Glenn Diesen

Eli Clifton ve Ian Lustik: Israel Lobisinin Washington’daki Gücü Kamuoyundan Kopuyor

İngilizce yayımlanan podcast bölümünde kitabın yazarları Eli Clifton ve Ian Lustik, sunucu Glenn’in sorularını yanıtlayarak Israel’s Lobby adlı çalışmalarını anlattı. Tartışma, Israel yanlısı lobinin ABD dış politikasındaki etkisine, seçim finansmanındaki rolüne, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılara ve Israel-Palestine meselesinde iki devletli çözümün geleceğine odaklandı.

ABD’nin Middle East’ten uzaklaşamaması

Clifton, tartışmanın yalnızca Donald Trump yönetimine indirgenemeyeceğini söyledi. Barack Obama’dan Joe Biden’a ve Trump’ın iki dönemine kadar yakın dönemdeki başkanların, farklı biçimlerde de olsa, ABD dış politikasının ağırlık merkezini Pacific’e kaydırmak ve yükselen China’yı yönetmeye odaklanmak istediğini belirtti.

“Obama’dan Trump’a, Biden’a ve yeniden Trump’a kadar hepsi Middle East’ten uzaklaşmak istediklerini gösterdi,” diyen Eli Clifton, “ancak her biri bu çabasında engellendi” şeklinde değerlendirdi.

Konuklara göre Israel lobisi, ABD’nin Middle East’teki askerî ve diplomatik angajmanını azaltmasının önündeki başlıca kısıtlamalardan biri. Clifton ve Lustik, başkanların bölgeden çekilme yönündeki beyanlarına rağmen Washington’ın Israel ile ilişkisi nedeniyle bu hedefi uygulamakta zorlandığını savundu.

“Diğerlerine benzemeyen” bir dış politika lobisi

Lustik, ABD siyasal sisteminin farklı çıkar gruplarının birbirini dengeleyeceği varsayımı üzerine kurulduğunu anlattı. Israel lobisini farklılaştıran temel unsurun ise bunun son derece etkili bir dış politika lobisi olması olduğunu söyledi. Amerikan seçmenlerinin dış politikaya tarihsel olarak sınırlı ilgi göstermesi, bu alanda örgütlü ve yoğun baskı uygulayan gruplara orantısız bir hareket alanı sağladı.

“Israel lobisi, gerçekten önem taşıyan az sayıdaki dış politika lobisinden biri ve çok büyük ölçüde önem taşıyor,” diyen Ian Lustik, seçmenlerin dış politikaya ilgisizliğinin, politikacıların lobiye karşı çıkması hâlinde ödüllendirilmemesine karşın lobi tarafından cezalandırılabilmesini mümkün kıldığını belirtti.

Lustik bu durumu George Washington’ın veda konuşmasındaki uyarıyla ilişkilendirdi. Washington’ın, ABD içindeki bir grubun yabancı bir ülkeye “tutkulu bağlılığının” dış politikayı çarpıtabileceğini öngördüğünü aktardı. Lustik’e göre böyle bir durumda yabancı ülkeyle bağlantılı çıkar grubunu dengeleyecek güçlü bir iç siyasi karşılık oluşmayabilir ve politikacılar baskıya boyun eğebilir.

Konuklar, bunun ulusal çıkar tartışmasını ortadan kaldırmadığını, ancak siyasetçilerin seçim hesaplarının dış politika kararlarına ağır basabildiğini savundu.

Lobinin 1950’lerden itibaren gelişimi

Lustik, örgütlü etkinin kökenlerini 1950’lerde Israeli Foreign Ministry’nin ABD’de nüfuz oluşturma çalışmalarına kadar götürdü. Bu girişimlerin, Eisenhower yönetimi döneminde State Department (Dışişleri Bakanlığı) içindeki Siyonizm karşıtı görüşleri dengelemeyi amaçladığını söyledi. Bazı Amerikalı yetkililerin ideolojik olarak tanımlanmış ve toprak talepleri bulunan bir Jewish devletinin bölgeyi istikrarsızlaştırabileceğini ve Soviet etkisine karşı Amerikan hedeflerini zorlaştırabileceğini düşündüğünü aktardı.

Israel’in kurulmasından önce Zionist harekete destek veren Amerikalıların, daha sonra Israeli yardımıyla örgütlenerek bugünkü lobi yapısının temelini oluşturduğunu belirtti. Bu yapının merkezinde, başlangıçta farklı bir ad kullanan American Israel Public Affairs Committee’nin (AIPAC) bulunduğunu söyledi.

Lustik’e göre lobi, dış politikaya ilginin zayıf olduğu Montana, Kansas veya North Dakota gibi eyaletlerdeki siyasetçilere basit bir seçim hesabı sunabildi: Lobiyle uyumlu hareket eden aday maddi ve örgütsel destek görecek, karşı çıkan ise ön seçimde rakiple ve ciddi harcamalarla karşılaşacaktı. Seçmenlerin konuya ilgisinin düşük olduğu dönemlerde bu mekanizma politikacılara direnmenin az, uyum sağlamanın ise fazla getirisi olduğu mesajını verdi.

Lustik, ABD’nin Israel ve Cuba politikalarını benzer bir örüntünün örnekleri olarak gösterdi. Washington’ın bu iki başlıkta uluslararası çoğunluktan belirgin biçimde ayrılmasını, iç siyasette etkili dış politika lobilerinin varlığıyla açıkladı. Lobinin gücünü örgütlenme, para, Jewish toplumu içindeki ittifaklar, Christian evangelical gruplarla ilişkiler ve Amerikan seçim sisteminin yapısına bağladı.

Israel’in sağa kayması ve lobinin dönüşümü

Clifton, lobinin ilk dönemlerde hem dış politikanın seçmenler açısından düşük öncelikli olmasından hem de genel anlamda Israel yanlısı bir kamuoyu atmosferinden yararlandığını söyledi. Ancak Oslo Accords’un çöküşü ve “teröre karşı küresel savaş” döneminin başlamasıyla, yaklaşık 2000’den itibaren ABD’deki Israel yanlısı tutumun yavaş biçimde gerilemeye başladığını öne sürdü.

2010’daki Citizens United ve SpeechNow kararlarının seçim finansmanına büyük miktarda para girişini kolaylaştırdığını belirten Clifton, bunun dar bir varlıklı bağışçı grubunun siyasi etkisini artırdığını savundu. Bu bağışçıların Israel konusunda daha sağcı görüşlere sahip olduğunu ve Israeli sağındaki Likud hükümetleriyle büyük ölçüde aynı çizgide durduğunu söyledi.

Lustik ise Israel’in 1960’lar ve 1970’lerdeki görece sosyal demokratik yapısından uzaklaşarak son yirmi yılda Amerikan ölçütleriyle “koyu kırmızı” ve son derece sağcı bir devlete dönüştüğünü ileri sürdü. Yerleşimler, şiddet kullanan yerleşimcilere destek, Gaza’daki savaş, Iran’a saldırı ve Lebanon’daki kitlesel yerinden edilme gibi politikaların lobinin Israel’i savunmasını zorlaştırdığını belirtti. Lustik’in “soykırım” nitelemesi de dahil olmak üzere bu ifadeler, konukların değerlendirmeleri olarak aktarıldı.

Clifton’a göre lobi, Israel’in politikalarını savunmak yerine tartışmayı bastırmaya ve eleştirmenleri itibarsızlaştırmaya daha fazla yöneldi. Üniversitelerin federal kaynaklarının kesilmesi veya Israel’i eleştiren yeşil kart sahiplerinin sınır dışı edilmesi yönündeki girişimleri buna örnek gösterdi.

Obama’nın ikinci dönemindeki Iran nükleer anlaşması, diğer adıyla JCPOA, Clifton’ın değerlendirmesinde bir dönüm noktasıydı. AIPAC, Demokrat bir başkanın en önemli dış politika girişimlerinden birine karşı çıktı; ancak yeterli sayıda Demokratı kendi tarafına çekemedi. Clifton, bu yenilginin lobiye zarar verdiğini ve uzun süre korumaya çalıştığı iki partili görünümü aşındırdığını savundu. AIPAC’in daha sonra bir Super PAC kurarak seçimlere doğrudan müdahil olmasının örgütün algılanışını değiştirdiğini ekledi.

Evangelical tabandaki çatlaklar

Clifton, Christian evangelical seçmenlerin Israel yanlısı siyasetin değişmez tabanı olduğu varsayımına da itiraz etti. Gaza’daki sivil ölümlerinin ve Israel’in Gaza, West Bank, East Jerusalem ile Lebanon’daki Christian topluluklara yönelik muamelesinin bu kesimde rahatsızlık yarattığını söyledi.

Ona göre Israeli hükümetinin ABD’de evangelical seçmenleri hedefleyen tanıtım kampanyalarına doğrudan para ayırması, desteğin zayıfladığına ilişkin kaygıyı gösteriyor. Bu faaliyetleri yürüten bazı kişilerin Foreign Agents Registration Act kapsamında kayıt yaptırdığını belirten Clifton, bu yöntemin daha önce Israel’den çok Gulf monarşilerinin ABD’de nüfuz oluşturma girişimleriyle ilişkilendirildiğini ifade etti.

Kamuoyu ile politika arasındaki para duvarı

Clifton, Democratic Party seçmenlerinin yaklaşık üçte ikisinin ABD’nin Israel’e yardımını tamamen azaltmasını istediğini, buna karşılık politikada henüz aynı ölçekte bir değişim görülmediğini söyledi. House of Representatives’taki (Temsilciler Meclisi) Demokratların çoğunluğunun yardımın kesilmesi yönünde oy kullandığını, ancak bunu teklifin kabul edilmeyeceğini bilerek yaptığını ileri sürdü.

“2012’den bu yana dokuz kişi seçim sistemimize 1,7 milyar dolardan fazla para koydu,” diyen Eli Clifton, bu kişilerin tamamının siyasi faaliyetlerinin ve bağışlarının başlıca nedeni olarak Israel’i gösterdiğini açıkladı.

Clifton’ın aktardığı verilere göre AIPAC’in Super PAC’i United Democracy Project, Michigan’daki tek bir Demokrat Parti Senato ön seçimini etkilemek amacıyla yaklaşık 30 milyon dolar harcadı ve Haley Stevens’ın Abdul El-Sayed karşısında seçilmesini destekledi; ancak bu girişim başarısız oldu. Clifton ayrıca kendi takip sisteminin, mevcut seçim döneminde Israel yanlısı Super PAC’lerin 168 milyon dolar topladığını ve 153 milyon dolar harcadığını gösterdiğini söyledi. Ön seçimler henüz bitmemişken harcamaların kasımdaki ara seçimlere kadar 250 milyon dolara yaklaşabileceğini tahmin etti.

Clifton, seçmen tutumu ile Washington’ın politikası arasındaki farkın en güçlü açıklamasının seçimlere aktarılan bu para olduğunu savundu. Ancak politika değişikliğinin henüz gerçekleşmediğini özellikle vurguladı ve kırılmanın önümüzdeki iki ila dört yıl içinde yaşanabileceğini yalnızca bir öngörü olarak sundu.

Antisemitizm ile Israel eleştirisini ayırma tartışması

Programda, Israel lobisinin eleştirisinin Jewish Amerikalılara yönelik komplo teorilerine dönüşme tehlikesi de ele alındı. Clifton, bütün Jewish seçmenlerin Israel’i önceliklendirdiği veya çifte sadakate sahip olduğu düşüncesini açıkça reddetti.

“Jewish insanların tamamının yabancı bir ülke olan Israel’i önceliklendirerek oy verdiğini ileri sürmek antisemitik bir klişedir,” diyen Eli Clifton, Jewish Amerikalılar için Israel’in genellikle düşük öncelikli bir seçim konusu olduğunu ifade etti.

Clifton, Jewish Amerikalıların en istikrarlı Democratic Party seçmen gruplarından biri olduğunu ve Republican Party daha güçlü biçimde Israel yanlısı hâle gelirken bile kitlesel olarak sağa kaymadığını söyledi. AIPAC, Anti-Defamation League (ADL) ve bazı siyasetçilerin lobi eleştirisini bütün Jewish Amerikalılara yönelik saldırı gibi göstermesinin yanlış olduğunu savundu.

Lustik de kendisinin ve Clifton’ın Jewish olduğunu hatırlatarak, mevcut Israeli hükümetine veya günümüzdeki Zionism biçimlerine mesafeli Jewish kesimlerin büyüdüğünü söyledi. Bununla birlikte büyük bağışçıların önemli bölümünün Jewish olmasının antisemitik komplo teorilerini besleyebilecek “kötü bir görüntü” oluşturduğunu kabul etti; fakat bu yoğunlaşmayı Jewish toplumunun bütünüyle değil, seçim yasaları ve Israel’in sağa kaymasıyla ilişkilendirdi.

Lustik, antisemitizm tanımının Israel’e yönelik meşru siyasi eleştirileri de kapsayacak ölçüde genişletildiğini ileri sürdü. Israel’i “kolektif Jewish” olarak tanımlamanın, ülkeye yöneltilen eleştirilerin bütün Jewish insanlara saldırı gibi sunulmasına imkân verdiğini söyledi. Israel karşıtı gösterilerin ve sloganların otomatik olarak antisemitik olay sayılmasının istatistikleri şişirdiğini savundu.

Bunun yanında Lustik, gerçek antisemitizmin yükselmesini de ciddi bir tehdit olarak nitelendirdi. Israel’in Gaza’daki askerî eylemlerini Jewish halkı adına yaptığını söylemesinin, Israeli politikalarla ilgisi olmayan Jewish insanlara yönelik saldırıları körükleyebileceğini ileri sürdü. Clifton ise tartışmadan kaçınmanın alanı hem antisemitlere hem de Israel ile bütün Jewish insanları özdeşleştiren lobi örgütlerine bıraktığını belirtti.

İfade özgürlüğü ve devlet gücü

Clifton, Israel’i veya ABD dış politikasını üniversite kampüslerinde eleştiren kişilerin cezalandırılmasının hem sağda hem solda First Amendment (Birinci Değişiklik) hassasiyetlerini harekete geçirdiğini söyledi. Maccabee Task Force’un üniversitelere federal fon baskısı uygulanması ve yeşil kart sahiplerinin sınır dışı edilmesi girişimlerini desteklediğini anlattı.

Kuruluşun başkanının aynı zamanda Trump’ın en büyük bağışçısı Miriam Adelson olduğunu ileri süren Clifton, küçük bir grubun seçim bağışlarının yanı sıra devlet gücünü de Israel eleştirisini bastırmak için kullanmaya çalıştığını savundu.

Lustik’e göre baskı yalnızca kişileri değil, bu eleştirilerin üretildiği üniversiteler, medya ve eğlence sektörü gibi kurumları da hedefliyor. Lisansların sorgulanması, mali cezalar, soruşturmalar ve sınır dışı etme tehditlerini bu çerçevede sıraladı. Jewish cemaatlerinin içinde de Israel konusunda derin ayrılıklar bulunduğunu, Orthodox olmayan bazı sinagoglarda hahamların cemaat bölünmesinden çekindikleri için Israel hakkında konuşamadıklarını öne sürdü.

İki devletli çözümden eşit haklar arayışına

Lustik, mevcut yerleşim düzeni nedeniyle Israel’in yaşayabilir bir Palestinian devleti kurulmasına izin verecek topraklardan çekilmeyeceğini düşündüğünü söyledi.

“Artık iki devletli çözüm diye bir şey yok,” diyen Ian Lustik, mevcut düzeni nüfusun yaklaşık yarısını siyasi haklardan dışlayan “sessiz apartheid” olarak tanımladı.

Lustik, gelecekte bütün nüfusun tek bir yönetim altında eşit haklara sahip olmasını hedefleyen uzun vadeli demokratik dönüşümü savundu. Kadınların, Blacklerin, Irish Catholics’in ve Jewishlerin geçmişte demokratik sistemlerden dışlanıp zaman içinde hak kazanmalarını örnek gösterdi. Bunun kesin bir yol haritası veya kısa vadeli “çözüm” olmadığını kabul etti; önceliğin işgalin sona ermesi ve eşit yurttaşlık olması gerektiğini belirtti.

Clifton ise iki devletli çözüme açık bir alternatif sunulamadığı gerekçesiyle mevcut Amerikan politikasının sürdürülmesini bir tuzak olarak nitelendirdi.

“Israel’in işgal kararına özel bir çözüm hazırlamak mutlaka bizim görevimiz değildir,” diyen Eli Clifton, çözümün esas olarak Israelis, Palestinians ve bölgedeki diğer toplumlar tarafından bulunması gerektiğini vurguladı.

ABD’nin askerî yardım ve diplomatik korumasının bölgesel çözüm arayışını kolaylaştırıp kolaylaştırmadığının sorgulanmasını istedi. Lustik de siyasette herkesin sonsuza kadar mutlu olacağı nihai çözümlerden çok, bugünkünden “daha iyi sorunlara” ulaşmanın mümkün olduğunu söyledi. Eşit demokrasi kurmanın güçlüklerini; işgal, savaş ve baskı düzenini sürdürme sorunlarından daha tercih edilir gördüğünü ifade etti.

Lobinin gücünde olası kırılma

Clifton, lobinin kamuoyu desteğini kaybettiği ve Israel meselesinin düşük öncelikli olmaktan çıkarak olumsuz anlamda yüksek öncelikli bir konuya dönüştüğü bir “son aşamadan” geçildiğini düşündüğünü söyledi. Democratic Party içinde yardımın kesilmesini isteyenlerin çoğunluğa ulaştığını, Republican Party seçmenleri arasında da benzer görüşün büyüdüğünü aktardı.

Buna rağmen kırılmanın zamanını tahmin etmenin mümkün olmadığını vurguladı. Lobinin seçim parası, devlet gücü ve yabancı bir hükümetin çıkarlarının kesiştiği baskıcı araçlara daha fazla başvurabileceğini savundu. Tarihsel olarak kamuoyuna uzun süre karşı koymanın çoğunlukla başarısız olduğunu, fakat bu süreçte büyük zarar verilebileceğini söyledi.

Clifton, lobi yöneticileri ile finansörlerinin mücadeleyi kendi varlıkları açısından “varoluşsal” gördüğünü değerlendirdi. Konuklar, ABD politikasında anlamlı değişimin henüz ortaya çıkmadığı konusunda birleşirken, kamuoyu ile Washington arasındaki farkın giderek daha zor sürdürülebilir hâle geldiğini savundu.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol