Judge Napolitano - Judging Freedom

Lawrence Wilkerson: Trump İran’dan JCPOA’dan Daha İyi Bir Anlaşma Çıkaramaz

İngilizce yayımlanan podcast bölümünde sunucu Andrew Napolitano ile Lawrence Wilkerson, eski ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Donald Trump yönetiminin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerini tartıştı. Bölüm; savaşın ekonomik ve askerî maliyetleri, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, İran’ın nükleer programı, JCPOA’nın geleceği ve ABD-İsrail istihbarat ilişkileri üzerinde yoğunlaştı.

Blinken’ın “tırmanma tuzağı” değerlendirmesi

Napolitano, Blinken’ı Gazze’deki katliam nedeniyle “ellerinde kan olmakla” suçladı; ancak eski Dışişleri Bakanı’nın Trump’ın İran konusundaki karar alma sürecine yönelik eleştirilerinin kendisine makul göründüğünü söyledi. Ardından Blinken’ın, Trump yönetiminin savaştan çıkış seçeneklerinin giderek daraldığını anlattığı bir kayıt yayımlandı.

“Başkan şimdi çıkamayacağı bir köşeye sıkışmış görünüyor,” diyen Antony Blinken, “bazıları buna tırmanma tuzağı adını veriyor” şeklinde değerlendirdi. Blinken, çatışmanın başlangıcında Trump’ın özellikle iki unsur tarafından sınırlandırılacağını düşündüğünü anlattı: piyasaların vereceği tepki ve ABD’nin mühimmat stokları.

Blinken’a göre çatışma uzadıkça benzin fiyatlarının yükselmesi, yönetim üzerindeki ekonomik baskıyı artıracaktı. Aynı zamanda ABD, hem savunmada hem saldırıda kullanılan kritik mühimmatını hızla tüketiyordu. Blinken, bu mühimmatın başka bölgelerde kullanılabileceğini ve Amerikan caydırıcılığının korunması açısından gerekli olduğunu vurguladı.

“Bir tarafta piyasalar, diğer tarafta mühimmat vardı,” diyen Antony Blinken, ABD’nin “başka sahalarda caydırıcı olarak ihtiyaç duyabileceği savunma ve saldırı mühimmatını hızla tükettiğini” belirtti. Trump’ın da bu sınırlamaların farkında olduğunu düşündüğünü ekledi.

Blinken, birbirini izleyen ABD yönetimlerinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemeye çalışırken Tahran yönetiminin kendisini varoluşsal bir tehdit altında hissetmemesine özellikle dikkat ettiğini savundu. Ona göre rejimin varlığının hedef alındığını düşünmesi, İran’ın elindeki en ağır karşılık seçeneklerini kullanmasına yol açabilecek bir eşikti. Blinken, mevcut durumda İran yönetiminin kendisini tam da böyle bir tehditle karşı karşıya gördüğünü söyledi.

Hürmüz Boğazı, askerî kayıplar ve kara harekâtı riski

Blinken’ın değerlendirmesinin merkezinde Hürmüz Boğazı bulunuyordu. Eski Dışişleri Bakanı, Washington’ın İran’ın boğazı kapatma kapasitesini uzun süredir bildiğini belirtti. Böyle bir hamlenin ardından deniz yolunu yeniden açmanın son derece zor olacağını, bunun İran’a karşı bir kara harekâtını dahi gündeme getirebileceğini söyledi.

“İran’ın yapabileceği şeylerden birinin Hürmüz Boğazı’nı kapatmak olduğunu biliyorduk,” diyen Antony Blinken, “90 milyon nüfuslu İran’a yönelik bir kara harekâtı olmadan boğazı yeniden açmamız çok zor olurdu” şeklinde açıkladı.

Blinken ayrıca bölgede bulunan Amerikan askerlerinin tehlikeye gireceğinin önceden bilindiğini söyledi. Kendi anlatımına göre öngörülen iki sonuç da gerçekleşmişti: İran boğazı kapatmış ve Amerikan askerlerini öldürmüştü. Blinken bu gelişmeleri, Trump yönetiminin savaşa girerken sonuçları yeterince hesaplamadığı yönündeki görüşünün dayanağı olarak sundu.

“Boğazı kapattılar ve askerlerimizi öldürdüler,” diyen Antony Blinken, “bu mesele etraflıca düşünülmedi” ifadesini kullandı. Çatışmaya girmenin yanı sıra çatışmadan nasıl çıkılacağının da planlanmadığını savunan Blinken, gelinen aşamada bir çıkış yolu bulmanın “çok, çok zor” olduğunu ekledi.

Bu değerlendirme, savaşın yalnızca İran’ın nükleer faaliyetleriyle sınırlı kalmadığına işaret ediyordu. Blinken’a göre enerji piyasaları, benzin fiyatları, mühimmat stokları, diğer askerî bölgelerdeki caydırıcılık ihtiyacı ve bölgedeki Amerikan birliklerinin güvenliği aynı anda baskı altındaydı. İran rejiminin kendisini varoluşsal tehdit altında hissetmesi de bu riskleri ağırlaştırmıştı.

JCPOA’nın terk edilmesi ve Biden yönetimine yöneltilen eleştiri

Wilkerson, Blinken’ın değerlendirmesinde önemli bir unsurun eksik olduğunu söyledi: İran’ın nükleer programını sınırlandıran JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı). Wilkerson’a göre Barack Obama döneminde varılan bu anlaşma nükleer dosyayı kontrol altına almıştı. Ancak Donald Trump ilk başkanlık döneminde anlaşmayı ortadan kaldırmış, Joe Biden yönetimi ise yeniden canlandırmak için gereken adımları atmamıştı.

Wilkerson, Blinken’ın JCPOA’ya karşı olduğunu bildiğini söyledi. Biden’ın da Blinken ile ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın tavsiyeleri doğrultusunda anlaşmayı yeniden yürürlüğe sokmak için hiçbir şey yapmadığını ileri sürdü. Böylece Blinken’ın Trump’a yönelik eleştirisine katılmakla birlikte, mevcut tablonun oluşmasındaki Biden yönetimi sorumluluğunu dışarıda bıraktığını savundu.

“Nükleer program diye bir başka unsur vardı ve bence bu, nihayetinde Hürmüz Boğazı’ndan bile daha önemliydi,” diyen Lawrence Wilkerson, “bu mesele Başkan Obama tarafından halledilmişti” şeklinde değerlendirdi. Wilkerson, Biden’ın anlaşmayı canlandırmamasının bugünkü durumun önünü açtığını ileri sürdü.

Napolitano da Biden yönetiminin Trump’ın ilk döneminde neredeyse kelimenin tam anlamıyla parçaladığı JCPOA’yı yeniden canlandırabileceğini söyledi. Trump’ın İran’dan, dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry’nin müzakere ettiği anlaşmadan daha iyi bir sonuç alabileceğine inanmadığını belirtti.

“Trump’ın İranlılardan, John Kerry’nin JCPOA için müzakere ettiği anlaşmadan daha iyi bir anlaşma çıkarabileceğini düşünmüyorum,” diyen Andrew Napolitano, Kerry’yi savunuyor olmasına esprili biçimde şaşırdığını ifade etti.

Wilkerson bu görüşe katıldı. Ona göre Trump, ortaya çıkan krizi siyasi bakımdan örtbas etmesine yardımcı olacaksa JCPOA’dan daha zayıf şartlar içeren bir anlaşmayı dahi kabul edebilirdi. Ancak Wilkerson, İran’ın artık Trump’a böyle bir çıkış yolu sunmayacağını savundu.

“Trump, bütün bu karmaşanın üzerini örtebilmek için daha azını bile kabul ederdi,” diyen Lawrence Wilkerson, “ama İranlılar bunu artık ona vermeyecekler; kesinlikle vermeyecekler” diye ekledi. Bu değerlendirme, Washington’ın askerî baskı yoluyla daha elverişli bir anlaşma elde etme ihtimalinin tersine döndüğü görüşünü yansıtıyordu.

İran’ın nükleer silah üretmiş olabileceği iddiası

Konuşmanın bir sonraki bölümünde Wilkerson, İran’ın nükleer kapasitesine ilişkin doğrulanmamış ancak son derece ciddi bir iddia ortaya attı. İran’ın hâlihazırda birden fazla nükleer silah üretmiş olabileceğini düşündüğünü söyledi. Napolitano, bu görüşün İran’a ilişkin olduğunu teyit etmek için kendisine yeniden soru yöneltti; Wilkerson da açıkça İran’ı kastettiğini belirtti.

“Bence bir, iki ya da üç nükleer silahı çoktan yaptılar,” diyen Lawrence Wilkerson, bu görüşünü İran’a ilişkin kişisel değerlendirmesi olarak ifade etti. Konuşmada bu iddiayı doğrulayan herhangi bir somut kanıt sunulmadı.

Napolitano daha sonra Larry Johnson’ın öngörüsünü aktardı. Buna göre İran, nükleer bir silahı herhangi bir hedefe karşı kullanmak yerine, bu kapasiteye sahip olduğunu dünyaya göstermek amacıyla bir deneme gerçekleştirebilirdi. Napolitano, Johnson’ın böyle bir denemenin ABD ile İsrail’i geri adım atmaya yönelteceğini düşündüğünü söyledi.

“Larry Johnson, İran’ın bir silahı kullanmasını değil, dünyaya sahip olduğunu göstermek için denemesini bekliyor,” diyen Andrew Napolitano, Johnson’ın bu gösterinin Washington ve Tel Aviv’in hesaplarını değiştirebileceğini savunduğunu aktardı.

Wilkerson, bir nükleer denemenin ABD ile İsrail’i mutlaka geri çekilmeye zorlayacağını söylemedi; ancak iki ülkenin yeniden düşünmesine yol açabileceğini değerlendirdi. Böylece İran’ın nükleer kapasitesini açıkça göstermesinin, savaşın tarafları arasındaki caydırıcılık dengesini değiştirebileceğini öne sürdü.

İsrail, South Africa ve denizde yapıldığı öne sürülen testler

Wilkerson, İran ihtimalini değerlendirirken gazeteci Seymour Hersh’ün geçmişte İsrail’in nükleer faaliyetleri hakkında yazdıklarına atıfta bulundu. Hersh’ün anlatımının canlı ve temelde doğru olduğunu düşündüğünü belirten Wilkerson, İsrail’in South Africa’nın yardımıyla okyanusta bir değil iki deneme gerçekleştirdiğini ileri sürdü.

“Hatırladığım kadarıyla Israel, South Africa’nın yardımıyla denizde bir değil iki deneme yaptı,” diyen Lawrence Wilkerson, Seymour Hersh’ün bu konudaki aktarımını “temelde doğru” bulduğunu açıkladı. Bu anlatım da Wilkerson’ın Hersh’e dayanarak dile getirdiği bir iddia olarak sunuldu; programda bağımsız biçimde doğrulanmadı.

Wilkerson’a göre ABD, aynı dönemde South Africa’yı nükleer silah edinmekten vazgeçirmeye çalışıyordu. South Africa başlangıçta böyle bir silah elde etmekte kararlıydı; ancak Wilkerson, ülkenin sonunda muhtemelen programın çok yüksek maliyeti nedeniyle ikna edildiğini düşündüğünü söyledi. Buna karşılık Israel’in South Africa’nın yardımından denizde iki deneme yapmak için yararlandığını savundu.

Napolitano, Benjamin Netanyahu’nun Amerikan nükleer sırlarının çalınmasına ve İsrailli bilim insanlarının yasadışı biçimde nükleer bomba üretmesine şahsen karışıp karışmadığını sordu. Wilkerson, sürece çok sayıda kişinin dahil olduğunu ve Netanyahu’nun hiçbir rol oynamadığını söylemenin doğru olmayacağını ifade etti. Doğrudan katılım konusunda kesin konuşmadı; Netanyahu’nun dolaylı biçimde dahil olduğunu ileri sürdü.

Bu bölümde ortaya atılan iddialar, konuşmacıların değerlendirmeleri ve Hersh’ün çalışmalarına yapılan atıflarla sınırlı kaldı. Podcast, Netanyahu’nun kişisel rolü veya iddia edilen denemeler hakkında yeni belge ya da başka bir doğrulayıcı kanıt sunmadı.

Jonathan Pollard, NDAA ve istihbarat paylaşımı tartışması

Wilkerson, Seymour Hersh’ün kitabının Jonathan Pollard’ın ABD’ye verdiği zararı anlamak bakımından önemli olduğunu söyledi. Pollard’ı “hain” olarak nitelendiren Wilkerson, onun ABD’den çaldığı sırları Tel Aviv’deki yöneticilerine verdiğini, bu bilgilerin daha sonra Sovyetler Birliği’ne satıldığını ileri sürdü.

Napolitano da Pollard’ın sırları çaldığını, Tel Aviv’e teslim ettiğini ve bu sırların Sovyetlere satıldığını söyledi. Wilkerson bu ifadeye katıldı; ayrıca İsrail tarafının, gelecekte kendisini koruyabilecek en yüksek teklif sahibine bilgi satabileceğini iddia etti. Bu suçlamalar podcastte Wilkerson ile Napolitano’nun iddiaları olarak yer aldı.

Wilkerson, halen Kongre’den geçmekte olduğunu söylediği NDAA’nın (Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası) 219. ve 224. maddelerine özellikle dikkat çekti. Bu maddelerin, Pollard’ın gerçekleştirdiği türden faaliyetleri fiilen yasallaştıracağını ileri sürdü. Ancak programda maddelerin metni okunmadı ve bunların nasıl bir hukuki sonuç doğuracağı ayrıntılı biçimde açıklanmadı.

“Şimdi görünüşe göre 224. ve 219. maddeler Kongre’den geçen NDAA’ya girecek ve bu ihaneti yasallaştıracak,” diyen Lawrence Wilkerson, böyle bir adımın Pollard’ın eylemlerine benzer davranışları meşrulaştıracağını savundu. Wilkerson’ın bu değerlendirmesi, bölümün en sert suçlamalarından birini oluşturdu.

İsrail başbakanının değişmesi politikayı değiştirir mi?

Konuşmanın sonunda Napolitano, Israel’in başbakanının kim olduğunun kişilik ve mizaç dışında gerçekten fark yaratıp yaratmayacağını sordu. Wilkerson, mevcut muhtemel başbakan adayları bakımından bunun kayda değer bir fark yaratmayacağı yanıtını verdi.

Bu kısa değerlendirme, Wilkerson’ın sorunu yalnızca Netanyahu’nun kişiliğine bağlamadığını gösteriyordu. Ona göre mevcut siyasi kadro içinde başbakanın değişmesi, konuşmada ele alınan temel politikaları belirgin biçimde farklılaştırmayacaktı. Bölüm, Napolitano’nun Wilkerson’a teşekkür etmesi ve Larry Johnson ile birlikte geçmişte “iki Larry” olarak anıldıklarına ilişkin kısa sohbetle sona erdi.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol