Tucker Carlson

Brandon Weichert ve Tucker Carlson: “Amerikan Sonrası Ortadoğu” İsrail, İran ve ABD’yi Nasıl Sarsıyor?

Kaynak dili Arapça olan transkriptte Tucker Carlson, ABD, İsrail, İran ve Lübnan ekseninde büyüyen savaşın siyasi, askeri ve ekonomik sonuçlarını değerlendirdi; programın ikinci bölümünde jeopolitik analist Brandon Weichert ile ateşkes, Hürmüz Boğazı, mühimmat stokları ve “Amerikan sonrası Ortadoğu” ihtimali konuşuldu. Bölüm, Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin sınırları, İran’la savaşın maliyeti ve bölgesel güç dengesinin değiştiği iddiaları nedeniyle önem taşıyor.

Kayıp Sayıları, Lübnan ve Savaşın Gerekçesi

Carlson açılışta savaş dönemlerinde ölü ve kayıp sayılarına güvenilemeyeceğini söyledi. Rusya-Ukrayna savaşında da, İran’la savaşta da gerçek rakamların bilinmediğini belirten Carlson, buna rağmen resmi sayıların “daha derin bir gerçeği” gösterebileceğini savundu. “Savaş zamanlarında ölü ve kayıp sayılarına asla güvenilemez,” diyen Tucker Carlson, hükümetlerin ve savaşan tarafların ölü sayılarını çarpıttığını belirtti.

Carlson’a göre İran tarafında resmi ölü sayısı 3.664’tü ve bunun içinde savaşçılarla siviller birlikte sayılıyordu. Ancak onun vurguladığı asıl nokta, son üç ayda en yüksek can kaybının İran’da değil Lübnan’da yaşandığı iddiasıydı. Carlson, İsrail’in Lübnan’da çoğu sivil olmak üzere 4.000’den fazla kişiyi öldürdüğünü söyledi. Lübnan’ın Ortadoğu’da Hristiyan devlet başkanı ve Hristiyan ordu komutanına sahip tek ülke olduğunu belirterek, bu savaşın İsrail’in İran tehdidini gerekçe gösterip başka bir cephe açtığını gösterdiğini savundu.

Carlson, İsrail’in ABD’yi İran’da rejim değişikliği savaşına ikna ettiğini, sonra da bu savaşı Lübnan’a saldırmak için kullandığını ileri sürdü. “Bu iyi bir dost değildir; bu, cömertliğinizi, sadakatinizi ve sürekli yardımınızı istismar eden bir dosttur,” diyen Tucker Carlson, İsrail’in ABD’ye karşı fiilen ihanet ettiğini savundu. Carlson, Hizbullah’ın İsrail’e düşman olduğunu kabul ettiğini, ancak bunun İsrail’in Lübnan topraklarını almak istediği gerçeğini ortadan kaldırmadığını söyledi.

İran Tehdidi, ABD’nin Geri Çekilmesi ve İsrail’in Hesabı

Carlson, İsrailli liderlerin Amerikan başkanını İran’ın yakın ve ciddi bir nükleer tehdit oluşturduğuna ikna ettiğini; bunun, başkanın daha önce 12 günlük savaşta bu tehdidin bertaraf edildiğini söylemesine rağmen yapıldığını iddia etti. Ona göre nükleer program, rejim değişikliği, lider suikastları ve okul hedeflemeleri için kullanılan bir bahaneydi.

Carlson, ABD’nin İran’la savaştan “öldürerek çıkamayacağını” söyledi. Hürmüz Boğazı’nın askeri güçle açılabileceğine dair kimsenin net bir plan sunmadığını belirtti. Enerji fiyatlarının küresel piyasalara bağlı olduğunu, benzin, dizel, ısınma yağı ve jet yakıtının aşırı pahalanması halinde ekonomik çöküş ve kaos yaşanabileceğini savundu. Ona göre ABD’nin geri çekilmesi “utanç verici” olsa da seçenekler içinde en az kötü olanıydı.

İsrail açısından ise Carlson, bunun felaket olduğunu söyledi. İsrail’in İran’ı felç etmeyi, ülkeyi savaşan gruplara bölmeyi ve küresel aktör olmaktan çıkarmayı hedeflediğini; fakat sonuçta İran’ın daha güçlü göründüğünü ileri sürdü. Carlson’a göre İran, devlet başkanı ve üst düzey liderleri öldürülmesine rağmen çökmemiş, dünya kamuoyuna “en güçlü koalisyona dayanabilen küçük haydut devlet” görüntüsü vermişti.

JD Vance Uyarısı ve Randy Fine’ın Tepkisi

Programda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İsrail hükümetine yönelik sözleri geniş yer tuttu. Vance, İsrail’de bazı hükümet üyelerinin anlaşmaya ve Başkan Donald Trump’a kişisel biçimde saldırmasından rahatsız olduğunu söyledi. “İsrail Devleti hükümetinde olsaydım, bütün dünyada kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım,” diyen JD Vance, Trump’ın İsrail’e sempati duyan tek büyük güç lideri olduğunu vurguladı.

Carlson, bu sözleri bir saldırı değil, gerçekliğin hatırlatılması olarak yorumladı. ABD’nin son aylarda İsrail savunması için İsrail’in kendisinden daha fazla harcama yaptığını belirten Carlson, Vance’in aslında “sizin savunmanızı biz ödüyoruz, bu nedenle bizim çıkarlarımız da önemlidir” dediğini savundu.

Buna karşı Temsilciler Meclisi üyesi Randy Fine, Vance’in açıklamalarını “uygunsuz” ve “iğrenç” bulduğunu söyledi. “İsrail Devleti Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulmadı; Yahudi halkının kanı, teri ve gözyaşlarıyla kuruldu,” diyen Randy Fine, Vance’in tarihe dönüp bakması gerektiğini belirtti. Carlson ise Fine’ın Holokost’u ABD’ye karşı suçluluk dayatmak için kullandığını savundu ve ABD’nin Nazi rejimine karşı savaşırken yüz binlerce asker kaybettiğini hatırlattı.

Medya, İsrail Eleştirisi ve Batı Medeniyeti Tartışması

Carlson, Fox News’in son dönemde askeri operasyonları sorgulamadan destekleyen bir çizgiye kaydığını iddia etti. Sean Hannity ile Senatör John Fetterman arasındaki konuşmayı örnek gösterdi. Hannity, İsrail’e yönelik “derin nefretin” nedenini sordu; Fetterman ise İsrail’e karşı olmanın Amerika’ya ve Batı medeniyetine karşı olmak anlamına geldiğini savundu. “İsrail’e böyle bir küçümseme duyuyorsanız, elbette Amerika karşıtısınız, Batı medeniyeti karşıtısınız,” diyen John Fetterman, İsrail eleştirisini anti-kapitalizm ve Amerikan yaşam tarzına düşmanlıkla ilişkilendirdi.

Carlson bu görüşe karşı çıktı. İsrail’in sosyalist ilkeler üzerine kurulmuş bir ülke olduğunu, serbest piyasa ülkesi olarak tanımlanamayacağını söyledi. Daha önemlisi, Batı medeniyetinin temelinde adalet, yani suçlunun cezalandırılıp masumun korunması ilkesi olduğunu savundu. “Ben İsrail politikalarına tam da Batı medeniyetini savunduğum için karşı çıkıyorum,” diyen Tucker Carlson, kan bağına dayalı suç anlayışının Batı adalet anlayışıyla çeliştiğini ifade etti.

Weichert: Ateşkes Kırılgan, Hürmüz Kritik

Brandon Weichert, programın ikinci bölümünde sahadaki durumun önceki haftaya göre daha iyi göründüğünü, ancak bunun düşük bir çıta olduğunu söyledi. Ona göre masada yalnızca ABD ve İran yoktu; İsrail üçüncü aktördü ve müzakerelere taraf olmasa da kendisini bu müzakerelerle bağlı görmüyordu. “Bu üç taraflı bir mesele; üçüncü taraf İsrail ve onlar kendilerini yürüyen müzakerelerle bağlı saymıyor,” diyen Brandon Weichert, Trump’ın İsrail’e sert biçimde baskı yapmaması halinde 60 günlük geçici ateşkesin bozulabileceğini savundu.

Weichert, programın kaydedildiği gün düşmanlıkların yeniden başlamadığını ve Hürmüz Boğazı’ndan 43 geminin geçtiğini söyledi. Ancak bunun savaş öncesi kapasitenin yalnızca yüzde 20-30’u olduğunu belirtti. Savaş öncesi günlük bazda 120-140 konteyner ve petrol gemisinin geçtiğini, bunun haftada yaklaşık 100 milyon varil petrol anlamına geldiğini söyledi. “Şu anda buna yakın bile değiliz,” diyen Brandon Weichert, Washington’da görülen iyimserliğin abartılı olduğunu değerlendirdi.

Petrol fiyatının varil başına 72 dolar seviyesinde olduğunu, bunun geçici bir arz fazlasından kaynaklandığını savundu. Çin’in 1,4 milyar varillik stratejik petrol rezerviyle küresel piyasadan gönüllü olarak çekildiğini, Çin tekrar alıma başladığında fiyatlar üzerinde baskı oluşacağını söyledi.

Mühimmat Stokları ve ABD’nin Stratejik Yenilgisi

Weichert, ABD’nin savaş boyunca ciddi mühimmat tükettiğini iddia etti. Patriot balistik füze önleyicilerinin yaklaşık yüzde 50’sinin, THAAD önleyicilerinin yüzde 50 ila 80’inin kullanıldığını; Tomahawk seyir füzesi stokunun yaklaşık üçte birinin tüketildiğini söyledi. Ayrıca JASSM, PrSM, SM-3 ve SM-6 gibi sistemlerde de büyük kullanım olduğunu belirtti.

Yenileme takvimi konusunda Weichert, PrSM stoklarının yıl sonuna, JASSM’lerin gelecek yıl ortasına, SM-3 ve SM-6 deniz savunma füzelerinin 2028 ortasına, Patriot ve THAAD önleyicilerinin ise muhtemelen 2030’a kadar toparlanamayacağını söyledi. Tomahawkların yerine konmasının beş yıl alabileceğini belirtti. “ABD bir savaş başlattı ve hemen kaybetti,” diyen Brandon Weichert, İran’ın stratejik düzeyde zafer kazandığını savundu.

Weichert’e göre bu gelişmeler “Amerikan sonrası Ortadoğu”yu hızlandıracak. Yeni dengede Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin belirleyici güçler olacağını söyledi. Türkiye’nin savunma sanayi tabanını ve KAAN savaş uçağı projesini örnek göstererek, Ankara’nın artık NATO ya da ABD’ye tam bağımlı olmadığını savundu.

Katar, Lübnan ve İsrail’in Bölgesel Yalnızlaşması

Weichert, İsrail’in Katar’daki Hamas müzakerecilerine yönelik saldırısının bölgedeki algıyı değiştirdiğini söyledi. Carlson’ın tarih düzeltmesiyle olayın eylül ayında gerçekleştiği konuşuldu. Weichert’e göre bu saldırı, Körfez ülkelerinin “asıl sorun İran değil, İsrail olabilir” diye düşünmesine yol açtı. ABD’nin diplomatik ve askeri desteği nedeniyle Arap ülkelerinin Washington’a da mesafe koymaya başladığını savundu.

Mısır’ın da Gazze’deki Filistinlilerin Sina’ya itilmesi ihtimali nedeniyle İsrail’e karşı daha temkinli hale geldiğini söyledi. Weichert, önümüzdeki beş yılda bölgesel odağın İran’ı çevrelemekten İsrail’i çevrelemeye kayabileceğini öngördü.

Nükleer Risk, Lübnan Savaşı ve Askeri Efsaneler

Carlson, İsrail’in kendisini gerçekten tehdit altında hissettiğini ve bu nedenle tehlikeli bir aktöre dönüşebileceğini söyledi. Weichert, İsrail’in nükleer silah kullanma ihtimalinin “gerçek” olduğunu, ancak bu aşamada en olası senaryo olarak görmediğini belirtti. Netanyahu sonrası bir hükümetin daha kurnaz davranabileceğini savundu.

Lübnan konusunda Weichert, İsrail’in ülkenin yarısını değil, yaklaşık yüzde 25’ini ele geçirdiğini söyledi. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin 2006 taktikleriyle 2026 Hizbullah gücüne karşı savaştığını, Merkava tanklarını kentsel alanlara sürdüğü için ağır kayıplar verdiğini savundu. Yaklaşık 60 Merkava tankının kaybedilmiş olabileceğini belirtti. İsrail’in güney Lübnan’da “Gaza modeli” denilen boşaltılmış bir güvenlik bölgesi oluşturmak istediğini, ancak modern savaş koşullarına uyum sağlayamadığını söyledi.

ABD Ordusu, Kongre ve Hesap Verme Sorunu

Carlson ve Weichert, uçak gemilerinin modern savaşta uygun olup olmadığını tartıştı. Weichert, uçak gemilerinin bugünkü savaş tiplerine “hiç uygun olmadığını” ve kendilerini savunmakta zorlandığını söyledi. Operation Prosperity Guardian kapsamında ABD’nin Kızıldeniz’den fiilen çıkarıldığını, Husilerin Amerikan donanmasına ciddi zorluk yaşattığını iddia etti.

İkili, ABD askeri komuta yapısında da bir kırılma olduğunu savundu. Weichert, Kongre’nin savaş sonrası değerlendirme oturumları düzenlemesi ve Pentagon’u mühimmat stokları, planlama hataları ve operasyonel başarısızlıklar konusunda sorgulaması gerektiğini söyledi. Carlson ise Amerikan ordusunun büyüklüğüne dair övgülerin hesap verebilirliği azalttığını savundu.

İç Siyaset, İstihbarat ve Çıkış Stratejisi

Son bölümde Carlson, İsrail’i nasıl dizginlemek gerektiğini sordu. Weichert, Trump’ın İsrail’e yardım ve istihbarat paylaşımının kademeli biçimde azaltılacağını açıkça söylemesi gerektiğini savundu. ABD’nin bölgeden çekilmesi, Arap ülkeleriyle askeri angajman yerine ticarete odaklanması gerektiğini belirtti.

Müzakere sürecine dair Weichert karamsardı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı tamamen açmakta ağır davranacağını, ABD’nin de anlaşmadaki yükümlülüklerini yerine getireceğine dair güven vermediğini söyledi. Carlson ise ara seçimlerden sonra ABD’de İsrail’e yönelik geleneksel Kongre desteğinin sürdürülemez hale gelebileceğini savundu. Tom Cotton, Lindsey Graham, FISA, Director of National Intelligence ve istihbarat paylaşımı tartışmaları üzerinden, Amerikan çıkarları ile İsrail çıkarları arasındaki ayrımın daha görünür hale geldiğini ileri sürdü.

Programın sonunda Weichert, enerji ve tarım risklerine dikkat çekti. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının dünya tarım tabanının üçte birini etkileyebileceğini, üre gübresi eksikliğinin gelecek yıl gıda arzında sorun yaratabileceğini savundu. Kapanışta Carlson, konuyu “karanlık” bulduğunu ancak Weichert’in analizinden yararlandığını söyledi.

Savaşlardaki Kayıp Rakamları

Konuşmacı: Savaş zamanlarında ölü ve kayıp sayılarına kesinlikle güvenilemez; hükümetler ve savaşan taraflar her zaman yalan söylemiş, ölü sayılarını çarpıtmıştır. Bu tür çatışmalarda yalın ve açık hakikati asla bulamazsınız.

Dört buçuk yılın ardından, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda kaç Rus, Ukraynalı ya da başka ülkelerden insanın öldüğüne dair gerçek bir fikrimiz yok. Elbette Iran ile savaşta kaç kişinin öldüğünü de kesin olarak bilmiyoruz. Ama resmi rakamlar ne kadar mevcutsa, onlara bakmanın ilginç olacağını düşündük.

Bu arada kaç Amerikalının öldüğünü de kesin olarak bilmiyoruz. Resmi sayı on altı olabilir. Bu doğru mu? Umarız daha fazla değildir... Her ölüm bir trajedidir, ama bilmiyoruz. Yine de resmi rakamlar var. Bu yüzden, yalnızca bir alıştırma olarak, belki daha derin bir gerçeği açığa çıkarabilecek bir şey olarak, rakamları az önce çıkardık.

Iran tarafında resmi sayı yaklaşık üç bin altı yüz. Üç bin altı yüz altmış dört; sayı bu. Ölen Iranlılar, savaşçılar ve siviller. Savaşlarda her zamanki gibi çoğunluk siviller. Üç bin altı yüz.

Ama bir ülkedeki en büyük toplam ölüm sayısı bu değil. United States ve Israel tarafından başlatılan bu Middle East savaşının patlak vermesinden bu yana geçen üç ay içinde en yüksek ölü sayısı Iran’da değil, bir Gulf ülkesinde değil, Lebanon’da.

Diğer Ses: Lebanon mı?

Konuşmacı: Evet. Dört binden fazla Lebanese, neredeyse tamamı sivil, Israel tarafından öldürüldü... Israel ve United States Iran’a karşı savaşı başlattığından beri.

Bunu bir saniye düşünün. Yine, bu rakamların doğruluğuna hiç güvenmiyoruz; ama rakamların göreli ölçeğine bakınca, Lebanon’daki ölülerin Iran’dakilerden fazla olması doğru görünüyor. Eğer bu bile gerçeğe yakınsa, size çarpıcı bir şey söylüyor. Dikkat ediyorsanız zaten bildiğiniz bir şeyi söylüyor: Israel, United States hükümetini pohpohlayarak, ikna ederek, tehdit ederek ya da bunu nasıl yaptıysa, kendi adına ve kendisiyle ortak olarak Iran’da rejim değişikliği savaşına soktu.

Israel, Lebanon ve Savaşın Genişlemesi

Israel ve United States bu savaşa farklı hedeflerle birlikte girdiler, ama bir şekilde ortak oldular. Sonra Israel hemen bu savaşı başka bir yeni savaş başlatmak için bahane olarak kullandı: komşusu Lebanon’a karşı.

Lebanon, Middle East’te Hristiyan bir devlet başkanına ve Hristiyan bir ordu komutanına sahip tek ülke; bütün bölgede yarı Hristiyan denebilecek tek ülke. Orada, Hristiyanlar ve diğerleri arasından, koalisyonun Iran içinde öldürdüğünden daha fazla insan öldürüldü.

Bunu bir saniye düşünün. Bunun Israel’in Lebanon’a, Hezbollah’a ya da Hezbollah, adına ne diyorsak, supposedly savaş halinde oldukları Iran destekli Shia milisine karşı tutumu hakkında ne söylediğini düşünün. Bir de bu çatışmada onları finanse eden taraf olarak bize nasıl baktıklarını düşünün.

Kendinizi, evine giren ve ailesini yok etmek üzere olan bir suç çetesinden kendisini kurtarmanız için size yalvaran bir arkadaşınızın yanında hayal edin. Siz de bütün samimiyetinizle yardımına koşuyorsunuz. Bu varoluşsal bir mesele. Kıyafetinizle, silahınızla gidiyorsunuz. O çeteye karşı sert ve şiddetli bir savaşa giriyorsunuz. Ama o, siz onun adına savaşmak için kendinizi feda ederken kaçıp barışçıl komşusunu öldürüyor ve evini tamamen yağmalıyor.

Ona öfkeyle sorarsınız: Ne yapıyorsun? Bana senin için, dostluğumuz için savaşmamı, hayatının ve geleceğinin bu savaşa bağlı olduğunu söyledin. Bu savaşı kazanmaya bağlı olduğunu söyledin. Beni katılmaya ikna ettiğin savaşa girdiğim anda kaçtın... ve mülklerinin büyüklüğünü artırmak için başka bir savaş başlattın.

Bu iyi bir arkadaş değildir. Bu, senin cömertliğini, mutlak sadakatini, sürekli yardımını kullanan bir arkadaştır. Bu aslında sana ihanet etmiş biridir.

Ve bu, aslında Israel’in son dönemde United States’a karşı yaptığı şeyin neredeyse gerçek resmidir.

Iran Tehdidi Anlatısı

Israeli liderler bizi her nasıl olduysa ikna etmeyi başardı. Amerikan Başkanının danışmanlarının ve istihbarat liderlerinin tavsiyelerini aştılar ve onu, daha önce bu tehlikenin on iki günlük savaş sırasında tamamen etkisiz hale getirildiğini açıkça söylemiş olmasına rağmen, yakın ve ciddi bir Iran nükleer tehdidi olduğuna ikna ettiler.

Şimdi, hatırlayacağınız gibi, bütün nükleer tesisleri daha önce yok edilmiş olmasına rağmen, bu tehdidin yeniden gündeme geldiğini iddia ediyorlar. Bu sözde tehdidin etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu.

Nükleer program, rejim değişikliği, liderlerin suikasta uğratılması ve yakın zamanda gördüğümüz gibi okulların hedef alınması için zayıf bir bahaneydi. Bunu sadece Israel için yapmamız gerekmiyordu; yabancı bir ülke adına savaşmak ihanettir. Bunu kendimiz ve dünya için yapmalıydık. Iran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilemez.

Neredeyse nükleer silaha ve Miami’yi yok edecek kıtalararası füzelere sahipler. İzin verirsek bunu kesinlikle yapacaklar, çünkü deliler. Öldürmek, yaşama nedenleri. Özgürlüklerimiz yüzünden bizden nefret ediyorlar. Bu Batılı akla mantıklı gelmez; ama buna karşılık Iranlılar her sabah, Batı’yı öldürmeye ve yok etmeye tamamen kararlı şekilde uyanıyorlar, çünkü biz Batı’yız.

Sadece bu temelde, yalnızca buna dayanarak, bütün hayatlarını bizi öldürmek için kitle imha silahları inşa etmeye adadılar. Bu yüzden önce bizim onları öldürmemiz gerekir.

Bu kelimesi kelimesine gerçek; yalnızca Donald Trump’ın söylediği sözler değil, Amerikan başkanlarının kırk yıldır tekrarladığı şeydir. Onlar mantıklı motivasyonları ya da bakış açıları olmayan delilerden ibaret; sahip oldukları tek şey büyük bir kan susuzluğu. Öldürmek onların inancı ve hedefi. Mollaların meşguliyeti budur: Batılıları öldürmek. Özgürlüğümüzden nefret ediyorlar.

Bunu pazarladılar. Sonra hemen kendilerinin buna inanmadığını ortaya koydular. Çünkü bizim kaynaklarımızı ve parasını bizim ödediğimiz ordularını alıp tamamen ayrı bir savaşa gittiler; Israel sınırındaki komşu bir ülkenin yarısını işgal edebildikleri bir savaşa.

Lebanon Toprakları ve Orantısızlık

Burası, Northern Israel’deki Galilee bölgesine komşu. Evet, Hezbollah Galilee’yi insansız hava araçlarıyla bombaladı ve bazı insanları öldürdü; ama binlerce kişiyi değil. Yakınından bile geçmiyor.

Onlar Israel’e düşman ve Israelileri öldürmek istiyorlar, buna hiç şüphe yok. Bu konuda yalan söylemeye gerek yok. Evet, bu kesinlikle doğru... Hezbollah Israel’e karşı derin bir düşmanlık besliyor.

Ama Israel’in Lebanon adlı egemen bir devletin toprağını çalmak istediği de doğru. Lebanon’ı Hezbollah yönetmiyor. Gerçekte Hezbollah tarafından işgal edilmiş durumda ve uzun zamandır böyle. Bu, Lebanon için büyük bir sorun. Lebanon’ı hiç daha iyi hale getirmedi. Çok güzel bir ülke, harika insanları var. Ama kelimenin tam anlamıyla Iran ile Israel arasında bölgesel kontrol mücadelesinin daha büyük bir çatışmasında savaş alanına dönüştü.

Bu bir gerçek. Eğer siz, bu savaşın fitilini söndürmeye çalışan, makul görünecek bir zafer elde etmeye ya da en azından dünyanın önünde en az aşağılanmayla çıkmaya çalışan üst düzey bir Amerikan yetkilisiyseniz, bu son derece can sıkıcıdır.

Neden olmasın? Halkınıza az önce bunu tek bir nedenle yaptığınızı söylediniz. Ortağınız ise sözleriyle olmasa bile eylemleriyle tamamen ayrı bir gündemi olduğunu kabul etti; bu gündem sizin için iyi değil. Sonuçta Hristiyan nüfusun öldürülmesine, kiliselerinin bombalanmasına ve köylerinden zorla çıkarılmalarına varıyor.

Gördüğümüz şey, mutlak vahşetle karakterize edilen ve gerçeklikle hiç orantılı olmayan bir tepkidir. Galilee’de, Northern Israel’de insanları öldürüyorlar... siz de onlardan bin kişiyi öldürüyorsunuz. Sadece bin kişiyi öldürmekle kalmıyorlar; cinayetlerle açıkça övünüyorlar. Dün bir Israeli bakanın açıkça söylediği gibi: “Bizim kurallarımız böyle. Bizden birini öldürürseniz, sizden bin kişiyi öldürürüz.”

Bu medeni insanların davranışı değildir. Savaşlar, bu kadar orantısız olduğunda ahlaken savunulamaz. Tanımı gereği masumları cezalandırmaktır. Bu, yalnızca kötü şöhretli, suçları herkesçe bilinen şeytani rejimlerin yaptığı, ama asla açıkça söylemediği bir eylemdir.

Geçmişte bir European ülke bir asker karşılığında yüz kişiyi öldürerek bu tür vahşetler işlemişti. Ama şok edici olan, mevcut ortağımızın bir asker karşılığında bin kişiyi öldürmesidir. Durum tamamen kötü ve ahlaken kabul edilemez. Davranış olarak hiçbir gerekçesi yoktur ve United States’a da zarar verir.

Bu çılgınlığın ve vahşetin sonuçlarına ve maliyetlerine neden katlanıyoruz? Bunun gerekçesi yok.

İnsan Hayatının Değeri ve Irkçılık

Bunun arkasında, insan hayatlarının değerinin yalnızca vatandaşlığa değil, ırka göre de farklı olduğu inancı yatıyor. “Bizim ırkımız başkalarından üstündür” fikrine yalnızca Israel ulaşmadı; bu, tarihte daha önce deli diye nitelenen birçok devlet ve rejimin de benimsediği aynı fikirdir; Almanlar ve başka uluslar gibi.

Bu hastalıklı bir insan eğilimi gibi görünüyor: “Ben insanım, sen değilsin” fikri özünde insan uygarlığının bütün yüce anlamlarının en büyük ve gerçek düşmanıdır. Biz bunu reddediyoruz. Buna inanan kişi medeni değildir.

Bütün bunlar olurken, United States, Başkanı ve liderliği bunun askeri bir çözümü olmadığını fark ediyor. Iran ile savaştan öldürerek çıkamayız. Bunu yapamayız. Ordumuzun inanılmaz ve çokça ilan edilen gücüne rağmen, Iran’ı Strait of Hormuz’u açmaya zorlayamayız; yoksa bunu zaten yapmış olurduk.

Bu arada, iki taraftan hiç kimse bunu tam olarak nasıl yapabileceğinizi asla önermedi. Mark Thiessen gibi askeri konularda uzmanlaşmış kişiler bile. Kimse bunu yapmadı. Çünkü bir çözüm yok.

Ama devam ederseniz kaçınılmaz bir sonuç var: yoksulluk. Ekonomik çöküş. Başkan geçen hafta bunu yüksek sesle söyledi: “Devam edersek petrolümüz bitecek.”

Devasa rezervlerimiz olduğu için petrolümüz bitmeyecek; ama enerji fiyatları küresel piyasanın dalgalanmalarına bağlıdır. Er ya da geç bir noktada enerji, benzin, dizel yakıt, ısıtma yağı, jet yakıtı ve toplumu çalışır halde tutan şeyler çok pahalı hale gelecek. O noktada işler çöker. Hiperenflasyon olur, ardından kaos ve şiddet gibi bütün sonuçlar gelir.

Kötü kararlarımızla köşeye sıkıştık ve geri çekilmek zorundayız. Bu yenilgi gibi görünse bile, gerçekte yenilgidir. İlan ettiğimiz hedeflere ulaşamadık ve bu çok utanç verici. Amerikan gücü sınırına ulaştı; bu doğru bir gerçek. Üzücü, ama uyum sağlayabiliriz ve ülkemiz yok olmaz. İç savaş çıkmayacak. Burada kaçındığımız çok şey var ve bu iyi. Ama kesinlikle büyük bir geri adımdır.

İtibarı tamamen kurtarmak neredeyse imkansız olsa da, bildiğiniz gibi, bu çok kötü seçenekler dizisinin içindeki en iyi seçenektir. Bizi en başta bu karmaşaya sokan Başkan, ki bundan dolayı yazıklar olsun ona, rasyonel bir karar aldı. Bazı açılardan hayal kırıklığı yaratsa da, belki de tek doğru karardı; hatta aslında asil bir karardı: sonuçları kabul edip çıkmak.

Çünkü bunu yapmazsak tam olarak ne yapacağız? Yine, kimse bu soruya cevap vermedi; çünkü giderek hızlanan bir tempoda, hiçbir fayda olmadan acı çekmeye devam etmek dışında bir cevap yok. Ta ki her şey gerçekten çökene kadar.

Bu yüzden çekileceğiz. Başkanın açıkladığı da bu.

Israel Açısından Felaket Senaryosu

Israel tarafı için bu çekilme beklenebilecek en kötü felaket sonucunu temsil ediyor; en büyük korkuları gözlerinin önünde somut bir gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Nesiller boyunca varoluşsal tehditleri abartıp şikayet ediyorsunuz, sızlanıyorsunuz. “Bu varoluşsal bir tehdittir.” Hayır, değildir. Ama bu, son elli yılda Israel için varoluşsal tehdide başka her şeyden daha fazla yaklaşan bir şey, kesinlikle.

Bu işe Iran’ı felç etmek, ülkeyi savaşan hiziplere parçalamak ve onu küresel bir aktör olarak sahneden uzaklaştırmak hedefiyle girdiler. Hedefleri buydu. Bunu söylediler. Tam tersi oldu.

Iran güçlendi. Iran artık uluslararası enerji ve emtia piyasalarında gerçek bir oyuncu olarak dünya çapında tanınıyor; ayrıca dünyadaki en vahşi ve belki de ilkelere en az bağlı iki orduya karşı durmuş bir devlet olarak görülüyor. Doğru olsun ya da olmasın, küresel bakış bu.

Devlet başkanının ve bütün üst düzey liderlerinin öldürülmesine rağmen çökmedi. Bilinmeyen yeni kişiler bu rolleri sorunsuzca devraldı ve çalışmaya devam ettiler. Dünyanın geri kalanına giden mesaj şu: Bu küçük haydut devlet, en güçlü küresel koalisyona dayandı ve hayatta kaldı.

Bu başlı başına büyük bir zaferdir; Iran’ın prestijini ve gelecekteki operasyonel gücünü artırır. Bunu hiçbir şekilde inkar edemezsiniz. Birçok kişi bunu beklemiyordu ve istemiyordu. Tarihi biz kontrol etmiyoruz; olan budur.

Bu durum üzücü, çünkü Amerikan gücünün gerilemesini ve özellikle East Asia’da jeopolitik sonuçlarını yansıtıyor. Bu gerçeği kabul etmeliyiz; bilgelik askeri gücün sınırlarını kavramayı gerektirir. Çünkü askeri gücün sınırları vardır, nokta. Nükleer silah kullansanız bile sınırlar vardır. Bu sınırlar sizin kesin ölümünüzü de içerir.

Bu yüzden burada kendimizi deliliğe ikna etmeyi bırakalım. Ordu harikadır. Herkes orduyu destekler. Kesinlikle iyi finanse edilmektedir. Pentagon finansmanında bir buçuk trilyon doların boşa harcanmasından öğrenilecek çok şey olduğu açık. Finansmanın çok büyük miktarları hırsızlıkla ve apaçık çılgınca uçak gemisi inşasıyla ziyan ediliyor; bilgisi olan herkes bunu size doğrular.

Ama ordu yine de etkileyicidir, içinde harika insanlar vardır, vesaire. Ordunuz ne kadar büyük olursa olsun, gerçekleştiremeyeceği hedefler vardır. Bu ezeli bir gerçektir. Bilgeler bunu anlar. Dünyada hiçbir bilge ya da öngörülü lider bunu anlamazlık etmez. Belki şimdi liderlerimiz de bunu anlayacaktır. Bu kötü bir şey değil.

Ama Israel açısından bunda olumlu bir yan görmek çok zor. Çünkü Iran... Israel’den ne kadar nefret ederseniz edin, Iran’ın Israel’e karşı gerçek bir kin beslediğini kabul etmek gerekir. Iran, Israel’in en tehlikeli düşmanlarını finanse etti. Mesele daha karmaşık, ama fiilen bunu yaptılar. Bu basit bir gerçek.

Şimdi ise eskisinden daha güçlüler.

Gulf Ülkeleri ve Yeni Denge

Gulf, sahip oldukları enerji zenginliği nedeniyle doğal olarak güçlü olan altı Gulf ülkesi, sizin ya da United States’ın yakın müttefiki değildir. Bazıları kaçınılmaz olarak, fiilen olmasa bile açıkça, Iran’a yaklaşacaktır; çünkü başka seçenekleri yok. Iran artık Oman’ın ortağıdır ve onların emtialarının Persian Gulf’tan çıkabilme kapasitesini kontrol etmektedir.

Bütün bunlar açık, ama bunu düşünün. Israeli bakış açısından bu gerçek bir kabus senaryosu gibidir. Ama aynı zamanda on bir yaşından büyük herkes için tanıdık bir senaryodur. Bu, bütün hayallerinizin tersine döndüğü ve düşündüğünüzün tam zıddı olduğu senaryodur.

Bir insan olarak geleceği kesin biçimde öngörme yeteneğiniz yoktur. Bazen doğru tahmin edebilirsiniz, ama çoğu zaman tamamen yanılırsınız. Beklenenin tam tersi olur. Her olgun insan bunu yaşamıştır.

Akıllı ve bilge insanlar her gün kendilerine şunu hatırlatmaya özen gösterir: Ben Tanrı değilim. Son derece karmaşık projeleri yönetmekte başarısız olmam ve planladığımın tam tersinin gerçekleşmesi gayet mümkündür. Bu yüzden ağırdan almak ve dikkatli davranmak gerekir. Kendi öngörü kapasitelerinin sınırlarını kavrarlar. Bilge insanlar hayatla böyle başa çıkar.

Ama Benjamin Netanyahu gibiler ve bu arada birçok siyasetçi sahneye çıkıp size, “Bunu yaparsak tam olarak şu olacak” der. Bu insanlar asla iktidarda olmamalıdır; çünkü aptaldırlar ve aptallıkları açıkça görülür. Kendi kapasitelerinin sınırlarını kavramazlar. Neyi yapamayacaklarını bilmezler.

Bunu öğrenmelerinin tek yolu da başkalarını felakete ve ölüme sürüklemektir. Bu, insanlık tarihinin en eski dersidir ve hepimiz bunu yeniden öğreniyoruz.

Bu göreli bir bakıştır. America çıkması gerektiğini anladı. Bu utanç verici, ama iki kötünün daha hafifi. Bu yüzden çekildikleri için minnettar olmalıyız.

Israel ise hesaplarının yanlış olduğunu ya da ihanete uğradığını anlıyor; hükümetlerinde öz farkındalık yok. Hata her zaman başkalarındadır ve onların Israel’den nefret etmesindedir.

Peki, şimdi. Her neyse, Israeliler büyük bir belada olduklarını fark ediyorlar. Bölgesel olarak hakim olacaklarını sandılar, şimdi ise başlıca düşmanlarının daha güçlü hale geldiğini görüyorlar. Bu gezegendeki tek müttefikleri de bize, başlamaya bizi ikna ettikleri savaşın örtüsü altında başlattığımız savaşı durdurmamız gerektiğini söylüyor.

Evet, zor bir durum.

United States ve Israel Arasındaki Dengesizlik

United States ile Israel arasındaki tam uyumsuzluğu görebilirsiniz; bu başarısızlığa mahkum maceradaki sözde iki ortak. Ama aslında ortak değiller. İki ülkeden biri, nüfus, yüzölçümü ve kaynaklar bakımından diğerinin kat kat büyüğü; aralarında hiçbir karşılaştırma yok. Bu, fil ile pire gibidir.

Üstelik küçük ülke, büyük ülkeye tamamen ve mutlak biçimde bağımlıdır. Her şeyde. Ekonomisinde, istihbaratında ve her şeyden çok bölgesel hırslarını sürdürmesinde ve savunmasının sağlanmasında.

Ama küçük ülke, aşırı kibrinden, histerik halinden ve tüm açıklığını kaybetmiş olmasından dolayı bunu kabul etmeyi reddediyor. Küçük devletin sorununun özü burada yatıyor. Bir şekilde büyük devletin geleceğini kontrol ediyor. Oysa küçük devlete herhangi bir şey yapabilme kapasitesini veren büyük devlettir. Bu dinamiği yalnızca bir taraf anlıyor: büyük devlet.

Bu yüzden United States Başkan Yardımcısı geçen Perşembe bunun bir kısmını açıkça söyledi. Dedi ki: “Bu arada, son üç ayda Israel’i savunmak için daha fazla parayı kim harcadı? America, Israel’i korumak için Israel’in kendisinden daha fazla harcadı.”

Onlara saldırmadı. Şunu söyledi: “Meseleyi doğru yere oturtalım. Şehirleriniz sağlam çünkü Amerikan vergi mükellefleri evlerinizi korudu ve bunu kendi pahamıza yaptık. Savunma kapasitemiz artık başka herhangi bir yere güç göndermeye yetmiyor, çünkü sizin savaşınız olan ve bizi içine soktuğunuz savaşta sizi savunmak için bunları tükettik.”

Başkan Yardımcısı bunu söyledi. Sonra artık ünlü hale gelen ve yeniden izlenmeyi hak eden bir bölümde şunu söyledi.

JD Vance’in Uyarısı

JD Vance: Söyleyeceğim şey, ki bu beni gerçekten rahatsız ediyor, Bibi hükümetinin içinden bazı kişilerin çıkıp anlaşmaya saldırdığını gördünüz... Bazı açılardan United States Başkanına çok kişisel biçimde saldırdılar.

Bence onlara mesajım iki yönlü olurdu. Birincisi, Donald J. Trump şu anda bütün dünyada Israel ulusuna sempati duyan tek devlet başkanıdır ve tesadüfen dünyanın süper gücünün devlet başkanıdır. Ben State of Israel hükümetinde olsaydım, bütün dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım.

Konuşmacı: Öyle değil mi? Bu mümkün olan en açık tavsiye. Bu bir eleştiri, ama saldırı değil. Bu gerçeğin kabulü. Bu, davranışı değiştirme çağrısı.

Sanki şöyle diyorsunuz: “Durun, fikirleriniz tamamen yanlış.” Üniversite çağındaki bir oğulla tartışmak gibi: “Fikrini umursamıyorum dostum.” Siz de şöyle dersiniz: “Oğlum, harcı ben ödüyorum, değil mi? Kendi paranla bağımsız olmak istiyorsan istediğini yap. Ama bütün masraflarını ben karşıladığım sürece beni dinlemelisin.”

Bu klasik bir ebeveyn konuşmasıdır; nefretten kaynaklanmaz. Çocuğa henüz bağımsız ya da yetişkin olmadığını hatırlatır. Maddi ve manevi bağımsızlıktan yoksun olduğun için olgun değilsin. İşlerini tamamen kendin yürüttüğünde, sana o zaman eşit ve denk birine yakışan saygıyı gösteririm. Ama her şeyin parasını ben ödüyorsam, beni dinlemelisin. Benim çıkarlarım ve duygularım da önemlidir. Aslında çok önemlidir; çünkü bütün bunların bedelini ben ödüyorum.

JD Vance’in Israel’e söylediği şey büyük ölçüde buydu. “Sizden nefret ediyorum” değil, “Hey, uyanın arkadaşlar.” “Hepinizin gergin olduğunu biliyorum, ama işte gerçeklik.”

Sonra, söylediğimiz gibi, savunmanız için sizden daha fazla para ödediğimizi söylemeye devam etti. Vance kesinlikle Israel’den nefret etmiyor. Hatta sağdan birçok kişi onu Israel’e karşı fazla yumuşak görebilir. Ama her neyse. Bu bir saldırı değil, tamam mı? Hiç değil. Ve doğru.

Daha önemlisi, niyeti ne olursa olsun, motivasyonu ne olursa olsun, olgusal olarak doğru. Buna itiraz edilemez. Bunun hangi kısmı doğru değil? Hiçbiri.

Israel’den Gelen Tepki

Bu yüzden bunu söylüyor. Açık düşünen, kendisi için bir gelecek tasavvur eden bilge insanların olduğu bir ülkede bazıları şöyle diyebilir diye düşünürsünüz: “Haklısınız. Herkes bizden nefret ediyor. Başbakanımız medeni ülkelerde savaş suçlarıyla itham ediliyor. Herkes bize karşı. America bizim hamimiz ve bizi destekleyen tek ülke. Bu yüzden onu açıkça aşağılamamalı ya da ekonomik güç olarak varlığımız için hayati bir barış anlaşmasını yok etmemeliyiz.”

Öyle değil mi? America bize çok şey verdi.

Hayır, söyledikleri bu olmadı. Tam tersini söylediler. JD Vance’e antisemit diyerek saldırdılar. Gerçekten mi? Antisemitizm mi?

İşte söylediği şey... marjinal bir figür değil, çok tanınmış ve saygın bir Israeli güvenlik analisti olan Ben Sabti. Saygın bir Israeli güvenlik merkezinin yayımladığı bir çalışmada şu iddia yer aldı: America’nın rotasını değiştirmek için Pearl Harbor’a ya da yeni bir September 11 saldırısına benzer bir olaya çok ihtiyaç duyması gerekebilir. Dostunu düşmanından ayırt etmek için belki başka büyük bir terör saldırısına ihtiyaç duyabilir.

İyi hatırlayın... Netanyahu’nun kendisi bile September 11 saldırılarından sonra, Amerikan tarihinin en büyük ve en yıkıcı terör saldırılarından sonra, bunun faydalı olduğunu söylemişti; çünkü America’ya bizim...

aynı tarafta olduğumuzu gösterdi. Biz, kutu kesiciler kullanan ya da kullandıkları varsayılan on dokuz Arap’a karşı savaşıyoruz.

Dost dediğiniz birine acı ve ıstırap dilemeyi, müttefikinizin masum sivillerinin hain terör saldırılarında öldürülmesini istemeyi düşünmek bile son derece çirkin bir duygu. Bu yakışıksız. Bundan daha kötü bir duygu yok. Bunu düşünseniz bile asla açıkça söylemezsiniz. “Yeni bir terör saldırısına ihtiyacınız var” demezsiniz. Bu, eşinize şunu söylemeye benzer: “Belki beni anlamıyorsun. Belki dördüncü evre pankreas kanseri olursan ne kadar acı çektiğimi anlarsın.”

Bir dostunuza dördüncü evre pankreas kanseri dilemezsiniz. Tamam, bunu bir düşmanınıza dilersiniz. Bu açık bir tehdittir. Yeni bir terör saldırısı talep eden bir tehdittir. Peki, şimdi... Israeli güvenlik yetkilisi bunu söylüyor. Peki, bir nakliye şirketinde mi çalışıyor? Neyse, meseleyi anlıyorsunuz, değil mi? Yani, lanet olsun, ne yapıyorsunuz?

Israel’i samimiyetle destekleyen bir American vatandaşı olarak, ki onu gerçekten destekleyen çok sayıda iyi insan var, Yahudiler ve Hristiyanlar, şöyle cevap verirsiniz diye düşünebilirsiniz: “Bu tamamen kabul edilemez.” Ve bir American olarak bu üsluba ve terör saldırısı imasına öfkeden deliye dönerdim. Eğer gerçekten Israel’in çıkarını önemsiyorsanız, bunun kendi kendini yenilgiye uğratan bir şey olduğunu anlarsınız. “Bu düşünme biçimi ve bu tehditler düpedüz delilik... ve asla kazanamayacaksınız.” Tamam, biraz geri çekilelim.

İnsanların söylemesini bekleyebileceğiniz şey bu olurdu, ama söyledikleri bu olmadı. America’daki Israel ajanları bunu söylemedi. Hayır, tam tersine, tutumlarında ısrar ettiler. Bunu göstereceğim, bunu yapmaktan neredeyse nefret ediyorum çünkü Kongre’nin iki kanadındaki beş yüz otuz beş üye içinde küçük bir grup var, çok küçük bir grup, çoğuyla sadece fikir ayrılığı yaşarsınız. Ama bazıları o kadar itici ki, bu kişi beni nefret eden birine dönüştürmeye çalışıyor diye düşünürsünüz. Bu yüzden gözlerimi başka tarafa çevireceğim. Bu kişiyle hiçbir ilgim olsun istemiyorum.

Florida’dan gelecek olan kongre üyesi kesinlikle bu kategoriye giriyor. Ama sadece bağlam için, bu kişi... bu Randy Fine. Yeni seçilmiş bir milletvekili; Gaza’da öldürülmüş bir Arap çocuğun fotoğrafına kaba bir şekilde gülen emojilerle tweet attı. Böyle biri American vatandaşlarını temsil etme onurunu hiçbir şekilde hak etmez; görevde bulunması hepimize doğrudan bir hakarettir. Çünkü biz ölü bir çocuğun cesedine gülemeyecek kadar çok daha yüksek ahlaka sahibiz. Ama o yine de yaptı.

İşte Randy Fine’ın söylediği şey. Bu, Kongre’nin mevcut bir üyesi... Başkan Yardımcısı’nın, United States ile Israel arasındaki dinamiğe ilişkin doğru, haklı, tamamen makul ve dengeli değerlendirmesine yanıt olarak söyledi. İzleyin.

JD Vance dün kürsüde, Israel’den gelen bu anlaşma eleştirmenlerini azarladı. Vance’in davranışı sınırları aşması bakımından şaşırtıcı ve eşi görülmemişti. Evet, bakın, JD’nin dün yaptığı yorumların kesinlikle uygunsuz ve açıkçası iğrenç olduğunu düşündüm. Israel Devleti United States tarafından kurulmadı... ve United States tarafından ancak çok küçük bir şekilde finanse ediliyor... Yahudi halkının kanı, teri ve gözyaşlarıyla kuruldu... Holokost’tan doğdu. United States, kuruluşu sırasında Israel’i desteklemedi. Hatta bazı zamanlar silah ambargosu uyguladı. JD Vance’in geri dönüp tarihini öğrenmesi akıllıca olur. Bugünkü yorumlarının kesinlikle kabul edilemez olduğunu düşünüyorum.

Tarih derslerinden öğreniyor. İnanılır gibi değil. Başkan Yardımcısı... Bu, Vance’i şahsen savunmak değil. Bunu herhangi bir siyasetçi, Biden bile söyleseydi, yanıtım şu olurdu: “Belki ondan hoşlanmıyorum, ama burada haklı.” Peki hata nerede? Fine ve sunucu bununla ilgili hiçbir açıklama yapmadı. Gerçekten çok tuhaf bir tutumdu.

Ne yazık ki, daha önce hiçbir American yetkili Israel’i azarlamaya ya da alışıldık geleneksel metnin dışına çıkmaya cesaret edemedi: “Sizi seviyoruz, siz istisnaisiniz ve uluslararası hukuk size uygulanmaz. Ne yaparsanız yapın sizi destekleyeceğiz; ülkemiz size bağlı.” Nikki Haley’nin dediği gibi: “America’nın Israel’e, Israel’in bize olduğundan daha fazla ihtiyacı var.”

Bu saçmalık onlarca yıldır sürüyor. Hiç kimsenin aklına ona şu soruyu sormak gelmedi mi: Dünyanın en güçlü ülkesinin Israel’e, bunun tersinden daha fazla muhtaç olması nasıl mümkün? Benim sorduğum şey düşmanca bir saldırı değil; sadece mantıklı bir soru. Ama size sertçe şöyle cevap verirler: “Sus, seni Nazi.”

Ama şimdi, aşırı Israel yanlılarının baskısı altında, birçok American nihayet gözlerini açıyor ve acı gerçeği fark ediyor. Bu bizim için gerçekten kötü. Ve America’daki ajanlarının, Randy Fine gibi kişilerin tepkisi: sessizlik. Holokost. Onu Holokost yüzünden inşa ettiler.

Tamam, Israel’in nasıl inşa edildiği, hangi koşullarda olduğu ya da bunu kimin yaptığı tartışmasına girmeden. British Mandate altındayken. Birçok British diplomat, asker ve subay, sonunda burayı yerleşimcilere bırakmadan önce terör saldırılarında öldürülmek zorunda kaldı.

Ama neyse. Her ne olursa olsun, Holokost’a atıf yapıp on binlerce ya da yüz binlerce American erkeğin Nazi rejimine karşı savaşırken öldüğü gerçeğinden söz etmemek... United States Holokost’u kışkırtmadı. United States Nazilerle savaştı. Yüz binlerce American Nazilerle savaşırken öldü, çok daha fazlası yaralandı ve hayatları mahvoldu.

Bu yüzden bir American milletvekilinin Holokost’tan söz ederken her zaman “çok sayıda American buna karşı savaşmak için hayatını feda etti” diyeceğini düşünürsünüz. Ama bunu yapmaz. Çünkü bunu yaparsa ülkesini seksen yıl önce işlenmiş suçlara ilişkin temelsiz bir suçluluk duygusundan aklamış olur. Holokost’u gündeme getirmenin amacı şunu söylemektir: “Susun, suçlusunuz.” Ama America hiçbir şeyden suçlu değil. Israel ile ilişkisi bakımından.

United States, Israel’e Israel’in United States’e verdiğinden çok daha fazlasını verdi. Bu sadece bir gerçek. Bu bir matematik meselesi. Buna aykırı rakamlar gösterin. Bulamazsınız, çünkü tersi zaten yok.

Ama burada herhangi bir konuda konuşacak ahlaki otoritesi olmayan bir adam var; kendi partisindeki American hükümetine ders veriyor. O bir Republican, tıpkı Başkan Yardımcısı ve yönetim gibi. Ama Randy Fine için bu sorular partizanlığı aşıyor. Onun en çok önemsediği şey, Israel devletinin değil, mevcut Israeli hükümetinin çıkarı.

Israel’i seven biri Fine’ın tutumunu benimsemez. Hiçbir insan yok etme operasyonlarına gülemez. Fine ve bu yok etmeleri gerçekleştirenler bir gün kesinlikle caydırıcı ve ağır cezalarını alacaklar. Bu Israel hükümeti. Bu suç davranışını teşvik etmek uzun vadede onların çıkarına değil; tıpkı çocuklarınıza ölümcül eroin vermek gibi, ne kadar isteseler de. Onları seviyorsanız, onlara eroin vermezsiniz. Müttefikinizi seviyorsanız, soykırımı kışkırtmazsınız; sonuçları ağır olur.

Ama her neyse. Randy Fine, Israel’e yöneltilmiş en hafif bir azarı duyar duymaz savunmasında derhal Holokost’u kalkan olarak kullanıyor. Bu durum sürdürülemez ve hiçbir şekilde haklı çıkarılamaz; mesele de aşağı yukarı bu.

Fox “antisemitizm”den söz ettiğinde, bilin ki aslında yükselen şey Israel’e duyulan güvensizliktir. Ama sebebi ne? İnsanlar bir sabah uyanıp birdenbire tüm sorunları için Yahudileri suçlamaya ve onlardan nefret etmeye mi karar verdi? Bu eski hurafeler ve köklü nefret yüzünden mi? Milyonlarca insanın birdenbire nefret etmeye karar vermesi akla yatkın değil.

Belki de bu sadece antisemitizm değildir. Rastgele başını kaldıran eski bir nefret, hıyarcıklı veba falan gibi bir şey değildir. Hayır. Bu belirli durumda bu doğal bir olay değil ve tüm Yahudilere yönelmiş de değil. Neredeyse hiç değil. Bu, bizim finanse ettiğimiz seküler bir hükümetin davranışına yönelik bir itirazdır. Herkes bunu gayet iyi biliyor.

American liderlerinin çok küçük bir kesimi hariç; çoğu Kongre’de oturuyor gibi görünen bu insanlar, samimiyetle, belki Randy Fine da onlardan biri, Israel’deki seküler hükümete yönelik her eleştirinin mutlaka Yahudilere duyulan irrasyonel nefretten kaynaklandığını düşünüyorlar. Israeli hükümetinin politikalarının United States’in çıkarlarına doğrudan zarar verdiğini açıkça gören çok sayıda Yahudiyi kasten görmezden geliyorlar. Bu açık çelişkiyle yüzleşmemek için onlardan kaçıyorlar; bunun yerine Glenn Greenwald’a örneğin şöyle diyorlar: “Sen gerçek anlamda Yahudi değilsin.” “Sus, sen Nazi’sin.”

Mesele şu: Nefretten değil gerçeklikten kaynaklanan bir eleştiriniz olduğunda ve temel bir çıkar çatışması olduğunda, Israel’in elde etmesi gereken bir şey vardır... çok daha büyük olan hami ülkenin ise elde etmesi gereken başka bir şey vardır. O zaman gerçekten zor bir durumla karşı karşıyasınız demektir ve bunu eleştirel, rasyonel, duygusuz biçimde değerlendirmeniz gerekir. Amaç tüm taraflara verilen zararı azaltmak olmalıdır.

İstediğinizi alamazsanız September 11 benzeri saldırılarla tehdit etmeyin. Böyle bir başka saldırıyı gerçekleştirmeyi başarabilirsiniz, ama bu temel dinamiği değiştirmez. Bu noktada bunu fark etmeyen tek insanlar American Kongresi’ndeki fanatikler ve American neo-con yorumcu çevreleridir. Hiçbir fikirleri yok. Bu, çarpışma için bir reçetedir. Çarpışma.

Şimdi, jeopolitik uzman Brandon Weichert’in bu çatışmanın gelişimi, bundan çıkış yolları ve bunun maliyeti hakkındaki analizine geçmeden önce bu klibi izleyelim. Klip sahneyi özetliyor.

Fox News, bir zamanlar geniş anlamda muhafazakar olan bir ağdı; bu terimin benim için tanıdık bir anlamı olduğu zamanlarda elbette orada çok sayıda harika insan vardı. Ama geçen yıl sürekli bir amigo haline geldi: Bunlar düpedüz anlamsız ve pervasız askeri operasyonlar. Somut hiçbir olumlu sonuç üretmiyorlar; sadece net bir siyasi amaç ya da hedef olmaksızın insanları sürekli öldürmekten ibaret. Kimse açıklama yapmıyor; yalnızca karşı çıkanları ihanetle suçluyorlar.

Bu nihilizmin ta kendisi. Kimse bana bunun neden iyi bir fikir olduğunu söyleyemiyor. Sadece buna katılmadığım için bana saldırabilirsiniz. Tamam. Bu trajik, ama yine de bunu savunuyorlar. Bilinmeyen nedenlerle bunu kanalın en büyük önceliği haline getirdikleri için, birdenbire diğer tüm meseleler bunun altında kalıyor. Hiç önemli değil... hiçbir şekilde.

Böylece kendinizi, uzun süredir muhafazakar kablolu haber sunucularının olduğu bir yerde buluyorsunuz; hatta çok ünlü insanlar, tanınan kişiler. Bunu otuz yıldır yapıyorlar ve otuz yıldır yatak odanızdalar; size önemli olanın muhafazakar değerler olduğunu söylüyorlar. En önemlileri: hükümeti küçültmek, daha düşük vergiler, girişimcilik, aile değerleri, yaşam yanlısı olmak, bilirsiniz, çocukların hadım edilmesine hayır.

Birdenbire böyle insanların dayanışma içinde olduğunu görüyorsunuz. Aslında sadece dayanışma içinde olmakla da kalmıyorlar; karşı taraftaki, onlarla hiçbir konuda anlaşmayan figürleri kutluyorlar. Tek istisna şu: United States’in yabancı bir ülkede irrasyonel, ters tepen ve soykırımcı davranışı finanse etmeye devam etmesi gerektiği konusunda anlaşıyorlar; çünkü önemli olan tek şey bu.

Bu yüzden size göstermek üzere olduğumuz sahne gibi bir şeye varıyorsunuz: Sean Hannity’nin John Fetterman’la empati kurduğu bir sahne. Fetterman, Israel hariç her konuda çok liberal. Ve artık liberal kelimesinin ne anlama geldiğini kim biliyor? Ama Israel dışındaki her meselede karşı tarafta. Israel konusunda ise, ya bilişsel zayıflıkla ya da kampanya bağışlarıyla ilgili nedenlerden dolayı, bunun önemli olan tek mesele olduğuna karar vermiş.

Ve kameranın karşısında Israel’e yönelik her eleştirinin antisemitizm ve vatana ihanet olduğunu iddia ediyorlar. Bu, bir gün ulusal çöküşün işaretlerini sergileyen bir müzede saklanacak türden bir klip. Bu büyük ülke nasıl çözüldü? Çünkü insanlar akıllarını kaybetti. İktidar sahipleri akıllarını kaybetti. Hiçbir anlam ifade etmeyen şeyler söylemeye başladılar. Bu kesinlikle o sergide yer alacak.

İşte Sean Hannity... ve John Fetterman.

Tamam, şunu sorayım. Neden... Israel’e karşı bu derin nefret neden? Neden?

Evet, çünkü, yani, Israel’e karşı böyle bir küçümseme taşıyorsanız, yani elbette aynı zamanda America karşıtısınız... Batı medeniyetine karşısınız ve, bilirsiniz, kapitalizm karşıtı ve American yaşam tarzı karşıtı görünüyorsunuz.

Bunu göründüğü gibi kabul etmek cazip geliyor. Peki, o halde sosyalist bir ülke, yani Israel. Ona saldırmıyorum, sadece söylüyorum: Sosyalistler tarafından sosyalist ilkeler üzerine kuruldu. Serbest piyasa ülkesi değil. Hükümet ve ordu tarafından yönetiliyor; yani serbest piyasanın tam zıddı. Birçok nedenle başarılı. Ama Israel’i desteklemiyorsanız, kapitalizme karşısınız ve America’ya karşısınız.

Bu kuralın geçerli olduğu başka herhangi bir yabancı ülke var mı? Moldova’yı desteklemiyorsanız, Estonia’yı desteklemiyorsanız, Guinea-Bissau’yu desteklemiyorsanız, America’yı sevmiyorsunuz. Namibia konusundaki tutumunuz nedir?

Dünya sahnesindeki önemi çok sınırlı kalan ülkeler. Gerçek aktörler değiller. Aynı şey Israel için de geçerli olurdu, politikacılarımızın baskısıyla sürekli dayatılan o değer olmasa. Ama özünde, bizi neden ilgilendiriyor? Israel ya da Guinea-Bissau? Bizi ilgilendirmiyor.

Hiç bir siyasetçi size French Guiana konusundaki tutumunuzu sordu mu? “Guyana’yı destekle ve bayrağını as, yoksa America’dan nefret ediyorsun.” Şöyle dersiniz: “Ne?” Delirdin mi dostum? Bu ne? “Saçmalamayı bırak!” Bu mantıklı değil.

O ise tüm bu mutlak ciddiyetle konuşuyor. Fetterman’a ya da Hannity’ye saldırmaya gerek yok; böyle şeyler söyleyecek büyük bir cüreti var. Bu sadece gerçekliğin hatırlatılması: “Sen Batı medeniyetinin düşmanısın.” Beni uyardın; görünüşe göre Batı medeniyetinin düşmanıymışım!

Ama o medeniyet nedir? Roma’dan türetilmiş değerler bütünüdür; Roma ise eski çağlarda Israel’in ölümcül düşmanıydı. Ama meseleyi özetleyelim. Batı medeniyeti dediğimiz bu şeyin, toplumumuzun dayandığı şeyin merkezinde adalet fikri vardır.

Batı’da adalet nedir, Batı medeniyeti denen bu şeyde? Adalet, suçluyu cezalandırıp masumu bağışladığımız ilkesidir. Bu, sadece biraz üzüldüğümüz bir kaza değildir. Masumları cezalandırmak, adalet fikrinin kendisine yönelik ağır bir saldırıdır. Bu yüzden bunun olmasını önlemek için adalet sistemi denen karmaşık bir süreçten geçeriz. İnsanları mahkum etmeyi kolaylaştırmak için bir adalet sistemimiz yok. Bunu zorlaştırmak için bir adalet sistemimiz var. Masumlara zarar verme ihtimalinden bu kadar dehşete düşeriz.

Batı medeniyetinin temel fikri budur. Bu fikir nereden gelir? Bu fikir insan ruhuna ilişkin Hristiyan anlayışından gelir. İnsan ruhu, sizin ruhunuz, diğer her insan ruhuyla tamamen eşittir; çünkü her insanı Yüce Tanrı yaratmıştır. Batı medeniyetindeki insanlar kendilerinin Tanrı tarafından eşsiz biçimde seçildiğini ve bu nedenle evrensel kurallardan muaf olduklarını düşünmezler. Tam tersine inanırlar.

Guinea-Bissau halkının da bizimle ahlaken tamamen eşit insanlar olduğunu açıkça görürüz; bizim refah devleti sistemimizi paylaşmasalar bile. İnsan hakları bu yüzden kabul edilmiştir. Bu nedenle... bu fikir Batı medeniyetinin temelidir. Ve böyle olduğu için, Batı medeniyeti tüm tiranlıkların ve medeniyetsiz ulusların yaptığı şeyi yapmaktan men edilmiştir: soya dayalı cezalandırma.

Batı medeniyetinde kan suçu yoktur. Olamaz da, çünkü bu Batı’nın insan ruhuna ilişkin anlayışıyla doğrudan çelişir. Siz, babanızdan, annenizden ve binlerce yıl geriye giden atalarınızdan farklısınız; çünkü siz kendinizsiniz... Yüce Tanrı tarafından yaratılmış bağımsız bir ruhsunuz. Ve katilin hoşlanmadığı insanlarla bağlantılı olduğunuz için öldürülemezsiniz.

Bu yüksek ahlaki soyluluk, Israel hükümetinin terk etmeye ve bütünüyle uzaklaşmaya karar verdiği şeydir. Hiç kuşkusuz Israel birçok açıdan büyük bir ülkedir, büyüleyicidir, halkı zekidir ve pek çok harika yönü vardır. Ama mevcut hükümeti Batı medeniyetinin temel ilkesini, yani bireysel temelde adaleti terk etmiş; onun yerine daha eski, daha karanlık, hatta kötü bir standardı benimsemiştir: kan suçu.

Bana Batı medeniyeti hakkında ders verip Israel’i savunmanın ona ait olmanın şartı olduğunu iddia etmeyin. Ben Israel’in politikalarına tam da Batı medeniyetini savunduğum için karşı çıkıyorum. John Fetterman.

Gazileri desteklediğini sahte biçimde iddia eden birçok kuruluş var. Bu yüzden yalnızca gerçekten olumlu fark yaratmayı başaran dürüst taraflarla ortaklık kurmaya özen gösteriyoruz. Black Rifle güvenilir ortağımız. Boot Campaign adlı hayır kurumunu destekliyor. Boot Campaign vakfı yıllardır savaşların yaralarıyla, travma sonrası stres bozukluğu, kronik ağrı ve travmatik beyin yaralanmalarıyla mücadele eden gazilere ve ailelerine bire bir bakım sağlıyor.

Black Rifle’ın seçkin ve gerçekten lezzetli kahvesini satın alarak bu insani ve hayati misyona destek oluyorsunuz... Kahramanlarımıza bakmak, ordudan ayrıldıkları anda sona ermez. Bu nedenle Black Rifle gibi şirketler ve Boot Campaign gibi gruplar bugün yardım etmek için çok hayati. bootcampaign.org adresini ziyaret edin... bootcampaign.org.

Ve şimdi, söz verdiğimiz gibi, İran, Israel, Lebanon ve artık küresel hale gelen bu dramadaki tüm farklı aktörlerle ilgili bu çatışmada neler olup bittiğine dair en keskin ve en bilgili kaynaklardan biri Brandon Weichert adlı bir adamdı. O bir jeopolitik analist; bu çatışmadan önce çoğu insanın belki de aşina olmadığı biri. Ama çatışma başladığından beri birçok insan ne olup bittiğini anlamak ve bu konuda gerçekleri öğrenmek için onu düzenli olarak takip etmeye başladı.

Bu yüzden onu ağırlamak bizim için onur. Şimdi, bize katıldığın için teşekkürler Brandon. Büyük resimle başla.

Teşekkür ederim.

Lütfen bizi son gelişmelerden haberdar et, şu anda tam olarak neredeyiz? Önceki görüşmemizde, o mutabakat zaptı etrafındaki müzakerelerden söz ediyorduk... Peki şu anda işler nasıl gidiyor? Mevcut durumumuza ilişkin değerlendirmen nedir?

Şu anda işler geçen hafta gördüğümüz rastgele ateş etme kaosundan daha iyi görünüyor. Ben şahsen bunu bir zafer sayıyorum, mevcut standartlar biraz düşük olsa bile. Ama bu sadece altmış gün ve ilgili üç taraf... Çünkü unutmamalıyız ki bu iki taraflı bir mesele değil. Sadece United States ve İran’dan ibaret değil. Eğer öyle olsaydı, sanırım bunu oldukça hızlı biçimde bitirebilirdik.

Üçüncü taraf, senin de belirttiğin gibi, Israel. Onlar gerçekten müzakerelerin tarafı değiller ve kendilerini de, bu çok önemli, yürütülen müzakerelerle bağlı görmüyorlar. Bu yüzden onları gerçekten, diyelim ki bu çok kırılgan ve şu an için geçici olan, en fazla altmış günlük ateşkesi sabote edecek bir şey yapmaktan alıkoymanın tek yolu, United States Başkanı’nın temelde Tel Aviv’deki muhatabına demir yumruğunu masaya vurup şunu söylemesidir: “Müdahale edecek herhangi bir şey yaparsanız desteği keseriz.”

Ve sana şunu garanti edebilirim ki Israeli hükümeti şu anda bu süreci karmaşıklaştırmanın yollarını arıyor. Peki şu anda neredeyiz? Bugün bu programı yaparken düşmanlıkların yeniden başlaması gibi bir şey olmadı. Sanırım Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi sayısında, savaş fiilen başladığından beri en yüksek rakama ulaştık. Rakamın sanırım kırk üç olduğunu söylemek istiyorum; savaşta yaşananlardan sonraki döneme göre bu yüksek bir sayı.

Ama izleyicilerinin şunu hatırlamasını istiyorum: Bu yaklaşık olarak, sayılar burada var, bir saniye ver. Bu, savaş öncesi normal kapasitenin yaklaşık yüzde yirmi ila otuzu. Bunun anlamı şu: Savaştan önce Hürmüz Boğazı’ndan geçen konteyner ve petrol gemilerinin temel seviyesi yaklaşık yüz yirmi ila yüz kırk gemiydi. Bu her hafta yaklaşık yüz milyon varil petrol demekti. Şu anda buna hiç yakın değiliz.

Bu yüzden Washington DC’den çok fazla irrasyonel coşku geliyor; çünkü bunu ellerinden geldiğince iyi göstermeleri gerekiyor. Şu anda petrol fiyatında bir düşüş görüyoruz... bunun nedeni küçük bir arz fazlası. Görüyorsunuz, son iki ay boyunca çok sayıda geminin Hürmüz Boğazı’ndan çıkması engellendi... ve boğaz bir şekilde yeniden açıldığında bu gemiler çıkıyor. Ama aslında yeni petrol almak için gelen gemi sayısında buna denk bir artış görmüyoruz. Bunların çoğu sadece çıkan gemiler ve bu durum tamamen değişene kadar endişeli kalacağım.

Varil fiyatı şu anda yetmiş iki dolar; bütçemiz için savaş öncesi seviyeye benzer iyi bir seviye. Ama şu anda bu sadece geçici ve küçük bir arz fazlası. Birçok petrol uzmanı da savaş fiilen başlamadan önce bunu bekliyordu.

Ayrıca... son iki ay boyunca Çin kendisini esasen gönüllü olarak küresel piyasadan çekti. Dünyanın en büyük stratejik petrol rezervine sahipler. Tam bir virgül dört milyar varil petrol. Hürmüz Boğazı kapanırken piyasadan çıkmayı seçtiler ve bu da şu anda gördüğümüz mevcut ve beklenmedik fiyat düşüşüne doğrudan yol açtı. Çünkü Çin kendisini piyasadan çekti... ve piyasaya döndüklerinde, ki yakında dönecekler, bu sorunlara yol açacak.

Hikayenin sivil tarafı bu. Askeri olarak, Tucker, istersen beni durdur.

Devam et, öğreniyorum.

Teşekkürler, bu noktayı oldukça net ortaya koyduk. Bu günlerde gözlük takmam gerekiyor. Ama silah tüketim oranı, bunların hepsi kamuya açık. Ben gizli bilgilerle çalışmıyorum... Ben kamuya açık bir figürüm. Çalınmış bilgilerle çalışmıyorum; çünkü son haftalarda bana yöneltilen suçlamalardan biri buydu. Öyleyse.

Önleme füzeleri. Patriot balistik füze önleyici stokunun yaklaşık yüzde ellisi tüketildi... ve elli, belki de yüzde seksene daha yakın bir oranda yüksek irtifa bölge savunma önleyicileri...

savaş boyunca binden fazlası kullanıldı. Tomahawk seyir füzelerimizin tüm stokunun yaklaşık üçte biri tüketildi. Büyük miktarlarda JASSM füzesi ve ayrıca... neredeyse savaş öncesi tüm yeni hassas taarruz füzesi stoku. PrSM füzeleri de kullanıldı.

Ve ilginçtir, bize donanmamız için hiçbir zaman bir tehdit olmadığı söylenmişti. Elbette bu yüzden Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye asla cesaret edemediler. Donanma, deniz konuşlu SM-3 ve SM-6 önleme füzelerinin büyük miktarlarda tüketildiğini bildiriyor. Bu da bana, burada bir tahminde bulunmama izin verirsen, savaş kinetik aşamadayken gemilerimizin güvenliği etrafında şiddetli çatışmalar yaşanmış olması gerektiğini gösteriyor.

Dolayısıyla Beyaz Saray, gemilerin tamamen güvende olduğunu söylediğinde yalan söylüyordu. Bu rakamların gösterdiği gibi gemilerimiz çok büyük risk altındaydı. Dahası, bu deniz savunmalarının tedarik zincirinde artık büyük boşluklar var.

Burada sunmak istediğim son veri parçası. Özür dilerim, PrSM füzeleri grafiği zaten çok küçük olan stokun tamamen tüketildiğini gösteriyor. En iyi tahminin bunun bu yılın sonlarına doğru yenileneceği olduğunu söylüyorlar. Hava-yer JASSM füzeleri muhtemelen gelecek yılın ortasında değiştirilecek. Bu deniz savunma füzeleri SM-3 ve SM-6 ise yaklaşık iki bin yirmi sekizin ortasına kadar sürecek. Patriot önleme füzeleri, iki bin otuza yaklaşmadan önce değil. THAAD önleme füzeleri ve THAAD füzeleri gerçekten önemli olan füzeler. Bunlar muhtemelen iki bin otuza kadar sağlanamayacak. Tomahawk füzeleri de beş yıl daha yerine konamayacak.

Bu yüzden Çinlilerin ya da başka herhangi bir ilgi bölgesinin yardımımıza ihtiyaç duyarak geri dönmemesini umalım. Çünkü kendimizi tüketmiş durumdayız.

Sonuç olarak Tucker, bu mutabakatın kalıcı ve istikrarlı bir barış anlaşmasına dönüşebileceğinden çok ciddi şekilde şüpheliyim. Elde edeceğimiz şey sadece altmış gün olacak; ardından önceki gümrük tarifesi krizinde olanlara çok benzeyen ardışık uzatmalar gelecek. Bir uzatma alacağız. Ama Trump yönetimi bunu mecburen kabul etti; çünkü petrol dört hafta içinde tükenecekti, başkan köşeye sıkışmıştı. O anda kararı doğru olsa da, bu belge yine de şartlı bir teslimiyettir. Amerika Birleşik Devletleri bir savaş başlattı ve hemen kaybetti. İranlılar maalesef stratejik düzeyde, stratejik olarak zafer kazandılar.

Bunun jeopolitik olarak yol açacağını düşündüğüm şey, Amerika sonrası bir Orta Doğu’dur. Bu düzende muhtemelen artık parya devlet İsrail olacak. Oysa savaştan önce, hatırlarsınız, hatta yedi Ekim’den sonra bile İbrahim Anlaşmaları hâlâ gerçekten yürürlükteydi ve İsrail’i Orta Doğu’daki bu ABD destekli yeni düzenin merkezi hâline getiriyorlardı. O artık geride kaldı.

Şimdi yeni bir Orta Doğu olacak ve buna, dostum Dr. Arta Moeini’nin tezi de buydu, ben de onunla hemfikirim, beş güç damga vuracak. Artık Orta Doğu’da beş güç olacak: Suudi Arabistan Krallığı, İran İslam Cumhuriyeti, nükleer şemsiyesiyle Pakistan, Afrika’nın ikinci büyük ekonomisi olan ve en iyilerden biri olan Mısırlılar. Bence belki de İslam dünyasındaki en iyi konvansiyonel orduya sahipler. Sonra da gerçekten inanılmaz sanayi tabanıyla Türkiye.

İsrail Savunma Kuvvetleri’nin eski sözcüsü Jonathan Conricus geçen hafta İsraillilerin tek başlarına F-35 uçağı inşa edemeyeceklerini ima etti. Bu doğru. Ama Türkler KAAN savaş uçaklarıyla artık bunu tek başlarına yapabileceklerini kanıtlıyor. Gelişmiş ve verimli bir savunma tabanına sahip olmak için artık NATO’ya ya da Amerika’ya ihtiyaçları yok. Büyük Orta Doğu’nun gerçek güçleri bunlar. Pakistan, Mısır ve Türkiye coğrafi olarak Orta Doğu’da olmasalar da Amerika sonrası düzenin hatlarını onlar şekillendirecek.

Ve işlerin nereye gideceğini biliyorsun; bu gerçekten Bay Netanyahu’ya ve hükümetine bağlı, Tucker.

Evde tabanca bulundurmanın temel amacı, ailenizi ani tehditlerden tam olarak korumaktır. Silahınıza hızlı erişimi garanti ederken yasa dışı kullanımını engellemelisiniz. StopBox Pro bunu gerçekleştirmek için en ideal ve güvenli çözümdür.

Evde silah saklamak her zaman gerçek bir ikilem olmuştur; ya zor erişilen uzak bir yere saklarsınız ya da herkesin görebileceği şekilde açıkta bırakırsınız. Ama StopBox bu sorunu akıllıca çözmek için geldi. Beş düğmeli arayüzü ve pile ihtiyaç duymadan çalışması sayesinde StopBox silahınıza özel ve anında erişim sağlar. Onu masanıza, dolabınıza, hatta tezgahın üstüne koyabilirsiniz.

StopBox Pro, yerel işleri desteklemek için Amerika’da üretilir ve tüm ihtiyaçlarınızı karşılayan çeşitli ürünler sunar. Şimdi yeni StopBox You Can tamamen mekanik bir sistemle çalışıyor ve silahları ve mühimmatı güvenli şekilde saklamak için daha geniş kapasiteye sahip. Değerli dinleyicilerimize resmi internet sitelerinde TUCKER indirim kodunu kullanarak yüzde on özel indirim sunmaktan memnuniyet duyuyoruz. Unutmayın, satın alma işlemini tamamladıktan sonra onlardan nereden duyduğunuzu belirtmenizi isteyecekler. Bizi söyleyebilirsiniz.

Demek istediğim şu ki, iki haftadır bu çatışmanın İsrail için çok feci olduğunu düşünüyordum. Onu savunmakla hiç yükümlü değilim; çünkü ülkemizde onu savunanlar zaten çok fazla ve bu rolü üstleniyorlar. Tamamen nesnel bir bakış açısından, İsrail için mevcut sonuçtan daha kötü olabilecek stratejik bir sonuç göremiyorum. Geleceklerini iyi yönetmiyorlar; bilgelikten ve yardımdan yoksunlar. Hükümetleri de bunu kesinlikle biliyor.

Evet, kastettiğim de bu. Bunu biliyorum. İsraillilerin yaklaşık yüzde yirmisi olup bitenden rahatsız. Evet. Asıl şaşırtıcı olan Tucker, bildiğin gibi, meslektaşım Kieran Andrew bir süredir, uzun süredir benimle bundan bahsediyordu; İsraillilerin çoğunluğunun Netanyahu’nun politikalarına verdiği desteğin sürmesi. Netanyahu’yu sevmeseler bile yaptığı şeyden memnunlar. Bence yedi Ekim’den bu yana yaptığı şeyler onları bu duruma getirdi.

Evet, bu kesin bir felaket. Başkan yardımcısı, öldürmenin her sorunu çözmenin yolu olmadığını söylediğinde haklıydı. Bu fiili bir gerçek ve fizik yasaları gibi sabit bir ilke. Bu bir görüş değil, gerçeklik. Sorum şu: Bunu nasıl yaptılar?

Şimdi elimizde... Bölgedeki bölgesel güçlerin çoğu İslami ve birçok nedenle İsrail’e düşmanlık besliyorlar. İsrail de uzun yıllar boyunca sürekli düşmanca açıklamalar yaptı, insanların kendi ülkelerinde suikastlar düzenledi, ayrıca onlara çok sert ve kaba davrandı. Şimdi ise onlar, dünyanın en hayati bölgelerinden birinden bir ölçüde sorumlu hâle geldiler. Peki bu İsrail’i nereye koyuyor?

Onlara, bizim kırk yedi yıldır İran’a davrandığımız gibi davranılacak. İsraillilere artık böyle davranılacak. Bu, Arap devletleri bir sabah uyanıp “İsrail’i ezeceğiz” dediği için olmadı. Tekrar hatırlarsın, İbrahim Anlaşmaları Suudi Arabistan tarafından bile perde arkasında desteklenmeye devam ediyordu; geçen yılın Ekim ya da Kasım ayına kadar.

Ne oldu? İsrailliler Hamas’la müzakere etmeye karar verdiler ve liderlerini ya da müzakerecilerini Katar’a gönderdiler. Doha’da diplomatik koruma altında toplandılar. İsrailliler diplomasiye başvuracaklarına dair sözler verdiler ama Doha’da bir binaya seyir füzesi attılar, Katarlı bir güvenlik görevlisini öldürdüler ve taktik olarak feci şekilde başarısız oldular. Hedeflerini ortadan kaldırmayı başaramadılar; sadece Hamas’ın alt düzey unsurlarını öldürdüler, liderler ise daha öfkeli ve daha kırgın şekilde geri dönmek üzere hayatta kaldılar. Bunu hayal et.

Ama bunun da ötesinde, o aşamada bu, İsrail’in Körfez ülkelerinden birini ilk kez vurmasıydı. O sırada İbrahim Anlaşmaları’yla gayet uyumlu hareket eden Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinden birini. Geçen kasım ayında o saldırılar olduğunda...

Dokuz Eylül’de oldu.

Eylül’de mi?

Pardon?

Charlie Kirk’ün öldürülmesinden bir gün önce.

İnanılmaz, haklısın; eylüldeydi. Evet, özür dilerim. Beni düzelttiğin için teşekkür ederim. Ama bu geçen yıl sonbaharda oldu. Mesele şu ki bu dönüşüm yaşandı ve tüm Arap ülkelerinin etrafa bakıp “Tamam, şu anda en deli olan İran değil; aslında İsrailliler” demesiyle bir ivme oluşmaya başladı.

Aynen öyle. Bunu anlamanın anahtarı bu. Çünkü Arap ülkelerinin tamamı, çoğunlukla en azından hükümetler, İran konusunda İsrail’le aynı fikirdeydi. “İran, İsrailliler dahil uğraştığımız her şeyden daha büyük bir sorun” diyorlardı. Ama bu bir anda tersine döndü. Ve doğal olarak yük Amerikalıların üzerine kaldı; çünkü seyir füzesini sağlayan bizdik. Diplomatik korumayı sağlayan bizdik. Ekonomik yardımı sağlayan bizdik. Trump, Netanyahu’ya kişisel düzeyde siyasi koruma sağlıyordu. Liderden lidere. Biliyorsun, Netanyahu ve üst düzey yetkilileri için af çıkarması adına Knesset’e yalvaran kişi oydu.

Bu yüzden Arap ülkeleri etrafa bakıp şöyle diyor: Sadece İsrailliler sorun olmayacak, Amerikalıları da artık buradan çıkarmamız gerekiyor.

Aynen öyle. Burada olan da bu. Çünkü bir dizi üssümüzü kaybettik ya da daha doğrusu kapasiteleri geriledi; Pentagon’un sürekli söylediği gibi. Bu üsler Tucker, gerçek anlamda hiçbir şekilde yeniden çalışır hâle gelmeyecek. Çünkü Araplar bizi çıkarmaları gerektiğini biliyorlar. En azından şu an bulunduğumuz seviyede; çünkü aksi takdirde İsrail’i kontrol altına alamazlar. Artık İran’ı kontrol altına almaya çalışmaktan İsrail’i kontrol altına almaya çalışmaya doğru gerçek bir dönüşüm göreceksin. Önümüzdeki beş yıl içinde olacağını düşündüğüm şey bu.

İşlerin nasıl gideceğini bilmiyorum. Analizinin çok isabetli ve zeki olduğunu düşünüyorum ve umarım insanlar bunu dinler. Ama sadece işlerin nasıl gelişeceğini merak ediyorum; çünkü İsrail gerçekten tehdit altında hissediyor. İsrail’in tehditleri abartma konusunda çok uzun bir geçmişi olduğunu söyleyebilirsin; Randy Fine’ın Holokost’u gündeme getirdiğini duyduk. Tamam, sakin ol Randy Fine. Ama bu gerçek bir tehdit. Sanki bütün abartıları gerçeğe dönüşmüş gibi. Sanki artık gerçekten tehdit altındalar. Bu kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet ama gerçekten gerçekleşti.

Dolayısıyla İsrail gibi bir devletiniz ya da Rusya gibi kendisini kuşatılmış hisseden herhangi bir devletiniz varsa, çok tehlikeli bir devlete dönüşür.

Evet, hayır, kesinlikle. İsrail’in komşusuysan her zaman çok dikkatli olman gerektiğini bilirsin. Ama bu, bölgesel güçleri İsrail’e karşı daha da fazla birleşmeye zorlamaktan başka bir işe yaramayacak. Mısırlıların Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile bu yeni ittifakta yakınlaşmayı düşünmelerinin nedeni bile İsraillilerin yedi Ekim’den sonra uyanıp tüm Filistinli Arapları itmeye, Gazze’dekileri Sina Çölü’ne göndermeye çalışmaya başlamasıdır. Mısırlılar da diyor ki: Sizinle bütün bu anlaşmalarımız var, sizi koruduk İsrail. Bu ne böyle? Ne yapıyorsunuz? Bu da sorunun bir parçası.

Sanırım ima ediyorsun, belki yanlış anladım, nükleer bir karşılaşma tehlikesine. Ya da buna benzer bir şeye?

Yani, bu abartılı, bu... İsrail çok büyük baskı altında. Liderlerinin hiç net düşündüğünü sanmıyorum. Ben net düşünen İsrailliler tanıyorum. Hükümetlerinin yaptıklarından dehşete düşen bir nüfus kesimi olduğunu söylemekte haklısın. Ama hükümet kesinlikle net düşünmüyor. Birinin Twitter’da Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı 11 Eylül benzeri saldırılarla tehdit etmesi, bu var. Tarihlerinin çılgın bir aşamasında olduğumuzu düşünüyorum. Bu yüzden sadece baskı altında olmalarından endişeliyim.

Evet.

Muazzam baskı altında.

Evet, bu oldukça mümkün ve çok gerçekçi bir ihtimal. Nükleer silah kullanabilirler, ama bunu henüz kesin bir ihtimal olarak görmüyorum. Bence Netanyahu iktidarda olmasaydı, sanırım... Sertlik yanlısı bir lider olsa bile, ki muhtemelen öyle olurdu, işleri biraz daha kurnazca ele alırlardı. Bu konuda daha kurnaz olurlardı. Ve bence bunun bir kısmı artık bize, nükleer silah kullanmaları hâlinde Amerika’nın sürekli desteğine güvenemeyecek olmalarından kaynaklanıyor. İşin özü bu. Son nokta bu.

Bunu yapmayacaklarını söylemiyorum; ama şu anda bunu kesin olarak söylemeye hazır değilim. Savaş başlangıçta çok hızlı görünürken buna inanıyordum. Ama şimdi İranlılar bana aşırı söylemlerinden biraz geri adım atmış gibi görünüyor. İsrail’in Lübnan’a şiddetli bir saldırı düzenlemesiyle birlikte, gerçek şu ki nükleer düğmeye basıp basmayacaklarını bilmiyorum; çünkü bu kesinlikle son anlamına gelir. Birçok İsrailli şöyle düşünüyor: “Biz zaten hep dışlanmıştık, bunu da aşar ve daha güçlü oluruz.” Umarım bu düşünce hâkim olur. Ama yine de... Evet, bu ihtimal var ve mümkün. Ancak bu kritik aşamada gerçekten nükleer seçeneğe başvurmalarını daha olası görmüyorum.

Geçen yıl İsrail’in Amerika’daki temsilcilerinin Katar’ın Hamas’ı finanse ettiği iddialarını nasıl yaydığını izledim. Katar seni finanse ediyor dediler.

Doğru, sanki yabancı bir güç tarafından finanse edilen bir ajanmışım gibi.

Deliliklerini görmezden geldim; çünkü çoğu zaman suçlama, gizli bir itiraftır.

Sadece yansıtma.

Gerçekten öyle. Ama onlar... Şunu söylemeye başlıyorlar: Katar Hamas’ı finanse ediyor. Amerikalıların çoğunun Katar’ın Hamas’a İsrail’in talebiyle para gönderdiğini fark ettiğini sanmıyorum.

Evet, bu doğru.

Netanyahu’ya büyük bir hizmetti.

Bu yüzden dinliyordum ve komisyon alıyordum.

Elbette payını alıyordu.

Ve soruşturma altında olmasının nedenlerinden biri de bu.

Her zaman.

Kendi hükümeti tarafından.

Her zaman.

Kesinlikle. Bunu biliyordum ve söylemekten kaçındım; çünkü çok tuhaftı ve insanlar buna inanmazdı. Katar, İsrail’in talebiyle Hamas’a para aktardı. Bunu bilmeme rağmen bu deliliğe girmek istemedim. Sonra izledim... Bu propagandacıların kendilerini Katar’ın, bildiğiniz gibi dünyanın en ılımlı ülkelerinden birinin, bir şekilde terörizmin ana sponsoru olduğuna ikna etmeye başlamalarını izledim. Ve siz daha farkına varmadan, müzakerelerin ortasında Katar’ı bombalıyorlar. Bu konuda seninle hemfikirim; bu o bölgenin tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir andı. Trump da böyle düşündü. Trump buna çok öfkelendi.

Ama...

Doğru.

Oval Ofis’ten telefonda Netanyahu’yu azarladı. Sonra da, “Size Katar’ı ne kadar sevdiğimizi göstermek için Idaho’da bir Katar askeri üssü kuracağız” dedi. Ve aslında Katar’ı seviyor. Yani ona yeni bir uçak verdiler. Ama demek istediğim şu: Bence herkesin aşina olduğu bu süreci izledim. Bir yalan söylüyorsunuz, sonra kendinizi o yalanın doğru olduğuna ikna ediyorsunuz ve kendi yalanınıza inanmakla o kadar heyecanlanıyorsunuz ki çılgınca bir şey yapıyorsunuz. Beni gerçekten endişelendiren bu.

Evet, bu çok mümkün bir ihtimal. Çünkü İsrail ideolojiye çok yoğun biçimde dayanan bir devlet. Biz de onları kamu politikalarını yönlendiren birçok fikri başlangıç noktası ve inanç temeli bakımından andırıyoruz. Eskiden İran’ın çılgın bir ideolojik güç olduğunu düşünürdüm; hatta nükleer silahı intihara dönük yıkıcı bir araca çevirebileceği ihtimaline karşı uyaran koca bir kitap yazdım. Bu... son.

Ve ben... Biliyorsun, bu savaşta nasıl davrandıklarına bakıyorsun Tucker. Tekrar söylüyorum, bizi yenmiş olmalarından nefret ediyorum; çünkü ben Amerika’yı seviyorum. Bundan mutlu değilim.

Buna katılıyorum.

Ama onlar aslında çok sorumlu davrandılar. İran ordusu aklını kaybetmedi. İran ordusu masum sivilleri havaya uçurmak için intihar bombacıları göndermedi. Başta onlardan beklediğimiz şeyleri yapmadılar. Bu çok olumlu bir şey; çünkü yakın gelecekte onlarla ortak anlayışlara ulaşma ihtimalinin kapısını açıyor. Onlara güvendiğimi söylemiyorum. Ama biliyorsun, kendi çıkarları var ve bu burada çok güçlü bir motivasyon. Çıkarlarını korumakta da çok zekiler.

Şimdi ideolojik güç İsrailliler gibi görünüyor. Sanki gerçekten bunu yapabilecek olan onlar. Yani Lübnan’daki şu şeye bak. Dinle Tucker, yorumunda onların ülkenin yarısını ele geçirdiğini söylediğini biliyorum. Aslında sanırım yaklaşık yüzde yirmi beşini ele geçirdiler. Ama İsrail Savunma Kuvvetleri iki bin altı taktiklerini iki bin yirmi altının Hizbullah gücüne karşı uyguluyor ve bu İsrail ordusu için gerçekten yıkıcı sonuçlar doğuruyor.

Daha geçen ayın bu döneminde İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı kamuoyu önünde iki kez açıklama yaptı. Bunu Times of Israel’de söyledi. Sonra sanırım Netanyahu hükümetine konuşurken de söyledi. İsrail ordusunun, Güney Lübnan’daki savunma kuvvetlerine büyük bir yeni asker akışı sağlanmazsa çöküşün eşiğinde olduğunu söyledi. Zorluk yaşamalarının nedeni, Merkava ana muharebe tanklarını esasen derinlere dalmak ve bu kentsel merkezlere girmek için kullanmaları. Hızlı manevra kabiliyetinden yoksunlar. Hizbullah ise insansız hava araçları ve hassas güdümlü füzeleriyle onlara pusu kuruyor. Bu, Ukrayna-Rusya savaşının başında yaşananları tamamen hatırlatıyor; Rus tank konvoyları bu gelişmiş tanksavar silahlarına karşı hazırlıksız oldukları için tamamen yok edilmişti.

Ukraynalılar tanksavar savaşını icat etti. İsrail bunu izlemesine rağmen hiçbir şey öğrenmedi. Hiçbir şey öğrenmediler. Belki yaklaşık altmış Merkava tankı kaybettiler; çünkü onları olması gerektiği gibi çevrede kullanmak yerine savaşın kalbine sürmekte ısrar ediyorlar. Geçen aralık ayında eski bir tank komutanı olan Albay Danny Davis’le uzun bir görüşme yaptım. Bana günümüz modern muharebesinde tankların nasıl kullanılması gerektiğini çok ayrıntılı biçimde anlattı. İsrailliler bunları nasıl kullanmaları gerektiğini gayet iyi biliyorlar, ama uygulamıyorlar. Bu muharebe kurallarını uygulamıyorlar. Dolayısıyla stratejik etkinlikleri tamamen yok. Çok geniş çaplı öldürme ve yıkım operasyonlarına rağmen sahada somut hiçbir siyasi sonuç elde etmiyorlar.

Peki siyasi nihai durum nedir? İsrail’deki eski güvenlik yetkilileri bana şunu söyledi. Ve bu gerçekten kötü bir ifade biçimi ama buna Gazze modeli diyorlar. Güney Lübnan için istedikleri şey bu. Kuzey bölgeleri ile Güney Lübnan arasında esasen güvenlik tampon bölgesi dedikleri, çorak bir alan oluşturmak istiyorlar. İddiaları bu. Ama bunu başaramıyorlar. Çünkü şu anda uyguladıkları savaş tarzının modern savaş yöntemleriyle hiçbir ilgisi yok; Ukraynalıların ve Rusların tankların nasıl kullanılması gerektiği konusunda gösterdiği gibi.

Bu çatışmada birkaç askeri mit yıkıldı. Bu da İsrail liderliğinin umutsuzluğunu artırdı. Her zaman kendi boyutunun üzerinde performans gösteren orduları miti nihai olarak dağıldı. Bu eski askeri mit herkesin gözleri önünde çözülüyor. Bu da yolunu kaybetmiş İsrailli liderleri derin bir paniğe sürükledi. Şimdi ellerinde tırmandırmadan başka seçenek yok. Durum bu şekilde devam ederse muhtemelen çok kötü ve trajik biçimde bozulacak.

Enflasyon kart borçlarını korkutucu hâle getiriyor. Temel ihtiyaçları karşılamak için haftada kırk ya da elli saat çalışıyorsunuz, sonra bankalar yüzde yirmi faiz dayatıyor. Sistem sizi borca batırmakta başarılı oluyor. Ama başka bir seçenek var. American Financing’deki dostlarımız büyük bankaların aksine insanlara yardım ediyor. Yüzde beşlik mortgage faizleri ev sahibi olma hayalini destekliyor. Evinizin değerini geri alıp yüksek faizli borçları kapatmayı nasıl sağlayacağınızı gösteriyorlar.

Borca karşı olsak da bu ekonomide insanlar mecbur kalıyor. İflas ilan etmeyin ve kendinizi kredi verenlere köle etmeyin. Ortalama tasarruf ayda sekiz yüz dolar. Bir mortgage danışmanıyla görüşmek sadece on dakika sürüyor ve ücret yok. Ne kadar tasarruf edeceğinizi öğrenmek için American Financing’i arayın: sekiz yüz, altı, sekiz, beş, beş, altı, dokuz, altı. Bir, sekiz yüz, altı, sekiz, beş, beş, altı, dokuz, altı. Ya da AmericanFinancing.net/Tucker adresini ziyaret edin. Amerika’nın ev kredileri yuvası.

Bu bizim uzun zamandır bildiğimiz bir şeydi. Bir deniz subayı yirmi beş yıl önce bana onlarla yoğun şekilde eğitim yapmasına rağmen performanslarını hiç etkileyici bulmadığını söylemişti. Onlar gerçek muharebe yeterliliklerinden çok imajlarına ve medya itibarlarına önem veriyorlar. Herkes artık bu gerçeği fark etti. Ne yazık ki bu, Amerikan ordusunun kendi gücü için de geçerli.

Bütün bu uçak gemilerine sahip olmanın ne yararı var? Şimdiye kadar yapılmış en pahalı savaş makineleri bunlar. Eğer o kadar da uzun olmayan bir boğazı güvence altına alıp açmayı tamamen başaramadıysak, gerçekten ne yapıyoruz?

Biliyor musun bilmiyorum ama beni ayırt eden özelliklerden biri, dünyada uçak gemilerinin kullanımının en sert eleştirmenlerinden biri olmamdır. Bu konuda sana tamamen katılıyorum. Danny Davis’in aralık ayında söylediği gibi tanklar ve uçak gemileri tamamen eskimiş olmayabilir, ama kullanılma biçimleri farklı olmalı. Ama uçak gemisi, uçak gemisi... Tanrım, bugün yürüttüğümüz savaş türlerine hiç uygun değil. Kendini savunamıyor. Belki bazı uçaklarını havalandırabilir. Ama bunu gördük, neydi o? Husilere karşı yürütülen Prosperity Guardian Operasyonu sırasında Amerika Birleşik Devletleri fiilen Kızıldeniz’den çıkarıldı ve iki bin yirmi dörtten bu yana oraya geri dönemedi.

Prosperity Guardian Operasyonu sırasında bir muhripte görev yapan bir askerle konuştum. Bana bütün askeri kariyeri boyunca Husilerin Amerikan donanmasına orada yaşattığı cehennem gibi bir şey görmediğini söyledi. Şimdi ise şundan söz ediyoruz

İranlılardan, henüz Çin ya da Rusya gibi değiller. Ama. Ama açıkça yetkin bir askeri güçler. Açıkça strateji ve taktikleri anlıyorlar ve açıkça bu taktik kapasiteleri çok büyük etkiyle kullanıyorlar.

Bizi Hürmüz Boğazı’nın dışında da tuttular, Tucker. Bunu kesin olarak biliyorum, nasıl bildiğimi söylemeyeceğim, ama kesin olarak biliyorum ki bölgeye çok daha büyük bir operasyon için kuvvetler taşıyorduk. Ve bütün bu iş, Hürmüz Boğazı’nı güvenilir biçimde aşamamamız nedeniyle kısmen durmuştu. Eğer seyrüsefer özgürlüğü benzeri bir operasyon için bile bir gemi gönderemiyorsak, amirallerin deniz piyadeleriyle dolu tam teşekküllü bir amfibi çıkarma gemisini Hark Adası’na çıkarmak ya da Keşm’i ele geçirmek veya Trump yönetiminin o sırada ağzına aldığı her ne çılgınlık idiyse ona göndermeyi göze almasının hiçbir ihtimali yoktu.

Şunu da eklemek isterim: düzenli askeri komuta yapımızın en üst kademelerinde açıkça köklü bir değişim ya da çöküş yaşanıyor. Buna bahse girerim. Bu geniş çapta yayımlanmıyor. Düşünebiliyor musun? Ama şunu söyleyeceğim, biliyorsun, herkes Washington DC’deki yansıtma havuzuna odaklanıyor. Sanırım bugün istifa eden Donahue idi. Neyin başıydı, Afrika mıydı? Bugün istifa etti. Daha önce programdayken konuştuğumuz Fred Katcher’ın sızıntıcı olmakla suçlanmadığını fark ettim. Aslında sessizce ayrılmasına izin veriliyor. Bu bana Katcher’ın sadece kendi adına konuşmadığını gösteriyor. Bence komuta adına konuşuyordu. Yirmi yedi Şubat’ta, savaşın arifesinde komuta ile Trump arasındaki o konuşmayı sızdırdığında, bu bana etrafa bakıp “bu işlemiyor, bizi dinlemiyorlar, buradan hemen gidiyoruz” diyen hatırı sayılır sayıda düzenli askeri komutan olduğunu gösteriyor.

Gerçekten bunun olması kaçınılmaz gibi görünüyor. Ordumuzun bu hale nasıl geldiğini aklım almıyor. Modern drone savaşına bu kadar bütünüyle, açıkça bütünüyle hazırlıksız olması. Bunu farklı yerlerde izledikten sonra. Bunu biz yaratmaya yardım ettik. Biliyorum. Bence biz yarattık. Gerçekten mi? Evet, evet. Yani bunun modern versiyonunu Afganistan’da. Çok iyi hatırlıyorum. İki bin bir yılının ekim ayıydı. Ve tarihin en büyük savunma bütçesine sahipken, Kızıldeniz koridorlarını açmak için Husileri gerçekten yenemiyor musunuz? Bu, derin bir hesaplaşmayı ve bu başarısızlıktan sorumlu herkesin cezalandırılmasını gerektirir. Ama bu olmadı. Bunun yerine hâlâ üretimde olan bir sürü uçak gemimiz var. Yani ne oluyor?

Üretim yavaş, çünkü tersaneler karmakarışık ve hantallaşmış durumda. Ama olan şey şu: Washington’da yaşayanları koruyan bir balon var; uzun süre biz de onların arasında yaşadık. Bu balon onları yalnızca gerçeklikten değil, hesap vermekten de koruyor. Evet. On bir Eylül’e dönersek, sebepleri ne olursa olsun, gerçek şu ki çok açık güvenlik başarısızlıklarından hiç kimse sorumlu tutulmadı. Belki Richard Clarke dışında; hoşuna gitsin ya da gitmesin, bizi bir bakıma bunun geleceği konusunda uyarmıştı. Ve hedef alınan kişi oydu. Her neyse, biliyorsun, kimse gerçekten hiçbir zaman sorumlu tutulmadı.

Washington’daki düzen budur; özel çıkarları korumaya ve ağır hataların sistemli biçimde üstünü örtmeye odaklanır. Bu tamamen siyasi bir mantıktır. Irak’ın işgalinden sonra General Franks ve generallerinden bir grup, kuvvetlerimiz iki bin üçte Bağdat şehrine girdiği gün istifalarını sundular. Bu generaller, ufukta beliren isyanın doğrudan sorumluluğundan kaçmak ve kişisel anılarını yazmaya vakit ayırmak için istifa ettiler. Washington koridorlarında işler böyle yürür; ister devletin düzenli yetkilileri olsun ister diğer siyasi aktörler. Dolayısıyla, biliyorsun, bunun değişmesinin tek yolu, Tucker, Kongre’nin gerçekten yerinden kıpırdaması ve orduyu hesap vermeye zorlamasıdır. Neden şimdiye kadar komite oturumları yapılmadı? Kongre’de operasyon sonrası brifingler talep eden, çok açık başarısızlıklar için hesap soran insanlar nerede?

Seth Moulton’ı duydum; biliyorum biraz solcudur, biraz delidir. Ama Moulton geçtiğimiz mart ayında çok saygı duyduğum Elbridge Colby’ye, geleneksel kurum adına baskı yaptı. Pentagon, mühimmat stoklarımızın tamamen tükendiği ve artık çaresizce daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz gerçeğini kavramakta başarısız oldu. Bu tür şeyler her zaman hesap vermeyi gerektirir. Ama bundan kaçınıyorlar, çünkü herkes mevcut düzenden faydalanıyor. Doğru. Bu eleştiriyle değil övgüyle yıkım sendromudur; seni sevdiğini iddia edenler en kötü eğilimlerini teşvik eder. Alkoliklerin dünyasındaki kolaylaştırıcılara benziyorlar. Doğru. Evet. Seni daha fazla içmeye davet ederek probleminin ciddiyetini küçümsüyorlar. Katiller bunlar; “en büyük orduya sahibiz” diye tekrar eden Kongre üyeleri gibi. Başkan da bunu tekrarlıyor, oysa büyüklük yalnızca askerlerde. Evet. Ama en yüksek standartlarla hesap vermeleri gerekir. Bu yüzden en iyiler onlar. Standartları düşürdüğünde daha az etkileyici hale gelirler. Jack Keane gibi; Fox’ta onu dinle, sonucu görürsün. Kimse... Gerçekten utanç verici. Evet, ya da Jesse Watters; var olmayan sözde askeri zaferlerimiz hakkında bir sürü hayal ve uydurma hikâye paylaşmaya devam ediyor. Keşke doğru olsaydı, ama bu propaganda. Evet, Kuzey Kore propagandasına benzeyen propaganda.

Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük stratejik yenilgisi, bence belki de şimdiye kadarki en büyük yenilgisi. Neyse ki Amerikan can kayıpları binlerce olmadı. Bu bir nimet. Evet. Bu da bu savaşın yürütülme biçiminden kaynaklanıyor. Çoğunlukla üslerimizi hedef alıyordu. Bu yüzden adamlarımızın çoğu, neyse ki hastanelere yakındı. Ağır yaralanan birçok adamımız, ya askeri yardım sayesinde ya da yerel halkın iyi hastaneleri olduğu için çok kaliteli tedavi alabildi. Yaralı adamlarımızı taşıyabildiler ve orada, yaralanmadan sonraki kritik dönem olan o çok önemli “altın saat” içinde tedavi gördüler. Yani bu bir nimet. Bu bakımdan çok minnettar olabiliriz. Ama nihayetinde stratejik düzeyde, askeri liderlerimizin kaygılanması gereken düzeyde, stratejik düzeyde bu Amerika’nın hakimiyetinin sonudur. O çağ tamamen bitti. Doğru. “Tek kutuplu an” sona erdi. Tamamen paramparça oldu ve Pat Buchanan’ın doksanlardaki öngörüsünün doğru olduğu kanıtlandı. Bunu iyi hatırlıyorsun.

Bana göre bunun küresel düzeyde nihayetinde nereye gittiğine gelirsek, Tucker, istersen sözümü kes, ama burada söylemeye çalıştığım şey şu: bana öyle geliyor ki, ne yazık ki bir şekilde egemen küresel güç olmaktan, Çin’in gerçekten yükselen hegemon güç olarak görüldüğü çok kutuplu bir düzene geçiş az önce hızlandırıldı. Hızlandırıldı. Ve biliyorsun, Trump çevresindeki bazı kişilerin şunu söylediğini duymaya devam ediyorum: aslında bu beş boyutlu satrançtı, çünkü Venezuela’yı düşürüp Çin açısından devre dışı bırakacaktık ve İran’ın peşine düştük; o da Çin için başka büyük bir enerji kaynağıydı, onu da devre dışı bırakacaktık ve artık diz çökeceklerdi. Ama görüldüğü üzere, başta söylediğim gibi, Çin buna fazlasıyla hazırdı. Aslında şunu söyleyebilirim: Çinlilerin kendilerini gönüllü olarak küresel piyasadan ayırıp gerçekten etkileyici stratejik petrol rezervlerine tamamen güvenmeye karar vermelerinin nedeni, bunun onlar için bir etkinlik kanıtı olmasıydı. Çünkü bence Pekin Amerika’nın bir sonraki adımını biliyor. Eğer bu tuhaf ve aptalca büyük bir planın parçasıysa, bir sonraki adım nihayetinde Malakka Boğazı’nın peşine düşmek ve Çin’i tecrit etmeye çalışmak olacak. Onlar da buna dayanabilmek için kendilerini hazırlıyorlar.

Amerika’nın iki yüz ellinci yıldönümü geldi ve bu, ulusal kültürümüzün önemini düşünmek için büyük bir fırsat. Amerikalı olmaktan gurur duymak utanılacak bir şey değil, hepimiz burada yaşamaktan gurur duymalıyız. Bu Hristiyanlık için de geçerli. Bu dört Temmuz’da, gelmiş geçmiş en iyi dua uygulaması olan Hallow, Amerikan Kahramanları Mücadelesi’ni başlatıyor. Bu on üç günlük bir yolculuk ve dinleyicileri bu ülkeyi şekillendiren insanların hayatlarından geçiriyor, ama onların hikâyeleri tarih ders kitaplarında yok, çünkü basitçe oraya sığmıyorlar. Bu hikâyeler inanılmaz. Amerikan yerlileri, Bağımsızlık Bildirgesi, Birinci Dünya Savaşı ve hatta On Bir Eylül hakkında hikâyeler. Bunlar, kendi içindeki inancı güçlendirmek için tarih olaylarını iman ruhuyla bağlamayı amaçlayan hikâyeler. Bunlar yalnızca kuru tarih dersleri değil, cesaret göstermek ve bu büyük insanların yaşamlarını örnek almak için canlı bir çağrı. Hallow uygulamasını hallow.com/Tucker üzerinden üç ay boyunca ücretsiz indirebilir ve bu mücadeleye etkin biçimde katılabilirsin. Biz çok sevdik. Siz de seveceksiniz.

Böyle bir istek olduğunu sanmıyorum ve umarım yoktur. Bu beş boyutlu satranç değil. Bu sarhoş saçmalığı. Hayır, sadece dama oyunu. Aynen. O seviyeye bile çıkmıyor. Bunu büyük bir acı ve üzüntüyle söylüyorum: mevcut yönetim sonunda acı gerçeği kavradı. Bu çizgide devam etmenin sonuçları çok ağır olacak, bu yüzden bunu bitirmek için yoğun çaba gösteriyorlar; öyle ki başkan, kendisini en sert biçimde savunan insanlara bile dönmeye başladı. Belki bu kaçınılmazdı, değil mi? Ve düşmanlar... Peki... En azından bu ülkede bu sabah itibarıyla ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl sonuçlanacağını göreceğiz. Evet. Benim bir sonraki sorum da buydu. Evet. Peki, bir uzlaşmaya varmanın önündeki engel olan İsrail’i dizginlemek için gerçekten ne yapılabilir? Ama iç cephede şunu söyleyeyim, Trump Mark Levin’e tamamen kızmış durumda; bu benim tahminim değil. Ona bir gün nasıl katlanabildiğini bilmiyorum. Sana tamamen katılıyorum. Bu bir delilik nöbeti gibiydi, yaşadığım tuhaf ilişkilerden biri gibi. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Sanki kendine soruyorsun: ondan bir zamanlar nasıl hoşlanmışım? Ne düşünüyordum? Evet. Bir erkeğin hayatındaki bu deneyimlerden çıkarılacak ders, kendi muhakemene her zaman güvenmemektir. Bende bazen tuhaf bir delirme kapasitesi var.

Ve onu bu yola ikna edenlere gerçekten öfkeli, ama öfke tek başına bu gergin durumu kalıcı ve kapsamlı bir barışa dönüştürebilecek gerçek bir mutabakat zaptı çıkarmak anlamına gelmez. Yönetim bunu başarmak için ne yapmalı sence? Şey, ilk iş Trump’ın Natalie’ye müzakerecileri nasıl öldüreceğine dair bu çılgın mesajları attırmayı bırakması. Yani ilk iş bu olurdu. Biliyorsun, sadece buradaki alçaktaki meyveleri topluyorum. Yani önce bu, sonra belki şunu söyleriz: Sayın Başkan, gerçekten ihtiyacınız olan şey, yaşananları hepimiz için gerçek ve derin bir öğrenme anı olarak görmek. Bu deneyim, geçen yılın ulusal güvenlik stratejisini uygulamak ve hayata geçirmek için bir fırsat penceresi olarak kullanılabilir; ben o stratejinin en güçlü destekçilerindendim ve o strateji bütün bu uygulamaları tümüyle reddediyordu. Sonra da kimse okumadı, ne kadar harika olursa olsun. Kimse okumadı. Mark Levin bizi Fox News üzerinden buna sürükledi.

Ama bence bu gerçek bir fırsat, çünkü Araplar artık bizim varlığımızı istemiyor. Sadece bizimle ticaret yapmak istiyorlar ve bu son derece iyi bir şey, bunda sorun yok. Süren bu maskaralığa rağmen, bizimle hâlâ ticaret yapmayı ve yakın işbirliği kurmayı arzuluyorlar. Bu jeopolitik bataklıktan akıllı bir çıkış stratejisi uygulamak ve bölge halkının kendi anlaşmazlıklarını kendilerinin çözmesine izin vermek için şimdi tarihi fırsatımız. Sorunlarına kesinlikle kendileri bir çözüm bulacaklar. Mutlak ve koşulsuz desteğimizi sunmak İsrail’e çok büyük zarar veriyor, çünkü “ahlaki tehlike” denen şeyi yaratıyor; ne olursa olsun her seferinde onları kurtarmaya geleceğimizi sanıyorlar. Dolayısıyla, bunu artık yapamayız, çünkü az önce sana bizim de tüm sistemlerimizi tükettiğimizi söyledim.

Bu arada, sana şu eğlenceli gerçeği anlatacaktım. Kısa süre önce küçük bir kuş bana İsraillilerin aslında onlar adına tükettiğimiz savunma mühimmatı miktarı karşısında hayrete düştüklerini söyledi. Çünkü İsrailliler, kendi şehirlerini ve ülkelerini savunmak için kritik savunma mühimmatlarından buna yaklaşan bir miktar bile tüketmediler. Amerikalıların İranlıların Arap ülkelerindeki Amerikan topraklarına ya da tesislerine saldırmasına izin verdiğine inanamadılar. Ve bütün o teçhizatı İsrail’e gönderdik, bu yüzden onlar çok fazla tüketmedi. Liderlerimiz İsrail’i kendilerinden daha çok seviyor, sanki hepimiz Mike Huckabee’yiz.

Bir videoyu asla unutmayacağım. Beyaz liberal bir kadın siyahların ayaklarını yıkıyordu. Siyah kadın... Beyaz liberal kadın “Seni seviyorum, sen kutsalsın” diyordu. Siyah kadın da “Aman Tanrım, beni gerçekten korkutuyorsun!” diye cevap veriyordu. Evet, doğru, doğru, doğru. Burada gördüğümüz şey de tam olarak bu.

Bu yüzden söylemek istediğim ilk şey şu: bu, çekilip geri dönmemek, asla geri dönmemek, şimdi çekilmek ve bu süreçte asla geri dönmemek için bir fırsat. Bibi’yi ara ve ona gönderdiğimiz yardımı durdurmaya yönelik çok maddeli bir plan açıkla. Artık istihbarat paylaşımına, hangi düzeyde yapıyorsak o düzeyde katılmayacağız. Yapmayacağız. Bu arada, sana tanıdığım bir grup eski CIA görevlisini ve eski bir Amerikan ordusu istihbarat subayını gösterebilirim. Bana, Irak’tayken iki bin dört ve iki bin beşte Sünni üçgeninde belirli bir bölgeyle ilgilenmekle görevlendirildiğini söyledi. Dedi ki temelde, bak, burada çalışan bir Mossad grubu vardı ve Irak El Kaidesi’nin her ne halt yapıyorsa onu yapmasını engellemeye yönelik görevlerimizi aksatıyor ve onlara müdahale ediyorlardı. Ben de ona sordum, “Peki, sence sebep neydi?” dedim. O da “Buna hiç girmeyeceğim, çünkü emeklilik maaşımı kaybetmek istemiyorum” dedi.

Dolayısıyla biliyorsun, biz şu anda savaş olmayan bir savaşta, ateşkes olmayan bir ateşkesle, müttefik olmayan bir müttefikle karşı karşıyayız. Bütün durum tamamen nihilist. Ama bekle, senden sadece bir saniye geri çekilip Irak’ta ve Sünni üçgeninde Mossad’ın çalışmasıyla ilgili o yorumun ne anlama geldiğini düşündüğünü biraz daha derin açıklamanı isteyebilir miyim?

Bence sahada adamları vardı ve biliyorsun, bu şu anda sadece buna dayanarak yaptığım bir tahmin. Bu kesin değil. Tamam. Yani benim tahminim şu: Bu, IŞİD’in gerçekten ortaya çıkmasından birkaç yıl önceydi; Suriye iç savaşının gerçekten patlak vermesinden önce demek istiyorum. Ama hatırla, daha patlamadan önce bile tam hazırlıklar vardı. O hazırlıklardan biri, Irak El Kaidesi savaşçılarının hepsini Camp Bucca’dan serbest bırakmamızdı; bu Suriye sınırı boyunca çok kötü bir tesisti. Bu adamların hepsi sonunda Suriye’ye geri döndü ve temelde Nusra Cephesi’nin çekirdeği haline geldi. Evet, IŞİD... Ve bu temelde Esad’a karşı şok birliklerimizdi. Onları Bingazi üzerinden Kaddafi’den aldığımız silahlarla silahlandırdık; Bingazi’nin asıl meselesi de buydu. Bunu Türkler yürütüyordu. O bir kaçak hattıydı. Evet, yani temelde kendime sormadan edemiyorum: Mossad’ın ya da İsrail istihbaratının o dönemde Irak’ın o belirli bölgesinde sahada bulunmasının nedeni, sonunda Esad’a yönelik saldırının çekirdeği haline gelecek şeyi bir şekilde şekillendirmeye çalışmaları mıydı?

Çünkü yedi yılda yedi ülke meselesini, General Clark’ın o meşhur alıntısı her neyse onu gayet iyi biliyoruz. Doğru. Başlangıçta büyük bir plan olduğunu biliyoruz; hepsini Paul Wolfowitz ve Clean Break belgesini hazırlayanlar gibi neoconlar tasarlamıştı ve bu plan düşmanlarımızı hedef almayı amaçlıyordu. Bir görgü tanığı bana iki bin dörtte John Bolton ve Dick Cheney’nin Bush’u Esad’ı bombalamaya ikna etmeye çalıştığını söyledi. Bütün hikâye, Suriye’deki olaylardan önce gelen askeri hazırlıklarla, önceden tasarlanmış bir planın parçası olarak bağlantılı. William Van Wagenen’in “Creative Chaos” adlı kitabı bütün bunları çok açık biçimde açıklıyor. William arkadaşım, aslında bölgede. Çok keskin görüşlü biri. Ama biliyorsun, buna benden daha derin girebilecek çok insan var. Ama temelde ben gerçekten, özellikle Batı Irak’ta küçük de olsa bir İsrail varlığı olduğuna ve nihayetinde Suriye’de gördüğümüz şeyle muhtemelen bağlantılı bir şey yaptıklarına inanıyorum. Bu beni şaşırtmazdı.

Bu da Amerikan Kongresi’nde, aslında tüm Washington’da bir gecede nasıl birdenbire “Esad gitmeli” diye bir mutabakat oluştuğunu açıklıyor. Batı basınında kutlanan bir adamdı. Nancy Pelosi elini sıkmıştı, elbette. Neden sıkmasın? Ülkesinde dini bir azınlıktandı ve dini azınlıkları koruyordu; aynı zamanda göz doktoruydu. Londra’da eğitim görmüştü, eşi de çok kültürlü bir kadındı ve uzun süre Levant’ın medeni ve ılımlı yüzünü temsil ediyordu. Suriye Hristiyanları için korumayı temsil ediyordu. Sonra birdenbire, dramatik biçimde, uydurma ve karmaşık saldırılar bahanesiyle büyük sorun haline geldi.

Ama bir de Rusya meselesi var; son kitabımda bundan söz ettim. Washington DC’de bazı, diyelim ki düşünürler vardı, bunu biliyorum. Şu fikri yayıyorlardı: Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın sıcak su limanlarını azaltmamız gerekiyor. Bu limanlardan biri küçük ama donanmaları için çok önemli olan Tartus’tu. Fikir şuydu: oradaki Rus etkisini geri itmek için Esad’dan kurtulmak zorundasın. Ayrıca bu Soğuk Savaş sonrası küreselcilerin bazıları arasında bir tür bağlantı da vardı. O tuhaf birleşimi görüyordun: İslamcı teröristler, Rusya karşıtı güçler, İsrail, Türkiye. Bu tanımlanması zor, çok yüzlü faktörlerin tuhaf karışımı. Ama oradaydılar. Uygarlığın kendini adamış en amansız düşmanlarının arasında Amerika’yı buluyorsun, ironik biçimde Amerika’yı. Doğru. Şimdi, biliyorum, bu beni hiç şaşırtmıyor.

Başta bu mutabakat zaptının ve İsviçre’de süren müzakerelerin kalıcı barışa yol açacağı konusunda şüpheci olduğunu söyledin. Neden? Bence üç taraf hâlâ tam olarak aynı çizgide değil. Dediğim gibi, bence Trump ekibi ile İranlılar bağımsız çalışabilselerdi, belki daha kalıcı bir anlaşmaya varabilirlerdi. İşlerin tarife modeline çok benzeyeceğini düşünüyorum; kırk beş günde bir uzatıyorduk, uzatmaya devam edeceğiz. Evet, bu tarife meselelerinden bazıları için. Ben sadece bunun böyle olacağını sanmıyorum.

Bence Amerikalılar biliyor ki, eğer Hürmüz Boğazı’ndan gerçekten çekilirlerse... Şimdi olanlara bakarsan, Hürmüz Boğazı gerçekten buradaki ağırlık merkezi haline geldi. Hürmüz Boğazı’nda olanlara bakarsan, Marco Rubio ve çetesi hep “bu mümkün bile değil, kimse Hürmüz Boğazı’ndan geçiş ücreti alamaz” diyor. Peki, Türkler Türk boğazlarından ücret alıyor. Yani sadece bu bile, biliyorsun, saçma görünüyor. Montrö Sözleşmesi bin dokuz yüz otuz altıdan beri verimli ve düzenli biçimde işliyor; ilgili tüm tarafları memnun edecek bir yol bulamamamız için hiçbir sebep görmüyorum.

Ama başkanlık içinde o sesler olduğu sürece sorun devam ediyor. Bu çılgın fikirler. Bence her zaman başkanın bir ayağının içeride, bir ayağının dışarıda olduğu bir gerilim yaşayacaksın ve bu iyi değil. Şu anda buna ihtiyacımız yok. Sadece çıkmamız gerekiyor. Bu yüzden çok şüpheciyim. Ben doğam gereği şüpheciyim Tucker, birçok şeyden şüphe ederim. Ben de öyle. Yani bu sadece benim arka planım. Ama İsraillilerin de gerçek joker kart olduğunu düşünüyorum. Gerçek şu ki, bak, muhtemelen şu anda İran kıyıları açıklarında nükleer başlıklı seyir füzeleri taşıyan bir grup Dolphin sınıfı denizaltıları var. Biliyorsun, onları ne durduracak? Yani bu ihtimali ortaya atmakta haksız değilsin. Eğer gerçekten bütün bu işin daha kötüye gideceğini düşünüyorlarsa, onları sadece “siktir et, bunu kendi yolumuzla, istediğimiz şekilde yapmayı deneyeceğiz” demekten ne alıkoyar? Bu yüzden, çok sayıda farklı ve çatışan çıkar var. İranlılar Hürmüz Boğazı’ndan asla vazgeçmeyecek. Trump’ın bunu kabul edip etmeyeceğini bilmiyorum. Ücret almaya başlayacaklar. Yani o altmış gün...

Bu arada elimizde ne varsa, İranlıların boğazı tamamen yeniden açmak için ilk otuz günü var. İranlıların her şeyi hemen yeniden açacağını gerçekten düşünüyor musun? Hayır, bunu ağırdan alacaklar, çünkü Amerikalıların anlaşmadaki kendi taraflarına uyacağından emin olmak isteyecekler ve biz şimdiye kadar bunu hiç yapmadık.

Dolayısıyla İranlılar bunu ağırdan alacak. Bu da bizi otuz birinci güne getirecek. Stratejik Petrol Rezervimizin dibine gelmiş olacağız. Gary Vogler bunu geçenlerde Twitter sayfamda bana açıkladı, kendisi petrol uzmanı; petrolümüzün saklandığı tuz mağaralarında aslında petrolün kirlenmiş olduğunu anlattı. O yerlerde ne kadar derine inersen, kirlilik o kadar artıyor ve petrol o kadar az kullanılabilir hale geliyor.

Yani resmen Enerji Enformasyon İdaresi elimizde üç yüz kırk milyon varil kaldığını söylüyor. Şimdi, ben kullanılabilir olanın muhtemelen yüz milyon varile daha yakın olduğunu düşünüyorum. Eğer boğazı yeniden açamaz ve Arap üretimini tekrar devreye sokamazsak, konuştuğum her uzman bunun en iyi koşullarda bile Arap üretiminin yeniden başlaması için haftalar, belki aylar süreceğini söylüyor, çeşitli nedenlerden dolayı. Bu da İranlıların Hürmüz Boğazı’nda tamamen geri adım atmamasının şu anda burada, ABD’de kıtlık ve karmaşa yaratacağı anlamına geliyor, çünkü varilin dibine geliyoruz.

Dolayısıyla bu tırmanacak ve bence Trump üzerinde daha büyük siyasi baskı yaratacak. Ve bence bu, kalıcı bir çözüme ulaşılamaması açısından çok sorun çıkaracak. Ama belki yanılıyorumdur. Yanılmaktan memnun olurum, çünkü gerçekten bütün bu işin bitmiş olmasını isterim.

Ara seçimler biter bitmez, tamamen yeni ve farklı bir siyasi gerçeklik ortaya çıkmaya başlayacak. Seçimlerin sonuçları, seçmenlerin gerçekte ne istediğine dair gerçek yönü belirler. Bu doğru. Doğru, hile yapılsa bile Trump’ın lehine olmayacak. Trump bunun aksini mi düşünüyor bilmiyorum, ama olmayacak.

Düşünce zincirimi kaybettim. Ama her neyse, fikir şu: Ben Mart öncesi statükonun siyasi olarak ayakta kalacağını görmüyorum. Kongre üyelerinin yüzde doksan beşi ya da her neyse, üyelerin yüzde doksandan fazlası AIPAC’ten ya da AIPAC’in bir versiyonundan para alıyor; Kongre’deki her üye düşünmeden “İsrail’i destekliyorum, onlar en büyük müttefikimiz” diyor. Yani ben bunu açıkçası görmüyorum. Belki yanılıyorumdur, ama bunun şu anda nasıl ayakta kalacağını göremiyorum. Dayanabileceğini hayal edemiyorum.

Bence bu bir tür zirve noktası ve şimdi her şey aşağı inecek. Çünkü iki partide de statükoyu bir şekilde destekleyen tüm Baby Boomer kuşağını alsan bile, gerçekle yüzleşelim, onlar çok daha uzun süre ortada olmayacak. Yani böyle konuşuyorum ama bunun yakında değişmesi kaçınılmaz. Bir sonraki nesil İsrail konusunda çok daha şüpheci. Ve biliyorsun, bazılarında durum bu. Bazıları antisemit. Hiç şüphe yok, kesinlikle antisemit olanlar var. Ama şüpheci olan insanların çoğu iyi bir nedenle şüpheci. Çünkü Amerikan çıkarları ile İsrail çıkarları arasında bir ayrım olduğunu fark ediyorlar.

Bu yeni nesil iki partide de sonunda Kongre’de iktidara geldiğinde, bence İsrail’in yardımları mevcut Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na ve mevcut İstihbarat Yetkilendirme Yasası’na kalıcı biçimde yerleştirmeye çalışmasının bir nedeni var. Bence bunun nedeni, müttefiklerinin on yıl sonra durumun İsrail açısından tamamen farklı olacağını bilmesi. Aynı tür desteği alamayacaklar.

Bunun on yıl sürüp sürmeyeceğini bilmiyorum. On yıl sürmeyebilir, ama ne demek istediğini anladım. O halde Tom Cotton, istihbarat kurumlarımızın egemenliğini yabancı bir devlete devretme fikrinin arkasındaki itici güç. Ve ayrıca bildiğim kadarıyla Senato İstihbarat Komitesi’nin başkanı ve hâlihazırda bir ABD senatörü. Bu ihanet.

Açıkçası bunun için motivasyonunu bilmiyorum. Bazı tahminlerim var, ama bu devam edebilir mi? Senato İstihbarat Komitesi başkanının, açıkça düşmanca olan yabancı bir devletle zorunlu istihbarat paylaşımımız olsun diye bastırdığı bir düzen olabilir mi? Bu delilik. Mutlak delilik.

Ama içinde yaşadığımız dünyaya uyacak kadar da delice, Tucker. Tom Cotton açıkça kendi başına ya da kendi iradesiyle konuşmuyor. Ve bence bu makamda kaldığı sürece bunu çok sert biçimde zorlamaya devam edecek. Bence Pete Hegseth Pentagon’dan ayrılana kadar da bu makamda kalacak, çünkü nihai planın onu oraya koymak olduğunu düşünüyorum, ya da en azından öyleydi. Pete’in yerine Tom Cotton’ı koymak.

Bu bir iyileşme değil. Üzgünüm. Hayır, hayır. Daha zeki görünebilir ama değil. Ellerini akıllıca yıkamaya çalışabilir, ama Cotton durmadan bastırmaya devam edecek. Senato versiyonu zaten geçti ve herkes şimdi bir sonraki turda ne olacağını izliyor. Bu onların son şansı, bu yüzden şimdi yapıyorlar.

Cotton’ın motivasyonları şüpheli ve onun hakkında da diğerleri hakkında da haklısın. Bence onun, Graham’in ve tüm bu diğer insanların hâlâ açıkça bu şekilde davranmaları, biliyorsun, bu hamleleri desteklemeleri, şu anda hâlâ ne kadar manevra alanına sahip olduklarını gösteriyor.

Ama bence şu da ilginç: Cotton aslında Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nü, o makamın tamamını kaldırmak ya da bitirmek için çok bastırıyordu. Bu 11 Eylül sonrası bir şeydi; birçok istihbarat uzmanı geçmişte buna bakıp, bakın, Ulusal İstihbarat Direktörü’ne ihtiyacımız yok, araya giriyor, vesaire demişti. İki parti daha önce bunu hiç kaldırmak istemedi. Cotton bunu, Tulsi gibi birinin atanıp istihbarat dünyasındaki kirli işlerini açığa çıkarma ihtimalinden korktuğu için kaldırmak istiyor.

Yani o yetkiyi etkisiz hale getirip geri vermek istiyor. Aynen. CIA direktörüne. Hatta bu açıkça müttefiklerimize kadar uzanıyor. Ve Tom Cotton gerçekten bu sözleri söyleyen kişi. Defalarca inkâr etmeye çalıştı, ama değişmeyen gerçek şu ki, bu yönetim döneminde tüm gizli JFK dosyalarının sızdırılabileceği ihtimalinden çok endişeli.

Kongre kararı. Tamam, doğru. Süreçte. Sonra tabii. Bu bir başkanlık kararnamesiydi, ama Cotton yabancı bir devleti örtbas etmek için buna karşı çıkıyor. Yani bu gerçekten delice bir davranış. Evet, öyle. Bak, bu ihanet ve tek kişi o değil.

Ayrıca bu Savaş Yetkileri oylamasının, neydi, bir ya da iki gün önce Senato’da yapılan oylamanın, aslında kimsenin ilkesel bir davranışı olduğunu düşünmüyorum. Bence olan şey Trump’a sessiz bir mesajdı. Hatırlıyor musun, geçen hafta Trump Clayton’ın Ulusal İstihbarat Direktörü adaylığını geri çekti. Clayton, biliyorsun, Tom Cotton’ın, Lindsey Graham’in ve tüm neoconların Tulsi’nin yerine geçmesini istediği adamdı. Bir nedenle Trump onu aday göstermişti. Belki de Susie onu önerdiği için.

Şimdi ise Bill Pulte’yi aday gösterdi; insanlar onun hakkında ne düşünürse düşünsün, bütün bu insanları sebepsiz yere temizleyecek ve Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nde neler olup bittiğine dair hiçbir şey bilmiyor, kendisi emlakçı. Ama oradaki her şeyi ortadan kaldıracak ve o bataklığı tamamen kurutacak.

Trump ayrıca SAVE Act’i ve FISA’nın yeniden yetkilendirilmesini de bütün bunlara bağlamaya çalışıyor. Ve bence Savaş Yetkileri Yasası, Senato’nun Trump’a onu durdurabileceklerini ve işlerine karışmaması gerektiğini söylemesiydi. Bence Senato’nun o kanadı, FISA’nın yeniden yetkilendirilmesini isteyen, SAVE Act’in geçirilmemesini isteyen neocon kanat. Sonunda bu şeylerin geçeceğini de sanmıyorum, bu arada. Ve ne gibi birini görmek istiyorlar? Sanırım Clayton. SEC’ten ya da New York Güney Bölgesi’nden. O adamı orada görmek istiyorlar.

Ve elbette bu adam, belki dinleyicilerin bilmiyordur, Epstein dosyası açıklamasını sözde yanlışlıkla berbat eden adam. Evet. Epstein bağlantılı bir başka kişi. Neoconlar onu Bill Pulte yerine istihbaratın başına geçirmek için öne çıkarıyor. Gündem Amerikalılar üzerinde daha fazla casusluk. Dördüncü Değişiklik yok, seçmen kimliği yok, çünkü neden güvenli seçimler isteyelim ki, sanki seçmenlerin söz hakkı olacakmış gibi.

Ve insanları yoksulluğa iten enerji fiyatları. Bütün bunlar Amerikan halkını hedef alıyor gibi görünüyor. Kesinlikle bunlar halkın ne istediğine bakılmadan alınan kararlar. Hiç kimse bunu istemiyor. Bu, arkadaşım Michael Yon’un bunun Amerikan halkına karşı bir savaş olduğu görüşüne benziyor. Çok açık.

Ve unutma, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması bütün dünyanın tarımsal tabanının üçte birini izole edecek. Ekim sezonunun zirvesinde bu hayati kaynakların kesilmesi Amerika ve dünya üzerinde felaket etkisi yaratacak. Burada durum çok kötü olacak, dışarıda ise çok daha kötü.

ABD’de bu yıl muhtemelen değil, çünkü hâlâ geçen ekim sezonunun rezervlerine dayanıyoruz. Ama gelecek yıl, yeterince üre gübremiz olmadığı için yeterince ekim yapamamanın gecikmiş etkisiyle, her Amerikalının ihtiyaç duyduğu temel tarım ürünlerinde ciddi kıtlıklardan söz edeceğiz.

Bir de şimdi yine var, burada Michael’ı anıyorum, vida kurdu; ürünler ve hayvanlar için bir parazit olarak çok yıkıcı. Yaklaşık bir yüzyıl önce onu Kuzey Amerika’dan çıkarmıştık. Şimdi son üç yılda tekrar ortaya çıktı, çünkü sözde bütün o yasadışı göçle birlikte getirildi. Tehlikeli kirleticilerin ve vida kurdu larvalarının yanlışlıkla taşınmasına yol açtılar ve şimdi Teksas’ta sığırları mahvediyor, bu çok kötü.

Sanırım yakın zamanda Florida’da, Orta Florida’da da bazılarına rastladılar. Mesele şu: Bizi doğal kabul ettiğimiz gıda ve enerjiden mahrum bırakmaya yönelik bir plan yürütülüyor ve bugün bunlara erişim artık çok karmaşık hale geldi. Bu siyaset yüzünden yapılıyor. Gerçek bir kıtlık olduğu için yapılmıyor.

Hayır, siyaset yüzünden yapılıyor; savaş olsun ya da her neyse. Ama unutma, savaş bir tercihti. İran bize doğrudan saldırmadı. Şimdi karanlık ve kasvetli bir tünele giriyoruz Tucker, ben şahsen kendimi zaten içine düşmüş hissediyorum. İyimserliğime aldanma, o karanlık yere ulaştım. Ailem olduğu için şanslıyım ve özel hayatımda mutluyum, ama çok kasvetli şeylerden bahsediyorum; insanların kalplerindeki karanlığı, özellikle de bizi yönetenlerin kalplerindekini görebiliyorsun. Bu karanlık düşüncelerimi daha fazla açmayacağım.

Ama umarım tekrar gelirsin, bu gerçekten harikaydı. Her zaman. Analizin için teşekkür ederim, çok faydalandım Brandon. Tamam, teşekkür ederim. Teşekkürler. Bizim için şerefti. Tanrı seni korusun. Tanrı seni korusun. Hepsi bu, gelecek çarşamba görüşürüz. Teşekkürler.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol