Michael Hudson: İran Savaşı Küresel Ekonomik Düzeni Çöküş Eşiğine Getirdi
İngilizce yayımlanan podcast bölümünde sunucu, iktisatçı Professor Michael Hudson ile İran savaşı, enerji piyasaları ve ABD merkezli küresel ekonomik düzenin geleceği üzerine konuştu. Hudson, krizin yalnızca petrol akışıyla sınırlı olmadığını; finans, ticaret, gıda, sanayi üretimi, askeri güç ve uluslararası hukuk düzeninin tamamını ilgilendiren sistemik bir kırılma olduğunu savundu.
Enerji Krizi ve Küresel Üretim Zinciri
Sohbetin başlangıcında sunucu, Hudson’ın “Postponing the World’s Financial Winter: For How Long?” başlıklı son makalesine atıf yaparak İran savaşıyla birlikte uluslararası enerji piyasalarında ortaya çıkan krizi gündeme getirdi. Hudson’a göre enerji piyasaları “neredeyse her şey” anlamına geliyor; çünkü enerji, yalnızca ulaşımı değil gübreyi, ilaçları, hastane ekipmanlarını, bilgisayar çiplerini, alüminyum üretimini ve tarımı da doğrudan etkiliyor.
Hudson, Hindistan’da gübre fiyatlarının şimdiden yükseldiğini, ABD’de de çiftçilerin gübre, ekipman ve diğer girdiler için ödeme yaptıklarında ürünlerinden kâr edemeyeceklerini söyledi. Ürün fiyatlarının küresel kıtlık nedeniyle artabileceğini, ancak çiftçilerin ekim öncesi bankalardan borçlanmak zorunda kaldığını ve mahsullerini önceden garantili fiyattan satma baskısı altında kaldığını belirtti. Bu nedenle büyük tarım ticareti şirketlerinin kâr edeceğini, çiftçilerin ise zarara uğrayacağını savundu.
“Enerji gerçekten bütün ekonomidir,” diyen Michael Hudson, “eğer bir ürünü üretmek için gerekli enerji yoksa, diğer girdiler de kullanılamaz hale gelir ve imalat sanayisinde işsizlik ortaya çıkar” şeklinde açıkladı. Hudson, enerji fiyatlarındaki şokun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla içindeki enerji payıyla sınırlı görülemeyeceğini, çünkü üretimin bütün fiziksel akışının enerjiye bağlı olduğunu vurguladı.
İran’ın Stratejisi ve “Ekonomik Karşılıklı Yıkım”
Hudson, İran’ın mevcut siyasi tutumunu, kendisini yok etmeye dönük ABD ve İsrail tehdidine karşı geliştirilmiş bir caydırıcılık stratejisi olarak tanımladı. Ona göre Tahran’ın mesajı şu: Eğer dünya, ABD ve İsrail’in İran’ın köprülerini, rafinerilerini, elektriğini ve devlet kapasitesini yok etmesine sessiz kalırsa, İran da yalnız gitmeyecek ve diğer petrol üreticilerini krizin içine çekecek.
Hudson, bunun 1930’lardaki Büyük Buhran’dan daha ağır bir küresel çöküş yaratabileceğini savundu. Çünkü 1930’lardaki krizin esasen finansal olduğunu, buna karşılık enerji akışındaki kesintinin üretim sürecinin fiziksel temelini hedef aldığını söyledi. Borçların silinmesi ya da askeri Keynesçilikle böyle bir krizin çözülemeyeceğini belirtti.
“Eğer dünya uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler şartının hiçe sayılmasına seyirci kalacaksa, İran yalnız çökmeyecek,” diyen Michael Hudson, “diğer Arap petrol üreticilerini de beraberinde götürecek ve bu, 1930’lardan daha kötü bir uluslararası depresyona yol açacak” değerlendirmesinde bulundu.
Sunucu bu tabloyu “ekonomik karşılıklı garantili yıkım” olarak nitelendirdi. İran’ın böyle bir çizgiye yönelmesini, ABD ve İsrail saldırıları karşısında kimsenin İran’ın yardımına gelmemesiyle ilişkilendirdi. Avrupa basınında İran’a yönelik saldırıların “özgürleştirme” diliyle meşrulaştırıldığını, uluslararası hukuk tartışmasının geri planda kaldığını söyledi.
ABD’nin Hakimiyeti ve Trump’ın Rolü
Hudson, ABD’nin küresel hakimiyetinden vazgeçmektense dünya ekonomisini çökertmeye razı olabileceğini savundu. Donald Trump’ın kişisel motivasyonlarına da değinen Hudson, Trump’ın tarihe geçme arzusunun tehlikeli bir siyasi psikoloji yarattığını ileri sürdü. Hudson ayrıca Trump’ın savaş politikalarında dini motivasyonlara sahip figürlere yaslandığını, bu durumun rasyonel modellerle açıklanamayacağını söyledi.
“ABD, hakimiyetinden vazgeçmektense dünya ekonomisini ve kendisini çökertmeyi tercih eder,” diyen Michael Hudson, “her şeyi çökertmeye hazır” ifadesini kullandı. Hudson’a göre mesele, yalnızca İran ya da petrol değil; ABD’nin petrol, gıda, dolar ve ticaret kanallarını diğer ülkeler üzerinde baskı aracı olarak kullanma çabası.
İran’ın askeri kapasitesi konusunda Hudson, ABD’nin İran’ı kara harekatıyla ele geçirme gücüne sahip olmadığını, füze ve mühimmat stoklarının sınırlı olduğunu, donanmasını İran menziline sokmaktan çekindiğini savundu. Trump’ın İran’a karşı daha ağır seçeneklere yönelmesinin bu çaresizlikten kaynaklandığını ileri sürdü. Hudson ayrıca İran’ın hava savunma ve füze kapasitesinin tamamen yok edilmediğini, Trump’ın açıkladığı ölçekte bir askeri başarı elde edilmediğini söyledi.
Nükleer Caydırıcılık ve Çifte Standart
Hudson, 1970’lerde Herman Kahn ile Hudson Institute’ta nükleer savaş senaryoları üzerine çalıştığını hatırlatarak mevcut gelişmelerin dünya genelinde nükleer silah edinme baskısını artıracağını söyledi. İran’ın nükleer silah edinmeye çalıştığı iddiasının, ironik biçimde başka ülkeleri “nükleer silaha ihtiyacımız var” sonucuna götürebileceğini belirtti.
“İran’ın atom bombası edinmeye çalıştığı kurgusunu engellemeye çalışırken, şimdi herkes atom bombasına ihtiyacımız olduğunu fark ediyor,” diyen Michael Hudson, “kendi atom bombamız yoksa İsrail bizi bombalayabilir” şeklinde savundu. Hudson, İsrail’in nükleer silah kapasitesine sahip olmasına izin verilirken diğer ülkelerin aynı caydırıcılıktan mahrum bırakılmasını çifte standart olarak değerlendirdi.
“Liberal” Düzen Tartışması
Sohbetin önemli bir bölümü “liberal uluslararası ekonomik düzen” kavramı üzerineydi. Sunucu, güçlü hegemonların tarihsel olarak açık ticareti, teknolojiye erişimi, deniz ve kara ulaştırma koridorlarını, bankaları ve para birimlerini serbest bırakma eğiliminde olduğunu; fakat gerileyen hegemonların ekonomik bağlantıları silaha dönüştürdüğünü söyledi.
Hudson ise “liberal” kavramının yanıltıcı kullanıldığını savundu. Ona göre Britanya, Almanya ve ABD’nin sanayileşme dönemleri bugünkü anlamda liberal değildi; devlet altyapı yatırımları, kamu hizmetleri, ulaşım ve iletişim tekelleri, eğitim ve sağlık destekleri merkezi rol oynuyordu. Hudson, 19. yüzyılın klasik politik ekonomisinin temel hedefinin ekonomik rantı sınırlamak, fiyatları üretim maliyetleriyle uyumlu tutmak ve toprak, tekel ve finans rantını azaltmak olduğunu belirtti.
“Liberalizm merkezi planlamadır; ama bu planlama hükümet ya da demokrasi tarafından değil, finans sektörü ve siyasi-askeri sektör tarafından yapılır,” diyen Michael Hudson, “bunu hükümete karşı ve özellikle sosyalizme karşı bir terim olarak görmek gerekir” diye vurguladı.
Hudson’a göre Çin’in başarısı, doğal tekelleri kamu elinde tutması, ulaşımı ucuzlatması, sağlık ve eğitimi sübvanse etmesi ve bankacılığı devlet kontrolünde tutmasıyla bağlantılı. Çin’de kredinin finansal spekülasyon yerine somut üretime yönlendirildiğini savundu. Buna karşılık Batı’da finansallaşmanın şirket satın alma, borçla büyüme, küçülme ve yağmalama süreçlerini teşvik ettiğini söyledi.
ABD Ekonomisinin Zayıflıkları
Sunucu, ABD’nin gerileyen hegemon olarak ticaretten daha fazla taviz koparmaya çalıştığını, diğer ülkelerden yatırım, sanayi transferi ve güvenlik bedeli talep ettiğini söyledi. Hudson ise Trump’ın dünya depresyonu durumunda ABD’nin “daha az zarar görerek kazanacağı” varsayımını bir fantezi olarak nitelendirdi.
Hudson’a göre ABD’nin petrol ve gazı var, ancak sanayi üretim kapasitesi ve sanayi işgücü büyük ölçüde aşınmış durumda. Ülkedeki düşük ücretli ve ağır işlerin önemli kısmını göçmenlerin yaptığını, Trump’ın göçmenleri hedef alan politikalarının bu işgücü tabanını da zayıflattığını söyledi. ABD’nin Kore, Japonya ve Tayvanlı şirketleri ülkeye yatırım yapmaya çağırdığını, ancak bu şirketlerin Amerikan işgücüyle üretim yapmakta zorlandığını savundu.
“Trump, bu yoldan giderse Amerika’yı atom bombalı bir benzin istasyonuna dönüştürmüş olur,” diyen Michael Hudson, “petrolü ve gazı olan ama sanayisi olmayan bir ülke kalır” şeklinde değerlendirdi.
Hudson, ABD’de yaşam standartlarının özellikle 2008’den sonra gerilediğini, servet artışının büyük ölçüde en zengin yüzde 10’a ve finans, sigorta, gayrimenkul sektörlerine aktığını söyledi. Sanayi ekonomisinin çözündüğünü, Amerikan ekonomisinin giderek borçla şişmiş bir finansal balona dönüştüğünü savundu.
ABD Güvenlik Garantilerinin Aşınması
Sohbetin son bölümünde sunucu, ABD’nin Avrupa, Körfez ve Doğu Asya’daki ortaklarından daha fazla ekonomik taviz istediğini; Avrupa ülkelerinin istenmeyen ticaret anlaşmalarını imzalamaya zorlandığını, Körfez ülkelerinden İran’a karşı kullanılan silahların bedelini ödeme beklentisi doğduğunu, Tayvan gibi aktörlerden yüksek teknoloji sanayilerini ABD’ye kaydırmalarının istendiğini belirtti.
Hudson, Körfez ülkelerinin ABD silahlarının gerçek savaş kapasitesini sorgulamaya başladığını söyledi. ABD üslerinin ev sahibi ülkeleri savunmaktan çok onları hedef haline getirdiğini savundu. Ona göre ABD üsleri savunma değil saldırı kapasitesi anlamına geliyor; bu da İran gibi hedef alınan ülkelerin karşı saldırı ihtimalinde üs sahibi ülkeleri risk altına sokuyor.
“Bir Amerikan askeri üssüne sahip olmak, kendinizi İran için hedef haline getirmek demektir,” diyen Michael Hudson, “bu üsler savunmacı değil, saldırgandır” diye açıkladı. Hudson, ABD’nin Irak savaşı sonrasında maliyetleri Irak petrolüyle tahsil etmeye çalıştığını, benzer bir mantığın Arap petrol ülkelerine de yöneltilebileceğini savundu.
Sunucu, 2026’daki güç dağılımının artık 1990’ların tek kutuplu dünya düzeninden farklı olduğunu, ancak birçok ülkenin hâlâ eski hegemonik varsayımlarla hareket ettiğini söyledi. ABD güvenlik garantilerine yaslanmanın giderek daha riskli hale geldiğini ifade etti.
Demokrasi, Oligarşi ve Dilin Siyasi Kullanımı
Son bölümde Hudson, Batı demokrasilerinin gerçekte oligarkik yapılar tarafından belirlendiğini savundu. Aristotle’a atıf yaparak, demokrasi iddiasındaki düzenlerin çoğu zaman oligarki olduğunu söyledi. İnsanların liderleri seçebildiğini, ancak ekonominin hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda işleyeceğine karar veremediğini ileri sürdü.
Hudson’a göre demokrasinin amacı, ekonominin kutuplaşmasını önlemek, geniş halk kesimlerinin yaşam standartlarını ve üretkenliğini artırmak olmalı. Bunun için finansal oligarkinin gelişmesini engelleyecek kadar güçlü bir hükümete ihtiyaç olduğunu savundu. Antik Yakın Doğu toplumlarında borçların ekonomiyi çökertmesini ve toprağın birkaç elde toplanmasını önleyen yöneticiler bulunduğunu belirtti.
“Demokrasi gibi görünen şey, Aristotle’ın döneminde olduğu gibi çoğu zaman oligarkidir,” diyen Michael Hudson, “oligarşinin kontrol etmediği bir hükümet demokratik değilmiş gibi gösteriliyor” ifadelerini kullandı. Hudson, Çin gibi üretkenliği ve yaşam standartlarını artırmaya çalışan devletlerin “otokrasi” diye adlandırılmasını ise “aldatıcı bir kelime dağarcığı” olarak nitelendirdi.
Kapanışta sunucu, Avrupa’nın gerilemesini tersine çevirmek istiyorsa Rusya ile çatışma çizgilerini sona erdirmesi gerektiğini söylediğini aktardı. Almanya’da Filistin’e destek veya soykırıma karşı protestolar nedeniyle insanların cezalandırılmasını örnek göstererek Batı’nın “liberal demokrasi” söylemiyle gerçek uygulamaları arasındaki çelişkiye dikkat çekti. Hudson ise bugünkü ekonomik çatışmanın çözümünün, aynı zamanda dilin ve ideolojinin yeniden tartışılmasını gerektirdiğini belirtti.
Küresel Ekonomik Düzen ve Iran Savaşı
Sunucu: Tekrar hoş geldiniz. Bugün Professor Michael Hudson bizimle. Iran savaşından kaynaklanan yıkıcı küresel ekonomik mücadeleyi ve esasen, bu dünya düzeni ne zaman sona ererse sona ersin, ardından gelecek ekonomik dünya düzeni için bir rekabete dönüşen süreci konuşacağız. Programa tekrar geldiğiniz için her zamanki gibi teşekkür ederiz.
Michael Hudson: Burada olmak her zaman güzel, çünkü sorduğunuz sorular dünyanın tamamında ekonominin nasıl evrildiğiyle ilgili.
Sunucu: Evet. Aynı anda çok fazla şey oluyor. Geçmiş 80 yılın ekonomik mimarisinin gözlerimizin önünde dağıldığını gördüğümüz gerçekten tarihsel zamanlardan geçiyoruz. Bundan sonra ne gelebileceğini ve farklı aktörlerin nasıl davrandığını açıklamak istiyorum.
Yakın zamanda “Postponing the World’s Financial Winter - For How Long?” başlıklı mükemmel bir makale yayımladınız. Herkese okumasını tavsiye ederim; bağlantı açıklamada.
Bence başlamak için iyi yer enerji piyasaları olur, çünkü bu dünya ekonomisi için açıkça büyük bir darbe. ABD’nin Iran’a karşı savaşı, esasen bütün bu uluslararası enerji piyasalarını krize sürüklüyor. Bu enerji sorunları bakımından ABD için bir avantaj görüp görmediğinizi merak ediyorum.
Enerji Piyasaları ve Üretim Zincirleri
Michael Hudson: Enerji piyasaları neredeyse her şey demektir. Örneğin gübre var; bana söylendiğine göre India’da gübre fiyatları şimdiden çok yükselmiş durumda. America’da da kesinlikle yükseliyorlar. Hatta çiftçiler, gübreye, ekipmana ve fiyatları şişmiş diğer tüm girdilere para öderlerse ürünlerinden para kazanamayacaklarını söylüyor.
Elbette ürün fiyatları yükselebilir, çünkü gübre olmadan bütün dünyada ürün kıtlığı yaşanacak. Ama çiftçilerin ilkbahar ekimi ve yaz dönemi için harcama yapmadan önce bankaya gidip borçlanmaları gerekir. Bu da genellikle ürünü önceden, garanti edilmiş bir fiyattan satmayı gerektirir. Dolayısıyla büyük kârı çiftçiler değil, ürün ticareti yapan büyük şirketler elde edecek. Çiftçiler gerçekten çok kötü sıkıştırılıyor. Elbette Trump’a ve Cumhuriyetçiler’e en sadık olanlar da onlar. America çiftçileri ezmeyi göze alabilir, çünkü onlar onun tabanı.
Ama ilaçlar da bu işin içinde; bütün bu gübre kimyasallarından ilaçlar da üretiliyor. Şimdiden neon, pardon helium, durduruldu. Bu da hastanelerdeki tarama makinelerini ve bilgisayar çiplerinin kriyojenik dondurulmasını etkiliyor. Sonra özellikle ulaşım için temel enerji var; bilhassa yüksek derecede rafine edilmiş uçak yakıtları. Bunlar şimdiden havayollarının yaz turizm sezonu için planladıkları uçuşlarda büyük kesintilere yol açtı.
Enerji gerçekten bütün ekonomidir. Basit ekonomik analizlerde “enerji GSYH’nin yüzde 10’u, o halde GSYH yüzde 10 düşer” denir. Ama bu pek işe yaramaz. Çünkü kâr getiren bir ürün üretmek için ihtiyaç duyduğunuz pek çok şey vardır; bunlar için enerji yoksa, diğer unsurlar da kullanılamaz hale gelir ve imalat sanayiinde işsizlik ortaya çıkar.
Alüminyum üretimi şimdiden azaltıldı, çünkü alüminyum aslında bauxite’in elektrolitik rafinasyonu için kullanılan elektrikten yapılır. Etki baştan aşağı yüzde 10’dan çok daha fazla olacaktır.
Iran’ın Stratejik Konumu
Michael Hudson: Iran’ın siyasi tutumunun dehası şurada: “Eğer dünyanın geri kalanı United States ve Israel’in bizi yok etmesini durdurmazsa,” ki bu onların açık tehdidi, “bütün köprülerimizi havaya uçuracaklar. Bütün rafineri kapasitemizi yok edecekler. Bütün elektriğimizi yok edecekler. Rejim değişikliği yapacaklar ve başta 1979’da onu devirmek için devrim yapmamıza yol açan Shah’ınki gibi bir polis devletini yeniden dayatacaklar.”
“Eğer siz kenarda oturup dünyanın United Nations Şartı’nın koruması gereken uluslararası hukuk bütününü ve savaş hukukunu görmezden gelmesine izin verecekseniz, biz de tek başımıza batmayacağız. Diğer Arap petrol üreticilerini de yanımızda götüreceğiz.”
Bu öyle bir kıtlığa yol açacak ki 1930’lardakinden daha kötü bir uluslararası bunalım yaratacak. Great Depression’dan daha kötü olmasının nedeni, onun esasen finansal bir bunalım olmasıydı. Ama enerjide ve malların somut fiziksel akışında bir kesinti, üretim sürecinin kendisinin parçasıdır. Bu, borçları silerek çözülemez. “Bir savaş ekonomisi ve askeri Keynesçilik uygulayalım, bunalımdan çıkalım” diyerek çözülemez. Çok daha ciddi bir durumdur.
Bu yüzden dünya ekonomisi açısından, eğer diğer ülkeler dünya ticaretinin, ödemelerin, finansın ve ülkelerin uluslararası rezervlerini tutma biçiminin tamamını birlikte yeniden yapılandırmazsa herkes zarar görecek. Bu da gerçekten United Nations’ın reformunu gerektirir; hatta bazen tamamen yeni bir kurum, yeni bir United Nations yaratmak, United States müdahalesiyle bu kadar bozulmuş bir şeyi düzeltmeye çalışmaktan daha kolaydır.
Yalnızca United States’in United Nations’ın istemediği hiçbir şeyi yapmasını engellemek için sahip olduğu veto yetkisinin yozlaşması değil; atomic energy authority’nin Iran’a karşı Israeli terörizmi adına fiilen casus gibi davranması da var. United States’in faturalarını ödemeyi reddederek United Nations’ı iflasa sürüklemesi de var. United States’in küresel ısınmayla başa çıkmaya ve başlangıçta fosil yakıtları, yani petrol ve gazı, nükleer enerji, güneş enerjisi ya da rüzgâr enerjisi alternatifleriyle değiştirmeye yönelik her türlü uluslararası hareketi engellemesi de var.
Bütün yelpazenin bir sistem olarak değiştirilmesi gerekiyor. Mesele sadece “petrol yeniden aksın” meselesi değil. Borsaların neden “belki mutlu bir orta yol bulunabilir” dediğini anlamıyorum. Sanki küresel bunalım ile Iran’ın tamamen teslim olması ve petrol ticaretinin uluslararası kontrolünün tümüyle United States’e geçmesi arasında bir ara pozisyon olabilirmiş gibi davranıyorlar. Bu kontrol, petrolü silah haline getirip United States’i esasen dünya diktatörü yapacak ve bugün OPEC ticaretini altüst etmenin sonucu olarak dünyaya tehdit edilen şeyi dünyaya dayatacaktır.
Seçim budur. Ama bu seçim, hisse senedi ve tahvil piyasalarının arkasındaki büyük yatırımcılar açısından düşünülemez görünüyor.
Karşılıklı Ekonomik Yıkım
Sunucu: Anlattığınız şey ekonomik bir karşılıklı garantili imha. Makalenizde de sanırım bu ifadeyi kullanmıştınız. Iran’ın bunu neden yaptığını görebiliyorum; çünkü esasen kimse yardımına gelmedi. United States ve Israel bu şekilde saldırdığında, hem de çok vahşi biçimde, altyapısını yok ettiğinde, nükleer reaktörleri hedef aldığında, bütün bir medeniyeti öldürmekten söz ettiğinde, European gazetelerinde gördüğüm şey şuydu: “Şimdi Iranian halkı özgür olma fırsatına sahip olacak; artık diktatörlükten kurtarıldılar.”
Özellikle başlarda neredeyse her makale bunu meşrulaştırmaya çalışıyor gibiydi. Kimse uluslararası hukuktan ya da geri çekilmekten söz etmiyor. Bu yüzden, eğer yok edilecek olan yalnızca onlarsa, eğer medeniyetleri yok edilecekse, evet, elbette bu şekilde karşılık vermek isterler. Ama bu gerçekten karşılıklı garantili imha gibi görünüyor.
United States sanırım uluslararası ekonomik sistemin tamamen erimesini istemiyor, ama egemenliğinden de vazgeçmek istemiyor. Bunun nereye gittiğini düşünüyorsunuz?
Michael Hudson: Egemenliğinden vazgeçmektense bütün ekonomiyi, dünya ekonomisini ve kendisini çökertmeyi tercih eder. Her şeyi çökertmeye hazır.
Bir de kişilik meselesi var. Trump ünlü olmak istiyor. Medeniyeti sona erdirmekten ve nükleer savaştan sonra yeniden inşa için bin yıl gerektirecek bir yıkıma yol açmaktan daha ünlü nasıl olabilirsiniz? Bütün bir tarihsel medeniyet çağını sona erdiren kişi olarak anılacak. Dünyayı havaya uçurmak için bir motivasyonu var.
Savaş Bakanlığı’nın başına da Hegseth’i atadı; o da medeniyeti sona erdirirseniz Jesus’ın gelip Hristiyanları kurtaracağına, onları cennete göndereceğine ve diğer herkesi cehenneme yollayacağına inanan bir Jesus fanatiği. Çılgın insanlar iktidarda. Bu yüzden bu, rasyonel modellerle ele alınabilecek bir durum değil. İrrasyonel bir model.
Bunu White House’daki Situation Room’da yaşanan kavgalara dair tüm gazete haberlerinde gördünüz. Generaller Trump’a atom bombası kodunu vermeyi açıkça reddediyorlar, çünkü söylediklerine göre geçen Cumartesi onu kullanırdı. Durum bu kadar çılgın.
Sunucu: Bunun gerçekten bu noktaya gelmiş olması inanılmaz. Özellikle de Trump gibi, normalleşmeyi geri getireceğini ya da sonsuz savaşları bitireceğini söyleyerek kampanya yürütmüş biri için.
Bunun dini dinamiği de çok tuhaf. Bir yandan savaşı meşrulaştırırken ve orduyu ve kamuoyunu hareketsizleştirmeye çalışırken aşırı dindar görünüyorlar. Ama papa savaşı eleştirdiğinde birdenbire dini otoriteye sıfır saygı gösteriliyor. Gerçekten olağanüstü. Dürüst olmak gerekirse pek samimi görünmüyor.
Peki Iranian savunması hakkında ne düşünüyorsunuz? Yine varoluşsal bir tehditle karşı karşıyalar. Rakiplerini aşağı çekmek istiyorlar. Ekonomik olarak buna dayanma kapasitelerini nasıl görüyorsunuz?
Askeri Kapasite ve Nükleer Tehdit
Michael Hudson: Iranian kapasitesiyle United States’in kapasitesini karşılaştıralım. United States esasen mevcut füzelerinin, bombalarının ve füze rampalarının çoğunu tüketti; uçaklarını azalttı. Donanmasını Iran’ın vurabileceği mesafeye sokmaktan korkuyor. Dolayısıyla United States zorlama amaçlı askeri gücünü kaybetti.
Bu yüzden Trump şunu söyledi: “Ordu, Kharg Island’ı ya da uranyumu ele geçirmek için karadan işgale girişemeyeceğimi söylüyor. Bunu denedik ve başarısız oldu. Venezuela’da yaptığımız gibi güzel bir operasyonla askeri işgal yapamıyorsam; onları bombalayamıyorsam, çünkü uçaklarımızı ve yakıt ikmal uçaklarımızı düşürecek hava savunma radarları var ve bu zaten onları saf dışı bırakmayacaksa, çünkü Iran’ın savunması ve tüm idari ağı çok merkeziyetsizse, geriye tek çözüm kalıyor: atom bombası.”
Bu yüzden Cumartesi günü “bana atom bombası kodlarını verin” dedi. Dünyanın geri kalanının bunun nereye varacağını neden görmediğini anlamıyorum. 1970’lerde Herman Kahn ile Hudson Institute’ta çalıştığım dönemde mesele, atom bombasına verilecek siyasi ve askeri tepkilerin sırasının ne olacağını çalışmaktı. Bu da aşağı yukarı herkesin bir tane atom bombasına ihtiyaç duyacağı anlamına gelir.
Şaka gibi olan şu: Iran’ın atom bombası elde etmeye çalıştığı yönündeki kurgu ve bahaneyi önlemeye çalışırken, şimdi herkes “bizim de atom bombasına ihtiyacımız var” diye fark ediyor. Kendi atom bombamız yoksa Israel bizi bombalayabilir. Israel dünyada 200 atom bombasına sahip olmasına ve bunları istediği herkese karşı kullanmasına izin verilen tek ülkedir. O halde bizim de ihtiyacımız var; 200 ülkenin de ihtiyacı var.
Ortaya çıkan çifte standart budur. Ülkeler hâlâ United States ve Israel’i tecrit etmek için adım atmıyor ve şunu söylemiyor: “Eğer dünya petrol ticaretini kontrol edip onu silah haline getirmek için atom bombası tehdidi yoluna gidecekseniz; petrolü bir boğma noktası olarak kullanıp, sizin dış politikanıza boyun eğmedikçe ve büyük sanayilerimizdeki yatırımlarımızı United States’e kaydırmayı kabul etmedikçe petrol alamayacağımızı söyleyecekseniz, bizi petrolden keserek bunalıma zorlayacaksınız.”
Tam olarak Iran’ın öngördüğü tehdidi teklif ediyor ve savuruyorsunuz.
United States ordusunun Iran’ı gerçekten fethedecek bir kapasitesi yok. Yapabileceği tek şey onu bombalamak. Iranian tarafının ise, Trump’ın söylediğinin aksine, donanması yok edilmiş değil. Belki yarısı yok edilmiştir. Uçakları yok edilmiş değil. Belki yarısı yok edilmiştir. Füze rampaları yok edilmiş değil. Yok edilenler, China’dan satın alıp füze rampası gibi görünmeleri için şişirdikleri balonlardı. Trump “bütün füze rampalarını yok ettik” dedi.
Bu yüzden Iran savunma açısından çok daha güçlü bir askeri konumda. Iran saldırgan bir güç değil. Iran’ın tehdit edebileceği tek ülkeler West Asia’daki Arap komşularıdır. America, Russia ya da China’nın askeri güç olduğu anlamda bir dünya gücü olmayacak. Kendisi bir yatırım gücü de olmayacak, çünkü dış yatırım araçlarından yoksun bırakıldı. Büyük bir ticaret gücü bile olmayacak.
Ona sahip olduğu tüm gücü veren şey ahlaki güçtür. Şunu söylüyor: “United States’in dünya diktatörü olmasına, petrol ticaretini, gıda ticaretini ve doları diğer ülkelere karşı silah olarak kullanarak onlar üzerinde tek taraflı sömürücü kontrolünü sürdürmesine izin vermeyeceğiz. Bunun olmasına izin vermeyeceğiz.”
Birinin çizgiyi çekmesi gerekiyordu ve çizgiyi Iran çekti. Ahlaki güç budur. Diğer ülkelerin de aslında fazla seçeneği yok. Ya Iran’a “haklısın, değişiklik yapmalıyız; United States ve Israel’in, istediğimizi yapmazsanız ekonominizi ya askeri ya da ekonomik olarak yok ederiz diyen saldırganlığını durdurmalıyız” diyecekler. Ya da kendi yollarına giderek kendilerini United States ve Israel’den ayıracaklar. Bu da esasen United States’i, yaptığı her şeyi, her ekonomik ve toplumsal faaliyeti silah haline getirmeye yönelik askeri ve finansal girişimlerinden vazgeçene kadar tecrit etmek anlamına gelir.
Hegemonya, Hürmüz Boğazı ve Ekonomik Bağlantıların Silahlaşması
Sunucu: United States’i bu konuda dengeleme rolünün Iranianlara düşmesi ilginç. Sizinle daha önce de konuşmuştuk: Kendine güvenen bir hegemon, yani 19. yüzyılda British Empire ya da 20. yüzyılda Americans, açık ve liberal bir uluslararası ekonomik sisteme sahip olmakta çıkar görür. Herkes teknolojilere ve sanayilere erişebilmelidir; deniz ya da kara yoluyla uluslararası ulaşım koridorlarına serbest erişim olmalıdır. Para birimlerine, bankalara ve benzerlerine serbest erişim olmalıdır.
Ama hegemon gerilemeye başladığında, gerilemesini tersine çevirmek için ekonomik bağlantılılığın bütün yönlerini silah haline getirmeye çalışır. Önceden küresel büyümenin kaynağı olan tüm bu bağlantılılık, şimdi hegemonik gücü yeniden tesis etmek için silah haline getiriliyor.
Bunu China’ya karşı kullanıldığını görüyoruz; teknoloji, enerji ve ulaşım koridorlarıyla sınırlı değil. Giderek Russia’ya karşı da kullanılıyor. Ama Iran, anlaşılan o ki, ayağını yere basan ülke oldu. Ayrıca Hürmüz Boğazı üzerinden bazı imkânları da var. Bence bu oldukça ilginç, çünkü United States’in Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü elinden alarak başka pek çok şey yapabilirler.
Şimdi bazı koşullar belirlediklerini görüyorum. Esasen bir geçiş ücreti gişesi kurdular ve “herkes geçiş ücreti ödemek zorunda” dediler. Özellikle Iran’a saldıran ya da Iran’a yaptırım uygulayan ülkeler tazminat ödemek zorunda.
Yani bu, üzerine ek bir bonus. Ayrıca artık dolar da istemiyorlar.
Konuk: Bu oldukça olağanüstü.
Sunucu: Aslında dolar bulundurmaları mümkün değil. Dolarları vardı ve United States bunlara el koydu. Dolarınız varsa, United States onları derhal çalar; Russia’nın 300 milyar dolarını çaldığı gibi. Kendi ulusal egemenliğini isteyen hiçbir ülke için dolar kullanılamaz hale gelmiştir.
“Liberal” kelimesini kullandınız; şunu söylemek istiyorum, bu genel olarak tamamen yanlış kullanılan bir terim. Sanayileşmiş ulusların, Britain’ın, Germany’nin, United States’in yükselişi liberal değildi. Liberal kelimesi bugün aslında neoliberal anlamına gelmeye başladı. Devlet yok demektir. Bugünün sözlüğünde liberal, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan demektir. Ekonomiye yönelik tüm devlet sübvansiyonlarını sökmeniz gerektiği anlamına gelir; hükümetlerin ulaşım ve iletişim gibi doğal tekelleri işletmesi, ücretsiz eğitim ve ücretsiz sağlık hizmeti sağlaması yerine. Bunların hepsi 19. yüzyıldı. Bu neoliberalizm değildi, liberalizm de değildi. Kullandıkları kelime bir biçimde sosyalizmdi, belki sosyal demokrasi. Ama liberalizm kelimesini kullanmıyorlardı; çünkü hükümetlerin piyasaları şekillendirebilmesi için serbest ticaret fikrinin tamamını reddediyorlardı. Amaç rant arayışını önlemek, arazi rantını vergilendirerek gayrimenkul fiyatlarının yükselmesini engellemek, tekellerin ortaya çıkmasını önlemekti. Bu ya America’daki 1890 Sherman Antitrust Act ve Teddy Roosevelt’in tröstlerle mücadelesi gibi uygulamalarla yapılırdı ya da daha iyisi, hükümet bu doğal tekellerin tamamını kamu mülkiyetine alırdı; Europe’dan United States’e kadar olan örneklerde olduğu gibi. United States’te Erie Canal ve benzeri örnekler vardı. Devlet sermaye oluşumuna, kamu altyapı yatırımlarına üretim faktörü olarak bakan bütün bir doktrin vardı.
Ama sanayi sermayesinden ya da kapitalist sermayeden, özel sektör sermayesinden ve sanayi sermayesinden farklı olarak, devlet yatırımının amacı kâr etmek değildi. Amaç, temel hizmetleri kilit sektörlere sübvansiyonlu oranlarla, hatta ücretsiz sağlayarak ekonominin genel iş yapma maliyetini düşürmekti. Bütün bunların sonunda, bu devlet kontrolü finans alanında en kusursuz biçimde 19. yüzyıl sonunda Germany’de ve Central Europe’ta sağlandı. Hükümet, sanayi ve bankalar el ele hareket ederek finansal sistemi yönlendirdi; kredi, finansal yatırımcıların finansal yoldan para kazanması için değil, sermaye oluşumunu ve sanayiyi finanse etmek, fabrikalar inşa etmek için sağlandı. Elbette bunlar büyük ölçüde silah üreten sanayilerdi, ama gerçek sanayi üretiyorlardı.
Klasik politik ekonominin tamamı bununla ilgiliydi. Sanayi kapitalizminin bütün siyasi doktrininin ideali ekonomik rantı asgariye indirmekti. Bu değer teorisiydi. Ricardo’nun bahsettiği şey buydu. John Stuart Mill, Karl Marx, hepsi fiyatları gerçek üretim maliyetiyle, yani değerle nasıl uyumlu tutacağınızı ve ekonomik ranttan nasıl kurtulacağınızı tartışıyordu. Ekonomik rant, ortaçağ European toplumundan miras aldığımız özel ayrıcalıklar nedeniyle piyasa fiyatlarının değerin üzerine çıkan fazlasıdır: toprak sahibi aristokrasinin miras yoluyla geçen, uzaktan mülkiyete dayalı arazi sahipliği ayrıcalığı; 14. yüzyıldan itibaren uluslararası bankaların kralların savaş borçlarını taşıyacak gelir elde etmesini sağlamak için yarattığı tekeller; ve ekonomik büyüme için kredi sağlayan genel bankacılık.
World War I’den sonra, sanayi ekonomisinin nasıl geliştirileceğine dair bütün bu planlar esasen bir kenara bırakıldı ve Batı genelinde servet edinmenin ve zenginleşmenin odağı olarak sanayinin yerini finans aldı. Bugüne bakarsanız, üretim artışı ve yaşam standartları bakımından en başarılı ekonomi China’dır. Ve China’nın yaptığı şey, United States’i 19. yüzyılda zengin, üretken ve bu kadar hâkim kılan ilkenin aynısıdır. Doğal tekelleri kamu elinde tuttu. Ulaşım çok ucuz, biraz sübvansiyonlu. Sağlık ve eğitim sübvansiyonlu. Ama en önemlisi, China bankacılığı hükümetin elinde tuttu. People’s Bank of China gerçek, somut üretim için kredi yaratıyor. Ne yazık ki bunun büyük kısmı gayrimenkulde aşırı üretime gitti; ama fikir şu: Finansal spekülatörlerin borç alıp bir şirket satın almasına, sonra onu esasen yağmalayıp bırakmasına kredi vermeyeceksiniz. Batı’da olan şey bu.
Nitekim bütün hafta boyunca Financial Times’ta ve Wall Street Journal’da şu tartışılıyor: Şirketleri devralmak, onların finansallaşmasını, küçülmesini ve esasen yağmalanmasını finanse etmek için özel sermaye oluşumuna para ödünç veren büyük bankalar ve büyük yatırım fonları, emeklilik fonlarının ellerindeki varlıkları nakde çevirmesine izin vermiyor; ancak yüzde 50, yüzde 80 kayıpla, bütün paralarını kaybetmeleri koşuluyla. Çünkü bütün American ekonomisi bir balona dönüştü.
Enerjinin durmasının etkisinden söz ettiğimde, bunun etkilerinden biri de bütün bu yüksek kaldıraçlı finans sektörünü, borçla kaldıraçlanmış şirket satın almalarını ve borç piramidini aşağı çekmekti. Özellikle United States’te. Büyük Buhran’da olduğu gibi, United States en yüksek borç kaldıracına sahip ekonomiydi. Bütün finans sektörü çökecek. Dolayısıyla yok olacak şey yalnızca fiziksel üretim değil. United States’in China’nın ve “liberal” olmak yerine hükümetin belirli temel ihtiyaçları sağlamak ve sömürüyü önlemek için olumlu bir rol oynaması gerektiğini söyleyen ülkelerin bu kadar gerisinde kalmasına yol açan bütün finansallaşma sistemidir.
Finansal bir oligarşinin gelişmesini önleyecek kadar güçlü bir hükümetiniz yoksa, sonunda United States gibi başarısız bir ekonomi olursunuz; ya da neoliberalizminin sonucu olarak Germany ve Western Europe’un büyük kısmı gibi başarısız bir ekonomi olursunuz. Bu yüzden liberalizm kelimesini kullanırken çok dikkatli olmak istedim. Bu, hükümete ve özellikle sosyalizme karşı bir terimdir. Sanayi kapitalizmine karşı bütün tepkiye yol açan da buydu; çünkü sanayi kapitalizminin kendisi sosyalizme doğru evriliyordu: hükümetin altyapıya yatırım yaparak, tekelleri önleyerek, arazi rantını ve tekel rantını vergilendirerek ya da engelleyerek, finansal sömürünün ortaya çıkmasını önleyerek ekonomide giderek artan bir rol oynamasına doğru. Yani üretimin çöküşüyle birlikte kenara düşen bütün bir ideolojik üstyapı var. Görünüşe göre en son giden şey ideoloji.
Sunucu: Evet. Hayır, bu iyi bir nokta. Liberal kelimesi çoğu zaman sistemin açıklığı nedeniyle kullanılıyor. Ama…
Konuk: Ama açık değil.
Sunucu: Hayır, hayır, katılıyorum. Ve hiçbir şey…
Konuk: United States şunu söylüyor: Eğer açık ticaret varsa, onu kontrol edemeyiz. United States, açık ticaret ya da yatırım olamaz diyor. Herkes doları kullanabiliyorsa, o zaman onların hepsini ele geçirip istediğimizi yapmaya zorlayamayız. Hiçbir şey açık değil. United States tarafından merkezi olarak kontrol edilen kapalı bir sistem. Liberalizm merkezi planlamadır; ama hükümet tarafından değil, finans sektörü ve siyasi-askeri sektör tarafından yapılan merkezi planlamadır. Liberalizmin bu olduğunu fark etmeniz gerekir: hükümet tarafından değil, demokrasi tarafından değil; finansal servet ve onun hâkimiyetini koruyan ordu tarafından yapılan merkezi planlama.
Sunucu: Evet, konu oraya gidiyordu. Bence rant alma, rant arayışı yalnızca kendi halklarından, yani American halkından değil, diğer ülkelerden de yapılıyor. Bu yüzden, US öncülüğündeki ekonomik sistemden kopan ülkelerin yalnızca zarar göreceği varsayımı var. Ama Russian örneğinde olduğu gibi, bu rantları ödememekten birçok fayda da sağlayabildiklerini görüyoruz.
Ama US’in durumu bu olduğuna göre, hegemon olduğu dönemde doların herkes tarafından kullanılması, bankaların herkes tarafından kullanılması, teknolojilerinin herkes tarafından kullanılması gibi belirli ayrıcalıkları vardı. US şimdi gerileyen bir hegemon olarak zorlanırken çok farklı bir yaklaşım izliyor gibi görünüyor. Ticarete karşı oldukça sömürücü bir yaklaşımı var sanırım. Maksimize etmek istiyor…
Konuk: Para, eğer yapmazsanız…
Sunucu: Ama bu durumda, neyin peşinde oldukları artık oldukça açıkken, sizce kim US ekonomisine yatırım yapmak ister?
Konuk: Bütün bunların fantezisi de bu. Donald Trump şunu söylüyor: İki yoldan birine gidebiliriz. Ya Iran’a saldırırız, biliyorsunuz, onun petrolünü ele geçirmek için son bir hamle yaparız. Konuşmaya böyle başladık. Bunun Iran’ın atom bombası istemesiyle hiçbir ilgisi yok. Iran bir atom bombasına hiç yakın değil. Mesele America’nın onun petrolünü istemesi. Bu durumda dünya çapında bir buhran olur. Ama dünya buhranı olursa, Trump “biz öne çıkarız” dedi. Bize bakın, petrolümüz var, gazımız var; petrol ve gaza ihtiyacımız yok. Diğer ülkeler daha fazla acı çeker, bu da bizim onlardan daha az acı çekeceğimiz anlamına gelir. Küçülen bir ortamda kazanmak budur: rakiplerinizden daha az acı çekmek.
Bu onun fantezisi. Ama şunu fark etmiyor: Evet, United States’in petrolü ve gazı var; ama sanayisi yok. Bugün sanayi malları üretecek herhangi bir aracı yok; çünkü sanayi işgücü yok. İnşaat işgücünde bile mavi yakalı işlerin, kirli işlerin, düşük ücretli işlerin çoğu göçmenler tarafından yapılıyordu. Trump bunu tamamen kesti. Artık göçmenlerin yaptığı kişisel bakım, restoran işleri ve benzeri işler yok. Göçmenlerin yaptığı ürün toplama işleri yok; fabrikalarda çalışan mavi yakalı emek yok, çünkü artık çalışacak fabrika yok.
Göçmenler her zaman zor işleri yaptılar. Arab Emirates’te de durum böyle; nüfusun büyük kısmı göçmen. Saudi Arabia’da da aynı. Ülkeler işgücünü böyle topluyor. United States sanayi ya da tarım bakımından diğer ekonomilerle rekabet edip “size ihtiyacınız olan bir şeyi ihraç ederiz, siz de bize bizim ihtiyaç duyduğumuz hammaddelerinizi, ürettiğiniz yüksek teknolojiyi ya da her ne üretiyorsanız onu satarsınız” diyemez. Çünkü United States’te emeğin maliyeti çok yüksek. Bu, Americans’ın yaşam standartları yüksek olduğu için değil. America’da emeğin yaşam standartları 2008’den beri, aslında 1980’den beri, hatta 1979 sonlarından beri istikrarlı biçimde düştü. America’da işçi yaşam standartları için kilit dönem oydu. O zamana kadar aldığınız ücretle konut satın alabiliyordunuz.
Ama özellikle Obama’nın bankaları kurtarmasından ve çürük mortgage dolandırıcılığından sonra, düşük gelirli insanların büyük kısmı esasen silindi. 2008’den beri America’daki servet artışının neredeyse tamamı, daha önce de söylediğimiz gibi, en zengin yüzde 10’a gitti. Bu da sanayi ekonomisinin değil, finans, sigorta ve gayrimenkul sektörünün serveti. Dolayısıyla American sanayi ekonomisi esasen çözülmüş durumda.
America, Korea ve Japan ile United States’te iştirakler kurmaları için anlaşmalar yaptı. Korea şöyle dedi: “Buraya geldik, American emeği işe almaya çalıştık. İnşaat işinde iyi değiller. Fazla özensizler. Kendi işgücümüzü getirmemiz gerekiyor.” Taiwan’da da aynı şey oldu. Batıda çok milyar dolarlık büyük bir bilgisayar çipi fabrikası kurma planları vardı ve sonunda şunu fark ettiler: Kendi işçilerimizi kullanmamız gerekiyor. Bunun için American işçilerini kullanamayız. United States’te esasen kimse mavi yakalı işçi olmak istemiyor. Mavi yakalı işleri yapmaya istekli olan tek insanlar da şimdi sınır dışı ediliyor ya da sınır dışı edilme tehdidi altında; çünkü göç etmişlerdi ve mavi yakalı iş yapmak bu ülkede tutunmanın yoluydu.
Dolayısıyla dünya buhranı olursa America’nın kazanan olarak çıkacağı fantezisi, birdenbire America’nın içinin boş olduğunu gösterecek. John McCain’in Russia için “atom bombalı benzin istasyonu” demesi gibiydi. Donald Trump’ın alternatifi bu yola giderse, yani “Tamam, dünyanın geri kalanını buhrana soktuk; petrolümüz ve gazımız var, atom bombamız var. Sanayimiz yok ve tarımımız çökmüş” derse, America’nın elinde kalan tek şey bu olur. Yani Iran’ı kendisini savunmaya zorlayarak, “Eğer saldırıya uğrayıp ekonomimiz yok edilecekse, bütün dünyayı da yanımızda götürürüz; bu da sizi bir alternatif yaratmaya ya da bizi de sizinle birlikte kurtaracak bir yol bulana kadar kalıcı bir buhran içinde yaşamaya zorlar” dedirterek America’yı atom bombalı bir benzin istasyonuna dönüştürmüş olur. Benim gördüğüm siyasi dinamik bu.
Sunucu: Evet. Uluslararası sistem, küresel ekonomi çökerse US’in bir şekilde su yüzüne çıkacağı varsayımı… Bu argümanın bir kısmı, US’in enerji egemenliğinin yüksek olması bakımından biraz güç taşıyabilir. Ama World War II ile sık sık kurulan benzerlik bana biraz yanlış geliyor. Çünkü World War II’de büyük şirketlerin yükselişi vardı, çok fazla teknolojik gelişme vardı ve genel olarak savaş bittiğinde US dünyanın fabrikasıydı. Dünyanın bankasıydı. Bugün ise sanayilerini dışarıya taşıdı. Dünya tarihindeki en büyük borçlu ülke. Dolayısıyla o zamanki kadar iyi konumlanmış değil. Böyle bir savaştan güçlü çıkılabileceği fikri pek mantıklı değil.
Ama son sorum US’in ortaklarıyla ilgiliydi. US daha fazla ekonomik taviz koparmaya yöneliyorsa, bunu Europe’ta görüyorsunuz: Trump Europeans’a herhangi bir ticaret anlaşması uzatabilir, onlar istemedikleri anlaşmayı imzalamak için onun golf sahasına gitmek zorunda kalırlar. Bazılarının Gulf States’in, Iran’la savaşırken harcadığı silahlar için US’e geri ödeme yapması gerektiğini öne sürdüğünü görüyorsunuz. East Asia’da Taiwan ve diğerlerinin yüksek teknoloji sanayilerini United States’e kaydırmaya başlaması gerektiği yönünde yorumlar yapıldı. Yani gerilemeyi tersine çevirmek için şimdi devreye giren bu çok sömürücü ekonomik yaklaşım var. Bunu kimse yapmak istemiyor. Görünüşe göre US’in elindeki ana koz güvenlik bağımlılığı. US güvenlik garantörü. Ama gerileyen bir hegemon çoğu zaman güvensizliği davet eder. Hem Europe’ta hem Gulf States’te görüldüğü gibi, aynı ölçüde güvenlik sağlamaz. Sizce bu ne kadar dayanıklı?
Konuk: Bakın, Emirates’in az önce söylediği tam da bu. Biz iki şey düşünmüştük dediler. US silahları satın aldığımızda bunların işe yarayacağını düşünmüştük. Oysa silahlar garajda pahalı bir Rolls-Royce bulundurmak gibi. Güzel görünüyor, ama gerçekten en verimli araba değil. Silahlar savaşmak için değil. Savaş yürütmek için değil. Saldırmak için değil. Savunmak için değil. Yalnızca yerde durmak ve America’yı mutlu etmek için. Silahlar işe yaramıyor. Burada bir üs bulundurmak da sonuçta bir tehdide dönüştü.
America Iran’a saldırdığında Saudi Arabia ve Arab ülkeleri şöyle dedi: “Bize danışılmadı.” European ülkeleri de şöyle dedi: “Bir dakika. Donald Trump şimdi bizden, Kharg Island ve Iran’a kara işgali girişiminde bulunurken son European’a kadar ölmemizi istiyor. Yani America’nın yapmaya istekli olmadığı şey için biz öleceğiz.” Gerçek şu ki America tek taraflı, kendi başına ve kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyor.
Dolayısıyla orada bir US askeri üssü bulundurmak, esasen kendinizi Iran ve dünyanın dört bir yanında benzerlerinin yok etmesi için bir hedef tahtasına çevirmek demektir; çünkü United States askeri üsleri saldırı aracı olarak oradadır. Savunmacı değiller, saldırgandırlar. Ve herhangi bir düşmana karşı saldırgansalar, düşman, yani karşı taraf, karşılık verecek ve onu yok edecektir; askeri üssün bulunduğu ülkeyi de silip süpürecektir. Yani bunun güvenli olmadığı açık.
Ama hepsinden önemlisi, Trump’ın “Irak, onları yok etmek için yürüttüğümüz savaşın bize maliyetini ödemek zorunda” dediğini hatırlatmanıza sevindim. “Ve bunun geri ödemesini petrolünü alarak tahsil edeceğiz” dedi. Bunu açıkça söyledi. Ve petrolünü aldı. Açıkçası Arab ülkeleriyle de aynı şeyi yapmak istiyor. “Sizi savunduk. Şimdi sizi savunmanın maliyetini, aşırı pahalı füzeler, uçaklar, füze rampaları ve size vaat ettiğimiz askeri etkiye hiç sahip olmayan diğer her şeyden oluşan askeri-endüstriyel kompleksimiz üzerinden bize ödemek zorundasınız.” Mao’nun ifadesiyle bunlar kâğıttan kaplandı. Peki neden herhangi bir ülke, kendisini savunmayacak bir kâğıttan kaplan olan American askeri üssünü istesin? Bu yalnızca onu, America’nın savaş başlatmaya çalıştığı ülkeler için bir hedef haline getirir; America, bu ülkeleri egemenliklerini United States’e ve kişisel olarak Trump’a teslim etmezlerse yok etmekle tehdit etmeye çalışıyor.
Sunucu: Dünya tarihinde US güvenlik garantilerine bel bağlamak için tuhaf bir zaman gibi görünüyor. Yani, artık US’in bunu yapma imkânı da yok. Dünyaya baktığımda, yeni gerçekliklere, yani bu yeni güç dağılımına ne kadar az uyum sağlandığını görmek beni çok şaşırtıyor. Hâlâ 1990’ların hegemonik politikalarına sahip olabileceğimiz ve bunları 2026’ya uygulayabileceğimiz varsayılıyor; oysa güç dağılımı artık açıkça post-hegemonik ve evet, multipolar.
Konuk: Bahsettiğiniz bu güvenlik, artık 70-80 yıldır bir kurgu. “Russia Europe’u işgal ederse size güvenlik sağlayacağız” demeyi mümkün kılan kurgu bu. Sanki Russia Europe’u işgal edecekmiş gibi. Europe’un Russia’ya karşı güvenliğe ihtiyacı olduğunu düşünmek bir kurgu. Russia Europe tarafından rahat bırakılmak istiyor ve Europe Russia’ya saldırmaya çalışırsa ya da yaptıkları gibi Ukraine’e Russian petrol ve rafineri üretimine saldırması için füzeler sağlarsa Europe’la savaşmaya, Germany’yi, England’ı ve France’ı bombalamaya hazır.
Russia zaten Europe’a sırtını döndü ve doğuyla birlikte gitmek istiyor, çünkü Europe başarısız bir medeniyetin parçası. Aşağı gidiyor. Russia Europe’u yalnızca ekonomik olarak değil, sosyal değerleri ve çürümüş siyasi sistemi bakımından da reddediyor. “Bir soykırıma karşıyız dersen seni hapse atarız. Bu demokrasidir. Biz yönetiyoruz. Ve bir demokraside Palestinians yok edilmemeli diyemezsin. Bu medeniyete aykırıdır. Hapse girersin.” diyen bir sistem. Germany bunu söyledi. Britain bunu söyledi ve France da bunu söyledi; bunu söyleyen insanları tutukluyorlar.
Yani bu, dünyanın geri kalanı için aşağılık bir kültür. Ve Europe’un aslında hiç de demokrasi olmadığının tüm çıplaklığını görüyorlar. “Sizi korumak için buradayız. Sizi korumamız için bize ödeme yapmalısınız” söyleminin tamamı aslında “İstediğimizi yapmazsanız sizi yok etmekle tehdit edecek bir askeri sistemi kurabilmemiz için bize ödeme yapmalısınız” demek. Ve eşitsiz, size değil bize fayda sağlayan ticaret politikalarını izlemelisiniz. Donald Trump’ın dediği gibi America kazanmak zorunda. Ve bizim yalnızca basıp sanayinizi, hammaddelerinizi ve diğer şeylerinizi satın almak için kullanabileceğimiz doları kullanmak zorundasınız. World Bank ve IMF’in ürettiği pro-American yatırım politikalarını izlediğiniz için ortaya çıkan ticaret açıklarından biriken borçları ödemek zorundasınız; bu politikalar “kendi gıdanızı üretmeyin, American ürünü satın alın” der.
Dünya ekonomisini müreffeh ve özgür tuttuğu iddia edilen bütün sistemin, onu giderek daha eşitsiz, daha kutuplaşmış, daha az güvenli ve bugün gördüğümüz bu bastırılamaz çatışmanın tam doruk noktasına daha yatkın hale getirdiği ortaya çıktı.
Sunucu: Evet, iki gün önce bir German gazetesiyle röportaj yaptım ve şunu söylüyordum: Europe gerilemesini tersine çevirmek istiyorsa, Europe’taki bölünme çizgilerini sona erdirmeli. Yani Russia ile çatışmayı bitirmeli. Ukraine’i bu yeni savaşın cephe hattından çıkarmalı. Bana bunun ne ölçüde mümkün olduğu soruldu; çünkü değerlerimiz çok farklıymış, biz liberal demokrasiye sahipmişiz, Russians ise çok otoritermiş. Ben de dedim ki, bu aynı Germany. Yani yine, bir soykırıma karşı protesto ediyorsunuz ve sizi hapse atıyorlar. Etrafımızdaki dünyayı yorumlamak için hâlâ sahip olduğumuz çerçevenin bu kadar dar olması oldukça olağanüstü: mesele basitçe iyi adamlar ve kötü adamlar. Neyse, bitirmeden önce son düşünceleriniz var mı?
Konuk: Asıl soru şu: demokrasi nedir? West’te demokrasi gibi görünen şey, Aristotle’ın Greece’teki döneminde tam olarak neyse odur. O, demokrasi olduğunu iddia eden şeyin aslında oligarchy olduğunu söylemişti. İnsanların kişisel liderlerin ve yöneticilerin kim olacağına oy vermesine izin verebilirsiniz; ama nasıl bir ekonomiye sahip olacağımıza, nasıl bir topluma sahip olacağımıza oy veremezsiniz. Bunların tamamı nüfusun en zengin oligarchic kesimleri tarafından belirlenir.
Demokrasinin bütün amacı şu olmalıydı: bir ekonomiyi kutuplaşmasını önleyecek ve toplumun geneli adına hareket ederek yaşam standartlarını, üretkenliğini ve mutluluğunu artıracak şekilde nasıl yönetirsiniz? Bu ancak, bir finansal oligarchy’nin gelişmesini, ekonomiyi kutuplaştırmasını ve hükümet otoritesini parçalayarak otoriteyi alacaklıların, toprak sahiplerinin ve zenginlerin ellerine bırakmasını engelleyebilecek kadar güçlü bir hükümetle yapılabilir.
Yani bütün fikir şuydu: ancient Near East, Babylonia, Sumer; hepsinde borçların ekonomiyi yoksullaştırmasını, toprağın alıcılara, merkezi toprak sahiplerine kaybedilmesini ve hepsinin birikmesini önleyecek yöneticiler vardı. Ancient Middle East ve western Asia’nın, Western civilization’ın classical Greece’ten Roman Empire’a kadar yaşadığı türden bir acı çekmesini önlemek içindi bu.
Ve biz hâlâ oligarchy’nin bir hükümet yaratıp buna demokrasi adını vermesi ve oligarchy tarafından kontrol edilmeyen bir hükümetin demokratik olmadığını söylemesi fikrinin sonuçları içinde yaşıyoruz. Buna karşılık China gibi, hükümeti üretkenliği, refahı ve yaşam standartlarını artırmak adına hareket etmeye çalışan bir ülkeye autocracy deniyor. İşte içinde yaşadığımız aldatma sözlüğü bu.
Bugün yaşadığımız ekonomik çatışmanın çözümünün bir parçası da, dilin ideolojik olarak kötüye kullanılmasının çözülmesi olmalı; western ekonomilerinin neden kutuplaştığını ve daha da yoksullaştığını, diğer ülkelerin ise, China’nın ne yaptığını, bizim yapmadığımız hangi şeyi yaparak nüfusunu yukarı taşıyabildiğini açıklamak için daha gerçekçi bir sözlüğe ihtiyaç var. Bu tartışmanın yapılması gerekiyor; henüz başlamış bile değil. Hâlâ düşünülemez aşamasında.
Sunucu: Evet. Çok uzakta. Peki, içgörülerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Gördüğümüz şey gerçekten oldukça olağanüstü. Evet, tekrar teşekkürler.
Konuk: Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim.