Glenn Diesen

Alastair Crooke: Iran Savaşı Amerikan Dünya Düzenini Sarsabilecek Bir Yıpratma Mücadelesine Dönüştü

İngilizce podcast bölümünde sunucu, Conflicts Forum’un kurucusu ve direktörü olan eski Britanyalı diplomat Alastair Crooke ile İran savaşı, Hürmüz Boğazı, ABD’nin olası çıkış stratejisi, Israel’in bölgesel hesapları ve savaşın küresel ekonomik düzene etkilerini konuştu. Crooke, Washington’da Trump yönetiminin hızlı bir çözüm arayışının zorlaştığını, Iran’ın ise artık nükleer dosyayı önceleyen eski JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) çerçevesine dönmek istemediğini savundu.

Iran’ın Müzakere Pozisyonu ve JCPOA’ya Dönüş İhtimali

Crooke’a göre mevcut tabloyu anlamak için önce “çok fazla propaganda ve kafa karışıklığı” bulunduğunu kabul etmek gerekiyor. Ona göre bunların önemli bir kısmı propaganda. Crooke, Abbas Araghchi’nin Jared Kushner ya da Steve Witkoff ile Islamabad’da görüşeceğine dair bir öneri bulunmadığını, bunun Donald Trump tarafından yaratılmış bir “fantezi” olduğunu söyledi. Trump’ın İranlıların “ne istediklerini ortaya koyan bir plan” sunmadan görüşmenin anlamı olmadığını söylediğini aktaran Crooke, bunun gerçeği yansıtmadığını belirtti.

“Iran’ın ne istediği, Amerikalılara Islamabad görüşmeleri için verilen 10 maddelik planda çok açık biçimde ortaya kondu,” diyen Alastair Crooke, Trump’ın o dönemde bu planı “tartışma için gerçekçi bir temel” olarak nitelediğini hatırlattı. Crooke’a göre İranlılar müzakere pozisyonlarını zaten açıkça ortaya koydu; ancak artık kritik bir değişiklik var: Iran, savaş, abluka, saldırılar ve yaptırımlar gibi konular çözülmeden nükleer meseleyi tartışmaya hazır değil.

Crooke, JCPOA’ya dönüşü Iran açısından “hapisten şartlı tahliye sonrası yeniden kafese dönmek” benzetmesiyle anlattı. Ona göre Iran, Amerikan askeri üsleriyle çevrelenme, yaptırımlar, tarifeler, Birleşmiş Milletler kararları ve IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) denetimleriyle kuşatılmış eski düzene dönmek istemiyor. Bu nedenle Tehran’ın yeni önceliği nükleer başlık değil; Hürmüz Boğazı, ateşkes, saldırıların durması ve yaptırımların kaldırılması.

“Iran’ın 430 kilo zenginleştirilmiş uranyumu Amerikalılara teslim etme ihtimali olduğunu hiç sanmıyorum,” diyen Crooke, bunun Tehran’ın elindeki en büyük pazarlık unsurlarından biri olduğunu savundu.

Hürmüz Boğazı ve Ekonomik Baskı Dengesi

Sunucu, Hürmüz Boğazı’nın Iran için “hapisten çıkış” anlamına gelip gelmediğini sordu. Ona göre Iran, Hürmüz üzerindeki kontrolüyle kendisine yaptırım uygulayan, savaş tehdidinde bulunan ya da bölgedeki üsler üzerinden baskı kuran ülkeleri “disipline edebilecek” bir araca sahip olabilir.

Crooke bu değerlendirmeye katılarak Hürmüz’den yalnızca petrol ve gazın değil, helium, sulfuric acid, gallium ve aluminum gibi kritik kalemlerin de geçtiğini vurguladı. Batı’daki tedarik hatlarının önce yavaş yavaş zorlanacağını, ardından kırılacağını savundu. Bu kırılma gerçekleştiğinde sonuçların doğrudan Batı toplumlarında hissedileceğini söyledi.

“Benzin istasyonlarında yakıt olmayacak; çocuklarınızı okula götürmekte zorlanacaksınız; istediğiniz gıdayı bulamayacaksınız,” diyen Crooke, aluminum foil gibi gündelik ürünlerde bile kıtlık yaşanabileceğini belirtti.

Crooke, Trump’ın 26 April sonrasında Iran’ın petrol gelirlerinin çökeceği beklentisini yanlış bulduğunu söyledi. Ona göre Iran tankerlerini kıyıya yakın rotalardan ve karasularını kullanarak çıkarmaya devam ediyor. Crooke, savaşın bir ayında Iran’ın “en iyi yıllarında kazandığının iki katını” kazandığını ileri sürdü. Bir örnek olarak Kharg Island’dan çıkan dört tankerin 72 milyon varil petrol taşıdığını ve yaklaşık 815 milyon dolar gelir yarattığını söyledi. Ayrıca savaş öncesi denizde 200 milyon varil petrol bulunduran Iran’ın hâlâ 100-130 milyon varil civarında petrolü olduğunu belirtti.

Crooke’a göre bu durum, Trump’ın beklediği türden bir ekonomik çöküşün yakın olmadığını gösteriyor. Iran’ın klasik bir ulus-devlet gibi baskı altında diz çökeceği varsayımının da yanlış olduğunu savundu. Ona göre Iran, Batı modernitesine karşı bir devrim olarak doğmuş, medeniyetçi ve devrimci karakter taşıyan bir devlet.

Trump Faktörü ve ABD’nin Çıkış Stratejisi

Crooke, müzakereyle çözüm ihtimalinin önündeki ilk büyük engelin Donald Trump olduğunu söyledi. Bunun yalnızca Trump’ın ruh hâliyle ilgili olmadığını, aynı zamanda Barack Obama ile rekabet duygusuyla bağlantılı olduğunu belirtti. Crooke’a göre Trump, Obama’nın JCPOA’sını “kötü” ve “kusurlu” olarak nitelemiş, kendisinin daha iyi bir anlaşma yapabileceğini savunmuştu.

“Trump, Obama’dan daha iyi müzakereci olduğunu kanıtlamak için daha iyi bir JCPOA’ya ihtiyaç duyuyor,” diyen Crooke, ancak bugün ortaya çıkacak herhangi bir JCPOA 2 anlaşmasının muhtemelen ilkinden daha çok Iran lehine olacağını söyledi. Bunun ne Trump ne de Benjamin Netanyahu için kabul edilebilir olacağını savundu.

Crooke, Trump’ın elinde zafer görüntüsü yaratabilecek tek unsurun Iran’ın zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesi olacağını söyledi. Fakat bunun gerçekleşmeyeceğini düşündüğünü belirtti. JD Vance’in Islamabad hattında Hürmüz’den ücret alınması, Iran’ın boğaz üzerinde kontrol sahibi olması ve bunun Oman ile paylaşılması gibi fikirleri konuştuğuna dair haberlerin Trump’ı memnun etmediğini aktardı. Çünkü böyle bir anlaşma, Crooke’a göre Trump için “zafer” değil, Obama’nın JCPOA’sına benzer bir sonuç olurdu.

Crooke ayrıca Washington’da Trump’ın karar alma kapasitesi konusunda ciddi kaygılar bulunduğunu savundu. Robert Baer gibi isimlerin Trump’ın yalnızca “istikrarsız” değil, öfke, eleştiriye tahammülsüzlük ve gerçekliği kavrama güçlüğü içinde olduğunu söylediklerini aktardı. Bu nedenle asıl sorulardan birinin, Trump ekibinin yalnızca savaşı değil, Trump’ın kendisini nasıl yöneteceği olduğunu ifade etti.

Bombalama Seçeneği ve Savaş Suçu Tartışması

Crooke, ABD içinde daha geniş bombardıman seçeneğinin tartışıldığını, özellikle elektrik ve altyapı hedeflerine yönelik kitlesel saldırı tekliflerinin gündeme geldiğini söyledi. Ancak bazı yetkililerin bunun savaş suçu olabileceği gerekçesiyle karşı çıktığını belirtti. Ona göre Iran’ın füze kabiliyetleri bombalamalarla yok edilemedi; bu nedenle yeni bombardımanların ya dağları yeniden hedef almaktan ibaret kalacağı ya da sivil altyapıyı vuracağı bir aşamaya gelebilir.

“Bu, insanları öldürmek, apartmanları yıkmak ve sivil altyapıyı bombalamak anlamına gelir,” diyen Crooke, bunun savaş suçu sayılıp sayılmayacağına hukukçuların karar vermesi gerektiğini ifade etti.

Trump’ın ara seçimler öncesinde anketlerde zorlanması hâlinde baskıyı artırmaya yönelebileceğini söyleyen Crooke, yine de bunun Iran’ı masaya döndürmeye yetmeyeceğini savundu. Ona göre Hürmüz’de ücretsiz ve eskisi gibi serbest geçiş beklentisi gerçekçi değil. Hürmüz’ün gerçek geçiş kanalının Iran ve Oman karasularında bulunduğunu, bu yüzden uluslararası hukuka göre geçiş ücreti fikrinin hukuki olabileceğini belirtti.

Iran İçindeki Toplumsal Atmosfer

Crooke, Batı medyasında yeterince görülmediğini söylediği bir başka gelişmeye dikkat çekti: Iran içinde yeni bir devrimci enerji oluştuğunu ileri sürdü. Ona göre bu enerji yalnızca eski devrim kuşağından değil, gençlerden geliyor. Genç kadınların silahlı şekilde sokaklara çıkarak köprüleri, enerji tesislerini ve kritik altyapıyı savunmaya yöneldiğini söyledi.

“Ruh hâli başka bir düzeyde de sertleşiyor; bu Batı medyasının anlayışına yansımıyor,” diyen Crooke, videolarda genç İranlıların ABD ile neden müzakere edildiğini sorguladıklarını söyledi. Ona göre evler, okullar ve hastaneler bombalanırken Washington ile konuşmak Iran toplumunda giderek daha fazla tepki çekiyor.

Crooke, bu yeni atmosferin yalnızca Iran’la sınırlı kalmayacağını, Russia ve China gibi ülkelerde de uzun vadeli etkileri olabileceğini savundu. Ona göre mesele, “tek bir gerçeklik dayatmasının reddi” ve egemenlik arayışının daha güçlü biçimde ifade edilmesi.

Israel’in Mesihçi Siyaseti ve Bölgesel Hesapları

Crooke’a göre ikinci büyük engel Israel. Trump ile bir anlaşma formülü bulunsa bile Netanyahu hükümeti ve Israel’deki ideolojik atmosfer böyle bir çözümü engelleyebilir. Crooke, yaklaşık 15 yıl önce Israel’in artık seküler, rasyonel ve Aydınlanmacı kategorilerle anlaşılamayacağını yazdığını hatırlattı. Ona göre Israel siyasetinde dini kutuplar ve mesihçi-apokaliptik düşünce giderek daha etkili hâle geldi.

“Israel artık çok daha mesihçi, apokaliptik ve eskatolojik bir yöne kaydı,” diyen Crooke, Yahudi İsraillilerin yaklaşık yüzde 70’inin bu çizgiyi desteklediğini ileri sürdü. Büyük Yahudi tarihçi Gershom Scholem’in mesihçiliğin Yahudi inancında tarihsel olarak güçlü bir dürtü olduğunu yazdığını aktaran Crooke, dini Zionism’in Likud ve yerleşimci hareketle birleşerek “militan, apokaliptik ve radikal mesihçi” bir harekete dönüştüğünü savundu.

Crooke, bu anlayışa göre toprak fethinin yalnızca stratejik değil, “kurtuluşu zorlama” anlamı taşıdığını söyledi. Bu nedenle ABD’nin Israel’e itidal çağrısı yapmasının kolay sonuç vermeyeceğini savundu. Israel Defense Minister Israel Katz’ın Iran’a yönelik tehditlerini “olağanüstü” ve “tamamen apokaliptik” bir dil olarak niteledi.

Netanyahu Üzerindeki Baskı

Crooke’a göre Netanyahu içeride büyük baskı altında. Israel kamuoyunda Iran savaşının hedeflerine ulaşmadığı, Hezbollah’a karşı savaşın da anlatıldığı kadar başarılı olmadığı yönünde bir algı oluştuğunu söyledi. Bu nedenle Netanyahu’nun başarıya ihtiyaç duyduğunu ve Israel basınında ABD’nin savaşı sürdürmeye ikna edilmesi gerektiği yönünde yazılar çıktığını belirtti.

Crooke, ABD’nin çıkarının savaşı bitirmek olduğunu, bunun Cumhuriyetçi Parti ve Trump’ın kişisel çıkarlarıyla da örtüşebileceğini söyledi. Fakat Israel açısından durumun farklı olduğunu savundu.

“Günün sonunda Israel’in America’yı umursamadığını, Körfez devletlerini de umursamadığını söyleyebilirim,” diyen Crooke, Israel’in rasyonel çıkar hesaplarının ötesinde mesihçi bir yönelime sahip olduğunu savundu.

Crooke, Bezalel Smotrich’in yıllar önce Likud’a yönelik bir konuşmasında “Israel topraklarından Arapların çıkarılması” planından söz ettiğini ve bunun tamamlanması için “büyük bir kriz ya da büyük bir savaş” gerektiğini söylediğini aktardı. Crooke’a göre bu zihniyet, büyük savaşı felaket olarak değil, nihai hedefe giden yol olarak görebiliyor.

Avrupa, Yaptırımlar ve Çok Kutuplu Dünya

Sunucu, Ursula von der Leyen’in Iran’a yönelik yaptırımların “değerler” gerekçesiyle kaldırılmayacağı yönündeki yaklaşımını gündeme getirdi. Ona göre Avrupa Birliği’nin bu tutumu ilk bakışta ilkeli görünebilir, fakat çok kutuplu dünyaya geçişi anlamakta zorlanan bir zihniyeti de yansıtıyor. Batı’nın ne istediği ile gerçekte ne elde edebileceği arasındaki farkı göremediğini söyledi.

Crooke bu değerlendirmeyi “mekanik seküler düşünce” diye tanımladığı bir çerçeveye bağladı. Batı’nın kendi gerçeklik anlayışına hapsolduğunu ve başkalarının dünyayı farklı gördüğünü kavramakta zorlandığını söyledi. Ona göre Iran’ın hedefi, 47 yıldır süren yaptırım, kuşatma ve çevreleme paradigmasını kırmak.

“Bu yüzden Iran’ın bu savaştaki amacı, Iran’ı hapishaneye koyan bütün paradigmayı kırmak,” diyen Crooke, Avrupa ve ABD’deki birçok aktörün Israel’in çizgisine yakın davrandığını savundu.

Zaman Kimin Lehine İşliyor?

Son bölümde sunucu, savaşın hem askeri hem ekonomik anlamda bir yıpratma savaşına dönüştüğünü belirterek zamanın kimin lehine işlediğini sordu. Crooke’un cevabı nettı: Zamanın “niteliksiz biçimde” Iran’ın lehine olduğunu söyledi.

Crooke’a göre Iran savaş sırasında daha fazla gelir elde etti, Hürmüz üzerinde kontrol kurarak geçiş ücreti almaya başladı ve denizde hâlâ büyük petrol stoklarına sahip. Buna karşılık Batı’nın yaklaşık iki hafta içinde daha sert ekonomik etkilerle karşılaşabileceğini savundu. Uçak biletlerinin pahalanacağını, araçlara yakıt bulmanın zorlaşacağını, elektrik maliyetlerinin artacağını ve Avrupa’da geçim krizinin ağırlaşacağını söyledi. Italy’de yaşadığını belirten Crooke, euroya katılımdan bu yana gerçek gelirlerde artış olmadığını ve insanların ayın üçüncü haftasında gelirlerinin tükendiğini söyledi.

Crooke son olarak savaşın yalnızca Iran ile ABD ya da Israel arasında olmadığını, küresel finansal mimariyle de ilgili olduğunu savundu. Ona göre mesele sadece dolar hegemonyası ya da petrodollar değil; 1973 sonrasında Gulf devletlerinin petrol gelirlerinin Wall Street’e aktarılmasıyla kurulan finansallaşmış düzen. Bu düzenin reel ekonomiyi bastırdığını, piyasaların ve fiyatlamanın savaşla birlikte güvenilirliğini kaybettiğini söyledi. Kağıt üzerinde petrol fiyatının 93-98 dolar göründüğünü, fakat fiziksel petrol almak isteyenlerin 200 doların üzerinde ödemek zorunda kaldığını ve Sri Lanka’nın da bu seviyelerde petrol aldığını ileri sürdü.

Crooke, Iran’ın Microsoft, Amazon ve benzeri Batılı ekonomik bağların gölgesinden çıkmak istediğini, doların, askeri üstünlüğün, finansallaşmış dünyanın, UN ve IAEA gibi kurumların oluşturduğu “şemsiye”nin 47 yıldır Iran’a karşı kullanıldığını savundu. Sunucu ise Trump’ın bu savaşı hızlı bir “Venezuela benzeri operasyon” olarak beklediğini, fakat bunun Amerikan dünya düzenini sarsabilecek bir savaşa dönüştüğünü söyledi. Crooke da programa katılmaktan memnuniyet duyduğunu belirterek konuşmayı tamamladı.

Giriş

Sunucu: Tekrar hoş geldiniz. Bugün 27 Nisan 2026 ve onlarca yıl boyunca Middle East’teki çatışmaların çözümü üzerinde çalışmış, tanınmış British diplomat ve müzakereci Alastair Crooke’u ağırlama fırsatı buldum. Kendisi aynı zamanda Conflicts Forum’un kurucusu ve direktörü. Bu harika Substack’in bağlantısını açıklamada bulabilirsiniz. Programa tekrar geldiğiniz için çok teşekkür ederim.

Alastair Crooke: Teşekkür ederim. Sizinle olmak her zaman bir zevk.

Iran Savaşı ve Müzakereler

Sunucu: Görünüşe göre hem Iran hem de Russia ile daha büyük bir savaş riskinin içindeyiz. Ama Iran’dan başlayabileceğimizi düşündüm. Öncelikle burada çok fazla kafa karışıklığı var. Barış müzakereleri hâlâ sürüyor mu? Ateşkes gerçekten hâlâ var mı? Ama genel olarak şu sorunu da görüyorum: Bu savaşı nasıl bitirebiliriz? Yani Amerika Birleşik Devletleri Iran savaşını sona erdirmek mi istiyor? Eğer öyleyse, sizce Amerika Birleşik Devletleri için olası çıkış rampası ya da çıkış stratejisi nedir?

Alastair Crooke: Çok fazla propaganda var ve çok fazla kafa karışıklığı var. Bunun büyük kısmı propaganda. Yani, tamam, çünkü esaslı bir değişim yaşandı ve bunu anlamaya çalışmalıyız. Ama önce şunu söylemek gerekir: Araqchi’nin Islamabad’da Kushner ya da Witkoff ile görüşmesine dair hiçbir zaman bir teklif olmadı. Bu, Trump’ın yarattığı bir fanteziydi; herhangi bir plana ya da öneriye dayanmıyordu.

Trump çok açık biçimde şunu söyledi: Onlar ne istediklerine dair bir plan hazırlayıp toparlanana kadar onlarla konuşmanın pek bir anlamı yok. Ne istediklerini bilmiyoruz. Ama elbette biliyor, çünkü Iran’ın ne istediği, Islamabad görüşmeleri için Amerikalılara verilen 10 maddelik planda çok açık biçimde ortaya konmuştu. O dönemi hatırlarsanız, Trump da bunun tartışma için gerçekçi bir temel olduğunu söylemişti.

Dolayısıyla onlar bu 10 maddede müzakere pozisyonlarını çok açık biçimde ortaya koydular ve bunu değiştirmediler. Ancak şimdi, bir süredir söylediğim gibi, ben JCPOA’yı yeniden okudum; bir şekilde 20 yıldan fazladır onunla ilgilenmiş olmama rağmen tekrar baktım. Ve şunu gördüm: Iran neden buna geri dönmek istesin ki? Bu, hapishaneden şartlı tahliye edilmiş olmak gibi. Birkaç haftalığına dışarı çıkmışsınız, sonra hapishane kapısı açılıyor ve kafesinize geri dönüyorsunuz. Kelimenin gerçek anlamıyla bir kafes değil belki ama her tarafta American askeri üsleriyle çevrili olmak, yaptırımların, tarifelerin, UN kararlarının, IAEA denetimlerinin kafesi. Buna geri dönmek ister miydiniz?

Son birkaç günde olan ve Araqchi’nin Pakistan’a gidip anlatmaya çalıştığı şey, onların yeni müzakere ilkesiydi. Bunlar aslında çok farklı değil, ama tek bir bomba gibi fark var: Nükleer konuyu tartışmaya hazır değiller. Savaşla, Hormuz ablukasıyla, kendilerine ve Iranianlara yönelik saldırılarla ve uygulanan yaptırımlarla ilgili meseleler çözülmeden nükleer konuyu tartışmaya hazır değiller. Tankerlere el konuluyor ya da US yetkilileri tarafından durdurulup zapt ediliyor.

Bu nedenle, “Şimdilik durum bu. Tartışacağımız şeyler bunlar. Hormuz’u tartışacağız, ateşkesi tartışacağız ya da belki ateşkes olmayacak. Bize ve Lebanon’daki Hezbollah gibi başkalarına yönelik saldırıların sona ermesini tartışacağız. Bununla ilgileneceğiz. Belki daha sonra maddi konuları konuşuruz,” diyorlar.

Khaliba sanırım dün gece bir tweet attı ve şöyle dedi: Trump sürekli bütün kartların kendisinde olduğunu söylüyor, ama bizim kartlarımızı dinleyin. Birincisi, Bab al-Mandab’ı ve Red Sea’yi kontrol ediyoruz ve kontrol etmeye devam edebiliriz; boru hatlarını da kontrol edebiliriz. Diğer tarafta ne var? Bir deniz ablukası var.

Asıl soru, onun bu ifadelerle söylemediği ama benim söylediğim şu: Hangi zaman çizelgesi daha kısa? Iranian ablukasının Batı ekonomisine ciddi zarar vermesi için gereken süre mi, yoksa Trump’ın American deniz ablukasının Iran üzerinde gerçek baskı yaratması için gereken süre mi? Çünkü bu abluka pek de sıkı uygulanmıyor, oldukça geçirgen. Gemiler China’ya doğru geçmeye devam ediyor.

Cevap, Trump’ın inandığının aksine şu: “26 Nisan’dan sonra, yani dünden sonra, Iran’ın petrol tedariki çökecek ve iflas edecekler” doğru değil. Öncelikle Iran, kıyıyı çok yakından takip ederek karasuları içinde tankerlerini çıkarmaya devam ediyor. Yüklü tankerlerini dışarı çıkarıyorlar. Savaşın bir ayında, önceki en iyi yıllarında kazandıklarının iki katını kazandılar.

Sadece bir gün, kısa süre önce Kharg Island’dan ayrılan dört tanker, 72 milyon varil ile 815 milyon doların biraz altında gelir üretti. Denizde petrolleri var. Savaştan önce denize 200 milyon varil koymuşlardı; sanırım 100 ila 130 milyon varil kaldı. Bu nedenle gerçekten aylarca devam edebilirler.

Zaten Iran’ın doğasını ve stratejisinin doğasını yanlış anlamak olur, onların teslim olmak üzere olduğunu düşünmek. Dizlerinin üzerine çöküp merhamet dileyecek sıradan bir ulus-devlet değiller; beyzbol sopasıyla vurup bütün parasını aldığınızda teslim olacak bir yapı değiller.

Iran birçok bakımdan çok farklı bir araç. State Koop ve başkalarının etkisiyle Batılı moderniteye karşı bir isyan olarak başladı. Ama her zaman bir medeniyet devleti oldu; medeniyet temelli ve devrimci bir devlet. Sadece ulusal kimliği dayatmaya çalışan 19. yüzyıl tipi doğrusal, otokratik bir ulus değildi. Bilerek ulusal kimliği zorla dayatmadılar ve Islam’ın bu yapıda medeniyet unsuru olduğunu düşündüler.

Bu yüzden hesaplamanın Iranianlara göre kendi lehlerine olduğunu düşünüyorum. Teslim olmayı düşündüklerini sanmıyorum. Açıkça kabul ediyorum, nihayetinde doğru anlaşmayı alırlarsa nükleer konuyu konuşmayı isteyip istemediklerini bilmiyorum. Ama Iran’ın 430 kilo zenginleştirilmiş uranyumu Amerikalılara teslim etme ihtimalinin olduğunu hiç sanmıyorum.

Dolayısıyla biraz yeni bir dönemdeyiz. Bu yüzden Washington’da bir karışıklık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Trump’ın bu çatışmaya hızlı bir çözüm bulma umutları buharlaşıyor. Çözümün bir araya getirilebileceğini düşünen insanlar olduğunu biliyorum. Ben çözüme giden bir yol görmüyorum.

JCPOA, Hormuz ve Iran’ın Çıkış Stratejisi

Sunucu: Aslında bu benim bir sonraki sorumdu. Müzakereyle varılacak bir çözümün ihtimalleri nedir diye soracaktım. Ama önce, JCPOA’ya dönüşü neredeyse bir hapishane olarak tanımladınız. Gerçekten de Iran’ın savaş hedefi bir hapishane firarı gibi görünüyor. Bu bağlamda Hormuz’un kontrolü bu amaca yönelik ana araç gibi. Çünkü Hormuz Strait’e sahip olurlarsa, geçiş için bir tür geçiş ücreti koyabilir, şartlar belirleyebilirler. Esasen Iran’a yaptırım uygulayan, üsler barındırarak ya da fiilen saldırarak onu savaşla tehdit eden ülkelerin hepsi, düzgün erişim istiyorlarsa bir ölçüde disipline edilebilir.

