Martin Armstrong: “Dünya Ekonomisi Savaş ve Borç Baskısıyla 2032’ye Doğru Kırılma Noktasına Gidiyor”
İngilizce yapılan programda sunucu, Armstrong Economics’in kurucusu ve ekonomist Martin Armstrong ile küresel ekonomi, savaş riski, Avrupa’nın borç yapısı, ABD’nin dış politikası ve Rusya-Çin hattındaki finansal dönüşümü konuştu. Armstrong, piyasa tahminlerini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, devlet borçları, para politikası, jeopolitik gerilimler ve toplumsal huzursuzlukla birlikte okuduğunu söyledi; bu nedenle tartışma, savaşların ve ekonomik kırılmaların birbirini nasıl beslediği iddiası etrafında şekillendi.
Jeopolitik Gerilimler ve “Rogue” Liderler
Armstrong, bugün kendisini en çok rahatsız eden konunun jeopolitik krizlerin ekonomiyle birleşmesi olduğunu belirtti. Ona göre savaş ve toplumsal huzursuzluk, ekonomiler iyi durumdayken değil, ekonomik baskı arttığında ortaya çıkıyor. "Herkes tok ve mutluyken savaş görmezsiniz," diyen Martin Armstrong, "ekonomiyi aşağı çevirmeniz gerekir; sonra gerilimler, iç huzursuzluk ya da savaş ortaya çıkar" şeklinde değerlendirdi.
Armstrong, özellikle Benjamin Netanyahu ve Volodymyr Zelensky için sert ifadeler kullandı. Bu iki liderin “dünyanın geri kalanını önemsemediğini” savundu. Donald Trump’ın petrol fiyatlarını düşürmek için Rusya’ya bazı yaptırımları kaldırmaya çalıştığını, ancak Zelensky’nin buna karşı çıkıp rafinerilere saldırılar başlattığını ileri sürdü. Armstrong’a göre bu, Batı içinde birleşik bir strateji olmadığını gösteriyor.
İran meselesinde de Netanyahu’nun belirleyici olduğunu savundu. Armstrong, ABD basınının bunu açıkça söylemek istemeyebileceğini ancak “İran’daki savaşın Netanyahu’nun savaşı” olarak görüldüğünü belirtti. Netanyahu’nun stratejisinin uzun süredir “devlet başkanını ya da parti liderini öldürerek kazanmak” üzerine kurulu olduğunu söyledi. "Trump’a, Ayetullah’ın nerede olduğunu bildikleri, ilk gün onu öldürürlerse kazanacakları anlatıldı," diyen Armstrong, bu yaklaşımın Venezuela benzeri bir senaryoyla sunulduğunu ancak kendisinin bu tavsiyenin yeterliliğini sorguladığını ifade etti.
Armstrong, İran’a yönelik bombardımandan önce Hürmüz Boğazı’nın güvence altına alınması gerektiğini düşündüğünü söyledi. Daha önce duyduğu savaş oyunlarında İran’ın öncelikle Hürmüz Boğazı’nı hedef aldığını belirterek, "Ben ilk bomba düşmeden Hürmüz Boğazı’nı güvence altına alırdım," dedi. Ona göre bu yapılmadıysa, karar vericilerin stratejik yeterliliği sorgulanmalıydı.
Yaptırımların Sınırları ve Rejim Değişikliği Mantığı
Armstrong, yaptırımların işe yaradığına dair kanıt bulunmadığını savundu. Küba’ya 1960’tan beri yaptırım uygulandığını, İran ve Rusya’ya yaptırımların da hükümetleri devirmediğini söyledi. Ona göre yaptırımlar, bazı siyasetçilere “bir şey yapılmış” hissi verse de hedef ülkelerde halk genellikle kendi liderini değil, yaptırımı uygulayan dış gücü suçluyor.
Rusya konusunda Batı’nın Vladimir Putin’i “kötü” olarak sunduğunu ancak bunun arkasında rejim değişikliği girişimlerinin başarısızlığının bulunduğunu iddia etti. Boris Yeltsin döneminde hem ABD’deki neocon çevrelerin hem de eski komünistlerin Rusya’yı farklı yönlere çekmeye çalıştığını, Yeltsin’in bu nedenle Putin’e yöneldiğini savundu. Armstrong’a göre Putin’in popülerliğinin nedeni, ne oligark ne de komünist olarak görülmesiydi.
