Michael Katios: “ABD Biliminde Yeni Altın Çağ İçin Fonlama Modeli Değişmeli”
İngilizce podcastte All-In Interview sunucusu, White House Office of Science and Technology Policy (OSTP, Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi) Direktörü Michael Katios ile ABD’de bilim politikası, araştırma fonları, üniversiteler, iklim araştırmaları, COVID döneminde bilime güven ve Çin’le teknoloji rekabeti üzerine konuştu. Bölüm, Trump yönetiminin “bilim karşıtı” olup olmadığı sorusundan başlayarak, ABD’nin bilimsel üretkenliğini artırmak için fonlama modelinin nasıl değiştirileceği tartışmasına uzandı.
Trump Yönetimi ve “Bilim Karşıtlığı” Tartışması
Röportajın açılışında Katios, yönettiği OSTP’nin 1960’larda kurulduğunu ve ABD’de bilim ile teknoloji politikasını farklı kurumlar arasında koordine ettiğini anlattı. National Science Foundation (Ulusal Bilim Vakfı), Department of Energy (Enerji Bakanlığı), Department of War ve DARPA gibi kurumların araştırma-geliştirme faaliyetlerini yürüttüğünü, OSTP’nin ise başkanla birlikte ulusal bilim ve teknoloji gündemini belirleyip kurumlar arasında uygulamayı koordine ettiğini söyledi.
Sunucunun “Bu yönetim bilim karşıtı mı?” sorusuna Katios net yanıt verdi. “Bilim karşıtı değil,” diyen Michael Katios, “ABD’nin bir sonraki büyük bilimsel keşiflerin evi olmasını istiyoruz” şeklinde açıkladı. Katios, birkaç hafta önce yayımlanan “Science, a new golden age” adlı raporun yönetimin Amerikan bilim ve teknoloji ekosistemine önem verdiğini gösterdiğini savundu.
Sunucu, Nature okurları arasında yapılan bir ankette bilim insanlarının yüzde 86’sının Kamala Harris’i, yüzde 6’sının Donald Trump’ı desteklediğini aktararak bu algının nedenini sordu. Katios’a göre bilim topluluğu son birkaç on yılda “yolunu kaybetti” ve bilim giderek siyasallaştı. Manhattan Project ve Apollo gibi projelerin Amerikan hükümetinin bilimdeki dönüştürücü rolünü gösterdiğini belirten Katios, son 15-20 yılda bilimsel yöntemin sorgulayıcı doğasının yerini dogmaya bıraktığını ileri sürdü.
“COVID döneminde, belli bir kişinin söylediğine katılmıyorsanız bir anda bilim karşıtı sayılıyordunuz,” diyen Michael Katios, “bana göre bu, varılabilecek en bilim karşıtı sonuçtur” ifadelerini kullandı. Sunucu da bilimsel yöntemin soru sorma, deney, veri toplama ve tekrar sorgulama süreci olduğunu vurguladı. Katios buna katıldığını belirterek, hükümetin bilim politikasına da aynı sorgulayıcı ilkeleri uygulaması gerektiğini söyledi.
Araştırma Bütçesi ve Fonların Kullanımı
Katios, bilim topluluğunun Washington’daki temsilcilerinin çoğu zaman yalnızca araştırma-geliştirme bütçesinin artıp artmadığına odaklandığını savundu. Ona göre asıl soru, ABD hükümetinin her yıl bilim ve teknolojiye ayırdığı 200 milyar doların en büyük atılımları sağlayıp sağlamadığı olmalıydı. “Yanlış türden şeylere daha fazla para harcamak doğru politika değildir,” diyen Michael Katios, mevcut fonlama sisteminin daha yakından sorgulanması gerektiğini belirtti.
Sunucu, 2025’te yönetimin aktif hibelerde harcanmamış 3 milyar dolarlık fonu durdurduğunu, dondurduğunu veya sonlandırdığını hatırlattı. Katios buna örnek olarak National Science Foundation’ı gösterdi. NSF’nin yılda yaklaşık 8-9 milyar dolar dağıttığını, bu paranın çoğunun üniversitelerde temel bilim yapan akademisyenlere gittiğini söyledi. Katios, Senator Ted Cruz ve Senato’daki ilgili komitenin Biden yönetimi dönemindeki NSF hibelerini incelediğini ve bu dönemde hibelerin yaklaşık dörtte birinin, yani yüzde 25’inin DEI bağlantılı “bilim” çalışmalarına gittiğini söyledi.
Katios, bunun yılda yaklaşık 2 milyar dolar, dört yılda yaklaşık 8 milyar dolar anlamına geldiğini belirtti. “Bu bilim değil ve olmamalı,” diyen Michael Katios, “bu, bilimin siyasallaşmasının saf bir tezahürü” şeklinde değerlendirdi. Ona göre Biden yönetimi döneminde hibe almak isteyen araştırmacılar başvurularında DEI bağlantılı unsurlardan söz etmeye yönlendirilmişti.
İklim Bilimi ve Enerji Öncelikleri
Röportajda iklim araştırmalarına yönelik kesintiler de gündeme geldi. Sunucu, insan kaynaklı iklim değişikliğinin ne kadar yerleşik bir bilimsel gerçek olduğu, bunun bir “iklim acil durumu” sayılıp sayılamayacağı ve neden bazı fonların bu alandan uzaklaştırıldığı sorularını yöneltti.
Katios, Secretary Wright’ın bu konuda yönetim içinde öne çıkan isim olduğunu söyledi. Wright’ın iklimin değiştiğini, insanların fosil yakıt yakmasının çevredeki CO2 miktarına katkıda bulunduğunu kabul ettiğini aktardı. Ancak Katios’a göre veriler bunun bir “iklim acil durumu” olduğunu desteklemiyordu. Bu noktada RCP 8.5 adlı aşırı iklim senaryosuna değindi. Katios, bu senaryonun ulusal iklim değerlendirmelerinde ve IPCC çalışmalarında yer aldığını, fakat birkaç ay önce bilimsel bütünlükle sürdürülemeyeceği gerekçesiyle geri çekildiğini söyledi.
“Aşırı senaryo üzerinden dönen çılgın bir anlatı oluştu,” diyen Michael Katios, “medya son 20 yılda her iklim değerlendirmesinde hep en uç örneğe odaklandı” ifadelerini kullandı. Sunucu, bunun birçok medya haberinin ve fonlamanın dayandığı gelecek simülasyonu olduğunu söyledi. Katios da buna katıldı.
Enerji politikasında ise Katios, yönetimin “Amerikalılar için bol enerji” sağlayacak bilim ve teknolojilere yatırım yapmak istediğini belirtti. Fusion için 2035 hedefinden, nükleer enerjiye verilen destekten ve teknolojik atılımların gündelik hayat üzerindeki etkisinden söz etti. Sunucu, Çin’in karbon salımının dünyanın geri kalanını gölgede bıraktığını, ABD’de yüzde 50’lik bir değişimin küresel tabloyu sınırlı etkileyeceğini savundu. Katios da sert politika tepkilerinin Amerikalılara zarar verebileceğini söyledi.
Bilimsel Verimlilikte Durgunluk İddiası
Sunucu, NIH fonlarının 1998’de 14 milyar dolardan 2003’te 27 milyar dolara, 2024’te 47 milyar dolara çıktığını; buna karşın çığır açıcı tedavilerde orantılı artış olmadığını aktardı. “Eroom’s law” olarak anılan ters Moore yasasına atıfla, harcanan dolar başına sonuçların 1950’den bu yana yaklaşık 80 kat düştüğünü ve verimliliğin her dokuz yılda yarıya indiğini söyledi.
Katios, genel olarak Amerikan biliminde durgunluk olduğu argümanını benimsediklerini söyledi. Örnek olarak uçuş hızını verdi: 1990’larda Concorde ile uçulabildiğini, bugün ise daha yavaş uçulduğunu belirtti. Ona göre sorun, NIH, NSF ve diğer bilim kurumlarında araştırmanın nasıl yürütüldüğü konusunda yenilik yapılmamasıydı. Daha fazla para ekleyip aynı yöntemleri sürdürmenin yeterli olmadığını savundu.
Katios, “Metabilim” birimleri kuracaklarını, NSF ve NIH içinde fonlama yöntemleri üzerine deneyler yapılacağını anlattı. NSF’de hibe değerlendirme sisteminde “golden tickets” modelinin test edileceğini söyledi. Bu modelde her hakeme bir veya birkaç “altın bilet” verilecek, hakem komitenin tamamını ikna etmeden tek başına belirli bir projeyi seçebilecek. Katios, bunun daha cesur, sıra dışı fikirlerin desteklenmesini teşvik edebileceğini söyledi.
“Her araştırma fikri 18 ay gerektirmez,” diyen Michael Katios, “bazıları üç ya da altı ay, bazıları beş yıl ister” diye ekledi. Bu nedenle farklı sürelerde hibeler, hızlı deneme hibeleri ve daha uzun vadeli projeler önerdiklerini anlattı.
İnsanları Fonlamak ve Büyük Projeler
Sunucu, fikirleri değil bireyleri fonlamanın da bir model olabileceğini söyledi ve venture capital dünyasından örnek verdi. Katios, NSF’nin erken kariyer burslarına işaret etti. GRFP adlı programın ülkedeki en iyi PhD adaylarına yaklaşık 2.600 burs verdiğini, bu bursların taşınabilir olduğunu ve öğrencilerin istedikleri yerde araştırma yapabildiğini anlattı.
Büyük projeler konusunda ise Human Genome Project, Manhattan Project ve Apollo örnekleri konuşuldu. Sunucu, Çin’in merkezi planlama ile büyük hedefleri belirleyip kaynakları organize etmede başarılı göründüğünü söyledi. Katios, ABD’nin de büyük hedefleri gerçekleştirme kapasitesine sahip olduğunu, ancak bu yeteneği yeniden canlandırması gerektiğini savundu.
Uzay alanında 2028’de Amerikalı astronotların yeniden Ay’a ayak basması, 2028’e kadar uzayda nükleer reaktör, 2030’a kadar Ay üssünün ilk unsurları gibi hedefleri saydı. Quantum computing alanında başkanın yeni bir national quantum initiative başlattığını ve 2028’e kadar bilimsel açıdan ilgili bir quantum computer üretme hedefi koyduğunu aktardı. Ayrıca fusion için 2035 hedefinden söz etti.
Yönetimin en büyük projesinin “Genesis mission” olduğunu söyleyen Katios, bunun AI’ı bilimsel keşiflere uygulayarak ABD’nin bilimsel üretimini esasen ikiye katlamayı amaçladığını belirtti. “AI’ın dünya tarihinde bilimsel keşif için en büyük kilit açıcı olacağına temelden inanıyoruz,” diyen Michael Katios, bunun malzeme bilimi, kimya, matematik ve fiziği değiştireceğini savundu.
Üniversiteler, Özel Sektör ve Yeni Fonlama Dengesi
Sunucu, kamu araştırma fonlarının hükümet laboratuvarları, üniversiteler, özel şirketler ve Howard Hughes Medical Institute, Mayo Clinic, Max Planck gibi bağımsız kurumlar arasında nasıl paylaştırılması gerektiğini sordu. Katios, 1945’te Vannevar Bush’ın FDR’ye verdiği “Science, the Endless Frontier” yanıtını hatırlattı. Bu metnin 70 yıl boyunca ABD bilim fonlamasının kuzey yıldızı olduğunu söyledi.
Katios’a göre o dönemde Ar-Ge harcamalarının yaklaşık yüzde 70’i federal hükümet, yüzde 30’u özel sektör tarafından karşılanıyordu. Bugün tablo tersine döndü: Ar-Ge’nin yaklaşık yüzde 70’i özel sektörce, yüzde 30’u federal hükümetçe finanse ediliyor. Bu nedenle 1945 modelinin güncellenmesi gerektiğini savundu.
Katios, hükümetin öncelikle özel sektörün veya hayırsever kurumların teşvik edilmediği alanlara para harcayıp harcamadığını sorması gerektiğini söyledi. Temel, erken aşama, rekabet öncesi araştırmaların hükümet fonlamasının ana odağı olması gerektiğini vurguladı. Buna rağmen AI, quantum, nuclear ve bio gibi ulusal önceliklerde hükümetin bir tezinin olması gerektiğini savundu.
Üniversite fonları ve idari kesintiler konusunda Katios, bilim insanlarının nerede olduklarına bakılmaksızın desteklenmesi gerektiğini belirtti. “En iyi bilim insanlarına nerede olurlarsa olsunlar ulaşmalıyız,” diyen Michael Katios, “üniversitedeyse fonlamalıyız, odaklanmış araştırma kuruluşundaysa fonlamalıyız, garajındaysa ve liyakate dayalı değerlendirmeden geçiyorsa onu da fonlamalıyız” şeklinde konuştu.
Çin’le Bilim ve Teknoloji Yarışı
Röportajın önemli bölümlerinden biri Çin’le rekabete ayrıldı. Sunucu, Çin’in 2000’de yılda 33 milyar dolar harcadığını, 2021’de bu rakamın 670 milyar dolara çıktığını, yani harcamanın 19 kat arttığını söyledi. Aynı dönemde ABD harcamalarının yaklaşık üç kat arttığını belirtti. Ayrıca kendi tahminine göre ABD’nin on yıl önce Çin’in yaklaşık iki katı kadar bilimsel makale yayımladığını, bugün ise Çin’in birçok alanda yaklaşık yüzde 50 daha fazla yayın yaptığını söyledi.
Katios, Çin’in birkaç yıl önce bilimsel ve teknolojik liderliğin ekonomik ve ulusal güvenliğin temeli olduğunu fark ettiğini savundu. Yarı iletkenlerden large language models (büyük dil modelleri) teknolojilerine kadar ekonomiyi güçlendiren pek çok unsurun bilimsel keşiflerden doğduğunu belirtti. Ancak Katios, bilimi merkezileştirmenin istenen atılımları her zaman üretmediğini savundu. Çin’in 2019’daki ihracat kontrollerinden bu yana EUV lithography alanında ilerleme sağlamaya çalıştığını, ancak henüz bir atılım yapamadığını söyledi.
Katios’a göre ABD’nin üstünlüğü, girişim ekosistemi, kamu fonlaması ve özel sektör teşviklerinin birlikte çalışmasından geliyor. Çin’in iyi yaptığı şeyler sorulduğunda ise Katios, Çin’in uzun süredir ABD fikri mülkiyetini kopyaladığını, daha ucuz alternatifler ürettiğini, bunları ABD pazarına sürdüğünü ve Amerikan şirketlerini zor durumda bıraktığını ileri sürdü. Kritik minerallerin de teknoloji ve bilim tedarik zinciri açısından önemli olduğunu söyledi.
STEM Eğitimi, Göç ve Genç Bilim İnsanları
Sunucu, Çin’in yayın sayılarında ve çıktı üretiminde öne geçmesinin yalnızca daha fazla harcama ile açıklanıp açıklanamayacağını sordu. Katios, ABD’nin daha fazla Amerikalıyı STEM alanlarına yönlendirmesi gerektiğini söyledi. Bilgisayar bilimlerinde PhD alan ABD doğumluların oranına dikkat çekti. Otuz yıl önce bu alandaki doktora alıcılarının yaklaşık yüzde 70’inin Amerikalı, yüzde 30’unun yabancı olduğunu; bugün oranın tersine döndüğünü söyledi.
Katios, STEM okuryazarı bir iş gücünü ülkenin en önemli güçlerinden biri olarak gördüğünü belirtti. Genç bilim insanlarının çok düşük ücretlerle, zor koşullarda çalıştığını ve ülke için büyük değer ürettiklerini söyledi. Sunucu, ABD’de eğitim alan yabancı doktora öğrencilerinin ülkede kalmasını sağlayacak daha aktif göç politikaları gerekip gerekmediğini sordu. Katios, iki şeyin aynı anda yapılması gerektiğini söyledi: Genç Amerikalıları STEM’e yönlendirmek ve kalmak isteyenlerin yasal yollarla kalabilmesini sağlamak.
Katios, geçmişte NSF’nin yetenekli lise ve ortaokul öğrencilerini STEM’e teşvik eden programları desteklediğini, ancak bunların bir noktada durdurulduğunu söyledi. Bunun daha geniş DEI yöneliminin parçası olduğunu düşündüğünü belirtti. Sunucu da San Francisco’da ileri cebir derslerinin kaldırılması ve University of California’da SAT puanları etrafındaki tartışmaları örnek verdi.
“En büyük ve en yetenekli Amerikalıları ödüllendirmeli, bilim ve teknoloji hayallerini takip etmeleri için onlara fırsat vermeliyiz,” diyen Michael Katios, potansiyeli olan öğrencileri caydıran programların sona ermesi gerektiğini savundu.
COVID, Anthony Fauci ve Bilime Güven
Röportajın son bölümlerinde bilim insanlarının toplumdaki statüsü ve bilime güven konusu ele alındı. Sunucu, 20. yüzyılda özellikle II. Dünya Savaşı sonrası bilim insanlarının birer kamu figürü ve “rock star” gibi görüldüğünü söyledi. Katios, bugün Google’dan “Demis” gibi bazı isimlerin bu konuma yaklaşabileceğini belirtti, ancak sunucu AI’a yönelik toplumsal tepkinin bunu zorlaştırdığını söyledi.
Sunucu, Batı’da bilim ve teknolojiye karşı popülist bir tepki olup olmadığını, bilim insanlarının ve teknologların elitlerin aracı olarak görülüp görülmediğini sordu. Katios bu genellemeye kesin yanıt vermedi, ancak COVID döneminde Anthony Fauci’nin bilime büyük zarar verdiğini savundu. Maske, okul politikaları, protestolar ve hastane ziyaretleriyle ilgili çelişkili mesajların sıradan Amerikalıların bilime güvenini zedelediğini söyledi.
Katios, “Bilime çok fazla iyileşme gerekiyor,” diyerek, “bilimin yukarıdan gelen bir ferman değil, hepimizin parçası olduğu bir süreç olduğunu insanların görmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu. Sunucu da COVID döneminde ampirik veriden çok “bilime güven” söylemiyle karar alındığını, soru soranların dışlandığını söyledi. Katios buna katılarak, soru soranların bilim topluluğu tarafından “bilim karşıtı” olmakla suçlandığını savundu.
Uygulama Takvimi ve Kongre
Katios, “new golden age” raporunun ardından ilk uygulama belgesinin yıllık R&D priorities memo olduğunu söyledi. Bu belgeyle kurumlara bütçe öncelikleri ve uygulama pratiklerinin iletildiğini belirtti. Ar-Ge harcaması 3 milyar doların üzerinde olan en büyük beş araştırma kurumunun, yayımdan 90 gün sonra uygulama planlarını sunacağını açıkladı.
NSF’nin focused research organizations için XLABS duyurusu yaptığını, ayrıca sanayiyle ortak yürütülen dört yıllık PhD programları açıkladığını söyledi. Kongre ile de ödeneklerin “new golden age” yönleriyle uyumlu hale getirilmesi için çalışacaklarını belirtti.
Sunucu, Kongre üyelerinin çoğu zaman kendi eyaletlerine veya bölgelerine fon çekmeye odaklandığını sordu. Katios, rapordaki önerilerin çoğunun partiler üstü veya iki partili kabul görebileceğini savundu. En iyi bilim insanlarının nerede olurlarsa olsunlar fonlanması fikrinin Kongre’de destek bulabileceğini söyledi.
2028’de başka bir siyasi yönetimin gelmesi halinde politikaların tersine dönüp dönmeyeceği sorusuna Katios, önce 2028’i kazanacakları konusunda iyimser olduğunu söyledi. Ardından fikirlerin partiler üstü olduğunu belirtti. “Umarım önümüzdeki iki yılda çok hızlı ilerleyip bunların gerçekten çalıştığını kanıtlarız,” diyen Michael Katios, böylece geri dönüşün siyasi maliyetinin artacağını ifade etti.