Richard Wolff: Amerikan İmparatorluğu Geriliyor, Avrupa Yanlış Ata Oynuyor
İngilizce yapılan bölümde sunucu Glenn, Prof. Richard Wolff ile 1945 sonrası dünya düzeninin çözülmesi, ABD-Avrupa ilişkilerindeki gerilim, Çin, Rusya, İran ve Küresel Güney’in yükselişi üzerine konuştu. Tartışma, Wolff’un Amerikan imparatorluğunun gerileme dönemine girdiği ve Avrupa’nın buna yanlış yanıt verdiği yönündeki makalesi etrafında şekillendi.
1945 Sonrası Düzen: Avrupa İmparatorluklarından Amerikan İmparatorluğuna
Wolff, 1945 sonrası düzeni “bir imparatorluktan diğerine geçiş” olarak tanımladı. Ona göre Birinci Dünya Savaşı ve hemen ardından gelen İkinci Dünya Savaşı, İngiliz İmparatorluğu’nun kesin sonunu getirdi; Alman, Fransız, Belçika, Hollanda ve daha eski İspanyol-Portekiz imparatorluklarından da geriye belirleyici bir güç kalmadı. ABD ise Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi koruma sayesinde savaşlardan göreli olarak zarar görmeden çıktı.
Wolff, ABD’nin fabrikalarının, demiryollarının ve şehirlerinin yıkılmadığını; Pearl Harbor dışında savaşın Amerikan topraklarına doğrudan taşınmadığını hatırlattı. Hatta ona göre İkinci Dünya Savaşı, ABD’yi Büyük Buhran’dan çıkaran ekonomik sıçramayı sağladı. Wolff, bu gözlemin bugün Ukrayna savaşı bağlamında Rusya için de sorulması gereken bir soru olduğunu söyledi: savaşın yalnızca yıkıcı mı olduğu, yoksa aynı zamanda ekonomiyi güçlendiren etkiler de yaratıp yaratmadığı.
“1945’ten yaklaşık 2010 ya da 2015’e kadar olan dönemi Amerikan imparatorluğunun yükselişi, zaferi ve zirvesi olarak adlandırırım,” diyen Richard Wolff, ABD’nin o dönemde karşısına koyduğu başlıca tehdidin Sovyetler Birliği olduğunu belirtti.
Sovyetler Birliği, Antikomünizm ve Amerikan İstisnacılığı
Wolff’a göre Sovyetler Birliği ABD için hiçbir zaman ciddi bir ekonomik tehdit olmadı; ancak Amerikan siyasal kültürü onu “vahşi düşman” olarak inşa etti. Wolff, bunun ABD’nin yerli halka karşı iki yüzyıla yayılan soykırım geçmişiyle bağlantılı olduğunu savundu. Avrupa kökenli yerleşimcilerin kendi şiddetlerini meşrulaştırmak için karşı tarafı “vahşi” olarak sunduğunu, bu psikolojik kalıbın daha sonra Sovyetler Birliği’ne ve komünist partilere yöneltildiğini anlattı.
Wolff, Büyük Buhran’dan çıkan ABD’de sosyalist ve komünist partilerin güçlü kurumlar haline geldiğini, savaş sonrasında ise iş dünyası, dini çevreler ve muhafazakâr kesimlerin antikomünizmi temel siyasal hat haline getirdiğini söyledi. Harvard, Yale ve Stanford’da eğitim almasına rağmen Karl Marx’tan tek bir metnin bile zorunlu okutulmadığını aktardı. “Yale’de doktora yaptım ve Karl Marx’ın yazılarından tek kelime bile okumam istenmedi,” diyen Wolff, bunun eleştirel bir geleneği tanımak değil, onu şeytanlaştırmak anlamına geldiğini ifade etti.
Bu yaklaşımın daha sonra Saddam Hussein’in Hitler’e, Vladimir Putin’in ise Stalin’e benzetilmesinde de görüldüğünü söyledi. Wolff’a göre Amerikan istisnacılığı, ABD’nin kendi iyiliğini dünyaya taşıyacağı ve “vahşiliği” ortadan kaldıracağı iddiasına dayanıyordu. Bu çerçevede Sovyetler Birliği’nin ve dünyadaki komünist partilerin, önce ABD içinde olmak üzere tasfiye edilmesi hedeflendi.
ABD Gerilemesi ve İran’ın Rolü
Wolff, bu dönemin sona erdiğini savundu. “Bu dönemin ABD açısından bittiğine artık ikna oldum,” diyen Richard Wolff, “ciddi bir gerileme sürecine girdik; bu süreç birikimli ve her gün, her hafta, her ay daha kötü hale geliyor” şeklinde değerlendirdi.
Bu gerilemeyi görünür kılan örneklerden biri olarak İran’ı gösterdi. Wolff’a göre İran, ABD’ye “hayır” diyebilen ve bu “hayır”ı fiilen sürdürebilen bir ülke haline geldi. Vietnam, Afghanistan ve Iraq’ın da ABD’ye direnç gösterdiğini, ancak İran örneğinin farklı olduğunu söyledi. Çünkü İran, Küresel Güney’in ve eski sömürge dünyasının artık küresel ekonomik kalkınmayı Avrupa merkezli yapıdan çıkarıp yeniden düzenleme iddiasını temsil ediyor.
Wolff, İran’ın nükleer kapasiteye yaklaşmasının Washington’da büyük kaygı yarattığını, ancak bundan daha önemlisinin İran’ın küresel petrol piyasası ve deniz ticaretinde belirleyici rol oynayabilecek olması olduğunu savundu. Strait of Hormuz (Hürmüz Boğazı) üzerindeki kontrolün, kimin geçeceği ve hangi bedeli ödeyeceği konusunda İran’a stratejik ağırlık verdiğini söyledi.
1953’te Mohammad Mossadegh’in petrolü millileştirme girişimine karşı CIA ve MI6’in devreye girdiğini, Shah yönetiminin desteklendiğini hatırlatan Wolff, bunun Batı’nın petrol bulunan yerleri kontrol etme düzeninin örneği olduğunu belirtti. Ona göre bugün değişen şey, Küresel Güney’in “artık bunu biz yapacağız” demesi.
Çok Kutupluluk, Çin ve Yeni Düzen Sorusu
Sunucu Glenn, Avrupa deniz imparatorluklarının 16. yüzyıldan itibaren dünyayı sömürgeci araçlarla birbirine bağladığını, Sanayi Devrimi’nin de bu gücü artırdığını hatırlattı. ABD ve Sovyetler Birliği’nin Avrupa imparatorluklarını zayıflatırken kendi nüfuz alanlarını kurduğunu; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ise ABD’nin mutlak ya da göreli gerileme sürecine girdiğini söyledi. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki gücü, Rusya ve Çin’in Arctic corridor (Arktik koridoru), Belt and Road Initiative (Kuşak ve Yol Girişimi), New Development Bank (Yeni Kalkınma Bankası), yerel para birimleriyle ticaret ve yeni ödeme sistemleri üzerinden yeni bir düzen kurup kurmadığını sordu.
Wolff, yeni imparatorlukların mı yoksa temelde farklı bir düzenin mi doğduğu sorusunun artık eskisinden çok daha güçlü biçimde gündeme geleceğini söyledi. Nükleer savaş riskinin tüm aktörler üzerinde ciddi bir sınırlayıcı etki yarattığını belirtti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında League of Nations (Milletler Cemiyeti), İkinci Dünya Savaşı sonrasında United Nations (Birleşmiş Milletler) kurulmuştu; Wolff’a göre ikisi de başarısız oldu, ancak bugün Çin ve BRICS ülkeleri önünde benzer ama daha gelişmiş bir tercih bulunuyor.
“Çin’in ve daha geniş BRICS topluluğunun önünde şu seçim duracak: Doğu’nun yeni bir imparatorluğunu mu kuracağız, yoksa gerçekten çok taraflı bir küresel toplulukta daha iyisini yapmayı mı deneyeceğiz?” diyen Wolff, teknik iletişim ve koordinasyon imkânlarının artık geçmişe göre çok daha gelişmiş olduğunu belirtti.
ABD İç Gerilimi ve Askeri Şiddet
Wolff, ABD içindeki siyasal gerilimin de bu dönüşümün parçası olduğunu söyledi. Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti arasındaki düşmanlığın, Kuzey-Güney ayrışmalarının ve Donald Trump’a yönelik keskin kutuplaşmanın olağan sınırları aştığını savundu. Ayrıca Taiwan, Cuba ve Venezuela çevresindeki gerilimlerin de yaklaşan çatışma ihtimallerini gösterdiğini belirtti.
Wolff’un en sert örneklerinden biri, ABD’nin son altı ayda Caribbean ve Latin America’nın Pasifik kıyılarında küçük balıkçı teknelerini hedef aldığı iddiasıydı. Bu teknelerde ortalama 5 ila 10 kişinin bulunduğunu, Amerikan ordusunun drone veya füzelerle tekneleri yok ettiğini, Başkan’ın bu kişileri “narko-terörist” diye tanımladığını söyledi. Wolff, ABD hukukunda uyuşturucu ticaretinin idamlık suç olmadığını; yakalanan kişilerin avukat, mahkeme, delil incelemesi ve temyiz hakkı bulunduğunu hatırlattı.
“Bu insanlar avukatsız, jürisiz, mahkemesiz, delilsiz, temyizsiz infaz ediliyor,” diyen Richard Wolff, bunun hem uluslararası hukuka hem de ABD’nin kendi hukukuna aykırı olduğunu savundu. Wolff’a göre bu, dünyayı eskisi gibi kontrol edemeyen bir imparatorluğun “çocukça öfkesinin” ifadesi. “Bu, kendi gerilemesine karşı atılmış bir çığlık,” diyen Wolff, ABD kültürünün halkını gerileyen bir imparatorlukta yaşamaya hazırlamadığını vurguladı.
Avrupa’nın ABD’ye Bağımlılığı ve Rusya’yı Şeytanlaştırması
Wolff, Avrupa’nın ABD’den gördüğü muameleye rağmen Washington’a bağlı kalmasını “derinden üzücü” bulduğunu söyledi. ABD’nin Avrupa’ya ittifakın tek taraflı bir yük olduğunu söylediğini, buna rağmen Avrupa’nın ABD’ye “kölece” bağlı kaldığını savundu. Aynı anda Avrupa’nın Rusya’yı Sovyetler Birliği döneminden bile daha sert biçimde şeytanlaştırdığını söyledi.
Washington’da duyduğu bir espriyi aktararak Avrupa’nın gelecekte “turistik bir dikkat dağıtıcı” olarak görüldüğünü belirtti: insanların Loire Nehri üzerindeki şatoları, Almanya’daki kaleleri ya da Norveç fiyortlarını görmek için Avrupa’ya geleceğini, ama kıtanın dünya sahnesinde belirleyici olmayacağını söyledi. Wolff’a göre Avrupa, kendisini istemeyen ve planlarında yer vermeyen bir ata geleceğini bağladı.
Glenn de bu noktada Avrupa’nın akılcı davranması halinde blok temelli sistemi terk edip Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olarak tanıması gerektiğini savundu. Ona göre Avrupa’nın Rusya ile çatışmayı büyütmesi, ABD’ye bağımlılığını artırıyor ve Washington’a Avrupa’dan daha kötü ticaret tavizleri koparma imkânı veriyor. Glenn, Avrupa’nın ABD’yi Rusya’ya karşı yeniden kıtaya çekmeye çalıştığını, ancak bunun Avrupa’yı “yeni Ukrainians” haline getirebileceğini söyledi.
Von der Leyen, Tarifeler ve “Haraç Sistemi”
Wolff, Ursula von der Leyen’in Trump’ın gümrük tarifesi tehditleri karşısında Washington’a giderek anlaşma yapmasını Avrupa’nın zayıflığının işareti olarak sundu. Supreme Court (Yüksek Mahkeme) Trump’ın tarifeleri kullanmasını engellemeden önce yapılan bu pazarlıkta Avrupa’nın daha düşük tarifeleri kabul ettirmek için ABD’den yaklaşık 700 milyar dolarlık sıvılaştırılmış doğal gaz almayı ve ABD’ye büyük yatırımlar yapmayı taahhüt ettiğini söyledi.
“Buna haraç sistemi denir,” diyen Richard Wolff, “bir egemen ülkenin başka bir ülkeden serveti çekip almasının çok eski biçimidir” diye açıkladı. Almanya için sanayisizleşme tartışmaları yapılırken Avrupa sermayesinin ABD’ye taşınmasının siyasal olarak sürdürülemez olacağını söyledi. Wolff’a göre ABD’nin Avrupa için tasarladığı gelecek, tam olarak bu haraç ilişkisi.
Çin Faktörü ve Avrupa Liderlerinin Sınırları
Wolff, “Çin her şeyi değiştiriyor” diyerek Amerikan şirketlerinin Çin’i artık planlarının merkezine koyduğunu söyledi. Büyük Amerikan kapitalistlerinin üretim, depo, pazar ve yatırım kararlarında Çin’i temel unsur olarak gördüğünü; buna karşın siyasi elitin ABD’nin gerileyen bir imparatorluk olduğunu kabul etmediğini savundu.
Trump’ın Çin ziyaretine Nvidia yöneticisini de dahil etmesini örnek verdi. Wolff’un aktardığına göre Trump, Xi Jinping’e Nvidia’nın gelişmiş çipleri için lisans vermeye hazır olduklarını söyledi; Xi ise “Teşekkürler, artık bunları kendimiz üretiyoruz” yanıtını verdi. Wolff’a göre ABD bu tür gelişmelere tekrar tekrar hazırlıksız yakalanıyor.
Avrupa liderleri konusunda ise Keir Starmer, Emmanuel Macron ve Friedrich Merz’i Amerikan imparatorluğunun yükseliş ve zirve döneminin ürünü olarak tanımladı. Bu liderlerin ABD merkezli dünyanın dışına düşünemediğini söyledi. Avrupa’nın yeniden silahlanma stratejisini de geç kalmış ve gerçekçi olmayan bir yol olarak değerlendirdi. “Bunun için çok geç; paranız yok, teknolojiniz yok, üretim tabanınız yok,” diyen Wolff, Avrupa’nın ABD, Rusya ve Çin’le askeri yarışa girmesini “korkunç bir tercih” olarak niteledi.
Israel Benzetmesi ve ABD’yi Savaşa Çekme Stratejisi
Wolff, bazı Amerikalı dostlarının Avrupa ile Israel arasında benzerlik kurduğunu söyledi. Ona göre Israel, sömürgecilik karşıtı bir çağda “dört yüzyıl geç kalmış yerleşimci sömürgeciliği” denemesidir ve bu yüzden hayatta kalmak için ABD’yi kendi askeri programına çekmeye çalışmaktadır. Wolff, Netanyahu’nun yıllardır ABD’yi Middle East savaşlarına sokmaya çalıştığını savundu.
Bu benzetmeyi Avrupa’ya uygulayan Wolff, kıtanın da Rusya ile gerilimi tırmandırarak ABD’yi kendi tarafında savaşa çekmeye çalışıyor olabileceğini söyledi. Ancak bunun geçerli olup olmadığını bilmediğini ekledi. Yine de büyüdüğü Avrupa’nın gerilemesini izlerken en güçlü duygusunun “üzüntü” olduğunu belirtti. Ona göre Avrupa’nın hayatta kalmak için askeri yarışta geç kalmış bir aktör olmaya değil, canlı bir ekonomik ve sosyal birim olarak kendi gücünü geliştirmeye ihtiyacı var.
ABD İçindeki Değişim: Eşitsizlik, Otoriterleşme ve Tepki
Programın sonunda Wolff, ABD’nin kendi içinde de hızla değiştiğini söyledi. Ülkede birkaç yüz milyarderin yanında nüfusun üçte ikisinin ekonomik sıkıntı yaşadığını savundu. Otomobil merkezli Amerikan yaşamının petrol fiyatları ve benzin maliyetleri nedeniyle geniş kesimleri zorladığını anlattı. İnsanların işe gitmek, alışveriş yapmak ve gündelik yaşamı sürdürebilmek için arabaya muhtaç olduğunu, bunun ekonomik baskıyı büyüttüğünü söyledi.
Wolff, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’den kitlesel kopuş işaretleri gördüğünü belirtti. New York’ta geçen Kasım seçildiğini söylediği Müslüman sosyalist Zohran Mamdani örneğini verdi ve şehirdeki Yahudi seçmenlerin de ona oy verdiğini aktardı. Mamdani’nin Netanyahu New York’a gelirse tutuklatacağını söylediğini belirten Wolff, buna rağmen seçmen desteği bulmasını derin yabancılaşmanın göstergesi olarak yorumladı.
Wolff, ABD’de iktidarı tanımlamak için kullanılan en popüler ifadelerden birinin “Epstein sınıfı” olduğunu söyledi; bunun zenginlere yönelik kirli, şiddet içeren ve kadın düşmanı bir imajı ifade ettiğini belirtti. ICE güçlerinin göçmenlere yönelik uygulamalarını Gestapo’ya benzetti ve devletin büyük şirketleri trilyon dolarlık anlaşmalarla desteklediğini savundu. Ona göre milyarderlere yönelik henüz tam anlamıyla siyasal hale gelmemiş bir nefret büyüyor ve bu, ABD’deki dengeleri değiştirecek.
1945 Sonrası Dünya Düzeni
Sunucu: Tekrar hoş geldiniz. Bugün, mevcut dünya düzeninin sarsılışını konuşmak üzere Professor Richard Wolf’u ağırlamaktan büyük memnuniyet duyuyoruz. Birçok kişi US ile Europe arasında olası bir kopuştan söz ediyor. Ama sanırım en temel düzeyde, 999 sonrası, pardon, 1945 sonrası düzenin temellerini anlamamız gerekiyor. Bu bağlamda yakın zamanda harika bir makale kaleme aldınız ve bugün sizinle asıl konuşmak istediğim de bu: Political West’in oluşumuna geri dönersek, 1945 sonrası dünya düzeninin nasıl şekillendiğini nasıl görüyorsunuz?
Richard Wolf: Bence bu düzen, genel bir çerçeve seçmem gerekirse, bir imparatorluktan başka bir imparatorluğa geçiş olarak şekillendi. Ya da biraz daha kesin söylemek gerekirse, zaten yükselmekte olan American Empire’ın tam gücüne erişmesiydi.
Sömürgeci güçler arasındaki çekişme, bana göre World War I ile doruğa ulaşan, ardından çok kısa süre içinde bir tür devam savaşı olarak World War II’ye dönüşen acı ve uzun bir süreçti. Bu felaket niteliğindeki savaşların nihai sonucu temelde British Empire’ın mutlak sonu oldu. Ama aynı şekilde German Empire’dan, French Empire’dan, Belgian, Dutch imparatorluklarından, bunu nasıl ifade etmek isterseniz edin, geriye hiçbir şey kalmadı. Spanish ve Portuguese imparatorluklarının daha erken çöküşünü de buna ekleyebiliriz.
Bu felaketin içinden United States görece yara almadan çıktı. Europe’a karşı Atlantic, Japan’a karşı Pacific olmak üzere iki okyanusun sağladığı koruma ve bunun anlamı çok büyüktü. O dönemde askeri teknoloji mesafeleri aşmakta iyi değildi; basit İngilizceyle söylersek, henüz füzeler yoktu. Drone’lar yoktu. Dolayısıyla okyanuslar çok çok faydalıydı.
Americans, World War II’nin America açısından başında Pearl Harbor’a bomba atıldığını öğrendi; ama hepsi buydu. Başka hiçbir bomba düşmedi. Fabrikalar yıkılmadı. Demiryolları yok edilmedi. Şehirlerin yeniden inşa edilmesi gerekmedi. Hatta ironiyi daha da artırmak gerekirse, United States’i Büyük Buhran’dan çıkaran şey savaşın, yani World War II’nin kendisiydi. Savaş sonucunda çok daha güçlenen bir ekonomiydi bu; tersi değil.
Bu arada, bu insanların zihninde kalması gereken bir şeydi; çünkü belki de onlara Ukraine’deki savaşın Russia için de böyle bir şey yapıp yapamayacağını, yıkıcı bir faaliyet olmak yerine ya da en azından ikisinin bir karışımı olarak işleyip işlemeyeceğini hayal ettirebilir veya en azından bu soruyu sordurabilirdi.
American Empire’ın Yükselişi
Her halükarda United States yükselişe geçti. Şunu da açıklamalıyım: Ben o dönemin çocuğuyum. Hayatımın tamamını burada, United States’te, 1945’ten diyelim 2010 ya da 2015’e kadar uzanan bu dolu dönemde yaşadım. Ben buna American Empire’ın yükselişi, zaferi ve zirveye ulaşması derdim.
Ve tek, tek tehdit; bunu tehdit diye söylersem abartmış olurum. Aslında tehdit değildi, ama bu ülkede onu tehditmiş gibi sunduk: Soviet Union. Hiçbir zaman ekonomik bir tehdit olmadı. Başka herhangi bir anlamda da ciddi bir tehdit değildi.
Ama America’da, ulusumuzun kökeninde burada yerli nüfusa karşı yürütülen vahşi, iki yüzyıl süren soykırım bulunduğu için, insanların şunu anlaması gerekiyor: Bu, American halkının ruhunda bugüne kadar çok derin izler bıraktı. Biz, başka birçok ülkeden daha fazla, sürekli olarak mücadele edeceğimiz vahşi bir düşmana ihtiyaç duyan bir ülkeyiz. Bu, Europeans’ın burada buldukları halka karşı asıl vahşiler olduğu gerçeğinin rasyonalizasyonudur; ama psikolojik olarak yapmaya koyuldukları şeyi gerçekleştirebilmek için bunu tersine yansıtmaları gerekiyordu.
Bu dönem, American özel imparatorluğunun vahşi bir rakibe karşı mücadele olarak karakterize edilmesi gereken bir dönemdi. Vahşi rakip Soviet Union’dı. Ve United States dahil Soviet Union ile müttefik communist parties idi.
Büyük Buhran’dan çıkarken socialist ve communist parties’in bu ülkede çok güçlü ve önemli kurumlar haline geldiğini hatırlamalıyız. Savaştan sonra büyük mesele bu oldu. Business community, religious community, bu ülkedeki her conservative community, bitmek bilmeyen bir vahşet, diktatörce dehşete arkaik bir geri dönüş gibi resmedilen communism’e karşı çalışmaya başladı; United States ise buna karşı aydınlanmayı getiren parlak democracy idi.
Bu, hayal edebileceğiniz kadar keskin bir karşıtlıktı. Olağanüstü uç noktalara vardı. Örneğin ben buradaki seçkin okulların ürünüyüm. Harvard, Yale ve Stanford’a gittim. Gittiğim tek kurumlar bunlardı; bilirsiniz, England’daki Oxford ve Cambridge gibiler. Bize socialism ya da communism hakkında hiçbir şey öğretilmedi. Eğer bunlardan hiç bahsedildiyse, kısa ve küçümseyici biçimde geçildi.
Bunu European arkadaşlarıma anlattığımda bana hep şaşkınlıkla bakarlar. Yale’de doktora yaptım ve bana Karl Marx’ın yazılarından tek bir kelime bile okutulmadı. Gerekli değildi. Orada hiçbir şey yoktu. Üzerine düşünmeye değer bir eleştiri yoktu, bir gelenek yoktu, bir literatür yoktu, bir deneyim yoktu, hiçbir şey yoktu. Olağanüstü bir şeytanlaştırma ihtiyacı vardı.
Düşman İhtiyacı ve American Exceptionalism
Bunu bu kuşakta da görüyorsunuz. Saddam Hussein Hitler’dir; Russia’daki Mr. Putin yalnızca başka bir Stalin’dir. Bunu yapma ihtiyacı var.
Ve nihayet bu, American exceptionalism fikriyle birlikte ilerledi: Biz bambaşka bir şeyiz. Nihai iyiliğimizi yalnızca çevremizdeki vahşeti aşmak için getirmeyeceğiz. 16. ve 17. yüzyılda Europeans’ın sömürgeci gelişini düşünün. Onları yeneceğiz ve yerlerine bizim kopyalarımızı koyacağız. Her şeyi getireceğiz ve yıkım Soviet Union’ın yıkımı, her yerdeki communist parties’in yıkımı olacak; buna evden başlayacağız.
Ve yaptığımız da buydu. 70 yıl boyunca Europeans, kendi ülkelerindeki communistlerden korkarak, Hitler’e ve Nazism’e karşı muhalefette communistlerin önemini hatırlayarak bunu izledi. Benim kısmen French, kısmen German olan ailem bütün bunların hikayeleriyle doluydu. United States’te büyümüş olsam da bunlarla büyüdüm. Annem Berlin’de, babam France’ta doğdu. Dolayısıyla bu kültürel dünyaya, nasıl söyleyeyim, European düşünme biçimlerinin içine yerleştirilmiştim.
United States lider haline geldi. Europeans’ın communistlerden kurtulmasına yardım edecekti. Sonra Europeans ile birlikte Soviet Union’ı alt edecekti ya da alt edemezse en azından çevreleyecekti. George Kennan: Onları çevreleyeceğiz. Sanki etrafına duvar örebileceğimiz bir hastalık gibiydiler; bu metafor American kültürüne tekrar tekrar geri döner.
American Decline ve Iran
Bunu biraz böyle ayrıntılandırmamın nedeni şu; ve bu çok kritik: Artık ikna oldum, beni ikna etmek biraz zaman aldı ama artık bu dönemin United States için sona erdiğine ikna oldum. Ciddi bir gerileme sürecine başladık. Bu kümülatif bir süreç. Her gün, hafta ya da ay geçtikçe kötüleşiyor.
Ve bence bu, bir yanda “hayır” diyen ve bu “hayır”ı geçerli kılabilen Iran ile yaşanan karşılaşmada tarihsel bir ana ulaştı. Sadece bu “hayır”ı geçerli kılmakla da kalmıyor; bir bakıma Vietnam bunu yaptı, Afghanistan bunu yaptı, hatta Iraq bile bunu bir şekilde yaptı. Ama bu farklı. Çünkü nispeten küçük bir ülkenin, Global South’un bir parçasının, eski bir sömürge toprağının bunu ortaya koyması söz konusu.
Şimdi içinde yaşadığımız anti-colonialist evren, 100 yıldır oluşmakta olan bütün anti-colonialism dönemi; o eski sömürgelerden biri şimdi ayağa kalktı ve yalnızca kopmakla kalmadı, dönüp şunu söyledi: Küresel ekonomik kalkınmayı, olduğu eurocentrism’den çıkarıp yeni bir şeye göre yeniden düzenleyeceğiz.
Bunu burada en çok United States’in en üst düzeyindeki ıstırapta görüyorum: Bu küçük ülkenin nükleer herhangi bir şeye sahip olacak olması karşısındaki ıstırap. Ama daha da önemlisi, küresel petrol piyasasının ve okyanus üzerindeki küresel ticaretin kritik bir yönünü belirleyecek olması. Kimin geçeceğine karar verecek. Ne ücret ödemeleri gerektiğine karar verecek.
Iran’ı düşünürseniz, 1953’te, topraklarının altında çok petrol bulunan yerlerden biri olduklarını keşfettiler ve o dönemde herkesin yaptığı gibi bunu geliştirmek istediler. Ama onlar bir colonial ya da subcolonial bölgeydi. Bunu yapamazlardı. Sonra Mossadegh, petrolü millileştirelim, petrolü işlevsel hale getirelim diye önermeye çalıştı. Hayır. Büyük petrol şirketleri geldi; BP, Shell ve diğerleri. Hayır, hayır, hayır.
CIA ve MI6 bunu temizledi, Mr. Mossadegh’i ortadan kaldırdı, bir nesil boyunca Shah’ı getirdi. Amaç şunu göstermekti: Biz Europe olarak petrolün olduğu yere gideriz, onu bütün dünya adına işletiriz ve ondan kâr ederiz. Sizin işiniz de bizim biçtiğimiz fazladan bedeli ödemektir.
Şimdi bunu değiştirecekler. Şunu söyleyecekler: Hayır, hayır, bunu Global South olarak biz yapacağız. Bence bu muazzam bir şey.
Ve Washington’daki inanılmaz, inanılmaz kaos, son 74 saatte sergilenen haliyle, alıştığımız şeylerin bile ötesine geçti. Yeni bir müzakere yürütüyorduk. Giderek daha iyiye gidiyordu ve tam doruk noktasında, Iran’dan delegeler Doha’ya giderken, United States Iran’ı, Israel ise Lebanon’ı bombalamaya başladı. Bunu anlamlandıramıyorsunuz. O kadar çılgınca ki, bütün bunlarla nereye varacağınızı bilemiyorsunuz.
Uzun konuştuğum için kusura bakmayın; bence bir değişim görüyoruz. Trump, Xi Jinping’i ziyaret ettiğinde Xi Jinping’in Western muhatabına Thucydides’ten, Athens imparatorluğundan Sparta imparatorluğuna geçişi ve bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışan büyük Greek düşünürden söz etmesini dikkat çekici buldum. Yine böyle anlardan birinde miyiz? O adamı, Mr. Trump’ı eğitmek umutsuzdu. Ama bu, Chinese tarafının da neler olup bittiğini anladığına dair dikkate değer bir kabuldü.
Yeni İmparatorluklar mı, Yeni Bir Düzen mi?
Sunucu: İlginç olan şu: European imparatorlukların nasıl yer değiştirdiği. Bunu yine 16. yüzyılın başına kadar götürebiliriz; European deniz gücünün dünyayı elbette emperyal araçlarla birbirine bağlamaya başladığı döneme. Bu elbette industrial revolution tarafından da beslendi ve daha fazla kapasite sağladı.
Ama World War II’den sonra hem United States hem de Soviet Union, decolonization yönündeki hamlelerini insan özgürlükleri diliyle çerçeveledi. Fakat büyük ölçüde hem United States hem de Soviet Union, European imparatorlukları tasfiye ettikten sonra kendi imparatorluklarını kurdular. Sonra Soviet Union’ın çöktüğünü gördük.
Şimdi, sizin söylediğiniz gibi, bence US’in mutlak bir gerileme içinde olmasa bile, ki bunun da mümkün olduğunu düşünüyorum, en azından sistemdeki diğer güçlere kıyasla göreli bir gerileme içinde olduğu oldukça açık. Ama bu tam olarak ne anlama geliyor? Yerini ne alacak?
Çünkü dediğiniz gibi Iranians artık Strait of Hormuz’u kontrol ediyor. Bölgedeki devletlerin erişim elde edeceklerse nasıl davranmaları gerektiğini az çok dikte etmeye başlayabilirler: Üs barındırıp barındıramayacakları, petrolü hangi para birimiyle satacakları, Iran’a yaptırım uygulayıp uygulamadıkları ya da onları tehdit edip etmedikleri gibi.
Ama başka yerlerde de bunu görüyorsunuz. Russians ve Chinese, Arctic corridor’u inşa ediyor ya da geliştiriyor. Chinese rekabetçi ya da lider teknolojiler geliştiriyor; Belt and Road Initiative ile yeni ulaşım koridorları, New Development Bank, kendi para birimleriyle ticaret, yeni ödeme sistemleri. Yani yeni imparatorlukların doğuşunu mu görüyoruz, yoksa sizce bu temelde farklı bir şey mi?
Richard Wolf: Bilmiyorum. Ama bence bulunduğumuz yer, bu sorunun eskisinden daha fazla güç kazanacağı bir nokta. Önceden bunun sorulmadığını ya da sorulduysa bile yalnızca birkaç kişi tarafından, gelip geçici birkaç anda sorulduğunu düşünüyorum. Şimdi bunun birkaç nedenle biraz farklı olacağını düşünüyorum.
Burada yapılacak bir hatanın bedelinin nuclear war olması küçük bir mesele değil. Hemen her düzeyde işleyen bir kısıt var. Bir kenara itilemez demiyorum, ama güçlü bir kısıt.
Bunu tarihsel bir süreklilik olarak da görüyorum. World War I’in dehşeti, League of Nations dediğimiz çabayı doğurdu. World War II’nin World War I’den bu kadar kısa süre sonra gelmesinin dehşeti ise United Nations dediğimiz çabaya daha güçlü bir itki verdi. Evet, ikisi de dağıldı. League of Nations kelimenin tam anlamıyla dağıldı; United Nations da neredeyse eşdeğer biçimde.
Bence Chinese tarafının ve aynı şekilde daha geniş BRICS topluluğunun önünde bir tercih olacak. Yeni bir imparatorluk mu olacağız, yaratacağız, benimseyeceğiz; bir eastern empire mı? Yoksa daha önce hiç başarılamamış ölçüde çok taraflı bir küresel topluluk kurmayı deneyecek bir konumda mıyız?
Bunu yapacak teknik araçlara sahibiz. İletişim düzeylerimiz World War I ya da World War II’nin sonundakinden çok daha gelişmiş durumda. Daha da fazlası gelecek. Bu mümkün. İnsanlar bu fırsatı kavrayacak mı? Bunu bir alternatif olarak görecekler mi? Umudum, en azından Atlantic’in bu yakasında halihazırda gerçeklik olan bir çatışma ve sorun düzeyine alternatif olarak bunu görmeleridir.
Burada insanlar bundan sürekli söz ediyor. Gerilim düzeyi, çatışma düzeyi, Republicans ile Democrats arasındaki, Southerners ile Northerners arasındaki ilişkilerdeki düşmanlık. Baştan beri bölünmelerimiz vardı, ama bunlar abartılmış durumda. Şişirilmiş durumda. Çılgınca yoğun.
Mr. Trump, dikkat çekici ölçüde geniş çapta sevilen bir liderden dikkat çekici ölçüde geniş çapta nefret edilen bir lidere dönüşüyor. Bunun ne kadar ileri gideceğini bilmiyorum. Ama benim düşündüğümden daha ileri gitti. Kendi tabanı ciddi bir iç çatışma içinde ve bu, şu andan yalnızca birkaç ay sonra yapılacak bir sonraki seçimlerimize kadar daha da kötüleşecek gibi görünüyor.
Savaşlar ve Hukuksuz İnfazlar
Savaş halinin de çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece Iran ya da Ukraine’i kastetmiyorum. Yaklaşan bütün savaşları kastediyorum: Taiwan deliliği, Cuba’ya yönelik tehditler, Venezuela’da biriken süregelen gerilimler.
Sonra size tali görünebilecek ama bence öyle olmayan bir şey seçeyim. Son altı aydır United States, Caribbean’da ve Latin America’nın Pacific Ocean kıyılarının doğu tarafında balıkçıları sistematik olarak hedef seçip infaz ediyor. Sayıları artık arttı. Bunlar küçük tekneler. Ortalama beş ila on kişi çalışıyor bu teknelerde. American ordusu onlara yaklaşıyor ve sonra drone’larla ya da füzelerle tekneyi suda yok ediyor; içindeki herkesi öldürüyor ve tekneyi batırıyor ya da imha ediyor.
President, bunların narco-terrorists olduğunu açıklıyor; yani şu ya da bu türden drug dealers olduklarını söylüyor. Şunu açık hale getireyim: Burada, United States’te uyuşturucu ticareti yapmak ya da bunların çoğuyla uğraşmak yasa dışıdır. Bunu yaparken yakalanırsanız tutuklanırsınız. American hukukuna göre size bir avukat verilir. Mahkemeye çıkabilirsiniz. Delillere bakma hakkınız vardır. Savunmanız için tanık çağırma hakkınız vardır. Suçlu bulunursanız hapis cezası alırsınız.
Drug trade, United States’te idam gerektiren bir suç değildir. Burada bunun çok fazlası var, suçun çok fazlası var; ama kimse bu suç için idam edilmez. Oysa bu insanlar infaz ediliyor: avukat yok, jüri yok, duruşma yok, delil yok, temyiz yok, hiçbir şey yok.
Altı ay öncesine kadar, Navy bir tekne olduğuna inanırsa tekneyi durdurur, tekneye çıkar, tekneyi incelerdi. Eğer illegal material taşıdığı tespit edilirse, geldiği yere geri çekilir ve bir tür yasal süreç işletilirdi. United States için daha önce yapmadığı bir şeyi yapmak gerekli hale geldi.
açıkça international law’a aykırı, açıkça kendi hukukuna aykırı ve temelde birkaç istisna var ama çok az istisna dışında kimse bir şey söylemiyor. Öylece oluyor. Bu arada son 48 saatte Strait of Hormuz kıyısında bombalanan insanlardan Iranians teknelerindeki balıkçılar diye söz ediyor. Bence bu son derece önemli, çünkü bence eğer bunu görürseniz, yüzleşirseniz, bu şu anda biz konuşurken devam ediyor. Bildiğim kadarıyla bunu durdurmak için ne mahkemelerimizde ne de Congress’te herhangi bir süreç başlamış değil. Bir ya da iki teknede öldürülen erkeklerin dulları tarafından açılmış bir dava var. Avukat tuttular ve ilerliyorlar. Bunun nerede olduğunu bilmiyorum. Yıllar alacak.
Sonuç ne olursa olsun, insanların şunu anlamasını istiyorum: Bu neredeyse çocuksu bir öfkenin ifadesi. Dünyayı kontrol edebileceğinizi sandığınız şekilde kontrol edemiyorsunuz. Soviet Union’ın çöküşünün size artık olacağınızı hayal ettirdiği unipolar powerhouse değilsiniz. Değilsiniz. Aslında o kadar güçlü de değilsiniz. Iran’ı domine edemiyorsunuz; bırakın büyükleri, Russia ve China’yı. Yani bu öfke, bu acılık, bu “bizi hiçbir şey bağlamaz” hali. Orman kanunu ve hâlâ elimizde olan şey military. Biz de böyle düşündük; kazanabilirdik ve kazanacağız, law tarafından, tradition tarafından, morality tarafından engellenmeden. Hayır, hayır, hayır. Mr. Hegseth’i dinleyin. Çekmecedeki en keskin bıçak değil ama yukarıdaki mentality’nin ne türden olduğunu açığa çıkarıyor. Ve bunun içinden kılıç sallaya sallaya geçecekler.
Dünyanın geri kalanı bunun bir experience olarak ne kadar ciddi olduğunu anlamak zorunda. Bu, halkını declining empire olmaya hazırlamamış bir culture. Bir yüzyıldır hiç durmadan Americans’ın exceptional olduğu fikriyle çalışıyor. Biziz, biz Tanrı’nın seçilmiş halkıyız; bunu Bible’da bulan Jewish insanlardan bile daha fazla. Gerçekten biziz. İyiliği, Christianity’yi ve diğer her şeyi güzel bir democratic package içinde bütün dünyaya götürüyoruz.
Europe için yapmak isteyeceğim son nokta şu: Bu sert bir ders oldu. Umursamıyoruz. Aynı ders Canada’ya ve Mexico’ya da veriliyor. Bunların hiçbiri constraint değildi. Biz artık constraint’leri bir kenara bırakmak ve sonsuza kadar sürmesini sağlamak zorunda olan bir empire’ız. Bu, kendi decline’ına karşı bir çığlık.
Ama o anda, son nokta olarak, Europe beni derinden depresif bulan bir şey yaptı. United States tarafından suratına tekmeyi yemiş, alliance’ın bir burden olduğu, tek taraflı bir burden olduğu, United States’in Europe’u bütün bu zaman boyunca sırtında taşıdığı söylenmişken ki bu saçma; ama bunu duyduktan sonra Europeans ne yaptı? United States’e karşı kölece davranmaya devam ettiler, aynı zamanda karşısında kılıç sallayacakları bir fantasy inşa ettiler. Soviet Union ortadan kaybolduktan ve Russia gibi başka bir capitalist country’ye dönüştükten sonra, Russia’yı eskisinden bile daha kötü demonize etmeye karar verdiler.
Ne yapıyorlar? Ne yapıyorlar? Geleceğinizi sizi istemeyen, sizi tekmelemiş, içinde size yer olmayan planlar yapan bir ata bağladınız. Washington’da duyduğum şaka şu: Gelecekte Europe bir tourist distraction olacak. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar Europe’a gidecek; Loire üzerindeki chateau’ya, Germany’deki Schloss’a, Norway’deki fjords’a ya da her neyse ona bakacaklar. Irrelevant olacak. Sizi world stage’den itip çıkarıyor. Bu arada siz Russia’yı demonize ediyorsunuz. Yani bu bir spectacle. Neyse, benim article’ımın anlatmaya çalıştığı şey buydu.
Evet. Ben de şunu söyleyecektim, bu bana French writer Emmanuel Todd’un yazdıklarını hatırlatıyor; hani Soviet Union’ın çöküşünü daha 70’lerde öngören kişi. Bence ilginçti, çünkü US 2000’lerin başında en güçlü halinde görünürken, o zaten decline içinde olduğunu savunuyordu. Çünkü bütün bunlara bakıyordu, buna micro militarism diyordu; bütün bu excessive violence’a bakıyordu ve bunu strength kılığına girmiş bir decline işareti olarak görüyordu. Ve evet, şimdi daha fazla chaos’un çözüldüğünü görmemek elde değil; sanki beklenen trajectory’yi takip ediyor.
Ama size Europeans hakkında sormak istiyordum. O yüzden bunu orada bitirmenize sevindim. Bildiğiniz gibi World War II’den sonra Europe kendini yakıp yıktığında, Americans esasen Europe’un hayatına bir uzatma teklif etti; yani US güçlü bir empire olarak ortaya çıktı. Europeans şöyle düşündü: Kaderimizi United States’e bağlayacağız. Cold War’dan sonra amaç, United States’i global hegemon olarak görmekti. Fikir şuydu: Bunu political West’in collective hegemony’si haline getireceğiz; iki ayak üzerinde duracak, US ve EU. Ve Europeans esasen United States ile bir tür equal standing peşinde koşmayı arzulayacaktı. US’in onayladığı bir şey değildi ama aşağı yukarı fikir buydu.
Ama şimdi ne oluyor, US sona ermiyor elbette; US her zaman orada olacak, güçlü, formidable bir great power olacak. Ama artık bu global hegemon olmayacak. Peki Europeans’ın kendilerini nasıl yeniden yönlendirdiğini görüyorsunuz ya da olası gelecekler neler? Çünkü Europe’un rational olması için benim beklediğim şey şuydu: Eğer US artık gerçekten Europe’ta olmak istemiyorsa, o zaman rational olan şey, United States’i Europe’a getiren block-based system’i terk etmektir. Europe’un dividing lines’larını aşabiliriz çünkü Europe ancak Europe’un en büyük ülkesi Russia’nın da bir rolü olduğunu kabul ederse gerçekten prosper ve secure olabilir. Ama tam tersini yapıyoruz; Russians ile confrontation’a giriyoruz, dediğiniz gibi onları demonize ediyoruz.
Ama Russia ile kavga seçerek, burada olmak bile istemeyen US’e daha bağımlı hale geliyoruz. Böylece Europeans’a korkunç trade deals dayatmaya başlayabiliyor. İstediği her tavizi extract edebiliyor. Yani çıkmaz sokak gibi görünüyor. O halde Europe için kartlarda ne görüyorsunuz? Çünkü relevance için kendini United States’e bağlayamazsa, yön ne olacak? Washington’da sözünü ettikleri tourist destination’a mı dönüşecek, yoksa başka gelecekler görüyor musunuz?
Benim gördüğüm şu. Aklımızda tutmamız gereken crucial şeyin, Trump birkaç ay önce tariffs’i daha da yükseltmekle tehdit ettiğinde von der Leyen’in verdiği response olduğunu düşünüyorum. Supreme Court henüz onun tariff tool’u kullanmasını engellemeden önce Europe’u büyük tariffs ile tehdit etti. O Washington’a geldi ve bir deal yaptılar. Tariffs sadece yüzde 10 ya da 15 olacaktı. Ve Europe’u iki şey yapmaya committed etti: Sanıyorum önümüzdeki yıllarda yaklaşık 700 billion dollars değerinde liquefied natural gas satın almak ve önümüzdeki birkaç yıl içinde United States’e çeşitli yollarla bunun kadar, hatta belki bir trillion dollars yatırım yapmak.
Tamam, buna tribute system denir. Bu Methuselah kadar eskidir. Bir dominant country’nin başka birinden basitçe wealth çekip almasıdır. Yani önümüzdeki yıllarda leadership European economy’den devasa miktarlarda parayı çıkarıp United States’te yatırımlara yerleştirirse, bunun European politics’te nasıl görüneceğini bana benden daha iyi siz söyleyebilirsiniz. De-industrialization gibi ifadelerin Germany için kullanıldığı bir zamanda bu epey spectacle olurdu. Ciddi bir politician’ın bunun olmak isteyeceğiniz bir yer olduğunu düşüneceğinden şüphe ederim. Yani tribute, United States’in Europe için aklındaki future’dır.
İkincisi, China yüzünden her şey değişiyor. China demek, bütün bu konuşmaların yeniden düşünülmesi gerektiği anlamına geliyor. Her zamanki gibi capitalists bizden önde. Büyük American capitalists artık China’yı planlamalarının integral part’ı olarak ele alıyor. Bu insanları tanıyorum; önümüzdeki yıllar için büyük investment programs hazırlamak üzere bir araya geldiklerinde, China yapacaklarının tam ön planında yer alıyor. Production’ı nereye yerleştireceğiz? Warehousing’i nereye yerleştireceğiz? Market nerede büyüyor? Bunu nasıl handle edeceğiz? Yani political universe, bizim dying empire olmadığımız delusion’ı içinde, China ile deal etmek zorunda olmadığını hayal ediyor. Chinese bunu yaptı ya da Chinese şunu yaptı diye sürekli şaşırıyor. Dikkat etmiyorlar. Political olanlar, economic olanlar deal yapmakla meşgul.
Bunun bir hissini alabilirsiniz. Mr. Trump geçen gün China’ya gittiğinde, son dakikada yanında Nvidia’nın, bizim en büyük chip maker’ımızın leading executive’ini götürdü. O uçakta değildi; sanırım Alaska’da uçağı karşıladı, China’ya son yolculuğu birlikte yapmak için, böylece birlikte varacaklardı. Neden? Çünkü United States onu orada istiyordu ve o da orada olmak istiyordu. Çünkü Nvidia için, stock price’ı bu universe’ün dışına taşımış insanları hayal kırıklığına uğratmamak critical; artık China’dan serious competition ile karşı karşıya oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Ve Mr. Trump, en azından reported edildiği kadarıyla, Mr. Xi Jinping’e şunu söyledi: Artık Nvidia’nın ürettiği bu advanced chips’i almanız için size license vermeye hazırız. Ve herkesin şaşkınlığına, Xi Jinping “Hayır teşekkür ederim. Artık onları kendimiz üretiyoruz” dedi.
Tamam, bu bunun kaçıncı kez olduğu belli değil. Hazır değiller. Anlamıyorlar ve Americans aptal değil. Burada normal rationality’nizi engelleyen bir şey oluyor. Bence Europe’a olan şey şu: Starmer, Macron, Merz; herkesten çok bu üçünü düşünüyorum. Sizi yöneten insanlar, benim gibi, American empire’ın yükselişinin ve peak’inin product’ları. Americans dominant oldu, super powerful oldu. Biz burada buna “think outside of that box” diyoruz; onun dışını düşünemiyorlar. Bu böyle. Ve burnunuza kaç kere yumruk atıp bunun bittiğini söylemenizi umursamıyorlar. “Hayır, hayır. Ben böyle büyük politician oldum. Élysée Palace’ta böyleyim. İyi, loyal, pro-American politician oldum.” Starmer kesinlikle, Macron kesinlikle. Merz, BlackRock’tır. Merz literally bir American corporate character’dır.
Bence onlar Europe’un problem’ini çözmenin herhangi bir yolunu düşünmekten basitçe acizler. Bu yüzden power’da kalmanın bir yolunu buldular. American military protection’ın kaybını giderecekler. Trump’ın NATO treaty’nin Article Five’ı hakkında yaptığı bütün yorumlar, “gelip size yardım eder miyim, emin değilim” türünden. O yüzden biz Europeans armament konusunda bir şey yapacağız, çünkü bu US, Russia ve China’ya kıyasla çok deficient göründüğümüz bir alan. Bunu crazy buluyorum. Bunun için çok geç kaldınız. Son 70 yıldır United States’in vassal’ı oldunuz. Yetişemeyeceksiniz. Paranız yok. Paranız yok. Technology’niz yok. Manufacturing base’iniz yok. Hiçbir şeyiniz yok. Bu arada United States, Russia ve China bu process’e sizden daha fazla şey atarak kükreyerek ilerleyecek. Ne tuhaf bir strategy. Ama political hale getirilebilirse onları power’da tutuyor.
Rearmament’ı military strategy olarak crazy, ama politically necessary hale nasıl getirirsiniz? Demonization ile. Overwhelmingly terrifying bir enemy’niz olmak zorunda. Ve insanlara Soviet Union’dan korkmayı öğretmek için 75 yıl harcadınız. Tamam, hâlâ Russia, biliyorsunuz. Tamam, küçük bir complication var; Soviet Union değil ama hâlâ Russia. O yüzden bütün bunları yeniden canlandırabilirsiniz ve Ukraine’deki war’ın son Ukrainian’a kadar olabildiğince uzun sürmesini sağlayabilirsiniz; bunu front page’de tutmak için, bu şey tarafından endangered olduğumuzu göstermek için.
Benim için mesele bu. Bu, patronları Americans’ın decline içinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen bir leaders grubunun political gambit’i. Ya bununla uzlaşırsınız ya da bunun aksini öneren bir proposal enact edersiniz.
Son nokta: United States’te bunu biraz farklı gören ve Europe’u Israel ile eşitleyen arkadaşlarım var. Israel de dying. Survive edemez. Israel, anti-colonialism çağında dört yüzyıl geç kalmış bir settler colonialism girişimidir. Colony’lerini genişletmeye çalışıyorlar. Bu absurd. Ve bu tür absurdity genocide üretir. Gaza’yı üretir. Bu noktada hysterical olan bir militarization üretir. Tamam. Ama elbette orada da logic var. Logic nedir? Logic şu: Ancak United States’i military program’ımıza dahil edersek survive edebiliriz. Europeans için de böyle. Belki buradaki game, arkadaşım size derdi, belki buradaki game Russia ile conflict provoke ederek United States’i içeri çekmektir; tıpkı Israel’in United States’i içeri çekmek için bir ülkeden sonra diğerinde conflict provoke etmesi gibi.
Burada Mr. Trump’ın advisors’larının birçoğu arasında Iran’ı invade etme decision’ının Mr. Netanyahu tarafından alındığına geniş ölçüde inanılıyor. Netanyahu’nun ikna ettiği, convince ettiği; çevresi enemies ile sarılıyken United States’i Middle Eastern wars’larını savaşmaya getirmek için 40 yıldır uğraştığı düşünülüyor. Ve şimdi sonunda başardılar. Europeans da şöyle düşünüyor: “Haha, biz bunu Russia ile yapacağız ve bu United States’i içeri getirecek, çünkü taraf seçmek zorunda kalacak.” Bu bana böyle görünüyor. Elbette bunun valid olup olmadığını bilmiyorum. Ama French mother, French father ve German mother ile içinde büyüdüğüm Europe’u gerçekten çok üzücü bir decline döneminde izliyorum. Sanırım en büyük emotion’ım sadece sadness hissi.
Europe survive etmek için ihtiyaç duyduğu technology’yi geliştirmiyor. Military’yi yapamaz. Bunun için çok geç. Kendi intrinsic ability’siyle, vibrant economic and social unit olma kapasitesiyle trade etmesi gerekiyor. Ama bunu yapmak için de steps atmıyor. Dünyadaki military race’e lame late comer olmak. Leaders’ın yapabileceği ne kadar terrible bir choice. Bunun Russia’nın demonization’ı ile justified edildiğini anlıyorum, ama bu da bana crazy geliyor. Chinese bir decision verdi. Russia onların friend’i ve Chinese, Russia’ya Europeans’a kimsenin yardım etmeyeceği şekilde yardım edecek bir position’da. Ve bunu tek başlarına yapacaklar. Zaten hiçbir konuda bir araya gelemiyorlar. Problem’lerinin yarısı da bu: bu kadar çok country, language ve tradition arasında parçalanmış olmak. Bu, kısmen artık sizi aşağı çeken colonialism sayesinde indulge edebildiğiniz bir luxury idi.
Bence Europeans için yaşadıkları zamanı takdir etmek zor. Çünkü 500 yıl boyunca masada oturduklarını düşündüler. Dünyanın geri kalanı bir chess board üzerindeki taşlardı. Onları hareket ettiriyorlardı. Artık o masada yerleri olmadığını, hareket ettirilen chess piece’lere dönüştüklerini fark etmeleri zor. Bence son 80 yılda US ile partnership sayesinde hâlâ masada bir yere sahip olabildiler. Ama ister iki power center’lı Cold War era olsun, ister Cold War sonrasındaki tek power center’lı hegemonic era olsun, her ikisi de Europeans’ı dominant Americans’ın camp’ine koydu.
Ve şimdi bir tür şöyle düşündüler: Tamam, Russians ile conflict’e girersek ve China’nın rise’ı varsa, her şey aynı Cold War prism’i içinde görülmeli. Yani biz liberal democratic West’iz, bu yüzden authoritarian East’e karşı bir araya geleceğiz; sanki tek variable buymuş gibi. Bunu böyle dumbed down ettiler. Dünyanın artık birçok power center’ı olduğunu takdir ettiklerini sanmıyorum. Bu yüzden United States’in bunu yapması necessarily mantıklı değil. US neden Europe’ta bu kadar resources harcasın, bunu bir cost olarak üstlensin ve bu da sadece Russians’ı Chinese’e doğru itsin? Bence Americans Ukraine’deki war’ı bitirmek istemiyor.
Bence bunu Europeans’a outsource etmeye çalışıyorlar. Ama yine, bence Europeans şunu düşünüyor: Russia ile war’a doğru itebilirlerse, Americans devreye girecek ve political West yeniden doğacak. Bence bunun tersi doğru. Russia ile war’a ne kadar çok iterlerse, kendilerini o kadar vulnerable bir pozisyona koyuyorlar, United States’e giderek daha dependent hâle geliyorlar ve US transatlantic partnership’in terms’lerini essentially dictate edebilir. Bu da Europeans’ın yeni Ukrainians’a dönüşebileceği anlamına gelir. Yani America başka yerlere bakarken onlar sonuna kadar savaşmalı. O yüzden hayır, bence çok büyük bir mistake yapıyorlar. Keşke en azından Europe’ta seçtiğimiz path ve seçmediğimiz paths hakkında biraz debate olsaydı. Ama yine, sadece Russians’ı demonize edersek political West’i revive edebiliriz fikrine güçlü bir ideological commitment var. Ve bence ironically, Europeans relevant olmak isteseydi dividing lines’ı bitirmeliydik. Çünkü Russia ile, onun resources’larıyla, technological sovereignty’siyle, massive territory’siyle, transportation corridor’uyla cooperate edebilseydik, yani Europe için güneşte yeni bir era olabilirdi. Ama bunun yerine European family’nin en büyük country’siyle enemies oluyoruz. Yani hayır, bu bir tragedy, ama daha wise voices’ın ortaya çıktığını görmüyorum.
Son düşünceleriniz var mı, bitirmeden önce?
Evet. Bu karışıma eklemek için final bir thought. Hiçbir şey yerinde durmaz, right, bunu biliyorsun. Ben de biliyorum ki United States internally de değişiyor ve bunu görmemek çok dangerous. Sana sadece iki üç küçük şey vereceğim. Birincisi, bu country’deki inequality level’ı control’den çıkıyor. Literally birkaç yüz billionaire’ımız ve economic distress içinde population’ın three-thirds değil, two-thirds’ü var. Ve distress daha da kötüleşiyor. Mr. Trump’ın en büyük problemlerinden biri, son century boyunca geliştirdiğimiz culture şu: yaşadığın yer çalıştığın yerden uzak, ikisi de alışveriş yaptığın yerden uzak ve country’mizin yüzde 95’inde worth anything denebilecek public transportation yok. Kimse onu kullanmıyor, bus ya da train. Biz bir automobile culture’ız. Ve eğer bir automobile’a sahip olman gerekiyorsa, şimdi bunun çok pahalı hâle geldiği fact’iyle karşı karşıyasın. Gasoline’ı unaffordable yapan bu oil price tarafından vuruluyorsun. Ama insanlar job’ı korumak, food’u table’a koymak, work’e gitmek için buna sahip olmak zorunda. Burada insanları çok fazla stress altına koyuyorsun.
Ve şimdiden Republican ve Democratic parties’den massive bir uzaklaşmanın sign’ı var. Ben burada New York’ta seninle konuşuyorum. Geçen November sakallı genç bir adam seçtik. Adı Zoron Mandani. New York City’de Muslim socialist. Bana iki yıl önce böyle bir şeye sahip olacağımızı söyleseydin, sana yanlış planet’te olduğunu söylerdim. Bu burada olamazdı. Neden oldu? New York City’nin Jews’ları, America’daki herhangi bir city’den daha çok Jew burada, onlar da ona vote verdi. Netanyahu New York’u ziyaret ederse onu arrested ettireceğini söyledi. Bu onun public position’ı. Jews da ona vote verdi. Neden? Çünkü olup bitenler hakkında bir alienation ve bitterness level’ı var. Şimdi buna bu crazed president eklenmiş durumda; biliyorsun, şu anda bu country’yi kimin yönettiğini describe etmek için en popular phrase “Epstein class” diye geçiyor. People’ın attitude’ı bu. Hepsi Epstein, yani grubby, ugly, violent, misogynistic. Siz rich people, bu country’de big changes göreceksiniz. Turmoil, bitterness, hostility. Bunlar da bütün bunların çoğunu shape edecek. Ve Europeans da bunu anlamayarak terrible mistake yapıyor. Bu extraordinary bir blindness exercise’ı.
Biz çok authoritarian hâle geliyoruz. Burada United States’te iki farklı university’de vermem istenen son iki talk, birbirlerinden habersiz olarak, benden United States’te authoritarianism’e tendency hakkında konuşmamı istedi. Bunu birbirlerinden habersiz yaptılar. Birkaç minute önce sana bahsettiğim o fishermen’ın killing’ine reaction veriyorlar. Neler olduğunu görüyorlar. Burada ICE denen private police, insanları deport ediyor ve insanlara abuse uyguluyor; bu da Gestapo’yu hatırlatan bir şekilde, ki basically onlar da bu. Kimse onların illegal immigrants ile limited olduğuna inanmıyor. Onlar tepede olan folks’un personal police’i. Government businesses’ları subsidize ediyor, trillion dollar deals dağıtıyor; hani bir country’nin tepede small group etrafında congeal ederken yapacağı şekilde. Ve herkes bunu biliyor. Her comedian, Elon Musk ya da Jeffrey Bezos ya da sürekli news’te olan diğer billionaires hakkında stories ile dolu. Ama onlara karşı henüz political olmayan bir hatred var; fakat geliyor ve her şeyi değiştirecek.
Article’daki fikirlerinizden bazılarını ve sonra daha fazlasını flesh out ettiğiniz için teşekkür ederim. Yani evet, ileride troubling times var. Tekrar teşekkürler.
Rica ederim. Bir pleasure, Glenn, ve yaptığın tüm work için ben de sana teşekkür ederim.