The Thinking Muslim

Dr. Mohamed Al-Mokhtar Al-Shinqiti: “Artık Amerikan Koruması Yok, İslam Dünyası Stratejik İrade Birliği Kurmalı”

Arapça yapılan “The Thinking Muslim” söyleşisinde sunucu, Doha’da siyasi ahlak ve dinler tarihi alanında çalışan Dr. Mohamed Al-Mokhtar Al-Shinqiti ile ABD-İran savaşı, İsrail’in bölgesel rolü, Körfez güvenliği, Çin’in yükselişi ve İslam dünyasının geleceği üzerine konuştu. Bölümde Al-Shinqiti, savaşın yalnızca İran veya Körfez açısından değil, Amerikan gücünün sınırları ve yeni bir bölgesel düzen ihtimali açısından da belirleyici olduğunu savundu.

ABD’nin Ortadoğu Siyaseti ve İsrail Etkisi

Söyleşi, önceki görüşmelerinin ABD’nin dünyadaki rolü ve Trump çizgisindeki stratejik yönelim üzerine yapıldığını hatırlatarak başladı. Sunucu, o dönem Amerikan ulusal güvenlik vizyonunda Monroe Doktrini’ne dönüş ve Ortadoğu’nun öneminin azaltılması gibi başlıkların öne çıktığını, ancak ardından ABD’nin İran’la “felaket” niteliğinde bir savaşa girdiğini söyledi.

Al-Shinqiti, bunun net bir strateji değişikliğinden çok Amerikan siyasetindeki “karmaşa” ile açıklanabileceğini belirtti. Ona göre ABD’nin Ortadoğu’daki tutumu çoğu zaman Amerikan çıkarları tarafından belirlenmiyor. “Amerikalılar bu bölgede her zaman bir şey isterken başka bir şey yapıyor; çünkü Ortadoğu’daki davranışları her zaman Amerikan çıkarlarıyla belirlenmiyor,” diyen Dr. Mohamed Al-Mokhtar Al-Shinqiti, bunun Soğuk Savaş sonrası dönemde daha görünür hale geldiğini ifade etti.

Al-Shinqiti’ye göre Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Ortadoğu politikası stratejik açıdan daha anlaşılabilir bir zemine sahipti: Washington, Sovyetler Birliği’ni Japonya’dan Ortadoğu’ya ve Batı Avrupa’ya uzanan çevre hattında sınırlamaya çalışıyor, Sovyet yanlısı Arap rejimlerine karşı konum alıyordu. Ancak Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasından sonra ABD’nin bölgedeki savaşları ve müdahaleleri, Al-Shinqiti’ye göre Amerikan çıkarlarından çok İsrail’in öncelikleriyle şekillendi. Bu nedenle de Washington’un hamleleri stratejik bakımdan “mantıksız” görünmeye başladı.

İran’ın Savunma Stratejisi ve Savaşın Değişen Hedefleri

Sunucu, İran’ın mevcut çatışmadaki performansını sorduğunda Al-Shinqiti, İran’ın uzun süredir ileri savunma stratejisi izlediğini anlattı. Bu yaklaşımı Rusya’nın Doğu Avrupa ve Orta Asya’da tampon alanlar oluşturma mantığına benzetti. Rusya’nın Napolyon, Hitler ve Moğol istilalarından aldığı tarihsel derslerle savaşı kendi merkezinden uzakta tutmak istediğini söyleyen Al-Shinqiti, İran’ın da İsrail’le Lübnan’ın güneyinde, Gazze’de veya Irak’ta mücadele etmeyi tercih ettiğini belirtti.

Ancak son savaşın bu denklemi değiştirdiğini vurguladı. Artık İran ile İsrail, ayrıca İran ile ABD doğrudan karşı karşıya gelmişti. Al-Shinqiti, İran’ın ilk savunma hattını kaybetmesinin yıkıcı olacağını düşündüğünü, fakat İran’ın kendi içinde de güçlü bir savunma hattı kurabildiğini söyledi. “Bu savaşta Amerika ağır bir yenilgi aldı,” diyen Al-Shinqiti, Washington’un stratejik inisiyatifi geri kazanmasının artık zor olduğunu savundu.

Ona göre savaş uzadıkça bedeli özellikle Körfez kıyısındaki toplumlar için daha ağır olacak, ancak ABD veya İsrail bundan stratejik kazanç elde edemeyecek. Al-Shinqiti, ABD’nin başlangıçta üç hedefi olduğunu söyledi: rejim değişikliği, İran’ın nükleer programı ve füzeler. Ona göre bu üç hedefin hiçbiri gerçekleşmedi. “İran’ın gerçek başarısı, savaşın hedeflerini ve niteliğini değiştirebilmesinde yatıyor,” diyen Al-Shinqiti, bugün tartışmanın rejim değişikliğinden çok devletin biçimi ve reformu etrafında döndüğünü belirtti.

Ucuz Askeri Teknoloji ve Güç Dengesi

Al-Shinqiti, İran’ın savaşta iki önemli avantaja sahip olduğunu söyledi: zaman ve ucuz askeri teknoloji. Ona göre İran yıllardır yaptırımlar altında yaşadığı için savaşın bir ya da iki yıl daha uzaması Tahran açısından dünyanın geri kalanı kadar yıkıcı olmayabilir. Buna karşılık Körfez enerjisine ve küresel istikrara bağımlı aktörler için savaşın uzaması daha ağır sonuçlar doğurur.

İkinci avantaj ise silah teknolojisindeki dönüşüm. Al-Shinqiti, düşük maliyetli insansız sistemlerin pahalı askeri platformları etkisiz hale getirebildiğini anlattı. “20 bin dolarlık bir teknolojiyle 800 milyon dolarlık bir uçağı yenebiliyorsanız, bütün bu devasa bütçelerin anlamı ne?” diyen Al-Shinqiti, bunun askeri tarihte yeni bir sayfa olduğunu vurguladı. Ona göre bu gelişme, askeri açıdan zengin ve yoksul aktörler arasındaki güç dengesinde asimetrik bir kırılma yaratıyor.

Amerikan Güvenlik Şemsiyesinin Çöküşü

Söyleşide Körfez ülkelerinin ABD güvenlik düzenlemeleriyle kurduğu uzun ilişki de ele alındı. Al-Shinqiti, Körfez ülkelerinin yaklaşık 70 yıldır Amerikan stratejik şemsiyesi altında yaşadığını, ancak artık bu şemsiyeye güven kalmadığını söyledi. Bunun nedenleri arasında Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasını, Doğu-Batı ideolojik çatışmasının sona ermesini ve ABD’nin Körfez enerjisine eskisi kadar ihtiyaç duymamasını saydı.

“Artık Amerikan koruması yok,” diyen Al-Shinqiti, bölge ülkelerinin yeni savunma ve güvenlik katmanları inşa etmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yeni bölgesel düzene ilişkin açıklamalarına atıf yapan Al-Shinqiti, Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye, Qatar, Egypt ve diğer bölgesel aktörler arasında stratejik işbirliği arayışlarının arttığını belirtti.

Al-Shinqiti’ye göre Körfez ülkeleri coğrafyanın tutsağı durumunda. Özellikle Hormuz Boğazı, Iraq, Kuwait ve Bahrain gibi ülkeler için vazgeçilmez ihracat yolu. Saudi Arabia ve United Arab Emirates bazı boru hattı alternatiflerine sahip olsa da bunlar gerçek birer ikame değil. Bu nedenle Pakistan’ın Saudi Arabia’da, Türkiye’nin ise Qatar’da ciddi askeri varlık göstermesi gibi düzenlemeler, İran’a karşı bölgesel bir denge oluşturabilir. Ancak Al-Shinqiti, Pakistan ve Türkiye’nin İran’a düşman olmadığını, aksine her iki ülkenin de İran’la uzun sınırlara ve karmaşık ilişkilere sahip olduğunu vurguladı.

Saudi Arabia, Iran ve Bölgesel Denge

Sunucu, Pakistan veya Türkiye’nin Körfez’de askeri varlık göstermesinin İran tarafından provokasyon olarak algılanıp algılanmayacağını sordu. Al-Shinqiti buna katılmadı. Ona göre hem Ankara hem Islamabad, İran’la iyi ilişkileri koruma konusunda ciddi. Ayrıca böyle bir düzenleme, hem İran hem de ABD açısından daha kötü seçeneklere kıyasla kabul edilebilir olabilir.

Saudi Arabia’nın rolüne değinen Al-Shinqiti, savaş öncesinde Çin arabuluculuğunda Saudi Arabia ile Iran arasında bir yakınlaşma yaşandığını hatırlattı. Çin’in hem Saudi Arabia hem Iran’dan enerji aldığı için iki güç arasındaki çatışmadan çıkarı olmadığını söyledi. United Arab Emirates’in de Iran ile ticaret ilişkilerini geliştirdiğini belirtti. Al-Shinqiti’ye göre Körfez ülkeleri bu savaşa sürüklendi; bu onların kararı, iradesi veya arzusu değildi.

“Bu bir Amerikan savaşı değil, İsrail savaşıdır,” diyen Al-Shinqiti, Körfez ülkelerinin Iran ile savaş istemediğini ifade etti. Saudi Arabia’nın Arap Yarımadası’nın merkezi ülkesi olduğunu, askeri bakımdan çok güçlü olmasa da ahlaki ağırlığa, ekonomik güce ve ittifak kurma kapasitesine sahip bulunduğunu söyledi. Buna rağmen kısa vadede Arap NATO’su veya İslami NATO gibi entegre bir güvenlik kurumundan söz etmenin gerçekçi olmadığını, daha çok “istekliler koalisyonu” türü sınırlı işbirliklerinin mümkün olduğunu belirtti.

Çin’in Sabırlı Stratejisi ve Sun Tzu Etkisi

Söyleşinin önemli bölümlerinden biri Çin’in savaşa nasıl baktığıydı. Sunucu, Çin’in ekonomik büyüme için uluslararası istikrara ihtiyaç duyduğunu, ancak aynı zamanda ABD’nin hatalarından fayda sağlayabileceğini söyledi. Al-Shinqiti, Çin’in enerji açısından Körfez’e bağımlı olduğunu, bu nedenle savaşın maliyetini de ödediğini belirtti. Buna rağmen ABD’nin Ortadoğu’da yıpranmasının Çin açısından stratejik bir fırsat olduğunu ekledi.

“Çinliler stratejik olarak çok sakin ve çok sabırlı,” diyen Al-Shinqiti, Sun Tzu’nun Çin stratejik kültürü üzerindeki etkisini anlattı. Kendisinin Sun Tzu’nun metnini Arapçaya çevirdiğini belirten Al-Shinqiti, bu düşüncenin modern Çin’de Mao döneminden itibaren çok etkili olduğunu söyledi. Ona göre Çin’in yaklaşımı doğrudan çatışma yerine dolaylı stratejiye dayanıyor. “Çinliler düşmanı güç merkezinden değil, zayıf noktasından vurur,” diyen Al-Shinqiti, bunun Batılı stratejik düşünceden farklı olduğunu açıkladı.

Al-Shinqiti, Trump’ın Beijing ziyaretinin tarihi bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmediğini, ancak ABD ile Çin arasında Körfez’de çıkar paylaşımına dayalı bir uzlaşmanın teorik olarak mümkün olduğunu söyledi. Graham Allison’ın “Thucydides Trap” tartışmasına, Kevin Rudd’ın “The Avoidable War” kitabına ve Çin-ABD rekabetini ele alan çeşitli akademik görüşlere atıf yaptı. Ona göre dünya için dört senaryo düşünülebilir: yeni bir Çin-ABD Soğuk Savaşı, çok kutuplu bir düzen, iki savaş arası döneme benzeyen kaos veya ABD ile Çin arasında tarihi bir uzlaşma.

İslam Dünyası İçin Yeni Bir Konum Arayışı

Sunucu, İslam dünyasının bu geçiş döneminde kendini nasıl konumlandırdığına dair ciddi bir tartışma olup olmadığını sordu. Al-Shinqiti, bunun henüz yeterince güçlü olmadığını, ancak savaşın herkesi farklı düşünmeye zorladığını söyledi. Ona göre artık Amerikan korumasına güvenen ülkeler bile gerçek zayıflıklarını görüyor.

Iran’ın da bölgesel izolasyonunu sürdüremeyeceğini söyleyen Al-Shinqiti, Safavi-Osmanlı rekabetinden Arap-Fars milliyetçiliğine, Şii-Sünni geriliminden Iran-Iraq savaşına uzanan tarihsel kırılmaların herkes için ders olması gerektiğini belirtti. İran cumhurbaşkanının komşulara karşı hatalar yapıldığını söylemesini “örtük bir özür” olarak yorumladı, ancak bunun ne kadar samimi olduğunu bilmediğini ekledi.

“Müslümanların medeniyet olarak yükseldiğini düşünüyorum,” diyen Al-Shinqiti, İslam dünyasındaki temel sorunun ahlaki veya ruhsal değil, kurumsal olduğunu savundu. Ona göre meşruiyet, özgürlük, farklılıkları yönetme ve siyasal kurumlar alanında ciddi krizler var; fakat toplumların ahlaki dokusu ve bireyin özü hâlâ güçlü.

ABD’de Ahlaki ve Entelektüel Gerileme Tartışması

Söyleşide ABD’nin bugünkü konumu da Ibn Khaldun’un imparatorlukların yükseliş ve düşüşüne ilişkin fikirleri üzerinden tartışıldı. Al-Shinqiti, ABD’nin hem cumhuriyet hem imparatorluk özellikleri taşıdığını söyledi. Roma örneğinde olduğu gibi cumhuriyetlerin imparatorluğa dönüştükçe militaristleştiğini, ancak ABD’nin aynı anda demokratik bir imparatorluk olarak öz düzeltme mekanizmalarına sahip olduğunu belirtti.

Buna rağmen Amerikan seçkinlerinde ahlaki ve entelektüel bir gerileme gördüğünü söyledi. Zbigniew Brzezinski, Henry Kissinger ve George Kennan gibi stratejik düşünürlerin bugünkü karar alma çevrelerinde benzerlerinin bulunmadığını savundu. Al-Shinqiti’ye göre kurumların güçlü olması gerilemeyi geciktirebilir, ancak seçkinlerin zihinsel ve ahlaki kalitesindeki düşüş uzun vadede telafi edilmesi zor bir sorun yaratır.

En İyi Senaryo: Stratejik İrade Birliği

Söyleşinin sonunda Al-Shinqiti’ye, İslam dünyası için önümüzdeki 10 yılda en iyi senaryonun ne olduğu soruldu. Al-Shinqiti, bunun tek devlet veya imparatorluk anlamına gelmeyen bir birlik olduğunu söyledi. “Birlik, tek devlet ya da imparatorluğun diriltilmesi demek değil; İslam dünyasının stratejik iradesinin birliği demek,” diyen Al-Shinqiti, askeri ittifaklar, açık sınırlar, derin ekonomik işbirliği ve dış politikada koordinasyon içeren bir İslam Birliği tasavvur ettiğini belirtti.

Turkey, Iran ve Pakistan’ın askeri teknolojide önemli ilerlemeler kaydettiğini söyleyen Al-Shinqiti, siyasi irade olduğunda askeri gücün artık ulaşılamaz olmadığını savundu. Ayrıca Ottoman Empire’ın dağılmasından sonra Müslümanların merkezi bir devletten yoksun kaldığını, bunun da küresel düzende etkilerini azalttığını söyledi.

Al-Shinqiti, Batı’nın bölgeye nüfuzunu 500 yıl önce Vasco da Gama’nın Hint Okyanusu’na ulaşmasıyla başlayan tarihsel kırılmaya bağladı. Ona göre bugünkü Amerikan varlığı, Indian Ocean, Arabian Sea, Arabian Gulf ve Bab el-Mandeb hattındaki eski stratejik mirasın devamı. Ekonomik çıkarların din, ideoloji ve prestijden ayrılamayacağını belirten Al-Shinqiti, Amerikan tarihini açıklayan “gold, God and glory” üçlemesine atıf yaptı.

Söyleşi, Al-Shinqiti’nin Lahore ziyareti ve Muhammad Iqbal’e duyduğu ilgiyle sona erdi. Pakistan’da geçirdiği beş günün hayatındaki en üretken dönemlerden biri olduğunu, bu süreçte 17 bin kelimelik bir makale yazdığını ve kitabını tamamlamak için Lahore’a dönmek istediğini anlattı.

Giriş

Sunucu: China ile America arasında yeni bir Soğuk Savaş. Iran ile savaş, China’nın yükselişini daha mı olası hale getirdi? Hayır. Çinliler düşmanlarını zayıf noktasından, ağırlık merkezinden vurdular. Doha’da siyaset ahlakı ve dinler tarihi doçenti Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti’yi yeniden ağırlıyoruz.

Gördüğümüz şey America’nın gerileyişi ve China’nın yükselişi. Bildiğiniz gibi ben Sun Tzu öğrencisiyim. Iran’ın bolca zamanı var. Yaptırımlar altında kalamazlar. 20 bin dolarlık bu miktar, 800 milyon doları yenecek. Bırakın bu Amerikalılar bu aptal savaşı sürdürsün. Müslümanlar bir medeniyet olarak öne çıkıyor. Artık Amerikan koruması yok.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti, selamünaleyküm. The Thinking Muslim Podcast’e tekrar hoş geldiniz.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Beni bu harika podcast’e tekrar davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Sunucu: Sizin tekrar bizimle olmanız büyük bir onur. Şu anda Istanbul’dayız. Son görüştüğümüzde Doha’daydık.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Evet, güzellik şehri.

Sunucu: Güzellik şehri. Elbette Doha da güzel bir şehir.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Elbette, elbette.

America’nın Middle East Stratejisi

Sunucu: Son görüşmemiz, America’nın Iran’a karşı savaşının başlamasından birkaç hafta önceydi. Subhanallah, o zaman America’nın gelecekte dünyadaki yerine dair kendini nasıl gördüğü ve elbette Trump ideolojisi diyebileceğimiz şey üzerine önemli bir konuşma yapmıştık. Monroe Doctrine’i vurgulayan ve Middle East’in önemini azaltan National Security Strategy belgesini hatırlıyoruz.

Fakat o zamandan beri Amerikalılar Middle East’te Iran ile felaket niteliğinde bir savaş başlattılar ve özellikle Israel’in Lebanon’a ve başka yerlere dönmesine izin verdiler. Sizce Amerikalıların stratejisindeki bu açık değişimin sebebi nedir?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Bunun stratejide bir değişim mi yoksa sadece bir kafa karışıklığı mı olduğunu bilmiyorum. Amerikalıların bu bölgede her zaman bir şey isteyip başka bir şey yaptıklarını hissettim. Çünkü Middle East’teki davranışları her zaman Amerikan çıkarlarıyla belirlenmiyor. Bu, belki başka bölgelerde görmediğimiz bir paradoks.

America’nın Middle East politikalarının en belirgin özelliği, özellikle Cold War’ın bitişinden beri, genellikle Amerikan çıkarlarına göre karara bağlanmamasıdır. Cold War sırasında Amerikalıların komünizmin yayılmasını sınırlamak için Soviet Union’ı çevrelemeye çalıştığını anlıyorum. Japonya’dan Middle East’e, oradan Western Europe’a kadar sınır bölgesindeki stratejileri Soviet Union’ı çevrelemekti. Bu doğaldı. Örneğin Soviet Union yanlısı bazı Arap rejimlerine karşıydılar. Bunların hepsi stratejik açıdan mantıklıydı.

Cold War’ın bitişinden bu yana, Middle East’teki tüm Amerikan savaşlarının ve müdahalelerinin Amerikan çıkarlarından çok Israel kaynaklı saiklerle belirlendiğini düşünüyorum. Bu yüzden stratejik açıdan basitçe mantıklı değiller. Bunu açıklamak zor.

Iran Savaşı ve China’nın Yükselişi

Sunucu: Bugün şu soruyu sormak istiyorum: Iran ile savaş, China’nın yükselişini daha mı olası hale getirdi? Fakat buna geçmeden önce Iran’a karşı bu savaştan bahsedelim. Siz Iran’ın bu mevcut çatışmadaki performansını nasıl görüyorsunuz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Bu ileri bir savunma stratejisi. Tıpkı Russia’nın Eastern Europe ve Central Asia’da nüfuzunu sürekli güçlendirmeye çalışması gibi. Neden? Çünkü kendi toprağında savaşmak istemiyor. Tarihten öğrendi. Napoleon ve sonra Hitler onu işgal ettiğinde ya da örneğin Asia’dan Mongols geldiğinde, Russia’nın kalbinin işgal edilmesini beklememesi gerektiğini anladı. Bu yüzden kendi topraklarının dışında savaşmak istiyor.

Iranlıların da aynı stratejik zihniyete sahip olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Israel ile başa çıkmadaki geleneksel stratejileri, Israel ile Southern Lebanon’da, Gaza’da ya da başka bir yerde savaşmaktır; Iran içinde ya da Iraq’ta değil. Ya da Amerikalılarla Iraq’ta savaşmaktır, fakat Iran’ın içinde değil.

Evet, bu savaşla birlikte değişen şey bu oldu. Israel ile Iran arasında ve America ile Iran arasında doğrudan, yüz yüze bir savaş var. Iran’ın ilk savunma hattını kaybetmesinin felaket olacağını düşünüyordum. Fakat hayır, Iran’ın kendi içinde bile çok güçlü bir savunma hattı olduğunu kanıtladılar. Bu son derece şaşırtıcıydı ve Amerikalıları bu mücadelede kaybeden taraf haline getiren şey de buydu. Bu savaşta America ağır bir kayıp yaşadı.

Sunucu: America’nın bu çatışmada inisiyatifi yeniden ele almasının bir yolu olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Hayır, sanmıyorum. Bence artık çok geç. Bu savaş uzadıkça daha felaket hale gelecek. Bedeli özellikle Gulf kıyılarındaki bölgemin halkı için çok ağır olabilir. Fakat Amerikalılar stratejik olarak fayda sağlamayacak.

Evet, Iran’ın altyapısının büyük kısmını tahrip edebilirler. Iran da misilleme olarak komşularının altyapısının büyük kısmını tahrip edebilir. Fakat bu stratejik açıdan mantıklı olmayacak. America’ya ya da Israel’e fayda sağlamayacak. Çünkü America’nın hedefleri baştan beri açıktı: Üç hedef vardı: rejim değişikliği, nükleer program ve füzeler. Bu üç hedefi gerçekleştiremediler.

Iran’ın gerçek başarısı, savaşın hedeflerini ve doğasını değiştirebilmesinde yatıyor. Bugün savaş devletin biçimiyle ilgili; rejim değişikliğiyle değil. Artık kimse rejim değişikliğinden bahsetmiyor. Mesele Iran’ın nükleer programıyla da o kadar ilgili değil ve kimse füzelerden bahsetmiyor. Bu yüzden Iran’ın bu savaşta nasıl başarılı olduğunu görmek için savaşın doğasında ve hedeflerinde yaşanan bu köklü değişime bakmak gerekir. Trump artık her şeyden çok devlet reformlarından bahsediyor.

Iran’ın Taktikleri ve Ucuz Askeri Teknoloji

Sunucu: Evet. Az önce söylediğiniz son noktaya, yani savaşın yürütülme biçimindeki köklü dönüşüme dönersek, Iran’ın bugüne kadarki stratejisi ve taktikleri hakkında ne söylersiniz? Zaman zaman bölgede Amerikan ve Israel savunma güçlerini şaşırtmak için nispeten ucuz teknolojiyi nasıl kullandı? Ayrıca Taiwan Strait’in konuşlandırılması ve silahlandırılması da Iran açısından son derece önemli bir stratejik hamle gibi görünüyor.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: United States ve Israel’in büyüklüklerine oranla askeri güce sahip oldukları şüphesiz. Fakat Iran’ın çok önemli iki avantajı var. Bunlardan biri zaman. Savaş uzadıkça bu Iran’ın lehine olur. Çünkü bu savaş küresel bir kriz yaratıyor ve dünya ekonomisini ciddi biçimde etkiliyor.

Iran uzun yıllardır yaptırımlar altında. Her halükarda bir ya da iki yıl daha dayanabilir. Fakat Iran’a bağımlı olan dünyanın geri kalanı için durum böyle değil.

İkinci avantaj, Iranlıların bu ucuz askeri teknolojiye sahip olmasıdır. Bence fırsatı çok etkili kullandılar ve bu yeni, ucuz teknolojiden yararlandılar. Silah kullanımındaki bu demokratikleşme şu anlama geliyor: Bir askeri uçağı drone ile imha etmek 800 milyon dolarlık bir maliyeti hedef alırken, drone’un maliyeti 20-30 bin dolar arasında. O halde bütün bu devasa bütçe neden? 800 milyon dolarlık bir uçak 20 bin dolarla yenilebiliyorsa, askeri teknolojiye yapılan bütün bu pahalı yatırımlar neden?

Bu nedenle Iranlıların bu fırsattan yararlanmakta çok etkili olduklarını düşünüyorum. Buna askeri teknolojide bir dönüşüm ya da askeri tarihte yeni bir sayfa diyebilirsiniz. Fakat bu güç dengesinde, askeri açıdan zenginlerle yoksullar ve fakirler arasında olağan dışı bir şey oluyor. Bu asimetrik.

Bölgesel Düzen ve Amerikan Korumasının Çöküşü

Sunucu: Evet. Dr. Shinqiti, bölge ve bölgenin buna nasıl karşılık verdiği hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü elbette Arap devletleri, Müslüman hükümetler ve bölgedeki Amerikan güvenlik düzenlemeleri arasında uzun süredir neredeyse kutsal bir ilişki vardı. Bu çatışma yüzünden bu ilişki parçalanmış görünüyor. Iran’da gördüklerimizden sonra yeni bir bölgesel düzenin geliştiğini düşünüyor musunuz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Bu iyi ve zor bir soru. Kesin olan şu ki Amerikan stratejik şemsiyesine artık güven yok. Gulf ülkeleri neredeyse 70 yıl boyunca bu şemsiye altında yaşadı. Bunun birçok sebebi var. Bunlardan biri Soviet Union’ın ortadan kalkması. Artık East ile West arasında gerçek bir ideolojik çatışma yok. Ayrıca America, Gulf enerjisine eskisi kadar ihtiyaç duymuyor.

Bölge ülkeleri kendi kendine yeterli, stratejik olarak kendi kendine yeterli olabilir mi? Elbette olması gereken bu. Fakat bu zaman alacak. Amerikan korumasından, ne kadar faydalı olursa olsun, kurtulmak kolay değil. Bu, değiştirilmesi zor kronik bir durum.

Yine de en azından daha fazla savunma ya da güvenlik katmanı inşa etmeye çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Muhtemel olan da budur. Yeni bölgesel düzene dayanarak daha fazla savunma ya da güvenlik katmanı inşa edebilmeliler.

Bugün Turkish Foreign Minister Hakan Fidan ile yapılan bir röportajda onun yeni bir bölgesel düzenden bahsettiğini fark ettim. Bence yeni bir bölgesel düzenin gerekli olduğuna dair genel bir his var. Amerikalıları bekleyemeyiz. Artık Amerikan koruması yok.

Saudi Arabia, Pakistan, Turkey, Qatar ve Egypt arasında stratejik ittifaklardan çokça söz ediliyor. Bazen bölgede ortak bir öz savunma stratejisi geliştirmeye çalışan bazı ana ülkelerin adı da anılıyor. Bu konuda iyimserim. Henüz kesinleşmiş olmasa bile en azından iyimserim.

Bu savaş özellikle Arabian Gulf ülkeleri için çok zor. Çünkü bir British akademisyenin söylediği gibi onlar coğrafyanın esiri. Evet, Strait of Hormuz yüzünden. Strait of Hormuz’a baktığımızda, bazı ülkelerin onsuz ihracat yapma imkanı olmadığını görüyoruz. Iraq, Kuwait ve Bahrain bunlar arasında. Belki Saudi Arabia ve United Arab Emirates’in küçük bir boru hattı var. Saudi Arabia’nın Gulf’tan Red Sea üzerindeki Yanbu limanına uzanan bir boru hattı var. Ayrıca Gulf’tan Gulf of Oman’daki Fujairah limanına uzanan bir boru hattı da var.

Bunun gerçek bir alternatif olmadığı doğru, fakat en azından kriz zamanlarında kullanılabilecek bir çeşit yaşam desteği. Kolay bir hedef olsa bile kullanabilirler. Nitekim Iranlılar birkaç gün önce Fujairah limanını hedef aldı. Fakat en azından hiçbir şeyi olmayan bazı ülkeler için durumu hafifleten bir şey var. Ya açık iletişim kanalları olacak ya da boğulacaklar. Bu gerçekten Gulf bölgesinde büyük bir sorun, gerçek bir stratejik sorun.

Bu yüzden, örneğin Saudi topraklarında Pakistan’ın ciddi bir askeri varlığı ve Qatar’da Turkey’nin ciddi bir askeri varlığı olursa, benzer türde düzenlemeler yapılırsa, bunun bu ülkelerle Iran arasında makul bir bölgesel denge yaratacağını düşünüyorum.

Bunun olumlu tarafı şu: Hem Pakistan hem Turkey Arabian Gulf ülkelerinin dostudur, Iran’ın düşmanı değildir. Bu nedenle daha fazla kutuplaşma ya da mezhepçilik yaratmaya çalışmıyorlar. Her iki ülkenin de Iran ile uzun sınırları var ve hiçbiri kendi sınırları içinde mezhep sorunları istemiyor. Türkler mezhepçilik istemiyor, Pakistanlılar da istemiyor. Sunni-Shia çatışması ve bütün bu sorunları istemiyorlar. Fakat aynı zamanda olumlu bir rol oynamak istiyorlar.

Bence çok olumlu bir rol oynayabilirler; bir tür denge, bölgesel denge yaratabilirler. Belki buna şu anda bölgesel düzen diyemeyiz, fakat en azından artık kimsenin güvenmediği Amerikan şemsiyesinin dışında yeni bir savunma katmanına, yeni bir güvenlik katmanına doğru ilk adım olur.

Pakistan, Turkey ve Iran Dengesi

Sunucu: btml.us/thinkingmuslim adresini ziyaret ederek şimdi bağış yapabilirsiniz.

Fakat sizin elbette Iran’ın bölgedeki nüfuzunu dengelemek için bölgesel dengeden bahsettiğinizi fark ediyorum. Peki Pakistan ve Turkey gerçekten Iran’ı kışkırtmak ister mi? Çünkü Pakistan askerlerinin Saudi Arabia’da ve Turkey askerlerinin orada bulunması muhtemelen bu iki ülkenin Iran’a karşı saldırgan bir adımı olarak görülebilir. Bu Iran’ı öfkelendirmez mi?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Sanmıyorum. Çünkü her iki ülke de Iran ile iyi ilişkileri koruma konusunda ciddi. Her iki ülkenin de Iran ile uzun ya da kısa sınırları var ve Iran ile Arap komşuları arasındaki sorunların sonuçlarını zaten gördüler. Evet. Bu nedenle bunun tekrarlanmasını istemiyorlar.

Bence bu kabul edilebilir olacaktır. Bunun olumlu tarafı, hem Iranlılar hem de Amerikalılar tarafından kabul edilebilir olmasıdır. Amerikalılar açısından da Gulf’un bu tarafında Iran ve China’nın varlığı yerine Pakistan ve Turkish güçlerinin bulunmasının daha iyi olduğunu düşünebilirler. Yani herkesin hesabı var. Hassas hesaplar.

Elbette Iranlılar bundan hoşlanmayabilir, Amerikalılar da hoşlanmayabilir. Fakat bence her iki taraf da bunu en azından kendi bakış açılarından daha az kötü seçenek olarak kabul edecektir. Bunun bütün bölgenin yararına olacağını düşünüyorum: bütün tarafları daha rasyonel düşünmeye ve davranmaya itecek bir tür denge.

Saudi Arabia’nın Rolü

Sunucu: Size mevcut krizde Saudi Arabia’nın rolünü sorabilir miyim? Görünüşe göre Saudi Arabia, Iranlıları kışkırtmaktan kendini alıkoydu. En azından tarihsel olarak, Saudi Arabia, United Arab Emirates ve Israel’in bölgede bir ittifakı sağlamlaştırdığı izlenimi veriliyordu. Fakat bu sağlamlaşma şimdi soldu. Özellikle Iran’dan önce Sudan’da ve başka yerlerde de böyleydi, ama şimdi daha açık görünüyor.

Bize Saudi Arabia’nın rolünden ve bahsettiğiniz bu bölgesel yapıda Saudi Arabia’yı nerede gördüğünüzden söz edebilir misiniz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Savaştan önceye, özellikle son iki yıla bakalım. Evet, hatırladığınız gibi Saudi Arabia ile Iran arasında bir uzlaşma vardı ve bunu ortak çıkarları nedeniyle China ayarlamıştı. China’nın hem Saudi Arabia’dan hem Iran’dan büyük miktarlarda petrole ihtiyacı var. Bu nedenle Gulf’un iki yakasındaki iki bölgesel güç arasında bu çatışmanın sürmesi China’nın çıkarına değil.

United Arab Emirates’in de son iki yılda Iran ile gelişen ticari ilişkileri var. Gulf ülkelerinin bu savaşa sürüklendiğini söyleyebiliriz. Bu onların kararı, iradesi ya da arzusu değildi. Tıpkı Amerikalılar için olduğu gibi, bu savaş onların çıkarına değildi. Bu bir Amerikan savaşı değil, bir Israel savaşıdır.

Israel United States’i bu savaşa sürüklediğinde, Gulf ülkeleri kendilerini bu zor durumda buldu. Iran hakkındaki tutumları ne olursa olsun, Iran’ı sevseler de sevmeseler de onunla savaşmak istemiyorlar. Kesinlikle Iran ile savaş istemiyorlar ve bu onların çıkarına değil.

Bugün Saudi Arabia, Arabian Peninsula’nın merkezi ülkesi ve her zaman da öyle olacak. Askeri olarak güçlü olmadığı doğru, fakat manevi ağırlığı ve ekonomik gücü var. İttifaklar kurabilir. Elbette Pakistan ile ilişkisi tarihidir ve iyi bilinir.

Bu yüzden Saudi Arabia’nın bu yeni dengeleyici güçlere liderlik ettiğini düşünüyorum. Bir şey olmazsa ve bu ülkeler Amerikalılar ile Israel tarafından Iran ile doğrudan karşı karşıya gelmeye sürüklenmezse, ki bunu kesinlikle istemiyorlar, o zaman Iranlılar ile Amerikalılar arasında bir tür barışa ulaşılana kadar durumu mümkün olduğunca kontrol altında tutabileceklerini düşünüyorum.

Arab NATO ve Islamic NATO İhtimali

Sunucu: O halde şu aşamada NATO gibi entegre bir güvenlik kurumu, bir Arab NATO ya da Islamic NATO kurma yönünde herhangi bir hareket görmüyorsunuz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Hayır, şu anda Arab NATO ya da Islamic NATO’dan bahsetmenin fazlasıyla iyimser olacağını düşünüyorum. Fakat belki bir tür gönüllüler koalisyonu olabilir. Gulf Cooperation Council ülkeleri bu konuda tamamen mutabık değil. Fakat Gulf Cooperation Council’in bazı üyeleriyle bölgesel güçler arasında bir tür koalisyon olduğu söylenebilir.

Bu özellikle Pakistan ve Turkey için geçerli ve bu iyi bir başlangıçtır. Bu konuda iyimserim. Bunun NATO olmadığını biliyorum. Gerçek bir NATO olabilmek için çok çalışmamız gerektiğini biliyorum. Keşke öyle olsaydı, ama değil. En azından bölge halkı kendilerini korumaları gerektiğini düşünmeye başladığında bu iyi bir başlangıçtır.

Amerikan şemsiyesi artık güvenilir değil. Bu konuda neredeyse bir fikir birliği var. Savaş heveslileri bile bunun risklerle dolu olduğunu fark ediyor. Evet, Amerikalılar onları koruyamaz.

China Bu Savaşı Nasıl Görüyor?

Sunucu: Şimdi China’ya geçelim. Çünkü bu çatışma boyunca tekrarlanan ilginç bir soru var: China, Iran ile bu savaşa nasıl bakıyor? Şu anda Donald Trump Beijing’i ziyaret ediyor. İlk gününü orada geçirdi ve buna daha sonra değineceğiz. Fakat China’nın bu çatışmaya nasıl baktığını merak ediyorum.

Çünkü China bir yandan ekonomik olarak büyüyebilmek için uluslararası sistemde istikrara ihtiyaç duyuyor. Ama diğer yandan, Napoleon’un dediği gibi: “Düşmanın hata yapıyorsa onu kesintiye uğratma.”

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Onun hatasının bedelini sen ödemediğin sürece China bundan çok memnun olur. Bu doğru. China, Gulf’tan enerji ihracatına çok bağımlı. Bu nedenle özellikle China açısından zincirleme bir etki oldu.

Sunucu: Israel ve America’nın yaptığı bu hata karşısında China’nın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Çinliler çok sakin ve stratejik açıdan çok sabırlılar. Ben Sun Tzu felsefesi öğrencisiyim. Onun Arapça çevirisini yeni bitirdim ve onların siyasi ve stratejik bilgeliği anlamada çok derin olduklarını biliyorum. Bu yüzden çok sabırlılar.

Stratejilerini okumak zor, çünkü bu konuda birçok faktör var. Örneğin, düşmanın hata yapıyorsa onu kesintiye uğratma. Ama ya onun hatalarının bedelini sen ödüyorsan? China şu anda bu dünyada America’nın hatalarının bedelini ödüyor. Çünkü Iran ve Saudi petrolüne bağımlı ve bu durumun sürmesini kabul edemez.

Belki America’nın yıpranmasından memnunlar. Amerikalılar meşgul. Eskiden söyledikleri gibi Asia’ya yöneliş diye bir şey yok; Taiwan’dan ya da China ile ilgili herhangi bir şeyden bahseden yok. Fakat aynı zamanda şu anda elde edemedikleri enerji nedeniyle, özellikle ekonomik durumları açısından, ağır bir bedel ödüyorlar.

Saudi Arabia’nın Red Sea’deki Yanbu’ya uzanan bir boru hattı olduğunu söyledik. Emiratis’in Fujairah’a uzanan bir boru hattı var. Iraq’tan Kirkuk üzerinden bazı girişimler var. Kirkuk üzerinden bir boru hattı var, ama iyi bir ihracat yolu değil. Yani iyi geliştirilmiş değil. Diğer ülkelerin gelecekte başlarsa hiçbir alternatifi yok.

Herkes şimdi bu tür alternatifleri inceliyor ve araştırıyor. China da son haftalarda, sanırım Iranlılarla birlikte, Strait’e kara alternatifi bulmak için çalışıyor. Gelecek açısından bu konuda ciddiler. Herkes bunu deniyor, fakat bu şimdi olanlara anlık bir tepki değil.

Bence Çinliler Amerikalıların tükenmesinden memnun ve Gulf’ta çok iş kaybetmelerinden de memnun. Peki ekonomik kayıpları nedeniyle savaşın durması için güçlü şekilde baskı mı yapacaklar, yoksa buna ekonomik olmaktan çok stratejik bir pencereden bakıp, “Peki, bırakın Amerikalılar uzun vadede bize hizmet edecek bu aptal savaşı sürdürsün” mü diyecekler? Bunu tam olarak nasıl düşündüklerini bilmiyorum.

Sun Tzu ve Çin Stratejisi

Sunucu: Dr. Shinqiti, Sun Tzu’nun yazılarını muhtemelen Arapçaya çevirdiğinizden bahsettiniz. Sun Tzu, The Art of War kitabının yazarı olan eski bir Chinese generaldi. Üniversitedeki siyaset bilimi derslerimden doğru hatırlıyorsam, düşmanı savaşmadan boyun eğdirmenin yollarından bahsetmişti.

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Evet. Onun en büyük strateji olarak gördüğü şey budur.

Sunucu: Evet, doğru. China’nın yapmaya çalıştığı şeyin bu olduğunu düşünüyor musunuz? Yani çok fazla yardıma ihtiyacı var gibi görünmüyor; Amerikalılar tekrar tekrar hata yapıyor. Ama bunun genel strateji olduğunu düşünüyor musunuz? China’ya Sun Tzu perspektifinden mi bakmalıyız?

Dr. Mohammed al-Mukhtar al-Shinqiti: Evet, öyle düşünüyorum. Sun Tzu üzerine ciddi araştırma yaptım. Onu çevirirken sadece eski bir metin olarak değil, modern China üzerindeki etkisi bakımından da çalıştım. Modern China’nın kurucusu Mao döneminden beri Sun Tzu’nun kitabı Chinese Revolution’ın adeta incili haline geldi.

Bu, çok ilginç bir şey söyleyen bir Japanese araştırmacı aracılığıyla oldu. China’yı birkaç kez ziyaret ettiğini söyledi. Birçok askeri liderle görüştüğünü ve onlara The Art of War’dan bir cümle söylediğinde paragrafın devamını onun yerine tamamladıklarını anlattı. Ezbere biliyorlar. Çünkü çok etkili.

Fakat bunu yalnızca Çinlilerin bu sorunlarla başa çıkma biçimini gözlemleyerek bile fark edebilirsiniz. Çok sabırlılar ve dolaylı hareket ediyorlar. Sun Tzu’nun stratejisi dolaylı bir stratejidir. British stratejist Liddell Hart’ın aldığı şey de budur. Liddell Hart, World War I’de subaydı ve savaşın felaketlerini, büyük fedakarlıkları görmüştü. Sonra Sun Tzu’nun bir çevirisini buldu ve ona takıntılı hale geldi. Sun Tzu’yu gerçekten çok sevdi; hatta American military officer Samuel Griffith’in çevirilerinden birine önsöz yazdı.

Her neyse, Liddell Hart şunu söyledi: Bu Chinese bilgeyi okumuş olsaydık, onu ve düşüncesini bilmiş olsaydık, Avrupalılar için çok kan tasarrufu sağlanırdı. Fakat maalesef sanırım daha yakın stratejik teorilere dayandık. Çünkü hakim teori düşmanı gücünün merkezinden vurmaktır. Hayır, Sun Tzu’nun yaptığı bu değil ve Chinese yöntemi de bu değil. Çinliler düşmanı gücünün merkezinden değil, zayıf noktasından vurur. Bu her zaman dolaylı bir stratejidir.

Sonra buna dayanarak dolaylı yaklaşım dedikleri daha küçük ve zor bir teori geliştirdiler. Bu nedenle Çinliler stratejik olarak çok sabırlı. Onları incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Bu savaşa yaklaşımlarında bile onlara China perspektifinden bakmalıyız.

Trump’ın China ziyaretinin sonuçlarının ne olacağını bilmiyorum. Belki tarihi bir ziyaret yapacağını ya da bize 1960’lardaki Nixon ve Kissinger’ı hatırlatan tarihi bir anlaşma yapacağını düşünmüştüm. Fakat görünen o ki sadece ticaret yapacak.

Ziyaretinin bu savaşı ve United States ile Iran arasındaki müzakereleri etkileyip etkilemeyeceğini bilmiyorum. Göreceğiz. Umarım etkiler, ama göreceğiz. Fakat ihtimallerden biri, United States ile China arasında Körfez bölgesindeki çıkarları paylaşmaya ya da bölmeye dönük bir tür anlaşmaya varılmasıdır, değil mi? Bu büyük bir anlaşma olur ve bölgesel aktörler de bu çerçevenin içinde yer alır. Bu savaşı, iki büyük gücün çıkarlarını güvence altına alacak şekilde bitirmek için United States ile China arasında bir anlaşmaya varılması ihtimalini dışlamıyorum; bu bölgede rekabet etmek yerine. Çünkü bu son derece ilginç bir konu. Zira siyasi teorisyenlerin çoğu bugüne kadar America ile China arasındaki yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu savundu. Graham Allison’ın “Destined for War” adlı bir kitabı var, ya da sanırım “Thucydides Trap”; burada yerleşik bir güç ile yükselen bir gücün, Britanya ve Almanya örneğinde olduğu gibi, savaşmamasının neredeyse imkansız olduğu fikrini ortaya koydu; geçmişte bunun birçok örneği var. Dolayısıyla America’nın kendi konumunu China’nın yükselişine uyum sağlayacak şekilde düzenlemesi ve ayarlaması ihtimali de var. Elbette bu, diğer ihtimaller arasında mümkün olanlardan biri.

Tabii China’nın yükselişi farklı insanlar tarafından farklı şekillerde yorumlanıyor. Çinlilerin kendileri kendi yükselişlerini yalnızca dünya düzeni için olumlu bir denge olarak görüyorlar; bunun herkese fayda sağlayacağını düşünüyorlar. Hayır, bu Amerikalılara ya da başka birine zarar vermez diyorlar. Bu yüzden görünür olmayı seviyorlar. Elbette, Mearsheimer’ın China’nın yükselişi hakkındaki meşhur makalesinde olduğu gibi, savaşın kaçınılabilir olduğuna inananlar da var, bizim dostumuz gibi. Ama ortak bir zemin olduğuna, hatta ortak bir zeminin mümkün olduğuna inananlar da var. Örneğin Kevin Rudd, “The Avoidable War” kitabında bunu savunuyordu. Kevin Rudd Avustralya başbakanıydı ve China meseleleri konusunda uzmandı. Dolayısıyla buna inanıyor ya da bunu umut ediyordu. Bence bu, umut ile inancın bir karışımı; çünkü o Avustralyalı ve Avustralyalılar America ile China arasındaki sorunlara bulaşmak istemiyor.

Yakın zamanda Foreign Affairs’te, yoksa Foreign Policy’de miydi hatırlamıyorum, Johns Hopkins University’den bir profesörün çok önemli bir makalesini okudum. Bu savaştan sonra dünya düzeni için üç ihtimal öngörüyordu. Bunlardan biri yeni bir Soğuk Savaş. Buna böyle denmiyor çünkü bu kez Russia ile America arasında değil, China ile America arasında. Soğuk Savaş’a benzeyen bir şeye geri dönme ihtimalinin bulunduğu söyleniyor: Küresel bir güce sahibiz ve durum bu. United States’in Soğuk Savaş sırasında yaptığı gibi, bir ittifak tarzında birçok komşu ülkeyi kazanma çabası. Bunun mümkün olduğunu, hatta bizim Amerikalılar için en iyi seçenek olduğunu söyledi. Yani American hegemony sona erdi ve artık diğer birçok devletle rekabet eden küresel bir güce sahip olmamız gerekiyor.

İkinci seçenek çok kutuplu dünya düzeni. Bu durumda United States yedi ya da sekiz kutuptan biri olacak. China bir kutup olacak, Russia bir kutup olacak, belki Germany liderliğinde Western Europe bir kutup olacak, belki Japan da; Middle East’te de bir kutup olma ihtimali var. Ayrıca Middle East’te Saudi Arabia, Pakistan, Turkey ve benzeri istekli ülkeler arasında bir tür ittifak kurulması ihtimalinden de söz etti.

Üçüncü seçenek, en kötüsü, kaos. World War I ile World War II arasında yaşananlara benzer bir durum. Eski dünya düzeni çöktüğünde yaklaşık yirmi yıl boyunca, 1918’den 1938’e kadar, yeni bir düzen ortaya çıkmadı; sonra World War II patlak verdi ve yeni bir dünya düzeni doğdu. Bu üçüncü ihtimal ve en kötüsü. Eğer gerçekleşirse felaket olur dedi. Yaşanacak felaket nedeniyle bazı devletler yeryüzünden silinebilir.

Bu makale hakkında yazdım ya da konuştum ve bence dördüncü bir seçenek eklemem gerektiğini söyledim. Şu anda tartıştığımız seçenek de bu: Soğuk Savaş yerine Amerikalılar ile Çinliler arasında bir anlaşma ihtimali; bölgede ortak çıkarları olması. Biliyorum, yaklaşık yirmi yıldır bundan söz eden bazı American teorisyenler var. Şunu söylüyorlar: Biz Amerikalılar bu stratejik boğazları koruyorduk ama petrol China’ya, Korea’ya, Japan’a gidiyor. Ticaret başkalarına giderken bedeli neden biz ödüyoruz? Neden yükün bir kısmını petrol ve gazı alanların üzerine bırakmıyoruz? Bir teorisyen şöyle diyor: Pekala, China ile bir tür anlaşma yapmalıyız; bölgeyi korumaya, boğazları korumaya siz de katılmalısınız, o zaman aynı yükü ve aynı faydayı paylaşırız.

Bence bu mümkün. Trump’ın bugün Beijing’de böyle düşünüp düşünmediğini bilmiyorum ama bu teorik bir ihtimal olarak kalıyor. Eğer bu zaman içinde gerçekleştirilemezse, başka bir American başkan döneminde ortaya çıkabilir. Dolayısıyla dünya düzeni düzeyinde bu dört senaryoya sahibiz. Evet. Birincisi yeni bir Soğuk Savaş, ikincisi çok kutuplu bir dünya, üçüncüsü kaos, dördüncüsü America ile China arasında tarihi bir anlaşma.

Sizce Islamic world, Arab world, genel olarak Islamic world, bu geçiş aşamasında kendisini nasıl konumlandırması gerektiği ve bu dört seçenekten biri gerçekleşirse ne yapacağı üzerine ciddi biçimde düşünüyor mu? Bildiğiniz gibi siz seyahat ettiniz, political scientist’siniz ve Islamic world’deki düşünür elitlerle konuştunuz. Islamic world’ün önümüzdeki on yıl ve China’nın yükselişi hakkında kendi fikrini nasıl geliştireceğine dair ciddi bir tartışma var mı?

Çok fazla yok. Ama bence bu savaş herkesi farklı düşünmeye zorluyor. Refah ve bolluk içinde yaşayan, durumundan memnun olan, American protection’dan memnun olan ülkeler bile artık American protection’ın kalmadığını fark ediyor. Artık hiçbir garanti yok. Gerçek zayıf noktalarının farkına varıyorlar. Bu yüzden bence yeni bir düşünce benimsemeleri gerekiyor. Iran, örneğin, bölgede izole bir devlet olarak varlığını sürdüremez. Bu kadar izolasyon yeter. Demek istediğim, İranlılar Safeviler ile Osmanlılar arasındaki mezhepsel çatışma döneminde de izole yaşadılar, sonra Persian nationalists ile Arab nationalists arasında, sonra da bugünkü Shia-Sunni mezhepsel çatışması, Iran-Iraq war ve bütün bunlarla birlikte. Bence tüm bunlardan ders çıkarmış olmaları gerekirdi; bütün tarafların bu felaketlerden ders çıkarması gerekiyor.

Sizce Iran bundan ders çıkarıyor mu? Çünkü elbette bunu yapmadı; burada askeri zafer diyebileceğimiz şeyi elde etti.

Umarım. Umarım gerçekleşir. Demek istediğim, bu savaşın başında Iranian president şöyle dedi: “Evet, hatalar yaptık, komşularımıza karşı birçok hata yaptık.” Bu, bölgedeki Iranian foreign policy için sanki örtük bir özür gibiydi. Bunda ciddi miydi bilmiyorum. Bu konuda samimi. Bildiğiniz gibi siyasetçilerin samimiyeti her zaman garanti edilemez. Ama bence çok zor şeylerden geçtiler ve akıllı insanlar oldukları için ders çıkarmaları gerekirdi; fakat olan bu olmadı. Bu sadece İranlıların sorumluluğu değil. Milyonlarca hayatı yok eden ve bölgenin stratejik olarak delinmesine yol açan bu nihilist savaşlardan herkesin ders çıkarması gerekiyor. Bence yaşananlar hakkında farklı düşünmenin zamanı geldi. Umarım, iyimserim, Islamic world de bugün şekillenmekte olan bu çok kutuplu dünyada en azından bir kutup haline gelir. Evet. Bu da bu savaştan ders çıkardığımızda ve herkese hizmet eden, aynı dini, coğrafyayı, tarihi ve her şeyi paylaşan bölge halkları arasındaki bu aptalca düşmanlıkları durduran bir bölgesel yapı kurduğumuzda gerçekleşir.

Yani bu tür birlik çağrıları çoğu zaman bunu kavrayabilecek yetkin statesmen gerektirir. World War II’den sonra, European Union’ı kuranların Konrad Adenauer ve diğerleri olduğunu hatırlıyorum; bu proje yalnızca teorik bir teori olmanın ötesine geçip gerçekçi bir projeye dönüştü. Islamic world’de ufukta, düşünülemez olanı düşünmeye hazır yetkin statesmen görüyor musunuz?

Bence görüyorum. Kötümser olamam. Her şey bir hayalle başlar. European Union projesi başladığında, örneğin, mesele tarih hakkındaydı: Neden Akdeniz’de eski Roman Empire’ı yeniden inşa etmeye çalışmayalım? Neden en azından Charlemagne devletini ya da bütün Holy Roman Empire’ı veya buna benzer bir şeyi kurmaya çalışmayalım? Her şey böyle bir hayalle başlar ve bazen ortak tarihsel hafızaya dayanır. Ortak tarihsel hafıza çok önemlidir ve çok etkilidir; akıllıca kullanılmalıdır, mezhepçilik gibi kendi kendini yıkmak için değil. Buna ek olarak, zorunluluklar, yani bugün birçok devletin yaşadığı varoluşsal tehdit, onları farklı düşünmeye zorlamalıdır.

Ama bu hayallerin pratik bir çeviriye ihtiyacı var. Demek istediğim, Roman Empire’ı ya da Holy Roman Empire’ı canlandırmaktan söz eden hayalciler başarılı olmadı. Başarılı olanlar, o hayali ciddiye alıp onu vergiler, sınırların açılması, demiryollarının kurulması veya benzeri küçük pratik adımlara çevirenlerdi. European Union projesi budur; pratik bir proje. Evet, hayal ideolojikti ama uygulama pratikti. Bu küçük pratik adımla başladıklarında bu harikaydı.

Ben iyimserim, çünkü bugün bölgede bu konu konuşuluyor. Demek istediğim, Turkey, Saudi Arabia ve Syria’da eski Hajj railway hattının canlandırılması hakkında çok konuşuluyor. Evet. Istanbul’dan Medina’ya. Bildiğiniz gibi bu, Ottoman Empire’ın son dönemindeydi. Bu, Sultan Abdulaziz’in yaptırdığı demiryoluydu. Evet, Hijaz Railway. Hijaz Railway. Evet, aynen. Dostunuz Lawrence of Arabia onu yok etti. Dostunuz. Evet, British. Lawrence of Arabia. Evet. Şimdi somut bir şey hakkında konuşuluyor: Hadi başlayalım, neden örneğin Istanbul ile Medina arasındaki bu eski demiryolu hatlarını yeniden canlandırmayalım? Neden Syria üzerinden Mediterranean’a ya da Syria’dan Turkey’ye ve oradan Europe’a uzanan boru hatları döşemeye çalışmayalım? Bu konuda çok konuşma var ve ben iyimser oldum. Artık sadece soyut hayallerden, yeniden canlandırmamız gereken bütün bu imparatorluklardan değil, somut bir şeyden söz etmeye başladık.

Size United States’in bugün nerede olduğunu sorabilir miyim? Son konuşmamızda West’in düşüşü ve East’in yükselişi hakkında konuşmuştuk. Ben bazen Ibn Khaldun’u ve onun imparatorlukların yükselişine ve düşüşüne nasıl baktığını düşünüyorum. Yanılmıyorsam, bazı imparatorlukların askeri olarak zayıflamadan önce ahlaki ve entelektüel olarak nasıl solduğundan söz eder. America’da benzer bir hareket olduğunu söyleyebilir miyiz? America, ahlaki ve entelektüel bir kale olarak geriliyor, askeri olarak hâlâ görece güçlü olsa da.

Benzerlikler ve farklılıklar var. Meseleye ahlaki açıdan bakarsak, evet, siyasi erdemlerden söz ediyoruz. Evet, bunlar devletin siyasi sermayesinin çok önemli bir parçasıdır. O, yöneticiler bu siyasi erdemleri unuttuğunda bunun devletin düşüşünün başlangıcı olduğunu söylemişti. Bu siyasi erdemler nedir? Adalet ve insaf gibi, bireysel çıkar yerine kamu yararı, değil mi? Bireysel çıkarlar vesaire. Evet, sert eğitim ya da zorlu eğitim vesaire.

Ama ben imparatorluklardan söz etmiyorum. America yalnızca bir imparatorluk değil. Aynı zamanda bir republic. Bence United States’in Founding Fathers’ından biri, tam hatırlamıyorum Thomas Paine miydi yoksa başkası mı, şöyle demişti: Biz republic ile empire’ı birleştiren ilk devletiz. Normalde republic küçük bir devlettir, city-state gibi. Empire’a dönüşmeye başladığında ise askeri hale gelir, demokratik olmaktan çıkar. Rome’un demokrasisi böyle gerilemeye başladı, çünkü askeri bir devlete dönüşmeye başladı. Böylece bir empire haline geldi, artık bir devlet değildi ve artık demokratik değildi. Ama United States aynı anda ilk democratic empire’dır. Bu da bir self-correction mekanizması olduğu anlamına gelir ve bu, devletin düşüşünü geciktirebilir. En azından kurumsal düzeyde bir self-correction mekanizması varsa, United States’in güçlü bir devlet olmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Fakat ahlaki düşüş çok tehlikeli ve bu ahlaki düşüşün entelektüel düşüşe de yol açtığını hissediyorum. Demek istediğim, stratejik düşünürleri Brzezinski ve Kissinger gibi olan bir devletten söz ediyorsunuz. Soğuk Savaş teorisini geliştiren başka kim vardı? Hatırlamaya çalışıyorum. Evet, evet. Demek istediğim, United States’te büyük düşünürler, büyük stratejik düşünürler, decision-maker’lar ya da en azından karar alma sürecine yakın olan, süreci etkileyen ve karar yapımına katılan insanlar vardı. Bugün United States’te bu zihinleri görmüyorum; en azından orada on yıl yaşamış ve American think tank yayınlarını çokça okumuş biri olarak. Evet, özellikle Brzezinski ve benzerlerinin fikirlerini okuyordum. Bugün United States’te karar alma sürecine yakın bu tür parlak zihinler, parlak stratejik zihinler görmüyorum.

George Kennan, diyebileceğiniz kişi o...

Evet, evet, evet. Long Telegram. Evet, Long Telegram. Bence George Kennan, Kissinger ve Brzezinski... Peki, bugün bu insanlar nerede? Onları görmüyorum, en azından American culture ile ilgilenen biri açısından. Bu yüzden American political elite’te ahlaki, hatta entelektüel bir düşüş olduğunu hissettim ve bu telafi edilemez bir şey. Kurumların çok güçlü olduğu doğru, çünkü self-correction mekanizmalarına sahipler. Ama elite iflas etmişse, onu değiştirseniz bile yerine en az onun kadar kötü birini koyarsınız. Demek istediğim, diyelim ki bunun Trump ve çevresindekilerin sorunu olduğunu söyleyebiliriz; ama belki seçimden sonra başka bir Trump ya da ondan daha kötü biri ortaya çıkacak. Bu yüzden, evet, American political culture’da gerçek bir sorun olduğu konusunda katılıyorum, değil mi?

Devletlerin yükselişi ve düşüşü üzerine düşündüğümde çoğu zaman aklıma şu geliyor: Düşüş göstergeleri aslında gerçek düşüş göstergeleri olmayabilir. Örneğin geriye dönersek, biliyorum siz bu konuda kapsamlı yazdınız, ama Islam’ın ilk yıllarına dönersek, sahabe arasında bile siyasi farklılıklar olduğunu ve aralarında bir civil war yaşandığını biliyoruz, değil mi? Dolayısıyla biri o dönemde Islamic civilization’ı değerlendirseydi, kolaylıkla bir gerileme olduğunu, bölünmelerin ortaya çıktığını, Muslims arasındaki ayrılıkların artık çok genişlediğini söyleyebilirdi. Buna rağmen Islam’ın ve medeniyetinin yayılması açısından en iyi günlerimiz henüz gelmemişti. Bu yüzden sahabe ve ihtilaflar örneğini kullanarak şunu anlamak istiyorum: Sizce bir milletin düşüşünün temel göstergeleri nelerdir?

Bu çok zor bir soru. Her halükarda, kurumsal ve ahlaki yönleri birbirinden ayırırsak, bunun bize bir miktar anlayış kazandıracağını düşünüyorum. Evet, herhangi bir toplumda civil war patlak verirse, bu şüphesiz kurumsal bir gerilemedir. Bu mutlaka ahlaki bir gerileme anlamına gelmez. Evet, belki toplum kendi civil war’ını aşabilir ve eskisinden daha güçlü dönebilir. Savaşın kendisi düşüş anlamına gelmez; kurumsal başarısızlık anlamına gelir. Bundan şüphe yok. Evet, ama bu düşüş demek değildir. Derin anlamda düşüş, düşünce ve ahlakla ya da o medeniyetin ruhuyla ilgilidir. Dolayısıyla elite’e baktığınızda büyük zihinler görmüyorsanız, ahlaken bağlı insanlar görmüyorsanız, gerçek düşüş budur. Bu, toplumun artık liderlik edebilecek, düzeltebilecek ve iyilik yapabilecek bireyler yetiştirmediği anlamına gelir. Evet. Evet.

Örneğin bence bugün bölgemizde, Islamic world’de temel sorun kurumsal bir sorundur. Toplumlarımız hâlâ güçlü ahlaka ve sağlam bir sosyal dokuya sahip. Bence bu çöken değil, doğmakta olan bir toplumdur. Yükselen bir toplumdur. Şafak ışığı ile... ardından gelen şu kırmızı ışık arasında olduğu gibi bir fark var, İngilizcede ne deniyordu? Evet, belki twilight. Twilight. Evet. Kırmızı ışık. Evet. Evet. Gökyüzünün batı tarafında bir ışık görebilirsiniz; ama bu şafak ışığı mı, yoksa alacakaranlık ışığı mı? Bu farklıdır. Evet, toplumlarımız... Bence Muslims bir medeniyet olarak yükseliyor ve bu konuda iyimserim. Büyük bir kurumsal bozukluğumuz var, değil mi? Siyasi meşruiyet sorunu, farklılıkları yönetme sorunu, özgürlük sorunu ve birçok kurumsal sorun nedeniyle; gerçek bir kurumsal çöküş var. Ama Muslim bireyin ruhu, bireyin özü, hâlâ çok güçlü ve çok umut verici. Yalnızca kurumsal kültürümüzü değiştirirsek, Islamic civilization için büyük bir renaissance olacağını düşünüyorum.

Bu konuda nesiller arası bir dönüşüm fark ediyorum. Bildiğiniz gibi genç Muslims, Arab world’ün her yerinde, belki önceki nesillerden Arab world’ün geleceğine ve ümmette Islam’ın geleceğine bakışları bakımından farklılar. Siz bu dönüşümü kendiniz görüyor musunuz?

Aslında görüşlerde bir çatışma var; gençlerden gerçekten karışık mesajlar görüyorum. Evet. Bazen yeni neslin umursamadığını, ilgilenmediğini, hayatında bir mesaj ya da amaç hissetmediğini düşünüyorsunuz. Ama aynı zamanda bazen tam tersi de doğru. Bence bunların hepsinin bir karışımı. Evet, şüphe, ihmal ve bağlılık eksikliği içinde yaşayan bazı genç Muslims var. Ama hâlâ, Allah’a hamd olsun, Islamic societies içinde, hatta Muslims arasında, Batı’daki Islamic communities’de bile diğerlerine kıyasla harika gençlerimiz var. Hâlâ Muslims’ın bireyin gücünü kaybetmediğini, bireyin özünün henüz kaybolmadığını düşünüyorum. Sorun kurumsal, ruhsal değil.

Western societies’de, Western liberal societies’de kurumlar çok güçlüdür ve toplumu bir arada tutan şey budur. Ama bireyin özünün çok zayıfladığını hissedersiniz. Bu kolay değiştirilecek bir şey değil; tabiri caizse tam bir cultural revolution gerektirir. Örneğin milyonlarca ve milyonlarca Batılı Islam’a girerse, yeni bir kültüre, yeni motivasyonlara, hayata dair yeni bir vizyona sahip olurlar ve belki bu liberal toplumu değiştirir. Bunun dışında toplumu kurtarmanın bir yolunu görmüyorum; Western liberal societies’de toplu bir Islam’a dönüş yaşanmadıkça. Bu da mümkün, değil mi?

Bölgenin jeopolitiğine hakim biri olarak size son bir soru, Doctor. Yani size en iyi senaryoda önümüzdeki on yıla dair beklentinizi sorsam: Eğer derslerimizi alırsak, kimliğimizi, Islamic ummah’mızı önümüzdeki on yılda yeniden inşa edebilirsek, Iran’daki savaştan sonra Islamic world’de nasıl bir durum görmek istersiniz?

Islamic world’ü birleşmiş görmek isterim. Elbette birlik demek, ben tarihte yaşamıyorum, tek bir devlet demek değildir; bir imparatorluğu canlandırmak anlamına gelmez. Islamic world’ün stratejik iradesinin birliği anlamına gelir. Güçlü askeri ittifaklara sahip bir Islamic world, devletler arasında açık sınırlar, derin ekonomik iş birliği, dış politikada koordinasyon ve Islamic world’ü ilgilendiren her konuda uyum; European Union gibi bir tür Islamic union. Muslim states’i askeri olarak güçlü görmek isterim ve bence öyle olacaklar, çünkü siyasi irade varsa military power artık ulaşılması zor bir şey değil. Aslında Turkey, Iran ve Pakistan gibi bazı devletler askeri alanda büyük başarılar elde etti.

Ayrıca Muslims’ın uluslararası sahnede daha fazla saygı ve temsil görmesini, global stage’de daha fazla ağırlığa sahip olmasını isterim. Çünkü Ottoman Empire’ın dağılmasından bu yana, Huntington’ın da gözlemlediği gibi, Muslims’ın merkezi bir devleti yok; dolayısıyla world order içinde herhangi bir etkileri kalmadı. Bunun ancak bölgede güçlü ittifaklarımız olursa mümkün olduğunu düşünüyorum.

Ben iyimserim. Bu bölgedeki Western penetration ilk başladığında, benim Vasco da Gama moment dediğim şey, beş yüzyıl önce onun Africa’ya ve Indian Ocean’a, sonra India kıyılarına ulaşmasıyla gerçekleşti; Portuguese orada birçok genocide suçu işledi. Aslında bunu, o dönemde yaşamış Kerala’lı bir araştırmacının yazdığı bir kitaba dayandırıyorum. O dönemde olanlara tanıklık eden bir Muslim scholar gibi. Kitap Portuguese hakkındadır; okuyucuya onların tarihini tanıtır, ilk nasıl geldiklerini ve hangi vahşetleri işlediklerini anlatır. O andan itibaren Islamic world dengesini kaybetti. Çünkü Europe ilk kez Mediterranean kıyısındaki geleneksel yüzleşme olmadan dünyanın kalbine ulaşabildi ve onu vurabildi.

Bence bu savaş o tarihle ve o hafızayla bağlantılıdır. Amerikalılar neden Indian Ocean’da, Arabian Sea’de, Arabian Gulf’ta, sonra Bab al-Mandab’da bulunmak istiyor? Vasco da Gama’nın mirası hâlâ yaşıyor. Elbette şimdi savaşlar var, petrol ve gaz var, başka birçok jeopolitik ve ekonomik çıkar var. Ama ekonomik çıkarlar din, ilkeler ve ideolojiden ayrılamaz.

Şimdi, American religions bölümündeki hocalarımızdan biri, American religions dersi kapsamında Texas Tech University’de bize America’nın dini tarihi hakkında bir şey öğretiyordu ve şöyle dedi: “Biliyor musunuz? Motivasyonları anlamak istiyorsanız, American history’yi hareket ettiren büyük motivasyonlar G harfiyle başlayan üç şeydir: gold, God and glory.” Bu üçü birlikte çalışır: dini motivasyon, maddi motivasyon ve kişisel motivasyon; aynı anda birlikte işleyebilirler.

Bu yüzden, evet, Islamic world’ün öğrendiği konusunda çok iyimserim. Ne yazık ki zor yoldan öğreniyor ama her halükarda öğreniyor. Bugünkü bu savaş zayıf noktalarımızı ortaya çıkardı, ama aynı zamanda direnç ve resistance için büyük bir potansiyel bulunduğunu da gösterdi.

Son konuşmamızda Iqbal’a ve şiirine duyduğunuz sevgiden söz etmiştiniz; Pakistanlı izleyicilerimizin çoğu bir podcast olması gerektiği yönünde yorum yaptı. Bunu konuşmamız gerekiyor, bu arada benim için Arabic’te daha kolay. Bunu ister misiniz? Böyle bir planınız var mı? Yakında Pakistan’ı ziyaret edecek misiniz? Son seferinde Pakistan’da beş gün geçirdiğinizde izleyicilerimizin çoğu bunu sormuştu.

Lahor hayatımda unutulmaz bir yer; uzun yıllar boyunca hep hayalimdi. Belki de o beş gün hayatımın en üretken günleriydi, çünkü o ziyaret sırasında 17.000 kelimelik bir makale yazdım. Bu yüzden kitabımı tamamlamak için sadece beş güne daha ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Lahor’a dönüp Mazar-e-Iqbal’i ve Javed Manzil’i ziyaret etmeyi, sevgili şairim ve filozofumdan yeniden ilham almayı çok arzuluyorum. İzleyicilerimizden herhangi biri sizin Lahor ziyaretinize sponsor olmak isterse, memnuniyetle karşılarız. Bugün zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Assalamu alaikum. Artık bu programın sonuna geldiniz ve sonuna kadar kalmanız, çalışmalarımıza samimi şekilde inandığınızı gösteriyor. Lütfen thinkingmuslim.com/membership adresini ziyaret ederek tek seferlik bir bağış yapmayı veya üyeliğimize katılmayı düşünün. Katkılarınız artık size perde arkasına özel erişim, konuklarımıza soru sorma imkânı ve benimle, ekibimle ve Sami Hamdi gibi konuklarımızla aylık görüşmelere katılma olanağı sağlıyor. Bizi dualarınızda unutmayın.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol