Douglas Macgregor: İran’a Yönelik Liderlik Suikastları Daha Sert Bir Yönetim Doğurdu
Judging Freedom’ın İngilizce yayımlanan bölümünde sunucu Andrew Napolitano ile emekli Albay Douglas Macgregor, Benjamin Netanyahu ve Donald Trump’ın İran savaşındaki rolünü, İran’ın siyasi liderliğine yönelik suikastların sonuçlarını ve çatışmanın ülkenin yönetim yapısını nasıl sertleştirdiğini ele aldı. Görüşmenin merkezinde, lider kadroyu ortadan kaldırarak İran’ı zayıflatma girişiminin ters tepmiş olabileceği ve savaşın daha sert, daha bütünleşmiş bir İran ortaya çıkardığı yönündeki değerlendirme vardı.
Netanyahu, Trump ve savaşa katılma kararı
Napolitano, değerlendirmesine Benjamin Netanyahu’nun Donald Trump üzerindeki etkisine ilişkin kesin bir iddiayla başladı. Ona göre Netanyahu, Trump’ı yalnızca İran’a karşı savaşa katılmaya değil, ülkenin en üst düzey dini liderine yönelik suikast girişimine de ikna etmişti.
“Benjamin Netanyahu, Trump’ı yalnızca bu saçma savaşa ikna etmekle kalmadı; onu Ayatollah’a yönelik bir suikasta katılmaya da ikna etti,” diyen Andrew Napolitano, savaş kararını ve liderliği hedef alan operasyonu aynı siyasi sürecin parçaları olarak sundu.
Napolitano’nun anlatımında savaş, Washington’ın kendi başına geliştirdiği bir stratejiden ziyade Netanyahu’nun Trump üzerindeki etkisinin sonucu olarak tarif edildi. Ancak bu iddiayı destekleyen belgeler veya karar alma sürecine ilişkin ayrıntılar görüşmede sunulmadı. Bu nedenle Netanyahu’nun Trump’ı savaşa “ikna ettiği” değerlendirmesi, Napolitano’nun görüşü olarak aktarıldı.
Sunucu ayrıca önceki Ayatollah’ın savaşın ilk aşamasında öldürüldüğünü söyledi. “Ayatollah, ilk 48 saat içinde öldürüldü,” diyen Andrew Napolitano, liderliğe yönelik saldırının çatışmanın hemen başında gerçekleştiğini belirtti.
Napolitano, öldürülen Ayatollah’ı nükleer silahlara karşı çıkan ve görece ılımlı bir lider olarak tanımladı. Yerine geçen oğlunun nükleer silahlar konusundaki tutumunun ise henüz bilinmediğini söyledi. Bununla birlikte yeni liderin siyasi çevresine bakıldığında, babasıyla aynı ölçüde ılımlı sayılamayacağını savundu.
“Oğlunun nükleer silahlar konusunda nerede durduğunu bilmiyoruz; fakat çevresinde topladığı sertlik yanlılarına bakılırsa kesinlikle ılımlı değil,” diyen Andrew Napolitano, yeni yönetimin bileşiminin İran’ın bundan sonraki yönü hakkında önemli bir gösterge olduğunu ifade etti.
Napolitano bu çerçevede Macgregor’a, saldırıların daha uzlaşmacı bir yönetim yerine daha sert bir liderlik doğurduğu yönündeki değerlendirmesine katılıp katılmadığını sordu. Macgregor, sunucunun temel tespitine karşı çıkmadı; aksine bu görüşü daha geniş bir askerî ve tarihsel bağlama yerleştirdi.
Liderliği ortadan kaldırma stratejisinin ters tepmesi
Douglas Macgregor, İran konusunda Max Blumenthal’ın da benzer değerlendirmelerde bulunduğunu hatırlattı. Ayrıca adını Arta Moeini olarak andığı kişiyi İran ve bölge hakkında “gerçek bir uzman” diye nitelendirdi. Macgregor’a göre İran’da yaşananları anlamak için yalnızca öldürülen kişilere değil, onların ardından göreve gelen kadroların niteliğine bakmak gerekiyordu.
“Evet, savaşın başlangıcında orada bulunan liderliği ortadan kaldırdınız; fakat şaşırtıcı olmayan biçimde onların yerine yükselen insanlar daha sert, daha saldırgan ve sizinle iş birliği yapmaya temelden daha az yatkın çıktı,” diyen Douglas Macgregor, liderliği hedef alan saldırıların beklenen siyasi sonucu üretmediğini savundu.
Macgregor’un temel argümanı, bir devletin üst düzey kadrolarını öldürmenin veya “ortadan kaybetmenin” o devleti otomatik olarak zayıflatmayacağıydı. Eski ve uzun süredir görev yapan liderlerin yerini genç, yeni fikirlere sahip ve savaşa doğrudan tepki veren kişilerin alabileceğini söyledi. Böyle bir değişimin, saldırıyı gerçekleştiren taraf açısından daha güç bir rakip yaratabileceğini değerlendirdi.
Bu yaklaşımda suikastların sonucu yalnızca kadro değişikliği değildi. Macgregor, saldırıların yeni yöneticilerin tutumunu, risk algısını ve uzlaşmaya bakışını da değiştirdiğini öne sürdü. İran’ın başlangıçtaki liderliğiyle müzakere etme ihtimali bulunurken, savaş sırasında yükselen kadroların dışarıdan gelen baskıyı varoluşsal bir tehdit olarak gördüklerini savundu.
“Belirli, daha yaşlı ve uzun süredir o görevlerde bulunan insanları ortadan kaldırıp onların yerine genç kişileri, yeni gözlere ve yeni fikirlere sahip kadroları getirdiğinizde, işler sizin açınızdan gerçekten daha zor hâle gelebilir,” diyen Douglas Macgregor, kadro yenilenmesinin her zaman saldırganın lehine işlemediğini vurguladı.
Macgregor’a göre sonuçta saldırıyı başlatan taraf, savaşın başında hedef aldığı kişilerden daha etkili veya daha kararlı rakiplerle mücadele etmek zorunda kalabilirdi. “Sonunda, başlangıçta ortadan kaldırdığınız kişilerden daha iyi insanlarla savaşırken bulabilirsiniz kendinizi,” diyen Douglas Macgregor, liderliği yok etmeye dayalı stratejinin taşıdığı riski bu sözlerle açıkladı.
Bölümde İran’ın yeni lider kadrosundan kişilerin adları, görevleri veya açıkladıkları somut politikalar ayrıntılı biçimde ele alınmadı. Macgregor’un değerlendirmesi, yeni yönetimin bileşiminin sertlik yanlısı olduğu ve bu kadronun eski yönetime göre iş birliğine daha kapalı davranacağı varsayımına dayanıyordu.
Sovyet ordusu üzerinden yapılan tarihsel karşılaştırma
Macgregor, liderlik tasfiyelerinin beklenmedik sonuçlar doğurabileceğini açıklamak için Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası arasındaki savaşa başvurdu. Joseph Stalin’in yaklaşık 50 bin ila 60 bin Sovyet ordu subayını öldürttüğünün tahmin edildiğini söyledi.
Macgregor’a göre Alman genelkurmayındaki birçok kişi, bu tasfiyelerin Sovyet silahlı kuvvetlerinin harekât yürütme kapasitesine ağır zarar verdiğine inanmıştı. Alman subayları, deneyimli kadroların ortadan kaldırılması nedeniyle Sovyet ordusunun zayıfladığını ve savaşta etkili bir karşılık veremeyeceğini düşünüyordu.
Ancak Macgregor, bu gelişmenin başka bir yönü bulunduğunu belirtti. Uzun süredir görev yapan kadroların tasfiye edilmesi, onların yerini daha genç ve farklı düşünen kişilerin almasına da yol açmıştı. Bu yeni isimlerin bazı durumlarda seleflerinden daha yetenekli veya daha zorlayıcı rakipler hâline geldiğini savundu.
Macgregor’un İran ile Sovyetler Birliği arasında kurduğu bağlantı, iki ülkenin siyasal sistemlerinin benzer olduğu iddiasına dayanmıyordu. Karşılaştırmanın odak noktası, bir devletin lider veya komuta kadrosunu ortadan kaldırmanın o devletin direncini mutlaka kırmayacağıydı. Ona göre dışarıdan bakan taraf, kadro kaybını yalnızca zayıflık olarak okuyarak yerine gelecek kişilerin özelliklerini gözden kaçırabilirdi.
İran örneğinde de benzer bir hesap hatası yapıldığını savunan Macgregor, savaşın ilk aşamasında gerçekleştirilen suikastların daha yumuşak bir yönetim doğurmadığını söyledi. Napolitano’nun yeni Ayatollah’ın nükleer silahlar konusundaki yaklaşımının bilinmediği yönündeki uyarısı da bu belirsizliğin önemli bir parçasını oluşturdu. Görüşmede yeni liderin nükleer silah edinmeye karar verdiği ileri sürülmedi; yalnızca önceki liderin karşıt tutumunun halefi bakımından güvence sayılamayacağı belirtildi.
Dayton Accords ve Yugoslavya deneyimi
Macgregor daha sonra değerlendirmesini 1995’teki Dayton Accords (Dayton Anlaşmaları) sırasındaki kişisel gözlemlerine taşıdı. General Wesley Clark’ın Büyükelçi Richard Holbrooke’a danışmanlık yaptığı dönemde görüşmelerde bulunduğunu ve Avrupalı yetkililer ile Bill Clinton yönetiminin üyeleri arasındaki konuşmaları dinlediğini anlattı.
Macgregor’a göre bazı Avrupalılar ve Clinton yönetimi mensupları, Balkanlar’daki toplulukların temelde birbirine benzediğini ve sonunda yeniden bir araya gelerek birbirlerini anlayabileceklerini düşünüyordu. Kendisi ise Yugoslavya’daki iç savaş başlamadan önce var olan insanların, savaş sırasında yaşananlardan sonra aynı kişiler olarak görülemeyeceğini anlatmaya çalıştığını söyledi.
Bu noktada Macgregor, savaşın toplumlar üzerindeki dönüştürücü etkisini sıraladı: Çok fazla kan dökülmüş, aileler öldürülmüş, arkadaşlar, oğullar ve babalar hayatını kaybetmiş, kadınlar saldırıya ve tecavüze uğramıştı. Ona göre bütün bunların ardından tarafların geçmişi kolayca geride bırakmasını beklemek gerçekçi değildi.
“Bu insanların birbirlerine sarılıp ‘Geçmiş geçmişte kaldı, birbirimizi sevelim ve anlaşalım’ demesini mi bekliyorsunuz?” diyen Douglas Macgregor, Yugoslavya’daki şiddetin toplumsal uzlaşma koşullarını kökten değiştirdiğini açıkladı.
Macgregor bu beklentiyi “saçmalık” olarak nitelendirdi. Savaş öncesindeki kimliklerin, ilişkilerin ve siyasi hesapların kitlesel kayıpların ardından aynı kalmadığını savundu. Onun anlatımında çatışma, yalnızca mevcut anlaşmazlıkları silahlı biçimde sürdüren bir süreç değil, tarafları kalıcı olarak değiştiren bir deneyimdi.
Bu tarihsel örnek, Macgregor’un İran hakkındaki değerlendirmesinde merkezi bir yere sahipti. İranlıların da savaş başlamadan önceki siyasi ve toplumsal tutumlarıyla değerlendirilmemesi gerektiğini ileri sürdü. Saldırılar, liderlerin öldürülmesi ve insanların yakınlarını kaybetmesi sonucunda İran toplumunun ve devletinin farklı bir niteliğe büründüğünü öne sürdü.
“Varoluşsal savaş” ve yeni bir İran değerlendirmesi
Macgregor, İran açısından çatışmanın sınırlı hedefleri bulunan geçici bir askerî karşılaşma olarak görülmediğini savundu. Ona göre İranlılar yaşananları devletlerinin ve toplumlarının varlığına yönelik bir savaş olarak değerlendiriyordu. Bu algının, daha sert ve daha uyumlu bir siyasi düzenin ortaya çıkmasını teşvik ettiğini söyledi.
“Onlar açısından bu, varoluşsal bir savaş,” diyen Douglas Macgregor, İran’da yeni bir nüfusun ve yeni bir devlet yapısının ortaya çıktığını savundu.
Macgregor’un “yeni nüfus” ifadesiyle kastettiği, savaşın kayıpları ve şiddeti nedeniyle siyasi tutumu değişmiş bir toplumdu. Balkanlar örneğinde olduğu gibi, çatışma öncesindeki insanların savaş sonrasında aynı beklentilere, aynı uzlaşma isteğine veya aynı tehdit algısına sahip olamayacağını ileri sürdü.
Arta Moeini’nin de “yeni bir devlet” ve “yeni bir Islamic Republic” ortaya çıktığı görüşünü savunduğunu söyleyen Macgregor, İran’ın geçmişte karşılaşılan yapıdan daha sert bir hâle geldiğini değerlendirdi. “Geçmişte karşılaştığımız her şeyden çok daha sert, çok daha güçlü, çok daha bütünleşmiş ve çok daha kararlı yeni bir Islamic Republic ortaya çıkıyor,” diyen Douglas Macgregor, bunun önceki dönemle karşılaştırıldığında belirgin bir değişim olduğunu vurguladı.
Bu sonuç, görüşmede dile getirilen ana tezi oluşturdu: Netanyahu ve Trump’a atfedilen liderlik suikastı stratejisi İran’ı daha uyumlu veya zayıf hâle getirmedi; Macgregor’a göre tam tersine, daha sert kadroların yükselmesini ve devletin savaş çevresinde bütünleşmesini sağladı. Napolitano ile Macgregor bu temel değerlendirme üzerinde anlaşırken, bölümde savaşı veya liderliği hedef alan operasyonları savunan karşıt bir görüşe yer verilmedi.