Armstrong, Putin’in Avrupa’yı işgal etmek istediği iddiasını da gerçekçi bulmadığını söyledi. Bunun Sovyetler Birliği dönemindeki ideolojik mücadeleyle karıştırıldığını savundu. "Avrupa’da Putin’in gerçekten alacağı bir şey görmüyorum," diyen Armstrong, tarih boyunca savaşların ganimet, kaynak veya ekonomik fayda için yapıldığını, ekonomik çıkar yoksa bu tür bir işgal iddiasının ikna edici olmadığını belirtti.
Ukrayna savaşında da Rusya’nın “özel operasyon” ifadesini Donbas’taki Rusları savunma gerekçesiyle kullandığını aktardı. Kiev ve Donetsk’te ofisleri olduğunu, iki taraftaki insanların birbirleriyle konuşmak istemeyecek kadar derin bir nefret taşıdığını söyledi. Zelensky’nin Rus rafinerileri ve ticaret altyapısına saldırarak Rusya’daki Eylül seçimlerini etkilemeye çalıştığını ileri sürdü. Armstrong’a göre bu tür saldırılar, Rusya’da daha sertlik yanlısı isimlerin güçlenmesine yol açabilir.
Avrupa’nın Borç Modeli ve Euro’nun Yapısal Sorunu
Sunucu, Soğuk Savaş sonrası Avrupa’nın ekonomik ve jeopolitik modelinin ABD’nin küçük ortağı olmak üzerine kurulduğunu, ancak ABD’nin odağını Batı Yarımküre ve Doğu Asya’ya kaydırmasıyla Avrupa’nın teknoloji, sanayi ve ekonomik egemenlik alanlarında zayıf kaldığını söyledi. Rusya ile savaşın ABD’yi Avrupa’ya geri çekeceği varsayımının da tutmadığını, Washington’un savaşı Avrupalılara devretmeye çalıştığını belirtti.
Armstrong, Avrupa’nın temel sorununun euro kurulurken borçların konsolide edilmemesi olduğunu söyledi. Euro oluşturulurken kendisinin çağrıldığını ve borçların birleştirilmesi gerektiğini anlattığını belirtti. Ancak Helmut Kohl’un Alman halkının Yunanistan veya İtalya gibi ülkelerin borçlarını üstlenmeye karşı çıkacağını düşündüğünü söyledi. "Bana sadece euroyu geçirmek zorunda olduklarını, borç meselesini sonra düşüneceklerini söylediler," diyen Armstrong, bunun bugün Avrupa’nın rekabet gücü sorunlarının merkezinde olduğunu savundu.
ABD’de tek para birimi ve 50 eyalet olduğunu, her eyaletin ayrı kredi notuna göre borçlandığını hatırlattı. Avrupa’da ise yatırımcının hâlâ Almanya, Fransa, Belçika veya İtalya tahvili arasında seçim yapmak zorunda olduğunu söyledi. Ona göre bu durum, euro hiç yokmuş gibi bir borç piyasası yaratıyor. 2010’da Yunanistan krizinde görüldüğü gibi, bir ülke sıkıntıya girdiğinde yatırımcı hemen “sırada kim var?” diye soruyor ve bulaşma riski doğuyor.
Armstrong, Avrupa’yı kurtarmanın yolunun parasal reform, borçların konsolidasyonu ve geçmiş hataların kabul edilmesi olduğunu söyledi. Tarifeler ve yaptırımlar konusunda ise Donald Trump ile de aynı fikirde olmadığını belirtti. David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlük anlayışına yakın olduğunu söyleyerek, ülkelerin en verimli oldukları alanlara odaklanması gerektiğini savundu. "Çölde Suudi Arabistan’da marul yetiştirmezsiniz; size tanesi 10 dolara mal olurken başkasından 50 sente alabilirsiniz," diyerek korumacılığın tüketicinin yaşam maliyetini artırdığını söyledi.
ABD Borcu, Sermaye Akımları ve Güvenli Liman Arayışı
ABD’nin 40 trilyon dolarlık borcu sorulduğunda Armstrong, jeopolitik kriz dönemlerinde ABD’nin hâlâ güvenli liman olarak görüldüğünü söyledi. Birçok kişinin ABD borsasında büyük çöküş beklediğini ancak bir yılı aşkın süredir yanıldığını belirtti. Bunun nedeni olarak yabancı sermayenin özellikle kriz dönemlerinde ABD varlıklarına yönelmesini gösterdi.
Armstrong, İsviçre’nin Ruslarla bağlantılı kişilerin varlıklarına el koymasını uluslararası hukuka ciddi bir aykırılık olarak niteledi ve “akıllı paranın” İsviçre’den Dubai ve Singapur’a gittiğini söyledi. İran’ın Dubai’ye İsrail’den daha fazla füze ve drone gönderdiğini, çünkü Dubai’nin finans merkezi olduğunu ileri sürdü. Dubai’deki yaklaşık 30 milyar dolarlık yapay zekâ tesisinin saldırılar nedeniyle bir hafta çevrimdışı kaldığını ve kendi personeline para transferi yapamadıklarını anlattı.
Körfez ülkelerinin COVID döneminde petrol fiyatları çok düşünce yoğun borçlandığını, bu nedenle artık onların da egemen borç riskleri taşıdığını belirtti. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının ABD’yi 1970’lerdeki gibi sarsmayabileceğini, ancak petrol satamayan Körfez ülkelerini borç temerrüdü riskine sokabileceğini söyledi.
ABD borcunu değerlendirirken borç/GSYH oranından ziyade borsa kapitalizasyonu ile ulusal borcu karşılaştırmayı tercih ettiğini belirtti. Bu ölçüte göre borcun borsaya oranının 1980’de yüzde 70-80 civarından yaklaşık yüzde 50’ye düştüğünü, bunun da sermayenin hisse senetlerine aktığını gösterdiğini savundu.
Trump, Tarifeler ve Dört Cepheli Savaş Riski
Armstrong, Trump’ın tarifeler nedeniyle kendi tabanında bile güven kaybettiğini söyledi. Tarifelerin “Amerika’yı yeniden büyük yapmadığını”, tersine enflasyonu ve yaşam maliyetini artırdığını savundu. "Trump tarifeler ve bu saçmalıklarla kendi insanları arasında bile güven kaybediyor," diyen Armstrong, ona kimin tavsiye verdiğini bilmediğini ve bu danışmanların jeopolitik ve ekonomik açıdan yeterli görünmediğini ifade etti.
Armstrong ayrıca ABD yönetimi tarafından Rusya konusunda bilgilendirme bahanesiyle çağrıldığını, toplantıda asistanının odadan çıkarıldığını ve kendisinden Putin için bir barış planı yazmasının istendiğini anlattı. Bunu yaptığını, planın Putin’in masasına ulaştığını ve yaklaşık üç hafta sonra Trump’tan teşekkür mektubu aldığını söyledi. Dışişleri Bakanlığı’nın yapması gereken bir iş için neden kendisinin çağrıldığını sorguladığını belirtti.
Dünyanın aynı anda dört savaş cephesine yaklaştığını savundu: Orta Doğu, Ukrayna-Rusya, Kore ve Çin-Tayvan. Bunların Birinci veya İkinci Dünya Savaşı gibi tek bloklar arası bir savaş olmadığını, daha çok ayrı ayrı “yangınlar” şeklinde ilerlediğini söyledi. Bilgisayar modellerinin yine de bir dünya savaşına doğru gidildiğini öngördüğünü belirtti.
Donbas, Minsk Anlaşması ve Barış Planı
Barış planının temel unsurları sorulduğunda Armstrong, Minsk Anlaşması’nın uygulanması gerektiğini söyledi. Bu anlaşmanın Donbas halkının oy kullanmasına ve ayrılmasına izin vermeyi içerdiğini belirtti. Angela Merkel’in Der Spiegel’e verdiği röportajda anlaşmayı uygulamayı hiç düşünmediklerini, sadece Ukrayna’nın ordu kurması için zaman kazanmak istediklerini söylediğini aktardı. Armstrong bunu, “savaş istediklerinin beyanı” olarak yorumladı.
Donbas’ın etnik olarak Rus olduğunu, oradaki insanların yüzyıllardır yaşadığını savundu. Zelensky’nin Rus dilini ve Moskova Patrikhanesi’ne bağlı Ortodoks yapıları hedef aldığını ileri sürdü. "Minsk Anlaşması onurlandırılsaydı savaş olmazdı," diyen Armstrong, Trump’ın da Zelensky’ye Donbas’tan vazgeçmesini söylediğini düşündüğünü belirtti.
Armstrong, 2014’te Odessa’da Rusların öldürülmesi ve sendika binasında yakılması olaylarının ayrılıkçılığı başlattığını iddia etti. Ukrayna toplumunda Ruslara yönelik nefretin okul eğitiminden beslendiğini savundu. Ancak bu tür iddialarını kendi gözlemleri ve yorumları olarak sundu; iki taraf arasındaki düşmanlığın çözümünü son derece zor gördüğünü söyledi.
İran-İsrail savaşını “dini” bir çatışma olarak tanımladı. Ukrayna-Rusya, Çin-Tayvan ve Kore meselelerinin de kolay müzakere edilemeyecek psikolojik, tarihsel ve ideolojik boyutları olduğunu ifade etti.
Çin, Rusya, Altın ve Dolar Sistemi
Programın son bölümünde sunucu, Rusya ve Çin’in Batı’daki sürdürülemez borç yapısı ve ekonomik bağımlılıkların silaha dönüştürülmesi karşısında nasıl hareket edeceğini sordu. Armstrong, Biden yönetiminin Rusya’yı SWIFT sisteminden çıkarmasını “aptalca” bir karar olarak niteledi ve bunun alternatif ödeme sistemlerinin kurulmasını hızlandırdığını söyledi.
Çin’in ABD ve Avrupa borçlarını satıp altına yönelmesini de savaş riskiyle açıkladı. Altının faiz getirmediğini ve saklama maliyeti olduğunu hatırlattı. Bu nedenle Çin’in altına geçişinin fiyat artışı beklentisinden çok tarafsız bir varlık tutma isteğiyle ilgili olduğunu savundu. "Savaşa giriyorsanız hasmınızın borcunu tutmazsınız," diyen Armstrong, ABD ile Çin savaşa girerse ABD’nin Çin’in elindeki borçlarda temerrüde düşebileceğini ileri sürdü.
Dolar sisteminden ülkeleri çıkarmanın dünya ticaretini parçaladığını söyledi. Ona göre karar vericiler çoğu zaman ilk adımı düşünüyor, ama sonrasına ilişkin plan yapmıyor. Tony Blair’in Irak savaşı için yaptığı özre atıfla, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra mezhepçi şiddetin doğacağını öngörmediklerini hatırlattı.
Armstrong, hükümetlerin II. Dünya Savaşı’ndan beri borçlandığını ancak geri ödeme niyeti taşımadığını savundu. ABD’de faiz harcamalarının bu yıl askeri harcamaları geçtiğini söyledi. Kendi bilgisayar modelinin 2032’ye doğru borç krizinin “başını kaldıracağını” gösterdiğini, Avrupa Birliği’nin ise 2029 civarında dağılma baskısıyla karşılaşabileceğini ileri sürdü.
Son olarak Avrupa Birliği’nin yalnızca ekonomik değil, kültürel gerilimlerle de zorlandığını belirtti. Ursula von der Leyen’in halk tarafından seçilmediğini, Brüksel’de politikaları belirleyen kişilerin seçime girmediğini savundu. Cumhuriyetçi yönetim biçimlerini de eleştirerek doğrudan demokrasiyi daha iyi bir model olarak gördüğünü söyledi. "İran’la savaşa girelim mi, evet mi hayır mı? Buna biz karar vermeliyiz, arka odadaki biri değil," diyen Armstrong, mevcut krizlerin sonunda siyasi reform baskısı yaratabileceğini ifade etti.