Jeffrey Sachs: “Tek Kutuplu An Hiçbir Zaman Gerçek Değildi”
İngilizce yapılan podcast bölümünde sunucu Glenn, ekonomist ve akademisyen Professor Jeffrey Sachs ile Soğuk Savaş sonrası ABD hegemonyasının sınırlarını, İran savaşı, Ukraine savaşı, NATO genişlemesi, China’nın yükselişi ve Batı’nın imparatorluk mirasını konuştu. Sachs’a göre son gelişmeler, ABD gücünün ani çöküşünü değil, onlarca yıldır süren Batı hegemonyasının göreli gerilemesini görünür kılıyor.
ABD Gücünün Sınırları ve Batı Hegemonyasının Gerilemesi
Glenn, sohbeti Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin “her şeye gücü yeten” bir aktör gibi görülmesinin uluslararası sistemi nasıl şekillendirdiğini sorarak açtı. Devletlerin güvenliklerini ABD’ye bağladığını, rakiplerin ise Washington’u kışkırtmamak için düşük profil izlediğini belirten Glenn, hegemon güçlerin aşırı yayılarak kendilerini tükettiğini söyledi. Trump’ın bunu tersine çevirmek istediğini, ancak İran savaşının ABD gücünün sınırlarını daha da açığa çıkardığını ifade etti.
Sachs, bu değerlendirmeye geniş tarihsel bir çerçeveyle yanıt verdi. “Kesinlikle ABD gücünün sınırlarını görüyoruz,” diyen Jeffrey Sachs, “bunun uzun vadeli bir eğilim, Batı hegemonyasının gerilemesi ya da sona ermesi olduğunu düşünüyorum” şeklinde açıkladı. Sachs’a göre bu süreç İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, Avrupa’nın kolonilerinin büyük bölümünü kaybettiği döneme kadar götürülebilir.
Sachs, ABD’nin Avrupa imparatorluklarının yerini belirli ölçüde alarak bir Amerikan imparatorluğuna dönüştüğünü, Sovyetler Birliği ile iki büyük emperyal güçten biri olarak rekabet ettiğini anlattı. Ancak ona göre ABD bu rekabette ekonomik ve teknolojik açıdan çoğu zaman üstün konumdaydı. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması, Washington’da ve dünyanın önemli bir bölümünde ABD’nin tek süper güç olduğu algısını doğurdu. Sachs ise bu algının, daha derin bir ekonomik dönüşümü perdelediğini savundu.
Asia’nın Yükselişi ve Tek Kutuplu Anın Yanılsaması
Sachs’ın temel argümanı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki farkın özellikle Asia’da daralmaya başlamasıydı. Eğitim, okuryazarlık, kentleşme, sanayileşme ve teknolojik kapasite alanlarında Asia ülkeleri adım adım ilerledi. Sachs, 19. yüzyılın başından İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Batı dünyasının, özellikle de Europe’un dünyaya egemen olduğunu; Britain’ın bu dönemde önde gelen imparatorluk gücü olduğunu söyledi.
“Tek kutuplu an hiçbir zaman gerçek değildi,” diyen Jeffrey Sachs, “ABD’nin zirvede tek başına hüküm sürdüğünü düşünmek her zaman biraz yanılsamaydı” ifadesini kullandı. Ona göre 1991 sonrası Washington’daki coşku, ekonomik gerçekleri göz ardı ediyordu. ABD düşünce kuruluşlarında, üniversitelerde ve başkanların söylemlerinde tek kutuplu dünya fikri baskındı; ancak aynı dönemde Asia’nın üretim, teknoloji ve eğitim alanlarında yükselişi devam ediyordu.
Sachs, Asia’nın dünya nüfusunun yüzde 60’ına ev sahipliği yaptığını ve iki bin yıl ya da daha uzun süre boyunca dünya ekonomisinin ağırlık merkezi olduğunu hatırlattı. Ona göre China’nın 1970’lerin sonlarında başlayan ekonomik yükselişi, Korea, Taiwan, Singapore ve Hong Kong gibi “Asian Tigers” örnekleriyle birlikte daha büyük bir güç kaymasını temsil ediyordu. Ancak Soğuk Savaş’ın iki kutuplu görünümü, bu dönüşümün yeterince görülmesini engelledi.
Sachs, 1950-2000 arasında “yakalama” kavramının Asia’daki gelişmeleri kısmen açıklayabildiğini söyledi. Fakat 2010 sonrasında China’nın birçok teknolojik alanda öne geçtiğini, imalat ve ağır sanayide ABD’nin açık şekilde önünde olduğunu savundu. “China, ekonomik ve teknolojik ölçütlerin çoğunda en azından ABD’nin dengi,” diyen Jeffrey Sachs, “imalatta ve ağır sanayide ise şu anda ABD’nin çok ilerisinde” değerlendirmesinde bulundu.
Vietnam, Ukraine ve NATO Genişlemesinin Sınırları
Sachs, ABD gücünün sınırlarının aslında daha önce de görüldüğünü belirtti. ABD’nin Vietnam’ı yenemediğini, anti-kolonyal savaşları ve duyguları bastıramadığını, Asia’nın büyük bölümünde Avrupa imparatorluklarının yerine Amerikan imparatorlukları kuramadığını söyledi. Buna rağmen Japan ve Korea’da savaş sonrası ABD etkisinin neredeyse tam düzeyde olduğunu ekledi.
Ukraine savaşını da ABD tek kutupluluğunun sınırlarını gösteren bir örnek olarak değerlendirdi. Sachs’a göre Ukraine savaşı, NATO genişlemesinin ve ABD’nin “taşlarını istediği yere koyma” döneminin sonunu temsil ediyor. Zbigniew Brzezinski’nin Eurasia’ya hâkim olma fikrini ve Ukraine’i bu stratejinin pivot noktası olarak gördüğünü hatırlattı. “President Putin temelde ayağa kalkıp ‘Hayır, benim dönemimde olmayacak’ dedi,” diyen Jeffrey Sachs, “Ukraine savaşı özünde Amerikan genişlemesinin sınırları üzerine bir savaş” şeklinde konuştu.
Sachs, ABD’nin Russia’yı yaptırımlarla finansal ve ekonomik olarak çökertebileceğini ya da askeri ve siyasi yollarla baskılayabileceğini düşündüğünü, bunun da yanılsama olduğunu savundu. Ona göre Batı gücü göreli bir kavram ve Asia’nın yükselişi nedeniyle 20. yüzyıl ortasından bu yana aşınıyor. Ancak Sachs, bunun ABD gücünün tamamen çökmesi anlamına gelmediğini de vurguladı; ABD’nin hâlâ büyük nüfuzu, gücü ve yıkıcı kapasitesi olduğunu söyledi.
Teknoloji Tekelleri Neden Kalıcı Değil?
Glenn, 19. yüzyılda Britain ile Russian Empire arasındaki rekabetin yanında US, Germany ve Japan gibi yeni güçlerin yükseldiğini hatırlattı. Sachs buna tarihin temel derslerinden biriyle yanıt verdi: herhangi bir yerin avantajları geçicidir. Bu avantajlar bazen yüzyıllar, bazen onlarca yıl sürebilir; ancak özellikle teknolojik üstünlük er ya da geç yayılır.
Sachs, 19. yüzyılda steam engine’ın Europe’a benzersiz bir avantaj sağladığını söyledi. Fakat iyi fikirlerin, teknolojinin ve bilgi birikiminin yayıldığını; ticari sırlar, ihracat kontrolleri ya da teknolojik kısıtlamalarla güç tekelini korumanın neredeyse imkânsız olduğunu belirtti. “Tekeller sürmez,” diyen Jeffrey Sachs, “ABD planlamacıları atom tekelinin yaklaşık 30 yıl süreceğini düşündü; dört yıl sürdü” diye ekledi.
Bu bağlamda Sachs, Los Alamos’ta geliştirilen atom bombasının Truman tarafından Hiroshima and Nagasaki’de kitlesel ölümler pahasına Stalin’e bir gösteri olarak kullanıldığını savundu. ABD’nin nükleer tekeli kısa sürede sona erdi; Sovyetler hem casusluk hem bilimsel kapasite sayesinde atom bombasına ulaştı. Sachs, benzer biçimde 2022’de Russian bankalarının SWIFT sisteminden çıkarılmasının “nükleer seçenek” gibi sunulduğunu, ancak bunun sonunda Russia ekonomisini çökertmediğini söyledi.
Realizm, Güvenlik ve Amerikan Stratejik Zihniyeti
Glenn, realist teoride devletlerin güvenlik maksimizasyonu peşinde koştuğunu, dengelenene kadar genişlediklerini ve denge oluşunca yeni bir statüko aradıklarını anlattı. NATO genişlemesinin Ukraine’de durması, Russia’nın NATO’yu dengelemesi, Middle East ve China bağlamındaki gelişmeler düşünüldüğünde diplomatik bir yeni statüko aranması gerektiğini söyledi. Ancak Glenn’e göre Trump yalnızca hegemonik bir barış istiyor; Iran konusunda da ABD’nin ateşkes için çaresiz kaldığını, sonra bunu geri çevirdiğini ve şimdi topyekûn savaşa doğru yürüdüğünü ifade etti.
Sachs, bu soruyu realizmin farklı okulları üzerinden yanıtladı. John Mearsheimer’ın “offensive realism” yaklaşımına göre büyük güçler arasında tatmin edici bir denge kurmanın zor olduğunu, güçlerin sürekli avantaj aradığını söyledi. Buna karşılık “defensive realism” yaklaşımında güvenlik merkezde olsa da büyük güçler arasında bir modus vivendi, yani birlikte yaşama düzeni bulunabileceğini belirtti.
Sachs, Henry Kissinger’ın bu iki yaklaşım arasında bir yerde durduğunu söyledi. Kissinger’ın 19. yüzyıl Europe uyumunu model aldığını, ancak diğer taraf zayıfken bundan yararlanma eğilimine de kapıldığını anlattı. Bu nedenle Kissinger’ın, Russia’yı rahatsız edeceğini bilmesine rağmen 1990’larda NATO genişlemesini desteklediğini belirtti.
Sachs, Mearsheimer’ın teorisini uluslararası politikanın zorunlu açıklaması olarak görmediğini, fakat Amerikan stratejistlerinin zihniyetini iyi anlattığını söyledi. “Amerikan zihniyetinde dışarısı tehlikeli bir dünya ve yapabildiğimiz her yerde bastırmamız gerekiyor,” diyen Jeffrey Sachs, “bu yaklaşım gereksiz, istikrarsızlaştırıcı ve sonunda ABD’nin kendisi için de tehlikeli” değerlendirmesinde bulundu. Sachs, China’yı ABD’ye tehdit olarak görmediğini; Taiwan’ın silahlandırılmasının durdurulması ve tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerinden uzak durması gerektiğini savundu.
Iran, China ve Savaşçı Siyaset
Sachs, Amerikan güvenlik çevrelerinin Russia, China ve gelecekte India gibi büyük güçleri istikrarlı aktörler olarak kabul etmekte zorlandığını söyledi. Ona göre Washington’daki düşünce, başka büyük güçlerin varlığını başlı başına tehdit gibi görüyor. Bu nedenle ABD, rakip güçleri zayıflatmaya, sınırlamaya ya da sorunlara sürüklemeye çalışıyor.
Bu çerçevede Sachs, Senator Lindsey Graham’ı “her fırsatta savaş çığırtkanlığı yapan” bir siyasetçi olarak niteledi. Graham’ın Ukraine, Taiwan ya da Iran fark etmeksizin daha fazla savaş, tırmandırma ve durmama çağrısı yaptığını söyledi. Bu tutumun bir açıklamasının askeri yüklenicilerden gelen kampanya bağışları olabileceğini, ancak daha derinde ABD’nin tek kutuplu güç olması gerektiği fikrinin bulunduğunu belirtti.
İmparatorluk İdeolojisi ve Batı’nın Üstünlük Anlatısı
Glenn, güç farklarının büyük olduğu dönemlerde üstünlük ideolojilerinin doğmasının sık görüldüğünü belirtti. Robert Kagan’ın “The Jungle Grows Back: America and Our Imperiled World” kitabına atıfla, “bahçe” olarak görülen medeni Batı’nın “ormanı” budaması gerektiği fikrini gündeme getirdi.
Sachs, bunun yüzyıllara uzanan derin bir ideoloji olduğunu söyledi. Filozofların çoğu zaman farkında olarak ya da olmayarak gücün yazıcıları hâline geldiğini savundu. Europe’un yükselişi ve ardından 150-200 yıllık neredeyse tartışmasız hâkimiyeti, bilimsel görünümlü ırkçılık, dini üstünlük iddiaları, “uygarlaştırma misyonu” ve benzeri fikirleri doğurdu. Sachs, John Stuart Mill gibi etkileyici ve sofistike düşünürlerin bile imparatorlukçu olduğunu, Mill’in East India Company için çalıştığını ve Britain’ın “geri kalmış India’ya medeniyet götürme” misyonunu savunduğunu söyledi.
Sachs’a göre bu ideolojiler çok yavaş kayboluyor. Britain ve France artık imparatorluk sahibi olmasalar da imparatorluk zihniyetlerini koruyor. Özellikle Britain’ın Russia’ya yönelik düşmanlığının ve Ukraine savaşı bağlamındaki savaş söyleminin ABD’den bile daha yüksek, daha kaba ve daha basit olduğunu savundu. “British dominance’ın doğal ve kaçınılmaz olduğu fikri hâlâ sürüyor,” diyen Jeffrey Sachs, “Russia’nın bu hâkimiyetin düşmanı olduğu varsayımıyla mücadeleyi sürdürüyorlar” ifadesini kullandı.
NATO’nun Liberal Hegemonyası ve British Empire Mirası
Glenn, 19. yüzyılda John Stuart Mill’in liberal imparatorluğu savunduğunu, bugün ise NATO’nun liberal hegemonya fikrini savunduğunu söyleyerek tarihsel sürekliliğe dikkat çekti. Sachs da ABD’nin dış politika anlayışında British Empire’ın belirleyici etkisi olduğunu söyledi.
“Bildiğimizi sandığımız her şeyi British Empire’dan öğrendik,” diyen Jeffrey Sachs, “America’nın bildiğini sandığı her şey British Empire’dan geliyor” diye vurguladı. Dil, kültür ve eğitim bağlarının doğrudan olduğunu belirtti. Bill Clinton’ın Rhodes Scholar olmasını örnek gösteren Sachs, Cecil Rhodes’un Africa’daki büyük emperyalist figürlerden biri olduğunu, Clinton’ın Oxford’da bu mirası özümsediğini ve 1990’larda başkan olduğunda Amerikan büyüklenmesiyle hareket ettiğini savundu.
Sohbet, Glenn’in Sachs’a New York’taki yoğun günü öncesinde teşekkür etmesiyle sona erdi. Sachs da programda olmaktan memnuniyet duyduğunu belirtti.
Giriş
Glenn: Tekrar hoş geldiniz. Bugün 24 Nisan 2026 Cuma ve Professor Jeffrey Sachs bizimle. Katıldığınız için teşekkür ederim. Sizinle özellikle şu konu hakkında konuşmak istiyordum: Soğuk Savaş sonrasındaki hegemonik dönemin, en azından görünen o ki, gerilemesi. Çünkü Soğuk Savaş’tan sonra ABD’nin her şeye gücü yeten bir ülke olduğu imajının uluslararası sistemi şekillendirmek açısından çok önemli olduğunu gördük. Devletler güvenliklerini ABD’ye bağladı; ABD güvenlik alanını tekelleştirme eğilimindeydi ve rakipleri de ABD’yi kışkırtmamak için çok düşük profil tutmaya çalıştı.
Glenn: Ama bildiğimiz gibi hegemonlar aşırı yayılır, kendilerini tüketir. Trump’ın bunu tersine çevirmek istediği anlaşılıyor. Fakat İran savaşıyla birlikte, bu durum ABD gücünün sınırlarını daha da fazla açığa çıkarmış gibi görünüyor. Merak ediyorum, siz bunu nasıl görüyorsunuz? Ya da İran savaşının daha uzun vadeli önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Batı Hegemonyasının Uzun Gerilemesi
Jeffrey Sachs: Kesinlikle ABD gücünün sınırlarını görüyoruz. Buna şüphe yok. Bence gördüğümüz şey uzun vadeli bir eğilim. Aslında Batı hegemonyasının gerilemesi ya da Batı hegemonyasının sonu olan uzun vadeli bir eğilim. Bunu, Europe’un dünya genelindeki kolonilerinin çoğunu kaybettiği İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar götürebiliriz.
Jeffrey Sachs: ABD, bir bakıma Avrupa imparatorluklarının yerini alarak Amerikan imparatorluğu hâline geldi. Soviet Union ile iki büyük emperyal güç olarak rekabet etti; ama ABD bu rekabet içinde ekonomik ve teknolojik bakımdan bir şekilde her zaman baskındı. Çok korkutucu bir dönemdi, çünkü bunlar iki nükleer süper güçtü ve çoğu zaman en azından vekâlet savaşlarında birbirlerinin boğazına sarılmış durumdaydılar.
Jeffrey Sachs: Soviet Union 1991’de dağıldığında ya da parçalandığında, ABD liderliğine ve dünyanın büyük bölümüne ABD tek süper güçmüş ve tamamen hâkimmiş gibi göründü. Ama ben, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı gücünün genel gerilemesine yol açan uzun vadeli eğilimin devam ettiğini söylerim.
Jeffrey Sachs: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Avrupa imparatorluk çağının bitmesiyle olan şey şuydu: Dünyanın geri kalanı ve özellikle Asia, teknolojik olarak yetişmek, eğitim düzeyleri, okuryazarlık, kentleşme ve sanayileşme bakımından ilerlemek için yeni bir alan kazandı. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren sanayileşmiş Batı, yani genel olarak Europe ve United States ile Asia ülkeleri ve dünyanın başka bölgelerindeki bazı kısmi ekonomik kalkınma başarı hikâyeleri arasındaki fark daralmaya başladı.
Jeffrey Sachs: Ben bunu şöyle görüyorum: Kabaca 19. yüzyılın başından İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaklaşık 150 yıl boyunca Batı dünyası, özellikle Europe, dünyaya hâkim oldu. Bu gerçekten bir Batı hegemonyasıydı. Bunun öncülüğünü temel olarak Britain yapıyordu; ama dünya çapında imparatorluk mülklerine sahip bir dizi güçlü European ülke vardı.
Jeffrey Sachs: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ile geri kalan dünya arasındaki fark daraldı. Batı içinde ABD açıkça baskın güçtü; ama yüzeyin altında Asia’nın büyük bölümünde yıl yıl ekonomik ilerleme vardı. Bu da şu anlama gelir: Yıllık bir eğilim olarak değil ama uzun vadeli bir eğilim olarak Batı dünyasının hâkimiyeti azalmak zorundaydı.
Jeffrey Sachs: Fakat bence bunu iki şey gizledi. ABD ve Soviet Union’ın hâkimiyeti, bunu gerçekten birbiriyle savaşan iki imparatorluk meselesi gibi gösterdi. Korea’nın yükselişinden ya da Taiwan, Singapore, Hong Kong gibi sözde Asian Tigers’ın yükselişinden, hatta 1970’lerin sonunda ekonomik olarak başlayan China’nın yükselişinden gözleri kaçırmak kolaydı.
Jeffrey Sachs: Yani daha temel bir değişim yaşanırken, iki güç birbiriyle mücadele ediyormuş gibi görünüyordu. Ben tekrar tekrar Asia’ya dönüyorum, çünkü Asia dünya nüfusunun yüzde 60’ına ev sahipliği yapıyor ve iki bin yıl ya da daha uzun süre boyunca dünya nüfusunun ve dünya ekonomisinin ağırlık merkezi oldu. Olan şey, Asia’nın bir buçuk yüzyıllık Avrupa imparatorluk yönetiminden yavaş yavaş geri dönmesiydi.
Jeffrey Sachs: Ama bu yüzeyin altındaydı. Kademeliydi, yıldan yıla ilerliyordu. ABD ve Soviet Union birbirleriyle kapışıyor gibi görünüyordu. Böylece Soviet Union Aralık 1991’de sona erdiğinde geriye tek bir süper güç kalmıştı. Tarihin sonu ilan edildi. ABD tek süper güç gibi görünüyordu. Tek kutuplu andı. ABD vazgeçilmez ülkeydi. Hayal edilebilecek her üstün sıfat kullanıldı.
Jeffrey Sachs: United States’teki neoconservatives kendi manşetlerine inandı. Dünyadaki temel değişimin ABD hâkimiyeti olduğu tasviri bir mem hâline geldi. Ama ekonomik açıdan bakarsak, temel hikâyenin Batı, yani yine Europe ve ABD ile Asia arasındaki farkın yıl yıl, adım adım daralması olduğunu söylerim. Göreli güç bakımından gerçek hikâye Asia’nın yükselişiydi.
Tek Kutuplu An ve China’nın Yükselişi
Jeffrey Sachs: Buna birkaç nokta daha eklenebilir. ABD gücünün en parlak döneminde bile ABD Vietnam’ı yenemedi. ABD anti-kolonyal savaşların ve anti-kolonyal duyguların üstesinden gelemedi. ABD, European imparatorluklarını sağlam tutamadı ya da Asia’nın büyük bölümünde onların yerine American imparatorlukları koyamadı. Savaş sonrası Japan ve Korea’da ABD etkisi neredeyse tamdı, bunu söyleyebiliriz.
Jeffrey Sachs: Ama bütün bunlar benim açımdan şu anlama geliyor: 1991’den sonraki tek kutuplu an önemli ölçüde bir yanılsamaydı. Eğer bu döneme benim baktığım gibi bir ekonomist olarak bakıyorsanız, oldukça düzenli biçimde Asia’nın yükseldiğini ve bunun farklı türde bir dünya yarattığını söylüyordunuz. Jeopolitik, güç projeksiyonu ve askeri bakış açısından bakıyorsanız, mutlaka öyle görünmüyordu.
Jeffrey Sachs: Bence ilginç olan şey şu: 1991 ve 1992’de, tek kutuplu an ortaya konurken stratejistlerin China hakkında ne söylediğine dönüp bakmak gerçekten ilginç olurdu. Hafızam yanlış olabilir ama benim hatırladığım, China hakkında pek bir şey söylemedikleriydi. China önemli bir aktör olması muhtemel bir ülke olarak görülmüyordu. ABD pazarları için mal monte eden yoksul bir ülkeydi.
Jeffrey Sachs: Belki gücünün artması iyi olur diye düşünülüyordu, çünkü Russian etkisini dengelemeye devam edebilirdi. Ama China’nın United States tarafından stratejik bir mesele olarak görülmesinin 21. yüzyılın başlangıcından sonraya ve aslında Obama’nın meşhur Asia pivot ya da China pivot söylemini başlattığı 2010 civarına kadar gerçekleştiğini sanmıyorum.
Jeffrey Sachs: Bütün bunları söylememin nedeni şu, Glenn: Bana göre dünya sahnesindeki en geniş eğilim, kabaca 1800’den 1950’ye kadar Batı dünyasının, European imparatorlukların ve Europe içinde Britain’ın öncülüğünde dünyaya hâkim olmasıdır. Sanayileştiler. Askeri gücün ezici çoğunluğuna sahiptiler. Teknolojinin ezici çoğunluğuna sahiptiler. Bilimde ezici liderliğe sahiptiler.
Jeffrey Sachs: Bu dengenin Europe’ta mı yoksa United States’te mi olduğu 20. yüzyılın başında değişmeye başlamıştı; ama belirleyici değişim İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda oldu. Ancak Batı’yı bir bütün olarak alırsak, Batı’nın hâkimiyeti 1950 civarında zirveye ulaştı.
Jeffrey Sachs: Manşet, European imparatorluklarının sona ermesi, India’nın bağımsızlığı, People’s Republic of China’nın ilanı ve benzerleriydi. Bu siyasi manşetler, gevşek biçimde “yetişme” dediğimiz derin bir ekonomik süreci başlattı. Bu yeterli bir ifade değil; ama en azından 1950’den 2000’e kadar olan dönemin ilk 50 yılı için Asia’da olan şeyi düşünmek açısından kötü bir ifade değil.
Jeffrey Sachs: Okuryazarlık ilk kez yaygınlaşıyordu, kitlesel kamu eğitimi ilk kez kuruluyordu, European imparatorluk döneminde gerçekten inşa edilmemiş temel altyapılar yapılıyordu. Artık “yetişme” doğru ifade değil, çünkü China artık birçok alanda teknolojik olarak açıkça önde. United States ise ekonomik ve teknolojik ölçütlerin çoğunda kesinlikle hegemon ya da dünyanın tek süper gücü değil.
Jeffrey Sachs: China ekonomik ve teknolojik olarak en azından United States’in dengi. Hatta imalatta neredeyse tüm alanlarda ve ağır sanayide neredeyse tüm alanlarda China şu anda United States’in çok önünde. Bu anlamda American hegemony’nin sona erdiği fikri, bence onlarca yıldır kademeli olarak doğruydu.
Jeffrey Sachs: 1991 sonrası United States’te tek kutuplu dünya hakkında yaşanan coşkunun gerçekten coşku olduğunu söylerim. Ben bunu görecek kadar oradaydım: düşünce kuruluşlarında, üniversitelerde, Washington’da ve elbette her başkanın retoriğinde bunu dinledim. Benim gözümde bu her zaman ekonomik bakımdan cahilceydi.
Jeffrey Sachs: 1990’larda bir tartışmanın da parçasıydım: Asia’nın yükselişi gerçek miydi, yoksa çökecek bir şey miydi? Asian miracle mitinden söz eden makaleler vardı. Benim görüşüm başından beri şuydu: Uzun vadeli, gerçek bir yetişme süreci görüyoruz; 2010’dan sonra da birçok bakımdan öne geçme süreci görüyoruz.
Jeffrey Sachs: Dolayısıyla bu tek kutuplu hikâyenin gerçek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Vietnam War fiyaskosuna tanık olduğum için de America’nın gücünü her zaman abarttığını düşündüm. Ukraine savaşının da American unipolarity’nin açık sınırlarının başka bir gösterimi olduğunu söylerim. Çünkü Ukraine savaşı temelde NATO genişlemesinin sonu ve ABD’nin taşlarını tahtada istediği yere koymasının sonuydu.
Jeffrey Sachs: Tek kutuplu anda Zbigniew Brzezinski’nin, United States’in Eurasia’ya hâkim olacağı fikrine sahip olduğunu hatırlayabiliriz; bundan daha azı değil. Ukraine de bunu yapmanın pivotu olacaktı. President Putin temelde ayağa kalkıp “Hayır, benim dönemimde olmayacak. Bu gerçekleşmeyecek” dedi. Ukraine savaşı esasen American genişlemesinin sınırlarına dair bir savaştır.
Jeffrey Sachs: Dolayısıyla sınırlar zaten gösterilmişti. ABD, Russia’yı finansal ve ekonomik olarak yaptırımlarla ya da askeri olarak ya da içeride bir tür color revolution ya da başka bir yolla altüst edeceğini düşündü. Bütün bunların da tamamen bir yanılsama olduğu kanıtlandı.
Jeffrey Sachs: Sorunun uzun yanıtı şu: Evet, Batı gücünün sınırlarını görüyoruz. ABD gücünün sınırlarını görüyoruz. Ama benim yanıtım, sonuçta göreli bir kavram olan Batı gücünün, Asia’nın yükselişi nedeniyle 20. yüzyılın ortasından bu yana, yani 75 yıldır zayıflamakta olduğudur. Tek kutuplu an hiçbir zaman gerçek değildi. ABD’nin tek başına zirvede hüküm sürdüğünü düşünmek her zaman biraz yanılsamaydı.
Jeffrey Sachs: Bütün bunları söyledikten sonra, ABD’nin hâlâ çok fazla gücü, çok fazla etkisi ve çok fazla yıkıcı kapasitesi olduğu açık. Dolayısıyla bu ABD gücünün çöküşü değil; ama kesinlikle ABD gücünün sınırlarıdır.
Teknolojik Üstünlük ve Güç Tekelleri
Glenn: Karşılaştırma açısından ilginç olan şu: 19. yüzyılda güç siyasetinin büyük bölümü Britain ile Russian Empire prizmasından görülüyordu. Sonra bu rekabet devam ederken çevrede yeni güçlerin, US, Germany, Japan’ın yükseldiğini gördünüz. Bir ölçüde 20. yüzyıl da buydu: United States ile Soviet Union. Ama şimdi bu rekabette özellikle Asia’nın gerçekten çevreden yükseldiğini gördünüz. Yine de normal durumun Batı hegemonyası olduğu, bir şekilde buna geri dönüleceği varsayımı hâlâ var. Merak ediyorum...
Jeffrey Sachs: Bu temel bir nokta. Aynı zamanda bütün tarihin temel bir dersidir: Herhangi bir yerin avantajları geçicidir. Neye baktığınıza bağlı olarak, yüzyıllar boyunca geçici olabilirler ya da onlarca yıl içinde uçup gidebilirler.
Jeffrey Sachs: Ama genellikle bir tür avantaj sağlayan anahtar teknoloji olur: askeri teknoloji ya da üretken teknoloji. 19. yüzyıl söz konusu olduğunda steam engine’ı, Europe’un dünyanın geri kalanı karşısındaki benzersiz avantajı için kesinlikle merkezi görüyorum. Tek avantaj değildi ama çok önemliydi.
Jeffrey Sachs: Sonunda iyi fikirler, teknoloji ve bilgi birikimi yayılır. Bu yüzden güç tekelini sürdürmek neredeyse hiçbir zaman mümkün değildir. Ticari sırları korumaya çalışabilirsiniz. Yüksek teknoloji ihracatını sınırlamaya çalışabilirsiniz. Ama tersine mühendislik, başarı hikâyelerini kopyalama, temel bilim ve teknolojiyi anlama dünya çapında bir armağandır.
Jeffrey Sachs: Bu yüzden liderler rakipler bulur. Çünkü o liderliğin temeli genellikle gerçek, maddi bir teknolojik avantajdır; çoğu zaman da ortaya çıkmış, fakat sonra başka yerlerde hızla kopyalanan askeri bir avantajdır.
Jeffrey Sachs: Elbette tüm nükleer çağ böyleydi. Atomic bomb Los Alamos’ta geliştirildiğinde ve sonra Truman tarafından, Hiroshima and Nagasaki’de büyük sayılarda insan öldürülerek Stalin’e bir gösteri olarak atıldığında, ABD planlamacıları ABD’nin atom tekelinin muhtemelen yaklaşık 30 yıl süreceğini düşündü. Dört yıl sürdü. Çünkü Soviets casusluk yaptı, çünkü harika bilim insanları vardı, birçok nedenle; ama tekeller sürmez.
Jeffrey Sachs: United States’in choke points’e sahip olduğu fikri sürekli tekrarlanan bir memdir. Neredeyse gülünç ama 2022’nin başına dönün. ABD, Russian bankalarını SWIFT’ten kesmeyi nükleer seçenek diye anlattı. Russian ekonomisini çökertecekti. Darboğazlar bizdeydi. Güç üzerinde kesin hâkimiyet bizdeydi. Sonunda temelde neredeyse hiçbir şey ifade etmedi.
Jeffrey Sachs: Bu, tarihin sürekli nakaratıdır: Eğer bir ülke liderliği ele geçirirse, Britain’ın 19. yüzyılın sonlarında ve özellikle Napoleonic Wars’tan sonra sanayileşmede yaptığı gibi, diğer ülkeler yenilik yapar, yetişir, iyi fikirleri çalar, farkı daraltır ve çoğu zaman sıçrama yapar. Germany ve United States’in yaklaşık 1870’ten itibaren Britain karşısında yaptığı da buydu.
Jeffrey Sachs: Ama bu, uzun süre genel olarak Batı ailesi içinde kaldı diyebilirim. Bu durum birçok ırkçı fikre yol açtı: Bunun beyaz halkların hegemonyası olduğu, European kültürel hegemonyası olduğu, Christian hegemonyası olduğu gibi. Fikir şuydu: Evet, teknoloji Germany ve US ile yayılsa bile, bu bir şekilde daha geniş ailenin içindeydi. Batı hâkimiyetiydi.
Jeffrey Sachs: 19. yüzyılın sonunda buna katılan tek bir ülke vardı, o da Japan’dı. Japan, European imparatorluklarını taklit ederek kendi emperyal maceralarına başladı. Japan, China’yı defalarca ve Asia’nın başka bölgelerini çok acımasızca işgal etti; bunu European imparatorluklarının taklidi olarak görüyorum. Ama Japan dışında bu, dünyanın geri kalanı üzerinde Batılı, beyaz, Christian bir hegemonyaydı. Büyük ölçüde kalıcı bir özellik olarak kabul edildi.
Jeffrey Sachs: Bunun geçici olduğuna dair sezgi pırıltıları vardı. Napoleon’un, China uyandığında dünyanın titreyeceği konusunda uyardığı söylenir; sanırım bunu 1810’larda, sürgündeyken söylediği rivayet edilir. Ama mesele şu: Batı’nın doğal hâkimiyeti varsayıldı. Bu, ABD ve Europe zihniyetinin çok derin bir parçası hâline geldi.
Jeffrey Sachs: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Europe, liderlik bayrağını ABD’nin taşıyacağını kabul etti; ama Batı hâkimiyeti varsayımı sürdü. Bence bu, belli zihniyet değişimlerine rağmen bugün hâlâ devam ediyor. China kesinlikle uygunsuz bir müdahale gibi görülüyor; çevrelenebilecek, çevrelenmesi gereken bir şey gibi görülüyor.