Bu yüzden Iran için çok kritik görünüyor. Eğer geçmiş on yılların felç edici yaptırımlarına ve sürekli savaş tehdidine geri dönmek istemiyorlarsa, Hormuz Strait’in müzakere edilemez olması gerekiyor. Bu nedenle gerçek bir müzakere edilmiş çözüm ihtimalini nasıl gördüğünüzü sormak istiyorum. Ama işleri daha karmaşık hâle getirmek için Israel’in toprak hırslarını ve elbette Syria’ya yaptığı gibi Lebanon’ı da kırma arzusunu ekleyebilirsiniz. Peki bir müzakerede bir noktada orta yol bulunması ihtimalini nasıl görüyorsunuz?

Alastair Crooke: Az önce söylediklerinize geri dönersek, ben sadece şunu eklerdim. Eminim siz de bunu kastettiniz, ama tedarik hatlarının şimdiden sarsılmaya başladığını görüyoruz. Bir felaketin uğultusu şimdiden belirgin hâle geliyor. Çünkü petrol ve gazın yanı sıra bazı kritik unsurlar da Hormuz’dan geçiyor: helium, sulfuric acid, gallium, bütün bunlar oradan geçiyor.

Bunlar önce biraz biraz kötüleşir, sonra kırılır. Kırıldıklarında ise biz Batı’da sonuçlarını doğrudan hissedeceğiz. Benzin istasyonlarında yakıt olmayacak. Çocuklarınızı okula götürmek zorlaşacak. Sonuç olarak istediğiniz gıdayı bulamayacaksınız. Mağazalarda artık alüminyum folyo olmayacak. Alüminyum ezici biçimde Hormuz’dan geliyor.

Yani şu anda hepimizin bunun çok ciddi olacağını duyduğu ama etkisinin henüz tam olarak hissedilmediği bir andayız. Australia’da henüz tam etki yaratmadı. Ireland’da yarattı; arabalarına yakıt bulamayan insanların protestoları oldu. Batı’daki ekonomi uzmanlarının neredeyse tamamı bunu söylüyor.

Bu yüzden, buradan geçecek bir yol olduğunu düşünmüyorum; kesinlikle kolayca başarılacak bir yol değil. Çünkü bu süreçte iki büyük engel var.

Trump Faktörü

İlk büyük engel Trump. Sadece hepimizin katkı sağlayan bir unsur olduğunu bildiği zihinsel durumundan bahsetmiyorum. O hâlâ Beyaz Saray’da gösteriyi yönetiyor. Biden gibi büyük ölçüde uzaklaştırılmış değil. Çok fazla kontrol sahibi. “Kontrol sahibi” derken gevşek anlamda söylüyorum ama yine de kendisini orada, işin başında göstermeyi seviyor.

Bundan daha fazlası var. Iran’a yönelik hissiyatının kökleri birçok bakımdan Obama’dan hoşlanmamasına ve Obama ile her zaman hissettiği rekabet duygusuna dayanıyor. Hep şunu söyledi: Obama’nın JCPOA’sı korkunçtu, berbattı, kusurluydu; ben çok daha iyisini yapabilirim. Ama buna benzer bir şeye ihtiyacı var. Obama’nınkinden daha iyi bir JCPOA’ya ihtiyacı var ki Trump’ın daha iyi müzakereci olduğunu kanıtlasın.

Bu acı rekabetin uzun bir tarihi var. Buna baktığınızda, başta söylediğim taktik değişikliğinden önce bile, buradan daha iyi bir JCPOA çıkmayacaktı. Eğer bir JCPOA 2 olsaydı, ilkinden daha çok Iranianların lehine olurdu. Aksi takdirde hiç olmazdı. Yani daha avantajlı olmak zorundaydı ve bu Trump’ın hoşuna gitmezdi; Netanyahu’nun da hoşuna gitmezdi.

Onu gerçekten yatıştırabilecek tek şey, kendisinin de önceden kabul ettiği gibi, Iranianların birdenbire 430 kilo zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesi olurdu. O da bunu maç sonundaki futbol kupası gibi kaldırıp “Bakın, ben kazandım, biz başardık, asla nükleer silah olmayacak” derdi.

Ama Iran’ın bunu yapacağını sanmıyorum. Çünkü bunun müzakerelerdeki büyük varlıklarından biri olduğunu anlıyorlar ve bunu teslim etmeyecekler.

Ayrıca Trump, Vance’in Islamabad’dan konuşmaya başlamasından hoşlanmadı. Duyduğumuz bütün raporlara göre Vance şöyle diyordu: Evet, Hormuz’dan geçiş için ücret almaya devam edecekler ve onun üzerinde kontrol sahibi olacaklar; bunu Oman ile bir ölçüde paylaşacaklar. Sonra Iran daha popüler hâle gelecek, büyük devletlerden biri olacak. Çünkü eğer Hormuz’u kontrol eder ve gelecek altı ay ya da bir yıl boyunca ücret alırlarsa, para içeri akacak.

Diyelim ki Vance bu görüşmelere iki gözetmeni Kushner ve Witkoff ile geri döndü ve dönüp şöyle dedi: “Bakın, yüzde 3,67 zenginleştirme konusunda bir anlaşma yaptık, takvim uzatılacak, izleme olacak,” vesaire. Trump buna “tamam” mı derdi? Yoksa “Ama bu benim için bir zafer değil, çünkü bu sadece JCPOA. Bu Obama’nın JCPOA’sı ve benim bir şey başardığımı göstermiyor” mu derdi?

Bu yüzden burada gerçek bir sorun olduğunu düşünüyorum. Elbette hâlâ onun zihinsel durumuyla ilgili başka bir sorun da var. Son zamanlarda daha doğrudan bilgiye sahip olan çeşitli kişiler konuştu. Robert Barn ve diğerleri, bunun sadece öngörülemez olmaktan ibaret olmadığını anlattı. Burada bir tür konfabulasyon, büyük bir öfke, eleştiri alamama ve gerçekte ne olup bittiğini anlayamama durumu var. Bu çok ciddi.

Dolayısıyla sorulardan biri şu: İşler kötüleşirse ekip bunu nasıl yönetecek? Çatışmayı değil, Trump’ı nasıl yönetecekler?

Raporlara göre, bu cumartesi değil ama ondan önceki cumartesi General Ka “hayır” dedi. Görünüşe göre son cumartesi de Iran hakkında yapılan toplantıda, elektrik ve altyapıya yönelik daha fazla kitlesel bombardıman önerisi gündeme geldiğinde ekip içinde bir tür mutabakat oluştu. Belki biri hariç hepsi “Hayır, bu bir savaş suçudur. Bu kabul edilemez. Bunu bekleyemeyiz” dedi.

Bu devam edebilir mi, bilmiyorum. Bunu American alanında daha donanımlı birine sormak gerekir: Bu böyle ne kadar sürebilir? Çünkü bunu kolayca değiştirebilecekleri gerçek bir yol göremiyorum. 25. Değişiklik’in mümkün olması pek muhtemel değil. Bir tür iddianame ya da suçlama yoluna gitmeye hazır mı olacağız? Bilmiyorum.

Anlaşmanın Önündeki İkinci Engel

Bir tür anlaşmaya varmanın son derece zor olduğunu söylememin ikinci nedeni bu. İlk engeli anlattım. Eğer konu nükleer mesele değilse, o zaman ne olacak?

Bir sonraki aşama, belki Isfahan’a gidip, eğer zaten Isfahan’daysa, oradaki zenginleştirilmiş materyali çıkarmaya yönelik bir başka girişim olabilir. Ama olanlardan sonra bu çok zor. Joe Kent ona sürekli şunu söylüyor: Böyle devam edersen, Jimmy Carter’ın Iran’daki rehineleri kurtarmaya yönelik feci girişiminden sonra düştüğü duruma düşersin. Embassy’de tutulan rehineler vardı ve helikopterler düştüğünde, hatırlarsınız, bu bir felaketti. Başkanlığı kaybettiniz. Bunu ona sürekli hatırlatıyorlar ve sanırım bu canını yakıyor.

Bunu yapıp yapmayacaklarını bilmiyorum. Geriye ne kalıyor? Bombalama, halı bombardımanı. Ama bu, Iran’ın füze kapasitesini yok etmeyi başaramadı. Dolayısıyla ya dağları oldukça anlamsız biçimde tekrar tekrar bombalamaktan bahsediyoruz ya da daha muhtemel olarak sivil altyapıyı bombalamaktan, insanları öldürmekten, apartmanları yıkmaktan bahsediyoruz.

Bunun savaş suçu sayılıp sayılmayacağını hukukçulara sormak gerekir. Her hâlükârda belki de baskıyı artırmalıyım diyerek iki katına çıkaracaktır.

Anlaşmak zorundalar, çünkü aksi halde anketlerim, ara seçimlerdeki şanslarım çok çok uzaklara kayıyor. Gerçekten baskı kurmamız gerekiyor. Bu yüzden Trump’ın bu olaylardan ne elde edebileceğini pek göremiyorum. Iran tam anlamıyla açılmak üzere değil. Bazı Gulf states temsilcilerini dinliyordum; “geçiş ücreti olamaz, açık olmalı, ücretsiz olmalı, bunu kabul edemeyiz, mümkün değil” diyorlardı. Pakistanlıların elbette Saudi Arabia’ya çok yakın olmasının nedenlerinden biri de bu. Saudi Arabia da “geçiş ücreti olamaz, eskiden olduğu gibi olmalı” diyor. 27 Şubat’tan önceki gibi, hadi ama. Yani ne diyorsunuz? Geçiş ücretlerinden hoşlanmıyorsunuz. Ben de hoşlanmıyorum. Eskiden gazeteleri hiçbir şey ödemeden okuyabiliyordum. İnternete giriyor ve okuyordunuz; sonra birden abonelik geldi, önüne bir geçiş ücreti kondu. Tabii ücretsiz okumaya alışmıştınız ve ödeme yapmak zorunda kalınca bu her zaman sancılı bir uyum süreci oluyor. Burada otoyolda araba kullanırsam ücret ödemem gerekiyor. Yani büyüyün artık, işler böyle.

Ve geçiş ücreti koyma önerisi, ben hukukçu değilim ama sanırım BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında yasal. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın fiili geçiş hattının tamamı ya Iran’ın karasularında ya da diğer tarafta Oman’ın karasularında. Ortada uluslararası su yok. Çok dar. Bu yüzden bence buna devam edecekler. Bu da Trump’ın deniz ablukası meselesini çözmesi için kolay bir yol sunmuyor. Iran gemileri giriyor, çıkıyor. Financial Times’ta yayımlanan gemi trafiği verilerini gördük ve sanırım Trump buna epey kızdı: Son birkaç günde, bu birkaç gün önceydi, 30 kadar Iran gemisi boğazlardan geçmişti.

Öyleyse, bombalama dışında baskı nerede? Bombalama da çözüm olmayacak, çünkü Iranlıların geri dönmesini sağlamayacak. Çok açık olan şeylerden biri Iran’daki atmosfer değişimi. Yeni bir enerji var, devrimin güncellenmesi gibi yeni bir his var. Bu, devrime katılmış yaşlı kuşaklardan çok gençlerde görülüyor. Hayır, bunlar gençler. Dişlerine kadar silahlı genç kadınlardan oluşan büyük kortejler her gece Iran devletini desteklemek için sokaklara çıkıyor. Bu gerçek bir şey ve bence Iran’ın ötesinde, Russia ve China gibi yerlerde de uzun vadeli etkileri olacak. Benim gördüğüm bu: bir tür güçlü gerçeklik reddi ifadesi ve kendi egemenliklerini bulma ve elde etme kararlılığı. Bu da America ile anlaşmaya karşı işliyor. Gençlere sorun; videoların çoğunda bunu görebilirsiniz. Onlara ne gördüklerini, ne düşündüklerini sorun; “Neden America ile müzakere ediyoruz? Neden liderliğimiz onlarla konuşuyor? Evlerimizi, okullarımızı ve hastanelerimizi bombalarken neden?” diyorlar. Hayır. Yani ruh hali başka bir düzeyde de sertleşiyor; bu önemli. Batı medyasında ve onların anlayışında bu yansıtılmıyor. Ama videolara bakmanız yeterli, kanıt orada. Köprüleri, elektrik santrallerini ve tehdit altında hissettikleri yerleri savunmaya çıkan bu kadın kortejlerini görüyorsunuz.

Sonra ikinci engele geliyorsunuz. Diyelim Trump ile bir çözüm buldunuz. Israel ile nasıl bir çözüm bulacaksınız? Ben yaklaşık 15 yıl önce, Israel’in nasıl değiştiğine dair bir yazı yazmıştım. Şunu söylemiştim: Israel’i laik, rasyonel, Aydınlanmacı türden yapılar üzerinden anlayamazsınız. Middle East’te bunun dini kutupların çatışmasına dönüştüğünü anlamak zorundasınız. Bu yönde gerçekten daha da değişti. Çünkü gördüğümüz Israel artık çok daha mesihçi, apokaliptik, eskatolojik hale geldi. Jewish Israeli’lerin temelde yüzde 70’i bunu destekliyor.

Bence en önemli şey şu: Bu gelip geçecek bir an değil; seçimlerle gidip sonra yeniden Ashkenazi, laik bir rejime döneceğimiz bir dönem değil. Çünkü büyük Jewish tarihçi Gershom Scholem’in yazdığı gibi, mesihçilik yıllar boyunca Jewish inancında çok önemli bir itki oldu; 1600’lerden 19. yüzyıla, çeşitli kollar ve başkaları üzerinden. O, yıllar önce şunu öngörmüştü: dini Zionism, son onyıllarda Likud ve settlement hareketiyle hizalanmıştır; ve bu, sonu zorlamaya çalışan militan, apokaliptik ve radikal mesihçi bir hareket olarak işler. Devletin, örneğin büyük çaplı toprak kontrolüne girişmesini talep eder. Yani “burası cennettir” derler. Zamanın sonu gerekçeleriyle toprak fethi talep ederler. Dolayısıyla zorlamak, kurtuluşu ve mesihçi çağın varlık kazanmasını zorlamak demektir.

Benim bununla ilgili noktam şuydu: Reagan yönetimine geri giderseniz, Israel’e bir ölçüde kısıtlama dayatmaya çalışmışlardı. Peki Israel’in yeni atmosferinde bu muhtemel mi? America’nın çıkarına olduğu için kısıtlamayı kabul edecekler mi? Ve bu America’nın çıkarına. Açık konuşalım, elbette America’nın çıkarına. Bütün Middle East’in Armageddon’a doğru bir hareket içinde alev almasını istemiyorlar. Bunu istemiyorlar. Bu yüzden itidal çağrısı yapıyorlar. Ama bakın, bunun gerçekleşeceğini düşünmek makul mü? Bence değil. Çünkü Katz’ın en son açıklamasını dinlerseniz, her şeyle tehdit ediyor; Israel’in bu iğrenç ülke Iran’a saldıracağını söylüyor. Dil olağanüstüydü. Israel savunma bakanından çıkan şey tamamen apokaliptik bir dildi.

Bu yüzden itidalin mümkün olacağını sanmıyorum. Mümkün değil, çünkü Israel’de Netanyahu büyük baskı altında. İnsanlar “Iran’a karşı savaşın başarısız oldu, hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı. Hezbollah’a karşı savaşın için de bize her şeyin çok başarılı olduğunu, Hezbollah’ın ortadan kaldırıldığını söyledin; şimdi bunun hiçbir zaman doğru olmadığını görüyoruz. Şimdi de bize Iran’a karşı savaşın büyük başarı olacağını söylüyorsun. Bu doğru değil” diyor. Yani başı dertte. Bu yüzden başarıya ihtiyacı var. Israel basınında, daha bu sabah bile gördüğünüz şey şu: Amerikalıları savaşı sürdürmeye ikna etmeliyiz. Bu American çıkarına mı? Şüpheliyim. Ama isterseniz Israel’in mesihçi çıkarı açısından America’nın savaşı sürdürmesi gerekiyor.

Peki ne olacak? Baktığınızda, United States’in çıkarlarıyla bir ayrışma olduğunda, ben aslında Republican Party’nin çıkarının, Trump’ın kişisel çıkarının savaşa bir son bulmak için çözüm bulmak olduğunu savunurum. Bu da büyük ölçüde American çıkarıdır. America’da herkes buna katılmıyor. Mark Levin katılmaz. Ama onu bir kenara bırakırsak, günün sonunda bu konuda Israel America’yı umursamıyor. Gulf states’i de umursamıyor. Bütün bu rasyonel, mekanik stratejileri aşan bir şeyi var: “Ama bu sizin çıkarınıza değil; surely Iran ile büyük bir savaşa girmek Israel’in çıkarına değil” demek işe yaramıyor.

Altı ya da yedi yıl önce Likud’a yönelik bir videoda Smotrich’i hatırlıyorum; o zaman izlemiştim. Şöyle diyordu: “Dinleyin, plan buydu. Israel toprağından bütün Arabları çıkaracağız. Ama size şunu söylemeliyim: Bunu yapmak, planı tamamlamak için büyük bir krize ya da çok büyük bir savaşa ihtiyacımız var; sonra planı bitireceğiz.” Başka bir deyişle, onlara “aptalca bir şey yaparsanız apokalipsi yaşarsınız, Armageddon yaşarsınız” demek caydırmıyor. Onlar bu yolla, kurtuluşa ve redemption’a giden yol olarak bu çatışmayla uyum istiyorlar. Bu yüzden basit bir yol görmekte çok zorlanıyorum.

Iran’ın Russia ve China tarafından bir JCPOA türü hapishaneye geri dönmeye ikna edilebileceği fikrinin artık masada olduğunu sanmıyorum. Iran artık bunu resmen ve kamuoyu önünde söyledi: Hayır, şu anda nükleer meseleyi konuşmuyoruz; ekonomik maliyetleri konuşuyoruz, sanctions ve tariffs konuşuyoruz. Tartışma bu olacak. Belki bütün bunlar çözülürse, kim bilir, nükleer meseleyi tekrar konuşabiliriz.

Evet. Yani, bu United States değil ama European Union’dan Ursula von der Leyen’in Iran üzerindeki sanctions’ın kaldırılmayacağını söylediğini gördüm; değerler yüzünden, rejimin şunu bunu değiştirmesi gerektiği için. Çok ilkeliymiş gibi duyulması amaçlanıyor, ama zaman zaman da oldukça sanrısal görünüyor. Aynısını China ve Russia için de yapıyorlar. Bir şey başaramıyorlarsa, bence bunun bir kısmı multipolar bir dünyaya geçişteki zorluktan kaynaklanıyor. Ne elde etmek istedikleri, aslında ne elde edebileceklerini görmelerini engelliyor. Dünyanın nasıl olmasını istediklerine takılıyorlar; dünyanın gerçekte nasıl olduğunu göremiyorlar ve bunu çoğu zaman morality çerçevesine koyuyorlar.

Evet, benim mekanik, laik düşünme dediğim şey tam da bu. Kendi gerçeklik kavrayışlarının içine öylesine yerleşmişler ki başkalarının farklı düşünme ve gerçekliği farklı bir perspektiften görme yolları olduğunu görme konusunda tamamen yetersizler. Bunu anlayamıyorlar. Elbette bu yüzden Iran’ın bu tür bir JCPOA anlaşmasına geri döneceğini göremiyorum dedim. Çünkü biliyorlar: 47 yıldan söz ediyoruz. İlk sanctions konduğundan beri bunlar asla büyük ölçüde kaldırılmayacak; en azından Israel’in söz hakkı olduğu sürece. Ve elbette von der Leyen bu süreçte en az herkes kadar Israel’i temsil ediyor. Elbette amaç, Iran’a yönelik containment, sanctions, siege; Iran ruhunu kırmak. Buna Gulf space’ten de bir miktar destek geliyor ama esas olarak Israel’den ve United States içindeki unsurlardan geliyor. Bu yüzden sürekli söylüyorum: Iran’ın bu savaştaki amacı, Iran’ı tam olarak hapse koyan bütün paradigmayı kırmak.

Son bir soru o zaman. Görünen o ki bu hem askeri anlamda hem de ekonomik anlamda bir yıpratma savaşı; yani kim daha fazla acı emebilir ve elbette diğer tarafa acı çektirebilir. Peki sence zamanın Iranlıların yanında olduğu açık mı, yoksa nasıl görüyorsun? Çünkü şu anda bütün taraflar büyük baskı altında gibi görünüyor.

Hayır, zaman kesinlikle ve kayıtsız şartsız Iranlıların yanında. Bu savaş sırasında daha fazla para kazanıyorlar. İş insanlarından söz etmiyorum; devlete gelen revenues çok daha yüksek oldu. Boğaz üzerinde neredeyse tam kontrole sahip olduklarından ve geçiş ücreti aldıklarından beri. Iran’ın para sıkıntısı pek yok. Muhtemelen hâlâ denizde, satacakları ya da yavaş yavaş satabilecekleri 130 milyon varilden fazla petrolü var. Uzun süre devam edebilirler. Malacca Boğazı’ndan geçiş için de ücret almaya başlayabilirler.

Oysa biz Batı’da çok daha yakınız. Dediğim gibi, insanların bunu fark ettiğini sanmıyorum: Gerçekten vurmaya başlamasına yaklaşık iki haftamız var. Vurduğunda insanlar uçak bileti alamayacak, arabalarına kolayca yakıt koyamayacak. Elektrik maliyeti ve benzeri birçok şey fırlayacak. Europe karanlık bir acı içine girecek. Ben Italy’de yaşıyorum ve burada çok büyük bir cost of living crisis var. Italy euro’ya katıldığından beri gerçek ücretlerde artış olmadı, gerçek gelirlerde artış olmadı. Bu çok uzun bir süre; sürekli sıkılmak, sıkılmak, sıkılmak demek. İnsanlar protesto ettiğinde de “insanlardan nasıl devam etmelerini bekliyorsunuz, aldıkları gelir ayın üçüncü haftasında bitiyor ve ayda dört hafta var” diyorlar. Yani bu işlemiyor.

Bu yüzden acı çok güçlü şekilde gelecek. Ekonomik elitler, ticaret yapanlar bunu hissedecek. Ama bitirmek istediğini biliyorum; yine de bir dakikan varsa bir şey daha söylemek istiyorum. Bu aynı zamanda çok daha büyük bir şey. Bu yüzden küresel bir savaşın parçası. Iran’ın bu savaşta mücadele ettiği diğer şey, istersen finansal mimari de; sadece dollar hegemony değil, sadece petrodollar değil, 1973’te Gulf states’in kurulduğu bütün yapı: petrol fiyatını yüksek tutmak ve buradan gelen muazzam fazla tasarrufları Wall Street’e aktarmak. Bu, yaşadığımız finansallaşmış dünyanın temelini oluşturdu. Bu da tesadüfen sorunlarımızın büyük kısmının kaynağı; çünkü gerçek ekonomiyi bastırma ya da ezme pahasına geldi, her şeyin trading ve anlık para kazanmak olduğu bir ekonomi lehine. Markets üzerinde, ama gerçek anlamda bir şey üretmeden.

Gerçek dünyada bu çok daha hızlı. Piyasalarda insider trading yaparak bir öğleden sonra birkaç yüz milyon kazanabilirsiniz. Bence bu savaşın uzun vadeli sonuçlarından biri, markets ve pricing’in tamamen yok edilmesi olacak. Bütün bu insider trading’in sonucu olarak yaşanan şey bu. İnsanların kendi gözleriyle görebileceği tam bir uçurum var. Gazeteyi açıyoruz ve “petrol 98’den 93’e düştü” diyorlar. O fiyata bir varil petrol almaya çalışın bakalım. Tamamen manipüle edilmiş durumda. Bir varil petrol almak istiyorsanız 200’ün üzerinde ödemeniz gerekecek. Sri Lanka, sadece devam edebilmek için petrol almak üzere 200’ün epey üzerinde ödedi. O zaman fiyatlandırma nedir? Markets nedir? Gerçek, fiziksel bir varil petrolü sisteme koyup çalıştırmak için iki katını ödemeniz gerekiyorsa, petrol fiyatının şu kadar olduğunu söyleyen bu market nedir? Bunun muazzam etkisi olacak.

Bu yüzden Iranlılar şunu söylüyor: “Üzgünüz, ama Iran ile ilişki kurmak istiyorsanız Microsoft’tan, Amazon’dan ve bütün bağlantılarınızdan kurtulmanız gerekir. 47 yıldır bizi boğan ve bize karşı düşmanca olan bu tür ekonomik şemsiyeyi istemiyoruz.” Dollar hegemony’sinin ve hegemony’nin şemsiyesi. Military hegemony ile finansallaşmış dünyanın hegemony’sinin birleşimi; buna ek olarak UN, IAEA ve Iran’a karşı kullanılan bütün bu yapıların kontrol edildiği hissi. Bu yüzden bence bunun küresel bir boyutu var.

Hayır, bu ilginç. Bence Trump, hızlı bir Venezuela benzeri operasyon olması beklenen bu savaşın American dünya düzenini yıkabilecek bir savaşa dönüşeceğini beklemiyordu.

Bu, şey, evet oldukça dramatik bir gelişme. Neyse, zaman ayırdığınız için her zamanki gibi çok teşekkür ederim. >> Size katılmak her zaman bir zevk.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol