil. Çok fazla böbürlenme ve kibir var ama bu tehditlerin hepsini sonuna kadar götüremez.
Belki bu da şu anda Amerikan politikasının ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor. Bir sorum var. Biz burada İstanbul’da, Türkiye’de oturuyoruz ve bana öyle geliyor ki İsrail retoriği, özellikle Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı, giderek artıyor. Belki bir ay önce buna inanmazdık ama şimdi ciddi insanlar potansiyel olarak Türkiye’nin artık İsraillilerin hedefinde olduğunu ve muhtemelen Türkiye’ye doğru bir tırmanma olabileceğini konuşuyor. Bunun ne kadar olası olduğunu düşünüyorsunuz? Bu retoriğin artmasının arkasında ne var?
Öncelikle Türkiye, Tufan el-Aksa’dan, İsraillilerin davranışından bir ders çıkardı: Kırmızı çizgileri yok. Düşmanlarını yok etmek için sonuna kadar gitmeye hazırlar. Hiçbir norma, hiçbir uluslararası hukuka, uluslararası kuruma, sözleşmeye ve benzerine saygıları yok. Gazze’de ne yaptıklarını gördük. Suriye’de ne yaptıklarını gördük. Lübnan’da ne yaptıklarını gördük. Suikastlar konusunda ne yaptıklarını gördük. Dünyada başka hiçbir ülke bunu yapmıyor. Buna baktığınızda gerçekten dikkat çekici ve emsalsiz. Bir ülkeye gidip liderlerini tekrar tekrar cezasız şekilde suikasta uğratabileceğiniz fikri; hatta bilim insanlarının peşine düşmeniz, çünkü politikalarını sevmiyorsunuz ve bunun bizim için ölümcül bir tehdit olacağını öngörüp “Bu yüzden onların peşine düşmeli, onları yok etmeli ve parçalamalıyız” demeniz. Bu Türkiye için açıkça büyük bir uyanış oldu.
Evet.
Bu yüzden savunmaları, zayıf noktaları üzerinde çalışmaya başladılar; özellikle füze programında, insansız hava araçları programında, başka alanlarda, hava savunmasında ve benzerlerinde. İsrail bunu hiç sevmiyor. Güçlü bir ülke görmeyi sevmiyor, çünkü bölgede daha güçlü hale gelen herhangi bir ülkeyi doğrudan tehdit olarak görüyor. Bu yüzden İsrail içinde birçok insan, eski başbakan Bennett dahil, açıkça “İran’dan sonra düşmanımız Türkiye’dir” demeye başladı. Bunu kamuoyu önünde söyledi. Ben-Gvir, Smotrich ve kabinedeki, Knesset’teki birçok kişi gerçekten Türkiye’den düşman olarak, İsrail’in bir sonraki hedefi olarak söz ediyor.
Daha dün bile, bu haftadan bahsediyoruz, Türkiye dışişleri bakanı Hakan Fidan, İsrail’in bütün bu açıklamalarla Suriye’de bir savaşa hazırlandığını düşündüklerini söyledi. Bu savaş muhtemelen Türkiye’yi de içerebilir. Muhtemelen Suriye’de bir savaş kışkırtmaya çalışıyorlar ki Türkiye çok güçlenmeden onunla angaje olabilsinler.
Hı hı.
Joe Kent gibi bazı insanlar bile, Amerika’daki bu 16 ya da 17 istihbarat kurumundan birinin başında olan, terörle mücadele departmanından sorumlu olan biri; her ne diyorlarsa o kurumun başındaydı.
Evet.
O da ABD’nin NATO’dan çıkmaya çalışmasından korktuğunu söylüyor. Böylece İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma olduğunda, bunu kamuoyu önünde söyledi, ABD Türkiye’ye karşı doğrudan rol alabilir. Çünkü Türkiye NATO içindeyken bunu yapamaz; çünkü 5. madde var ve savunma desteği gelmek zorunda kalır. Bunlar çok ciddi şeyler.
Çok ciddi. Bunlar o taraftaki insanlardan geliyor.
Hayır, bunlar çok ciddi suçlamalar.
Donald Trump’ın şimdi NATO’nun modasının geçtiğini söylemesinin arkasında bunun olduğunu düşünüyor musunuz?
Sanmıyorum. Türkiye’nin bunda rol oynadığını sanmıyorum. Bence kendisi hiçbir zaman NATO’ya inanmadı. Onları daha fazla para koymaya zorlamaya çalışıyor ama bunu böyle görüyor. Trump’ın dünyaya bakışı, geleneksel jeopolitik stratejistlerin baktığı biçimde değil. Açıkça NATO’nun Avrupa’daki varlığı Amerika’ya dünya işleri bakımından hâkimiyet ve önem sağlar; Rusya’yı da kesinlikle dengeler. NATO’nun bütün amacı buydu: Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği, şimdi de Rusya. O dünyaya böyle bakmıyor. Kendisini dünyanın merkezi olarak görüyor.
Ve bu yüzden her şeyin onun etrafında döndüğünü düşünüyor.
NATO’nun modasının geçtiğini ve bu Avrupalı güçlerin değersiz olduğunu düşünüyor. Rusya’ya farklı bakıyor. Bence derin devletteki birçok kişinin Trump’tan korkmasının nedeni bu. NATO hakkında, belki Grönland, Kanada ve benzeri konular hakkında bütün projelerini engellemeye çalışıyorlar; bu evreyi geçene kadar, belki görev süresinde bir yıl, belki üç yıl kaldı. Çünkü bu konuda çok tehlikeli ve bu, Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve düşüşünü gerçekten hızlandıracak. Bunu o zaman tahmin etmiştim. Çünkü birçok tartışmayı, birçok müzakereyi takip ediyordum; biliyordum. Burada olan şey muhtemelen insanların öngördüğünden çok daha hızlı gerçekleşiyor.
Bu çok olumlu notla, bugün zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim Dr. Sami Al-Arian. Her zamanki gibi büyük bir zevkti. Teşekkürler.
Teşekkür ederim.
Esselamu aleyküm. Şimdi bu programın sonuna geldiniz ve en sona kadar kalmış olmanız bana çalışmalarımıza gerçekten inandığınızı gösteriyor. Lütfen thinkingmuslim.com/membership adresini ziyaret ederek tek seferlik bağış yapmayı ya da üye olmayı değerlendirin. Katkılarınız size kamera arkası özel erişim, konuklarımıza soru sorma imkânı ve benimle, ekibimle ve Sami Hamdi gibi konuklarımızla aylık görüşmelere katılma olanağı sağlar. Bizi dualarınızda unutmayın.