Jeffrey Sachs: Washington’da sürekli duyulan nakarat şu: Bunun olmasına nasıl izin verdik? En büyük hatamız China’yı WTO’ya almamızdı. Sanki bu America’nın seçimiymiş gibi, onların gelişmesine izin verdik deniyor. Ama bu da doğal düzenin Batı hâkimiyeti olduğu yanılsamasının parçası. Her hâlükârda, bence bu bitti. Mesele bu.
Realizm, Güvenlik ve Hegemonik Barış
Glenn: Realist teoride ise genellikle devletlerin güvenlik maksimizasyonu peşinde olduğu varsayılır. Yani dengelenmediğimiz sürece genişlemeye devam ederiz. NATO genişlemesi, Middle East, bütün bunlar dengelenene kadar sürer. Dengelendiğimizde ise kendi güvenliğimizi azamiye çıkarmak için yeni bir statüko ararız.
Glenn: NATO genişlemesi Ukraine’de durma noktasına geldiğinde, NATO Russia tarafından dengelendiğinde ya da Middle East’te veya China konusunda gördüklerimiz yaşandığında, yeni bir statükoya geçmek için diplomatik bir çaba olacağını düşünürdünüz. Siz bunu görüyor musunuz?
Glenn: Ama ben esasen bunu görmüyorum. Bunun yerine Iran’a baktığımda, barış olamamasının nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum: Trump yalnızca hegemonik bir barış istiyor. ABD’nin ateşkes için oldukça çaresiz olduğunu gördük. Iran’ın formatını kabul ettiler, sonra silahlar sustuğunda bütün bunları geri aldılar. Şimdi ABD Iran’a karşı topyekûn savaşa doğru yürüyor gibi görünüyor. Bu, hâkimiyete dayanmayan bir barış bulma konusundaki isteksizliklerinden mi kaynaklanıyor? Trump’ın bu konudaki yerini nasıl görüyorsunuz?
Jeffrey Sachs: Bu harika bir soru. Bence realizmin farklı düşünce okullarına geliyor. İyi dostumuz John Mearsheimer’ın offensive realism okulu var. Bu okul, büyük güçler arasında gerçekten bir denge bulamayacağınızı söyler. Büyük güçler her zaman avantaj arar, her zaman birbirini rahatsız eder. John’un teorisinde, büyük kitabının başlığında da yer aldığı gibi, tragedy of great power politics sonucuna varırsınız.
Jeffrey Sachs: John, hayır, gerçekten tatmin edici bir güç dengesi olamayacağını söyler. ABD okullarında bazen offensive realism yerine defensive realism denen yaklaşımda ise fikir şudur: Güvenlik merkezde olsa da büyük güçler arasında bir tür modus vivendi bulunabilir; birbirlerinin yolundan biraz uzak durabilirler ve anlaşmalar bir ölçüde önem taşıyıp işleri istikrara kavuşturabilir.
Jeffrey Sachs: Kissinger’ın bu ikisinin arasında bir yerde olduğunu söylerim. Garip biçimde Kissinger Concert of Europe’u inceledi. Bu onun büyük modeliydi: 19. yüzyılda Europe’un büyük güçleri arasında sistematik müzakere ve temel davranış normları yoluyla sağlanan göreli istikrar. Ama Kissinger, karşı taraf zayıfken bundan yararlanma şeklindeki offensive realism’e de kapıldı. Bu yüzden 1990’larda NATO genişlemesinden yanaydı; bunun Russian mutsuzluğunu kışkırtacağını bilmesine rağmen.
Jeffrey Sachs: Başkaları ise ihtiyatın mümkün olduğunu savunur. Bence John Mearsheimer’ın çalışmalarını bu kadar önemli kılan şeylerden biri şu: Ben bunu uluslararası politikanın zorunlu tanımı olarak kendim kabul etmiyorum. Olumlu söyleyeyim: Bunun American stratejistlerin zihniyetinin çok iyi bir tanımı olduğunu düşünüyorum.
Jeffrey Sachs: American stratejistler durmak için “yeter”i yeterli bir temel olarak almıyor. United States’te bir sorun var: Eğer başka büyük güçler ayakta duruyorsa biz tehdit altındayız fikri. Burada “biz” derken elbette Washington’ı, Washington derken de esasen güvenlik kurumunu kastediyorum.
Jeffrey Sachs: United States’in Russia’nın istikrarlı bir büyük güç olduğu fikriyle başı çok zor. China’nın istikrarlı bir büyük güç olduğu fikriyle ise aşırı derecede zorlanıyor. India’nın büyük güç olmasıyla da zorlanacak. Çünkü American zihniyetinde, John Mearsheimer’ın düşüncelerini fazla yorumlamak istemem ama bence o şu fikri doğru tasvir ediyor: Bu diğer güçleri öylece bırakmak çok tehlikelidir. Onlara gerçekten güvenemezsiniz. Onları zayıflatmak için elinizden geleni yapmalısınız.
Jeffrey Sachs: John genel olarak China’yı, çevrelemek için elimizden geleni yapmamız gereken bir tehdit olarak görüyor. Ben bu bakış açısına aslında derinden katılmıyorum. Çünkü China’yı United States için hiçbir şekilde tehdit olarak görmüyorum. Bu nedenle birçok bakımdan işbirliğine dayalı bir uyum üzerinde çalışmak, birbirimizin kırmızı çizgilerinden uzak durmak, United States’in Taiwan’ı silahlandırmayı bırakması ve dünyayı çok daha güvenli kılacağını düşündüğüm başka birçok şey yapmak isterdim.
Jeffrey Sachs: Ama American zihniyeti şu: Dışarısı tehlikeli bir dünya ve yapabildiğimiz her yerde bastırmalıyız. Bunun karikatürleri de var. En karikatürize senatorümüz, her fırsatta savaş kışkırtıcılığı yapan, yeni bir savaş istiyorsanız sahneye çıkarılan Lindsey Graham’dır. O her zaman daha fazla savaş gerektiğini söyler. Durmayın, tırmandırın. Ukraine olsun, Taiwan olsun, Iran olsun fark etmez.
Jeffrey Sachs: Elbette böyle bir akım var. Bir teori, askeri yüklenicilerden kampanya katkıları aldıkları ve bu yüzden onların sözcüsü oldukları yönünde. Başka şekillerde de savaş kışkırtıcıları. Ama ayrıca America’nın tek kutuplu güç olması gerektiği ve gerekirse bunun için savaşarak yol açması gerektiği fikri var. Başka herhangi bir büyük gücün çarkına çomak sokmalı, o gücü düğümlere bağlamalı ve ona sorun çıkarmalı.
Jeffrey Sachs: Bana göre bu, American foreign policy ve devlet sanatının doğru bir tanımıdır; ama aynı zamanda gereksiz, istikrarsızlaştırıcı ve nihayetinde United States’in kendisi için tehlikeli olan felaket bir yaklaşımdır. Dünyanın geri kalanından söz etmiyorum bile.
Üstünlük İdeolojileri ve İmparatorluk Zihniyeti
Glenn: Aşırı güç farkları olduğunda ya da Batı hâkimiyetinin geçtiğimiz yüzyıllarında, bunun üstünlük ideolojileri üretmesi ya da bunlarla birlikte gelmesi çoğu zaman anlamlı olur. Bu yüzden geri kalan dünyanın yükselişini ya da China’nın yükselişini ele aldığınızda, sık sık aldığınız tepki sanırım Robert Kagan gibi çalışmalarda özetleniyor.
Glenn: Kagan, The Jungle Grows Back: America and Our Imperiled World kitabını yazdı. Temelde yanıt şu: Bahçe, yani medeni “biz”, dışarı çıkıp ormanı yeniden budamak ve onu medenileştirmek zorunda. Demek istediğim, bu çok derin bir ideoloji.
Jeffrey Sachs: Bu çok derin bir ideoloji. Yüzyıllar öncesine gider. Düşünce tarihi açısından da çok ilginçtir. Filozoflar, bilerek ya da bilmeyerek, çoğu zaman gerçekten sadece gücün kâtipleridir. Ülkeler güçlendiğinde, o gücün altını destekleyecek felsefe ortaya çıkar.
Jeffrey Sachs: Yüzyıllar süren European yükselişi ve ardından dünyanın geri kalanı üzerinde 150 ila 200 yıllık tartışmasız European hâkimiyeti yaşadık. Temelde Europe bazı savaşları kaybetti ama Africa ve Asia’daki savaşların çoğunu kazandı. Bunun birçok varyantı olan bütün bir ideoloji gelişti.
Jeffrey Sachs: Scientific racism, daha doğrusu pseudoscientific racism; ama bilimsel ırkçılık denen şey ve elbette dini dürtü, Tanrı bizim tarafımızda fikri ve benzeri birçok felsefi fikir... Civilizing mission, yani medenileştirme misyonu: Medeniyetin anahtarı bizde. Hatta John Stuart Mill gibi en aydın, incelikli ve etkileyici düşünürler bile temelde emperyalistti.
Jeffrey Sachs: John Stuart Mill, East India Company için çalıştı. Onun için metinler yazdı ve Britain’ın geri kalmış India’ya medeniyet götürme misyonu olduğunu yazdı. Bir vesayet dönemi olmasında sorun yoktu. İmparatorluk bunun içindi.
Jeffrey Sachs: Yani çok fazla ideoloji gelişti ve bunlar çok ama çok yavaş kayboluyor. British ve French davranışlarına bakın: Artık imparatorlukları yok ama kesinlikle imparatorluk zihniyetleri var. Çoğu zaman gerçekten bir imparatorluğu olan United States’ten bile daha saf ve daha militaristler.
Jeffrey Sachs: British Russophobia ve Britain’ın Ukraine’de Russia’ya karşı savaş davulları, United States’tekinden bile daha yüksek sesli, daha kaba ve daha basit fikirli. Ama bunlar daha uzun bir imparatorluk döneminden geliyor. British dominance’ın doğal ve kaçınılmaz olduğu, Russia’nın British dominance’ın düşmanı olduğu fikri hâlâ sürüyor. Artık bir imparatorluk değil, bir ada olmalarına rağmen bu savaşı hâlâ sürdürüyorlar. Bu kadar tehlikeli olmasaydı mizahi olurdu.
Liberal İmparatorluk, NATO ve British Empire Mirası
Glenn: 19. yüzyılda John Stuart Mill liberal bir imparatorluğu savunuyordu. Bugün NATO liberal hegemonyayı savunuyor. Yani tarihte belli bir tutarlılık var.
Jeffrey Sachs: Bildiğimiz her şeyi British Empire’dan öğrendiğimizi söylüyorum. America’nın bildiğini sandığı her şey British Empire’dan geliyor. Bağlar elbette çok doğrudan: dil, kültür, doğrudan eğitim. Hepsi orada görülebilir.
Jeffrey Sachs: Bill Clinton bir Rhodes Scholar’dı. Rhodes, 20. yüzyılın başlarında Africa’daki büyük emperyalistti. Clinton bunu Oxford’da içine çekti. Böylece 1990’larda United States başkanı olduğunda, bir şekilde British deneyiminden öğrendiği American grandiosity ile doluydu.
Glenn: New York’ta yoğun bir gününüz var. Bu yüzden vakit ayırdığınız için teşekkür etmek istiyorum.
Jeffrey Sachs: Her zaman. Sizinle olmak harikaydı. Yakında tekrar konuşuruz.