Michael Hudson: Borç Düzeni Batı’yı Sanayisizleştiriyor, Finansal Oligarşiyi Güçlendiriyor
İngilizce yayımlanan podcast bölümünde, sunucu Professor Michael Hudson ile borç tarihi, finansal oligarşi, savaşların bankacılıkla ilişkisi ve bugünkü küresel finansal düzenin kırılganlığı üzerine konuştu. Hudson, antik Mezopotamya’dan Çin’e, Roma’dan Bretton Woods sonrası düzene ve günümüzde ABD-Avrupa ekonomilerine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve kurarak, borcun ekonominin ödeme kapasitesinden hızlı büyümesini temel istikrarsızlık kaynağı olarak anlattı.
Borç Tarihi ve Batı’nın Ayrışması
Hudson, son 50 yıldır çalışmalarının önemli bölümünü borç ve bankacılık tarihine ayırdığını söyledi. 1970’lerin sonunda Küresel Güney ülkelerinde borç krizinin belirginleştiğini, Batı ekonomilerinde ise “iş çevrimi” diye adlandırılan olgunun bundan daha derin olduğunu savundu. Ona göre her toparlanma daha yüksek borç düzeyinde gerçekleşti ve bu durum sürdürülemez hale geldi.
“Son 50 yıldaki çalışmalarımın çoğu borç ve bankacılık tarihi yazmakla geçti,” diyen Michael Hudson, 25 yıl boyunca Harvard çevresinde Mezopotamya, Mısır, İsrail ve antik Batı Asya’nın ekonomik tarihini incelediğini belirtti.
Hudson’a göre bugünkü siyasi dil, ABD ve Avrupa’yı “demokrasiler”, Çin ve ABD ittifakının dışında kalan ülkeleri ise “otokrasiler” olarak karşı karşıya koyuyor. Ancak Hudson, ABD’nin “otokrasi” dediği şeyin çoğu zaman karma ekonomi, kamu yatırımı, altyapı sübvansiyonu, anti-tröst yasaları ve kredi yaratımında devlet rolü olduğunu savundu. Bu modelin 19. yüzyılda sosyalizmle ilişkilendirildiğini, ama aynı zamanda sanayi kapitalizminin de maliyetleri düşürmek için savunduğu bir çizgi olduğunu söyledi.
Hudson, Batı’nın tarihsel olarak kendisini demokrasiyle özdeşleştirdiğini, ancak erken Roma ve Yunan anayasalarının siyasi gücü aristokrasi, toprak sahipleri ve alacaklıların elinde yoğunlaştırdığını ileri sürdü. Aristotle’ın farklı anayasalar üzerine çalışmasına atıf yapan Hudson, antik dünyada pek çok düzenin kendisini demokrasi olarak adlandırmasına rağmen fiilen oligarşik işlediğini söyledi.
Antik Dünyada Borç Silme Geleneği
Hudson’ın temel karşılaştırması, Batı ile Mezopotamya’dan Mısır’a ve Çin’e uzanan erken uygarlıklar arasındaydı. Ona göre bu toplumlarda merkezi otoritenin, kralın, tapınağın ya da imparatorun görevi ekonomik dengeyi korumak, halkın refahını sürdürmek ve borç yüzünden insanların alacaklılara bağımlı hale gelmesini önlemekti.
“Uygarlığın ilk birkaç bin yılında görülen şey, borcun onu ödeme kapasitesinden daha hızlı büyüme eğiliminin büyük istikrarsızlaştırıcı güç olarak tanınmasıydı,” diyen Hudson, bu nedenle borç silmenin antik siyasi düzenin merkezinde yer aldığını açıkladı.
Hudson, Sumer ve Babylonia’dan Hammurabi’ye, oradan Leviticus 25’teki Jewish Jubilee year’a uzanan çizgide, yeni hükümdarların veya kriz dönemlerinin ardından tarımsal ve kişisel borçların iptal edildiğini anlattı. Bunun ticari borçları kapsamadığını özellikle vurguladı. Silinen borçların yurttaşların tahıl borçları, vergi ya da kira niteliğindeki arrears borçları olduğunu; alacaklılara rehin verilen yurttaşların ve aile üyelerinin serbest bırakıldığını söyledi. Rehin verilen toprakların ve ürün haklarının da geri verildiğini belirtti.
Hudson’a göre bu gelenek Batı’da baştan itibaren yoktu. Merkezi bir düzenleyici otorite olmadığında, borcun ödeme kapasitesini aşmasını engelleyecek mekanizma da kurulamadı. Bu nedenle Batı’da borç dinamikleri giderek nüfusu alacaklılara bağımlı kıldı ve Hudson’a göre Roma İmparatorluğu’nun çözülmesinde de bu dinamik rol oynadı.
Çin, Karma Ekonomi ve Finansal Oligarşi
Hudson, Çin’in yükselişini Batı finans politikasından ayıran temel unsurun para ve kredi yaratımının devletin elinde kalması olduğunu söyledi. People’s Bank of China üzerinden devlet kontrolündeki kredi düzeninin, Batı’daki bankaların rolünü oynayan bağımsız bir finans sınıfının oluşmasını önlediğini savundu.
Ona göre Batı’da bankalar çoğunlukla fabrika, makine ve somut sermaye oluşumunu finanse etmek yerine şirket devralmalarını, mülk ve finansal varlık alımlarını destekledi. Hudson, kredi genişlemesinin emlak, hisse senedi ve tahvil fiyatlarını yükselttiğini; fiyatlar yükseldikçe daha fazla kredi yaratıldığını ve bunun finansal serveti büyüttüğünü anlattı.
“ABD ekonomisindeki büyümenin neredeyse tamamı 2009’dan bu yana finansal nitelikte oldu; sanayiye dönük somut yatırım ya da emekçiler için yükselen yaşam standartları biçimini almadı,” diyen Hudson, bu servetin özellikle en zengin yüzde 10’da ve daha çok en zengin yüzde 1’de yoğunlaştığını ifade etti.
Hudson, klasik ekonomi politik düşüncenin Adam Smith, John Stuart Mill, Marx ve 19. yüzyıl Amerikan iktisatçılarıyla birlikte ekonomik rantı vergilendirmeye, tekel rantlarını önlemeye ve para-krediyi kamusal bir hizmete dönüştürmeye yöneldiğini savundu. Ona göre bugünkü finans kapitalizmi bu çizgiden koptu ve serveti üretim yerine borç talepleri üzerinden yaratıyor.
IMF, Bretton Woods ve Alacaklı Kuralları
Hudson, Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman tazminatları ve müttefikler arası borçların alacaklı yanlısı bir düzen kurduğunu söyledi. Bunun Almanya’yı ve pek çok Avrupa ülkesini yoksullaştırdığını, Britain’da 1926’da büyük genel greve, France’ta ise hiperenflasyona katkı verdiğini belirtti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin savaş sonrası ekonominin kurallarını belirlediğini anlatan Hudson, bu kez tazminat ve müttefikler arası borçların kaldırıldığını, ancak yine alacaklı yanlısı kuralların kurulduğunu savundu. John Maynard Keynes’in sürekli dış açık veren ülkelerin borçlarının yazılmasını sağlayacak bir uluslararası mekanizma önerdiğini söyledi. Hudson’a göre ABD bu yaklaşımı reddetti ve Keynes’in bancor fikri yerine International Monetary Fund kuruldu.
“IMF, borçlu ülkelere alacaklı odaklı kurallar ve kemer sıkma dayattı,” diyen Hudson, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında ülkelerin IMF’ye gitmekten “veba gibi” kaçınmaya çalıştığını belirtti. Ona göre kemer sıkma programları borçların gerçekten ödenmesini kolaylaştırmıyor, ekonomiyi sakatlıyor ve gelirleri üretken yatırımdan alacaklı ödemelerine yönlendiriyor.
Hudson, geçmişte çoğunlukla Küresel Güney’e uygulanan bu dinamiğin bugün ABD ve Avrupa ekonomilerinde de görüldüğünü savundu. Borçlar ödeme kapasitesine göre yazılmazsa 1920’lerde görülen türden durgunlukların tekrar edebileceğini söyledi.
ABD’de Hanehalkı Borcu ve Sanayisizleşme
Sunucu, borçların silinmemesi halinde sistemin nasıl sona ereceğini sordu. Hudson, Federal Reserve’e atıfla ABD nüfusunun yüzde 40’ının hiç tasarrufu olmadığını, maaştan maaşa yaşadığını söyledi. Bu kesimlerin kredi kartlarıyla geçindiğini, kredi kartı faizlerinin yüzde 19’dan başladığını, ceza oranlarıyla gerçek faizin yüzde 30’un üzerine çıkabildiğini belirtti.
“Temel geçim için borçlanılan tüketici borcu her üç yılda ikiye katlanıyor, ama ücret seviyeleri bunu yapmadı,” diyen Hudson, borç servisinin tüketici harcamalarını daralttığını savundu.
Hudson’a göre tüketici harcamalarındaki artışın yarısı en zengin yüzde 10’dan geliyor ve bu artış lüks mallara, İtalyan modasına, otomobillere, yatlara ve benzeri kalemlere yöneliyor. Buna karşılık ücretlilerin iç piyasadaki talebi daralıyor. Vergiler, sağlık sigortası, mortgage, otomobil kredileri ve kredi kartı borçları ödendikten sonra gelirlerin sanayi ürünlerini almaya yetmediğini savundu.
Bu nedenle Hudson, borcun ekonomiden hızlı büyümesinin yalnızca finansal bir sorun değil, sanayisizleşme mekanizması olduğunu söyledi: Gelir üretimin çıktısını satın almak yerine borç servisine gidiyor.
Kilise, Haçlı Seferleri ve Uluslararası Bankacılık
Hudson, yakında yayımlanacağını söylediği kitabının Haçlı Seferleri’nden Birinci Dünya Savaşı’na kadar uluslararası bankacılığın gelişimini ele aldığını belirtti. Ona göre Roman Church, yani Roma Kilisesi, uluslararası bankacılığı yaratıp destekledi ve böylece Hristiyanlığın faiz karşıtı öğretilerini tersine çevirdi.
Hudson, papalığın 11. yüzyıldan itibaren Norman savaş lordlarını desteklediğini, örneğin William the Conqueror’ın England’ı fethetmesi karşılığında Roma’ya bağlılık ve haraç vermeyi kabul ettiğini anlattı. Benzer biçimde Robert Guiscard ile Sicily ve Southern Italy üzerine yapılan anlaşmalardan söz etti.
“Kilise, krallıkların mali politikasını kontrol ederek seküler hükümetleri Roma Kilisesi’nin bir kolu haline getirmek istedi,” diyen Hudson, bunun bankacılık yoluyla yapıldığını savundu.
Hudson’a göre Magna Carta da bu bağlamda okunmalıydı. King John’a karşı baronların mücadelesi, savaşlar için vergi ve borçlanma girişimlerine karşıydı. Hudson, papanın Magna Carta’yı destekleyen baronları, krala faizli borç verilmesini engelledikleri gerekçesiyle aforoz ettiğini söyledi. Daha sonra Henry III döneminde de benzer bir çatışma yaşandığını anlattı.
Hudson, bu süreçte North Italian bankers ve Alplerin ötesindeki bankacıların papalık tarafından desteklendiğini, kredilerin yoksullara değil krallara ve kiliseye verildiğini vurguladı. Bu krediler, ticaret ya da üretimden çok savaşları finanse etmek için kullanıldı.
Mali Devletin Doğuşu ve Bankacıların Gücü
Hudson, feodal kralların borçlarını ödemekte zorlandığını, çünkü genellikle yalnızca kendi kraliyet mülklerinden gelir elde ettiklerini ve aristokrasinin daha geniş vergilendirmeye izin vermediğini söyledi. Buna karşılık Florence, Genoa, Venice ve Dutch Republic’e giden şehir devletlerinin tüm nüfusu vergilendirme kapasitesine sahip olduğunu anlattı.
Bu şehir devletleri, bankacılar için daha güvenilir borçlular haline geldi. Hudson’a göre tarihçilerin “fiscal state” dediği mali devletin doğuşu burada görüldü: Devlet, maliye politikası etrafında örgütleniyor ve bu politika bankacı sınıfın etkisi altında şekilleniyordu.
Hudson, Roma Kilisesi’nin 11., 12. ve 13. yüzyıllarda kurduğu ulusüstü denetim modelinin daha sonra sekülerleşerek uluslararası bankacıların eline geçtiğini savundu. Bu yapı, krallıklardan daha fazla borçlanabilen modern devletlerin prototipini oluşturdu.
Citizens United, Siyasi Finansman ve Oligarşi
Son bölümde sunucu, bugünkü düzenden çıkış için ne tür yapısal değişiklikler gerektiğini sordu. Hudson, özellikle ABD’de finans sınıfının siyasi politika ve yasa yapımı üzerinde büyük ölçüde kontrol sahibi olduğunu savundu. Supreme Court (Yüksek Mahkeme) tarafından verilen Citizens United kararının, şirketlerin ve PAC’lerin seçim kampanyalarını finanse etmesinin önünü açtığını söyledi.
“ABD’de siyasi oy verme süreci esasen özelleştirildi ve en zenginlere, milyarder sınıfına devredildi,” diyen Hudson, finansal çıkarların yanı sıra Silicon Valley, petrol endüstrisi, tekeller ve özel çıkar gruplarının da siyasi süreci etkilediğini savundu.
Hudson’a göre 19. yüzyıl sanayi kapitalizmi, feodal toprak sahibi sınıfı, tekelleri ve üretim maliyetlerini artıran rantçı unsurları tasfiye etmeyi hedefliyordu. Bugünkü finans kapitalizmi ise bu unsurların geri dönüşünü temsil ediyor. Bu nedenle Batı, özellikle ABD öncülüğünde sanayisizleşirken, China aynı yolu izlemiyor.
Hudson, çözüm olarak merkezi bir otoritenin finansal sistemi denetlemesi gerektiğini savundu. Para ve kredinin somut sermaye yatırımını, üretim araçlarını, kamu altyapısını, sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim gibi temel ihtiyaçları desteklemek için yaratılması gerektiğini söyledi. Ona göre bu kamu destekleri işgücü maliyetini düşürür ve üretici ekonomiyi rekabetçi kılar.
Doların Geleceği, Trump ve Petrol Gerilimi
Kapanışta Hudson, doların geleceğinin de bu tarihsel borç krizinin parçası olduğunu söyledi. Ona göre hükümetler artık borçlu konumda ve modern uluslararası bankacılık düzeni, devletleri hem iç hem dış alacaklılara borçlu hale getirdi. ABD’nin ise hükümet tahvillerini ve IOU’larını para gibi kullandırmaya çalıştığını savundu.
Hudson, diğer ülkelerin bunu gördüğünü ve uluslararası rezerv artışlarının giderek altın, yabancı para birimleri ve hatta kripto para biçimini aldığını söyledi. European Union’ın artık parasal rezervlerinde ABD dolarından daha fazla altın tuttuğunu belirtti.
Hudson, Donald Trump’ın tarifeler ve askeri maliyetler üzerinden Avrupa ve diğer ekonomilerden “haraç” almaya çalıştığını savundu. Ayrıca Trump’ın Middle East’te OPEC ülkelerinin ABD savaş maliyetlerini ödemesini istediğini ileri sürdü.
“Donald Trump’ın OPEC petrol ticaretinin yüzde 20’sini, onu savunmak için ödediğimiz savaşın karşılığı olarak almak istediğini söylüyorum,” diyen Hudson, Persian Gulf ülkelerinin ise ABD üslerinin kendilerini korumadığını, İran’a saldırı halinde petrol üretimlerinin hedef olacağını düşündüğünü aktardı.
Hudson, Iran’ın pozisyonunu da şu şekilde özetledi: ABD İran’ın petrol ihracatını engellerse Persian Gulf’tan petrol ihracatı olmayacak. Bunun Avrupa ve Asya açısından büyük bir kriz yaratabileceğini, dünya petrol ticaretinin, gübre ticaretinin, helyum ve bağlantılı ticaretin yüzde 25’inin etkilenebileceğini söyledi. Bu krizin, ona göre, borç, dolar ve ABD dış politikası tartışmalarını birbirine bağlıyor.