Judge Napolitano - Judging Freedom

İsmi Belirtilmeyen Konuk: “İran, ABD ve İsrail’i Zorlayıcı Güç Dengesiyle Yendi”

Bir İngilizce podcast kaydında sunucu ile kimliği belirtilmeyen bir konuk, Biden döneminin ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın İran’la müzakerelere dair değerlendirmesinden yola çıkarak Trump yönetiminin İran karşısındaki pozisyonunu tartıştı. Bölümde, İran’ın anlaşma metinlerindeki ayrıntılardan ekonomik avantaj çıkardığı, buna karşılık ABD’nin sınırlı uzmanlıkla masaya oturduğu iddiası ele alındı; ardından konuk, asıl meselenin “tecrübesizlik” değil, İran lehine işleyen zorlayıcı güç dengesi olduğunu savundu.

Jake Sullivan’ın İran Müzakerelerine Dair Sözleri

Programın açılışında sunucu, Jake Sullivan’ın İranlı müzakerecilerin Trump ekibini geride bıraktığını söylediğini aktardı. Sullivan’ın değerlendirmesine göre İran tarafı, anlaşma metinlerindeki küçük ifadelerden büyük ekonomik sonuçlar üretmeyi bilen, ayrıntıya son derece hâkim bir heyetle müzakereye geliyordu.

Sullivan, İranlıların anlaşma metinlerini hazırlarken yalnızca hukukî titizlik göstermediğini, aynı zamanda “bu ayrıntılardan fayda elde etmek” istediğini söyledi. Örnek olarak yaptırımların kaldırılmasına ilişkin bir maddeyi gösterdi. Bu maddede petrolün yanı sıra “türevler” ifadesinin yer aldığını, bunun da petrokimya sektörünü kapsadığını belirtti. Sullivan’a göre petrokimya, İran’da ikinci büyük sektör konumundaydı.

“ABD’nin o maddeyle neye imza attığını gerçekten anladığını düşünüyor muyum? Belki de hayır,” diyen Jake Sullivan, “ama İran, yalnızca o kelimeyi ekleyerek milyarlarca dolar elde edeceğini biliyordu” şeklinde değerlendirdi. Sullivan, İran’ın büyük heyetlerle masaya gelmesini de bu nedenle açıkladı: “Çünkü son derece karmaşık ve ayrıntılı bu müzakerede her avantajı arıyorsunuz.”

Sunucu, Sullivan’ın sözlerini yorumlarken İran tarafının “uzmanlık” getirdiğini, ABD tarafının ise “iki New York City emlakçısı” ile masaya oturduğunu söyledi. Bu ifade, Trump çevresindeki müzakere tarzına dönük eleştirel ve alaycı bir atıf olarak kullanıldı.

Konuk: “Bu Tecrübesizlik Değil, Güç Dengesi Meselesiydi”

Konuk ise Sullivan’ın açıklamasını “tamamen saçmalık” olarak niteledi. Ona göre Sullivan, ABD’nin “kandırıldığını” ve ortaya çıkan belgenin Trump ekibinin tecrübesizliği nedeniyle şekillendiğini savunuyordu. Ancak konuk, bunun yanlış bir teşhis olduğunu söyledi.

“Bence bunların hepsi saçmalık,” diyen konuk, “temelde, bizim kazıklandığımızı; bu teslim belgesini tecrübesizliğin ürettiğini savunuyor” ifadelerini kullandı. Konuğa göre mesele, Amerikalı müzakerecilerin metni anlamaması değil, sahadaki ve bölgedeki zorlayıcı güç dengesinin İran lehine olmasıydı.

Konuk, 17 Haziran’da nihai mutabakat zaptına ulaşılmadan önce çeşitli taslak belgelerin dolaşımda olduğunu söyledi. Sunucu, nihai metnin İranlıların ilk önerisine neredeyse aynı olduğunu belirtince konuk bunu kabul etti; ancak ABD’nin de karşı belge sunduğunu ve belgeler üzerinde “bitmek bilmeyen müzakereler” yapıldığını ekledi.

“Her kelimeye bakmadığımıza inanmakta zorlanıyorum,” diyen konuk, “İran’ın lehine, bizim aleyhimize olan bu hükümleri yutmak zorunda kalmamızın nedeni, zorlayıcı güç dengesinin kesin biçimde İranlıların lehine olmasıydı” şeklinde açıkladı.

İran’ın Askerî Kapasitesi ve Hürmüz Boğazı

Konuk, İran’ın ABD ve İsrail’i nasıl mağlup ettiği sorusunu da askerî kapasite üzerinden yanıtladı. Ona göre İran’ın ilk ve en önemli kozu, Hürmüz Boğazı’nı kapatabilecek kapasiteye sahip olmasıydı. Bu boğazın kapanması, uluslararası ekonomiyi büyük bir krizin eşiğine getirebilirdi.

Konuk, President Trump’ın İran donanmasını ve hava kuvvetlerini yok ettiğini söylemeyi sevdiğini, ancak bu iddianın stratejik sonucu değiştirmediğini savundu. İran’ın bu kurumlarının büyük kısmı zarar görmüş olsa bile, Tahran’ın boğazı kapatmaya ve kapalı tutmaya yetecek askerî gücünün kaldığını belirtti.

“İranlılar, boğazı kapatabilecek ve fiilen uluslararası ekonomiyi uçurumun kenarına götürmekle tehdit edebilecek askerî kapasiteye sahipti,” diyen konuk, bunun müzakerelerdeki temel faktörlerden biri olduğunu vurguladı.

Füzeler, Dronlar ve Bölgesel Üsler

Konuğun ikinci vurgusu İran’ın füze ve insansız hava aracı kapasitesiydi. İran’ın başta balistik füzeler olmak üzere seyir füzeleri ve dronlara sahip olduğunu, bunlarla bölgedeki Amerikan üslerine ve Körfez ülkelerinin altyapısına büyük zarar verebileceğini söyledi.

Konuk, İran’ın aynı zamanda İsrail’i de balistik füzeler, seyir füzeleri ve dronlarla yoğun biçimde hedef alabilecek kapasitede olduğunu belirtti. Bu nedenle İran’la doğrudan bir çatışmaya girmenin ABD ve İsrail açısından sürdürülebilir olmadığını savundu.

“Onlarla silahlı bir çatışmaya girerseniz, ki biz girdik, yalnızca 40 gün dayanabildik ve bırakmak zorunda kaldık,” diyen konuk, “40 gün sonra zafer kazanmadan bıraktığımızı anlamak çok önemli” ifadelerini kullandı.

Konuk, bu dönemi bir “hava savaşı” olarak tarif etti. ABD’nin kıymetli mühimmatının tükendiğini, ayrıca vurulacak hedef sayısının da azaldığını söyledi. Ona göre İran çok büyük miktarda cezalandırmayı absorbe edebilmişti; buna karşılık ABD daha fazla baskı uygulama kapasitesinde sınıra yaklaşmıştı.

“Zorlayıcı Güç Dengesi İran’ın Lehineydi”

Konuk, Sullivan’ın “İran ayrıntılardan yararlandı” yaklaşımına karşı, meselenin masa başı metin oyunlarından ziyade askerî gerçeklik olduğunu tekrar vurguladı. Ona göre ABD’nin müzakere masasında İran lehine hükümleri kabul etmesinin nedeni, İran’ın sahada ciddi karşılık verme kapasitesiydi.

“Zorlayıcı güç dengesinin İranlıların lehine olduğunu söylerken kastettiğim tam olarak buydu,” diyen konuk, ABD’nin mühimmat sıkıntısı ve hedef tükenmesi nedeniyle çatışmayı sürdüremediğini savundu. Bu tabloya göre İran, ağır hasara rağmen savaşı politik olarak kendi lehine çevirebildi.

Konuğun anlatımında İran’ın kazanımı, ABD ya da İsrail’i konvansiyonel anlamda tamamen yenilgiye uğratmak değil; Washington ve Tel Aviv’in hedeflerine ulaşmasını engellemekti. ABD’nin savaşı 40 gün sonra zafer olmadan bırakması, konuğa göre İran’ın stratejik başarısının göstergesiydi.

Pentagon, Pete Hegseth ve General Caine Tartışması

Programın son bölümünde sunucu, Pentagon’un bu riskleri neden öngöremediğini sordu. Pentagon’un Trump’ı neden uyarmadığı, Mossad ve Netanyahu’nun Trump’a sunduğu değerlendirmelerin Pentagon tarafından da benimsenip benimsenmediği tartışıldı.

Konuk, burada Pete Hegseth ile Joint Chiefs of Staff (Genelkurmay Başkanları Kurulu) Başkanı General Caine arasında ayrım yaptı. Hafızasına göre, 28 Şubat’tan önce İran’a saldırı tartışılırken General Caine, İran’a karşı bir savaş için mevcut mühimmat miktarı konusunda ciddi bir sorun bulunduğunu açıkça söylemişti.

“Caine’in bu savaş konusunda hiç hevesli olmadığını düşünüyorum,” diyen konuk, “bütün kanıtlar Hegseth’in ise hevesli olduğunu gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu. Bu nedenle Pentagon içinde savaşa karşı uyarıda bulunan sesler olduğunu savundu.

Konuk ayrıca New York Times’ta yayımlanan ve savaş öncesinde İsrail ile ABD arasındaki müzakere sürecini ayrıntılandıran bir habere atıf yaptı. Bu habere göre, Trump’ın danışmanlarının neredeyse tamamı, Hegseth dışında, 28 Şubat’ta izlenen şekilde İran’la savaşa girmenin işe yaramayacağını düşünüyordu.

“Buradaki gerçek şahinlerin Netanyahu, Mossad’ın başındaki David Barnea ve Hegseth olduğu anlaşılıyor,” diyen konuk, “Trump’ı bunun iyi bir fikir olduğuna ikna etmede kilit rol oynayanlar onlardı” şeklinde belirtti.

Netanyahu, Mossad ve Trump’a Yapılan Baskı

Konuğun değerlendirmesinde Israel Prime Minister Benjamin Netanyahu ile Mossad Başkanı David Barnea’nın rolü özellikle öne çıktı. Konuk, Trump’ın İran’a karşı savaşa yöneltilmesinde bu iki ismin etkili olduğunu savundu. Hegseth’in de bu çizgiye katıldığını söyledi.

Sunucu, Pentagon’un Trump gibi Mossad ve Netanyahu’nun anlattıklarına “tamamen kandığını” ima eden bir soru yöneltti. Konuk ise Pentagon’u tek blok olarak değerlendirmedi; kurum içinde farklı görüşler olduğunu, özellikle General Caine’in mühimmat sorunu konusunda uyarı yaptığını söyledi.

Bu nedenle programda iki ayrı açıklama çizgisi ortaya çıktı. Jake Sullivan’ın vurgusu, İran’ın ayrıntılı müzakere tarzı ve ABD ekibinin yetersizliği üzerindeydi. Konuğun vurgusu ise İran’ın sahadaki askerî kapasitesi, Hürmüz Boğazı tehdidi, füze gücü ve ABD’nin mühimmat sınırları nedeniyle anlaşma masasındaki dengenin zaten İran lehine dönmüş olduğu yönündeydi.

Jake Sullivan’ın Değerlendirmesi

Sunucu: İşte, herkesten önce Jake Sullivan; President Biden’ın White House’da bulunduğu dört yıl boyunca onun ulusal güvenlik danışmanı olan Jake Sullivan. Esasen İranlıların Trump’ın emlakçılarını alt ettiğini söylüyor. Üç numaralı kesit.

Jake Sullivan: Nasıl çalıştıklarına, yaptıkları anlaşmaların diline bakarsanız, son derece ayrıntı odaklılar. Bu sadece hukukçu gibi davrandıkları için değil; o ayrıntılardan fayda koparmak istedikleri için böyle. Sadece bir örnek vereyim: ABD’nin yaptırımlardan feragat edeceğini söyleyen hüküm petrolden söz ediyor ve sonra küçük bir ifade var: “ve türevleri.” Türevler nedir? Petrokimya sektörü. Bu, şu anda İran’daki ikinci en büyük sektör. ABD’nin buna imza atarken neyi imzaladığını gerçekten anladığını düşünüyor muyum? Belki de hayır. Ama İran, yalnızca o kelimeyi ekleyerek milyarlarca dolar elde edeceğini biliyordu. İşte bu yüzden çok büyük bir heyet getirirsiniz; çünkü bu son derece karmaşık, ayrıntılı müzakerede her avantajı ararsınız. Bence onlar bu uzmanlığı getirdiği, biz ise sadece birkaç kişi getirdiğimiz sürece avantaj İran’da olur.

Müzakere ve Güç Dengesi Tartışması

Sunucu: Uzmanlık getiriyorlar, bunu söyleyerek kibar davranıyor; biz ise iki New York City emlakçısı getiriyoruz.

Konuk: Aslında bunların hepsinin saçmalık olduğunu düşünüyorum. Bence temelde bizim kazıklandığımızı, bu belgenin, bu teslim belgesinin tecrübesizlik yüzünden ortaya çıktığını savunuyor. Mesele kazıklanmış olmamız değildi. Bu, zorlayıcı güç dengesini yansıtıyordu.

Konuk: Bakın, 17 Haziran’da nihai mutabakat zaptı üzerinde anlaşmaya varmadan önce ortalıkta dolaşan belgeler vardı.

Sunucu: Ve nihai metin, onların önerdiği ilk metinle neredeyse aynı.

Konuk: Evet, öyle. Ama biliyorsunuz, biz de bir karşı belge önerdik, değil mi? Ortalıkta dolaşan birkaç belge vardı. Bu belgeler üzerinde bitmek bilmeyen müzakereler yapıldı. Her kelimeye bakmadığımıza inanmakta zorlanıyorum. İran’ın lehine ve bizim aleyhimize olan bütün bu hükümleri yutmak zorunda kalmamızın nedeni, zorlayıcı güç dengesinin kesin biçimde İranlıların lehine olmasıydı.

İran’ın Askerî Kapasitesi

Konuk: Peki İran, United States ve Israel’i nasıl mağlup etti? İran’ın askerî zaferini nasıl anlamlandırırsınız? Her şeyden önce, boğazı kapatma askerî kapasitesine sahipti ve fiilen uluslararası ekonomiyi uçurumdan aşağı itmekle tehdit etti.

Konuk: President Trump, İran donanmasını ve İran hava kuvvetlerini nasıl yok ettiğinden söz etmeyi seviyor. Bu kurumların her birinin büyük bir kısmını yok etmiş olabilir. Ama gerçek şu ki İranlıların elinde, boğazı kapatabilecek ve boğazı kapalı tutabilecek kadar askerî güç kaldı. İlk büyük nokta bu.

Konuk: İkinci nokta şu: Önemli bir füze kapasitesine sahipler; ağırlıklı olarak balistik füzeler, ama aynı zamanda seyir füzeleri ve dronlar da var. Bölgede bizim üslerimize ve altı Gulf State’in altyapısına muazzam zarar verme kabiliyetleri var.

Konuk: Buna ek olarak, balistik füzeler, seyir füzeleri ve dronlarla Israel’i dövme kabiliyetleri de var. Yani onlarla bir silahlı çatışmaya girerseniz, ki biz girdik, yalnızca 40 gün dayanabildik ve bırakmak zorunda kaldık.

Konuk: Bu hava savaşıdır. 40 gün sonra zafer kazanmadan bıraktığımızı anlamak çok önemli. Çünkü kıymetli mühimmatımız tükeniyordu. Dahası, vuracak hedeflerimiz de tükeniyordu. Çok sayıda hedefi vurmuştuk. Gerçek şu ki İranlılar muazzam miktarda cezalandırmayı absorbe edebildi.

Konuk: Hayır, kendimizi daha fazla cezalandırma uygulayabileceğimiz bir konumda bulmadık; çünkü yine mühimmatımız tükeniyordu. Zorlayıcı güç dengesinin İranlıların lehine olduğunu söylerken kastettiğim budur. Olan buydu.

Pentagon ve Savaş Kararı

Sunucu: İşte bu yüzden Trump’ın Hegseth’i görevden alacağını düşünüyorum. Pentagon bunu neden planlamadı? Trump’ı neden uyarmadılar? Bu olayları nasıl öngöremediler? Pentagon da Trump gibi Mossad ve Netanyahu’nun Trump’a söylediklerine tamamen kanıp tuzağa mı düştü?

Konuk: Ben Hegseth ile Joint Chiefs of Staff Başkanı General Caine arasında ayrım yapıyorum. Hafızam bana çok açık biçimde şunu söylüyor: 28 Şubat’tan önce, İran’a saldırmaktan söz ederken General Caine, İran’a karşı bir savaş için sahip olduğumuz mühimmat miktarı bakımından ciddi bir sorunumuz olduğunu açıkça belirtmişti.

Konuk: Bu yüzden Caine’in bu savaş konusunda hiç hevesli olmadığını düşünüyorum. Bütün kanıtlar Hegseth’in ise hevesli olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Pentagon’da kesinlikle bunun iyi bir fikir olmadığını söyleyen sesler olduğunu düşünüyorum.

Konuk: Ayrıca, savaşa giden süreçte İsrailliler ile Amerikalılar arasındaki müzakere sürecinin nasıl göründüğünü ayrıntılarıyla anlatan o meşhur New York Times makalesini hatırlamak gerekir. O makaleden açıkça anlaşılıyor ki, Hegseth dışında Trump’ın danışmanlarının neredeyse tamamı, 28 Şubat’ta yaptığımız şekilde İran’a karşı savaşa girmenin iyi sonuç vermeyeceğini düşünüyordu.

Konuk: Görünen o ki burada gerçek şahinler Netanyahu, Mossad’ın başındaki David Barnea ve Hegseth’ti. Trump’ı bunun iyi bir fikir olduğuna ikna etmede kilit rol oynayanlar da onlardı.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol