Glenn Diesen

Max Blumenthal: “İran Haberciliğim Nedeniyle Hedef Alındım”

Kaynak dili İngilizce olan podcastte, The Grayzone Genel Yayın Yönetmeni Max Blumenthal, sunucu Glenn ile yakın tarihli İran seyahatini, ABD’ye dönüşünde elektronik cihazlarına el konulmasını ve bunu basın özgürlüğü açısından nasıl yorumladığını anlattı. Bölüm, Blumenthal’ın İran’da Ayatollah Khamenei’nin cenazesini izlemek üzere bulunduğunu söylediği gezi üzerinden ABD-İsrail ilişkileri, İran’a yönelik savaş, kamuoyu yoklamaları ve ABD’deki ifade özgürlüğü tartışmalarına odaklandı.

Havalimanında cihazlara el konulması

Glenn, söyleşiye Blumenthal’ın İran dönüşünde ABD hükümetinin elektronik cihazlarına el koyduğunu belirterek başladı ve bunun basın özgürlüğü açısından önemli bir konu olduğunu söyledi. Blumenthal ise yaşananları ABD’de “daha yoğun bir baskı çerçevesi” oluştuğu iddiasıyla ilişkilendirdi. Ona göre bu çerçeve, “Zionism” ve İsrail devletinin etkisi altındaki bir sınıf tarafından uygulanıyordu.

Blumenthal, 4 Temmuz’da başlayan haber seyahatinde “insanlık tarihinin en büyük toplantısı” diye nitelediği bir etkinlikten haber geçtiğini, sahadan başka türlü edinemeyeceği bilgiler topladığını, yetkililer, akademisyenler, etkili kişiler ve müzakerecilerle görüştüğünü söyledi. “Orada yaptığım tek şey gazetecilikti,” diyen Max Blumenthal, “hiç kimse benim gazeteci olduğumu inkâr etmiyor; 25 yıldır gazetecilik yapıyorum” şeklinde açıkladı.

Blumenthal, tarafsız ya da objektif olduğunu iddia etmediğini de özellikle belirtti. “Objektiflik sahte bir kavramdır,” diyen Max Blumenthal, bu kavramın kurumsal medyayı kontrol ettiğini savunduğu “militan Zionist yönetici elitin” parametrelerine göre tanımlandığını söyledi. Buna rağmen ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi kapsamında basın ve ifade özgürlüğü, Dördüncü Ek Madde kapsamında da yasa dışı arama ve el koymaya karşı korunması gerektiğini savundu.

Blumenthal’a göre ABD hükümeti sınırları ve havalimanlarını “Anayasa’nın geçerli olmadığı bir istisna alanı” gibi kullanıyordu. Department of Homeland Security’nin (İç Güvenlik Bakanlığı) bir telefona el koymak için suç şüphesine bile ihtiyaç olmadığını ilan ettiğini söyleyen Blumenthal, bunun en üst düzeyde hukuk yoluyla sorgulanması gerektiğini ifade etti. “Telefonlarımı açmayı reddettikten sonra cihazlarıma bu gerekçeyle el konuldu,” diyen Max Blumenthal, “benim açımdan suç faaliyeti şüphesi yaratacak hiçbir temel yoktu” şeklinde konuştu.

Blumenthal, eğer böyle bir şüphe olsaydı hükümetin hâkime gidip arama emri alabileceğini, ancak kendisine yapılanın “mahkeme kararı olmadan el koyma” olduğunu söyledi. Bunun havalimanındaki ikincil tarama alanı dışında başka bir yerde geçerli kılınamayacağını savundu.

Hedef alınma iddiası ve dava süreci

Blumenthal, daha önce Mayıs 2025’te So International Media Festival için İran’a gittiğini, basın vizesiyle bulunduğunu, ülke içinde serbestçe dolaştığını ve dönüşünde herhangi bir tacize uğramadığını anlattı. Bu kez neyin değiştiği sorusuna ise iki unsurla cevap verdi: İran’a karşı “ABD-İsrail savaşı” olarak nitelediği durum ve İsrail yanlısı çevrelerin kendisini hedefe koyması.

Blumenthal, Laura Loomer’ın kendisinin dönüşte US Marshals tarafından uçaktan indirilip tutuklanması gerektiğini söylediğini aktardı. Loomer’ın kendisini ABD’de “komünizmin önde gelen sesi”, “İslamcı” ve “terörist” olarak göstermeye çalıştığını savundu. Ayrıca Loomer’ın Mark Wayne Mullen’a kendisini tutuklatma çağrısı yaptığını, Marco Rubio’nun pasaportunu iptal etmesini, Scott Bessent’in ise finansmanını soruşturmasını istediğini anlattı.

Blumenthal, Canary Mission adlı kuruluşun da kendisini hedef aldığını söyledi. Bu kuruluşu, Filistin dayanışması faaliyetine katılan üniversite öğrencilerinin hayatlarını mahvetmek için 2015’te kurulmuş, Jerusalem merkezli anonim bir yapı ve “İsrail istihbarat paravanı” olarak niteledi. Ona göre Canary Mission, kendisini Khamenei’yi onurlandırmaya giden bir aşırılık yanlısı gibi göstermeye çalıştı.

Blumenthal, kendisine yönelik muamelenin bakış açısı nedeniyle ayrımcılık olduğunu savundu. İran’da basın vizesiyle bulunduğunu, başka gazetecilerin de aynı yerlerde olduğunu ancak onların aynı düzeyde tacize uğramadığını söyledi. Bu nedenle American-Arab Anti-Discrimination Committee’nin, başkanı Janine Younis öncülüğünde kendi adına dava açtığını belirtti. Blumenthal’a göre dava açıldıktan kısa süre sonra Customs and Border Patrol kendisini arayıp telefonlarını alabileceğini söyledi. “Bence bunun bir hâkimin önüne gitmesini istemediler,” diyen Max Blumenthal, “medya baskısı da üzerlerinde etkili olmaya başlamıştı” değerlendirmesinde bulundu.

“Propaganda” ve “komünizm” tartışması

Glenn, Avrupa’da da basın ve ifade özgürlüğü üzerinde baskı kurulmak istendiğinde “propaganda” kelimesinin kullanıldığını söyledi. Bu kelimenin tanımlanmasına gerek duyulmadığını, hükümet anlatılarına karşı çıkmanın propaganda diye etiketlenebildiğini ve böylece özgürlüklerin aniden anlamsızlaştığını belirtti.

Blumenthal bu değerlendirmeye katıldı ve benzer biçimde ABD’de “komünizm” kelimesinin kullanıldığını söyledi. “Komünizm kelimesi beni, mahkeme kararı olmadan soruşturulması gereken bir tehdit gibi göstermek için kullanıldı,” diyen Max Blumenthal, bunun “yargı dışı, anayasaya aykırı ve temelde yasa dışı” bir yöntem olduğunu savundu. Marco Rubio’nun etkisiyle Trump yönetiminin komünizme karşı yeni bir girişim başlattığını, bunun Cuba ile bağlantılı olduğunu ve artık Amerikan sol aktivistlerini hedef aldığını öne sürdü.

İran’da anlatılan tablo

Glenn, Blumenthal’a İran’da ne gördüğünü, halkın ruh halinin nasıl olduğunu sordu. Medyada bombardıman başladığında İranlıların hükümeti devireceği ve ABD ile İsrail’i kurtarıcı olarak karşılayacağı varsayımının hâkim olduğunu söyledi. Blumenthal ise İran’da yaptığı haberlerin Batı’nın rejim değişikliği girişimlerini eleştiren bir çerçeve sunduğunu belirtti.

Blumenthal, Piers Morgan’ın kendisine “ayaklanmalarda katledilen binlerce kişiyi” neden araştırmadığını sorduğunu aktardı. Kendi cevabına göre o, polis karakollarının MEK üyeleri tarafından otomatik silahlar ve pompalı tüfeklerle kuşatıldığını söyleyen polislerle konuşmaya çalışmıştı. Blumenthal, olayların polis karakollarına saldırılarla başladığını ve bunu “Israel and the West” kaynaklı dış istihbaratın araçsallaştırdığı bir rejim değişikliği girişimi olarak yorumladı.

Blumenthal ayrıca İran toplumunun Batı medyasında gösterilmeyen yönlerini göstermeye çalıştığını söyledi. İslam Cumhuriyeti’ni destekleyen ve vatansever mitinglere katılan kadınlarla konuştuğunu, onlara “Kurtarılmanız gerekiyor mu?” diye sorduğunu anlattı. Bu kadınlardan birinin kendisine üniversite profesörü olduğunu, Ali Khamenei’nin toplumda liderlik pozisyonuna gelebilmesi için alan açtığını söylediğini aktardı. Blumenthal’ın aktarımına göre bu kadınlar, İran’da üniversitelerde kadınların erkeklerden fazla olduğunu ve Batı’daki gibi bedenlerinin metalaştırılmasını istemediklerini dile getirdi.

Bombardıman alanları, hastane ve sinagog

Blumenthal, İran’da ABD savaş suçları olarak nitelediği yerleri ziyaret ettiğini söyledi. Doğu Tehran’da bir mahallenin sekiz füzeyle vurulduğunu, en az 40 kişinin öldüğünü ve bir aileden şehir dışında olan iki kişi dışında herkesin tek saldırıda hayatını kaybettiğini ileri sürdü. Bu bölgeden haber yapan ilk Amerikan muhabir olduğunu düşündüğünü belirtti.

Gandhi Hospital’ın bombalanmasını da gündeme getiren Blumenthal, hastanenin IRIB medya kompleksinin yanında bulunduğunu ve asıl hedefin medya kompleksi olduğunu söyledi. Ona göre hastanede yaklaşık 500 personel işsiz kaldı, IVF kliniği ve ICU kliniği yok edildi. Bunun kendisi için “oldukça sarsıcı” olduğunu ifade etti.

Blumenthal, Raffi Nia Synagogue’un da İsrail saldırısında tamamen yıkıldığını söyledi. “İran Londra’da bir sinagogu bombalasaydı, bu manşet olurdu,” diyen Max Blumenthal, “ama Israel Tehran’da 50 yıllık bir cemaati bombaladı ve bu ABD medyasında neredeyse hiç yer bulmadı” diye belirtti. Ayrıca Azadi stadiums içindeki voleybol ve güreş kompleksinin vurulduğunu, uluslararası yarışmaların düzenlendiği bu tesisin İran’ın spor altyapısı açısından önemli olduğunu anlattı.

Blumenthal, bu saldırıyı FIFA ve ABD hükümetinin İran’ın World Cup futbol takımına yönelik tavrıyla aynı çizgide gördüğünü söyledi. Eğitim ekibinin vizalarının kaldırılmaya çalışıldığını, ABD’ye geçişlerinin ve ülkede kalmalarının engellenmek istendiğini savundu. Bunu “saf baskı” ve kendi ifadesiyle “rigging” olarak niteledi.

ABD kamuoyu, İsrail politikası ve Trump yönetimi

Glenn, Blumenthal’ın İsrail’in Amerikan siyaseti ve toplumu üzerindeki etkisini sert biçimde eleştirdiğini hatırlattı. Bir yandan daha fazla insanın İsrail’e yönelik eleştirileri paylaştığını, diğer yandan İsrail’in ABD ile daha fazla bütünleştiğini, hatta iki ordunun kaynaşması gibi bir süreç yaşandığını söyledi.

Blumenthal, Washington Post-Ipsos tarafından yayımlandığını söylediği yeni bir ankete atıf yaptı. Kurumsal basının ankette yalnızca Amerikalıların yüzde 23’ünün Trump’ın Obama dönemindeki JCPOA’dan daha iyi bir İran anlaşması yapabileceğine inandığını ve bağımsızların sadece yüzde 11’inin Trump’a güvendiğini öne çıkardığını söyledi. Ancak ankete daha derin bakıldığında, Cumhuriyetçi Parti dışındaki Amerikalıların neredeyse hiçbirinin bu savaşı desteklemediğini savundu.

Blumenthal ayrıca “geçen ay ya da iki ay önce” yapıldığını söylediği Quinnipiac anketine değindi. Ona göre Cumhuriyetçi Parti dışındaki neredeyse hiç kimse savaşı ya da İsrail’e yardımı desteklemiyor; büyük çoğunluk İsrail’e yardıma karşı çıkıyor ve ABD’nin mevcut İsrail desteğini fazla buluyordu. “Birçok açıdan Amerikan kamuoyunun çoğunluğuyla aynı çizgideyim,” diyen Max Blumenthal, “bu baskının nedenlerinden biri de bu” diye değerlendirdi.

Blumenthal, “Israel” denildiğinde yalnızca sınırları belli bir devletten değil, ABD içindeki siyasi ve kurumsal etkiden de bahsedildiğini savundu. Israel’i uluslararası tanınmış sınırlara saygı göstermeyen, etno-üstünlükçü çizgide kurulu, sekiz ülkeyle sürekli savaş halinde olan bir ülke olarak tanımladı ve sekizinci ülkenin ABD olduğunu söyledi. Bunun Netanyahu’nun tanımladığı biçimiyle “bilişsel savaş” olduğunu ifade etti.

Tehdit mektupları ve şiddet kaygısı

Blumenthal, İsrail’e destek azaldıkça ve kamuoyu buna karşı örgütlenmeye başladıkça, daha sert yöntemlere başvurulabileceği endişesini dile getirdi. New York belediye başkanının Netanyahu’yu ICC kararına göre tutuklamayı değerlendirmesi veya İsrail’e yardımı askıya almak isteyen yetkililerin seçilmesi gibi örnekler verdi. Bölgedeki southern Lebanon ve Gaza’da görülen eylem biçimlerinin ABD içinde de görülebileceğinden kaygı duyduğunu söyledi.

Kendisinin yurtdışındayken adresine bir tehdit mektubu geldiğini anlattı. Mektubun gönderen kısmında “your dead meat” ifadesinin yanlış yazılmış biçiminin kullanıldığını, içinde “Hey, capo, listede yükseliyorsun” anlamına gelen bir mesaj bulunduğunu ve “committee” imzası taşıdığını söyledi. İade adresi olarak Kongre’nin tek Palestinian üyesi Rashida Tlaib’in saha ofisinin yazıldığını, bunun Tlaib’e yönelik de dolaylı bir tehdit anlamına geldiğini savundu.

Blumenthal, mektubu kamuoyuna duyurduktan sonra ülkenin farklı yerlerinden benzer tehditler alan kişilerle temas kurduğunu söyledi. Bu mektupların Buffalo posta damgalı olduğunu, genellikle saat 02.00’de damgalandığını, alıcıların daha önce büyük Zionist kurumlar, medya kuruluşları ya da kampüs örgütleri tarafından hedef alınmış kişiler olduğunu öne sürdü. Bir kişinin 20 tehdit mektubu aldığını, bunlardan birinde fare zehri olduğu söylenen toz, bir diğerinde paslı çivi bulunduğunu aktardı.

Blumenthal, ABD’de “Jewish extremist violence” tehdidinin artabileceğini savundu ve FBI’ın buna karşı harekete geçip geçemeyeceğini sorguladı. Kendi mektubunu postal inspector’a bildirdiğini ancak cevap alamadığını, Rashida Tlaib’in ise US Capitol Police’e bildirim yaptığını söyledi. “Bildiğim kadarıyla bu senaryoda son bir iki haftada soruşturulan tek kişi gazetecilik yaptığım için benim,” diyen Max Blumenthal, yetkililerin tehdit mektuplarını gönderen kişi hakkında ne yaptığına dair bilgi sahibi olmadığını belirtti.

Demokrasi, hukuk ve son değerlendirme

Glenn, savaş dönemlerinde temel sivil özgürlükleri ve ifade özgürlüğünü korumanın zorlaştığını söyledi. ABD’nin basın ve ifade özgürlüğünü savunamamasının Avrupa açısından da iyi bir görüntü vermediğini belirtti.

Blumenthal ise son sözlerinde demokrasinin mevcut sistemin doğal niteliği olmadığını savundu. “Demokrasi, bizim sistemimizin temelde demokratik olduğu anlamına gelmez,” diyen Max Blumenthal, “demokrasi, seferberlik ve eylem yoluyla sistemimize ve hükümetimize sağlamaya zorladığımız haklarla tanımlanır” diye vurguladı. Kendisinin hukuki yola başvurabilmesini Arab American Anti-Discrimination Committee’ye, Janine Younis’e ve ekibine borçlu olduğunu söyledi.

Blumenthal, bu yapıları ülkedeki gerçek demokratik mücadeleciler olarak niteledi. ABD Anayasası’nın gözlerinin önünde parçalandığını savunduğu bir dönemde, kendisi ve benzer biçimde hedef alınan kişiler için bu hukuki desteğin önemini vurguladı. Bölüm, Glenn’in Blumenthal’a teşekkür etmesi ve Blumenthal’ın “Thanks a lot, Glenn” diyerek karşılık vermesiyle sona erdi.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol