Judge Napolitano - Judging Freedom

Albay: Pete Hegseth’in İran ve Venezuela Sözleri “Sürekli Savaş” Mantığını Gösteriyor

Bu İngilizce podcast bölümünde sunucu, Pete Hegseth’in İran ve Venezuela’ya ilişkin açıklamalarını iki ayrı televizyon röportajı klibi üzerinden gündeme getirdi. Bölümde konuşan Albay, Hegseth’in askeri gücü diplomasinin önüne koyan yaklaşımını, “sürekli savaş” mantığının Amerikan demokrasisi ve özgürlükleri açısından yarattığı tehlikeler bağlamında eleştirdi.

İran’a Karşı Askeri Güç ve JCPOA Karşılaştırması

Program, sunucunun Pete Hegseth’i “her zamanki alaycı, saldırgan ve savaşçı haliyle” tanımlayarak bir pazar talk show’undaki açıklamalarını dinletmesiyle başladı. Klipte Hegseth, Trump yönetiminin İran’a yaklaşımını Obama dönemindeki JCPOA’dan (İran nükleer anlaşması) ayıran temel unsurun askeri seçenek olduğunu savundu.

Hegseth, “Askeri seçeneğin masada olmasını sağlayacağız,” diyerek bu yaklaşımı Obama yönetiminden farklı gördüğünü belirtti. Ona göre Obama yönetimi İran’a anlaşma için “yalvarmıştı”; Trump yönetimi ise İran’ı bombalamış, abluka uygulamış, gemileri bölgeden geçirmiş ve gerekli olduğunda yeniden başlamaya hazır bir pozisyon almıştı.

Hegseth, İran’ın 60 günlük süreçte mutabakat zaptı kapsamında verdiği sözleri yerine getirmeye “mecbur bırakılması” gerektiğini söyledi. Belgenin İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmayacağını, aramayacağını, satın almayacağını ve edinmeyeceğini belirttiğini aktardı. “Başkan Trump askeri güçle liderlik etti,” diyen Pete Hegseth, “bu askeri güç gerektiği sürece kalacak” şeklinde açıkladı.

Hegseth, İran rejiminin 47 yıllık tarihinde hiç olmadığı kadar zayıfladığını savunarak, bu nedenle Tahran’ın masaya geldiğini ileri sürdü. Ona göre Trump yönetimi bu süreci “güç pozisyonundan” yürüttü. Ablukanın kaldırılması halinde gemi trafiğine izin verilebileceğini, ancak ablukayı her an yeniden devreye sokabileceklerini söyledi. “İran bunu biliyor ve bu nedenle bu görüşmelerde koz bizde,” diyen Pete Hegseth, “görüşmelerin iyi gitmesini umuyoruz” diye ekledi.

“Gerçeklikten Kopuk” Bir Anlatı

Klipten sonra sunucu Hegseth’in sözlerini “gerçeklikten kopuk” diye niteledi. Albay da bu değerlendirmeye katıldı ve Hegseth için “kendi kendini savaş bakanı olarak gören” ifadesini kullandı. Konuşmacı, Hegseth’in güç anlayışının bombalama ve insan öldürme üzerine kurulu olduğunu savundu.

“Bana göre bu hiç de güç göstergesi değil,” diyen Albay, “bu bilgelik eksikliğinin, savaşçılığın ve hatta metafizik düzeyde kötülüğün işaretidir” şeklinde değerlendirdi. Katolik olarak yetiştirildiğini, On Emir’i öğrendiğini ve orada “öldürmeyeceksin” buyruğunun bulunduğunu hatırlattı.

Albay, haklı ve haksız savaşlar üzerine tartışılabileceğini, ancak bir demokraside askeri gücün son çare olması gerektiğini söyledi. ABD’nin geçmişte en azından böyle bir ilkeye sahip olduğunu düşündüğünü belirtti. Hegseth’in ise askeri gücü son değil ilk çare gibi anlattığını savundu.

Albay, Hegseth’in bu tavrını yalnızca stratejik değil, ahlaki açıdan da sorunlu gördüğünü ifade etti. Ona göre Hegseth, Amerikan ordusunun “yüksek derecede ölümcül” olmasından övünç duyuyor ve düşmüş durumdaki insanları bombalamayı bir başarı gibi sunuyor. “Bu, 1985’te aktif göreve başladığımda katıldığımı düşündüğüm Amerikan ordusu kesinlikle değil,” diyen Albay, Hegseth’in sözlerinin kendi askerlik anlayışıyla bağdaşmadığını vurguladı.

Venezuela, Tren de Aragua ve “Terörle Savaş”ın Genişlemesi

Programın ikinci bölümünde sunucu, Hegseth’in Venezuela’ya ilişkin daha da sert bir açıklamasını gündeme getirdi. Sunucu, klibin Venezuela’da bir “uyuşturucu baronu” olarak sunulan kişinin öldürülmesini savunduğunu belirtti. Bu kişinin Nino Guerrero olduğunu, Trump’ın ABD ordusunun Venezuela çetesi Tren de Aragua’nın liderini hava saldırısıyla öldürdüğünü söylediğini aktardı.

Sunucu ayrıca yakın zamanda emekli olmuş bir DEA yetkilisine atıf yaparak, bu örgütün anlatıldığı haliyle var olmadığını söyledi. Sheriff Dave Hathaway’in DEA’da 30 yıl geçirdiğini ve bu çetenin “mit” olduğunu savunduğunu aktardı.

Klipte gazeteci Hegseth’e, neden “yakala ve getir” operasyonu yerine hava saldırısı tercih edildiğini sordu. Aynı suçlamalarla Nicholas Maduro’nun ABD’de yargı önüne çıkarıldığını hatırlattı. Hegseth ise Venezuela hükümetinin ABD ordusunu ülkeye davet ettiğini ileri sürdü. Trend Aragua’yı yabancı terör örgütü olarak tanımladı ve örgütün kurucusu ile liderinin yerinin tespit edilip öldürüldüğünü söyledi.

Gazeteci ayrıca ABD’nin Venezuela’da askeri olarak kalmaya devam edip etmeyeceğini, Ekvador ve Guatemala gibi ülkelerde de benzer operasyonların beklenip beklenmeyeceğini sordu. Hegseth bu soruya “Evet, beklemeliler,” diye yanıt verdi.

Monroe Doctrine ve Bölgesel Askeri Operasyonlar

Hegseth, bu yaklaşımı “America’s Counter Cartel Coalition” adı verilen bir yapıyla ilişkilendirdi. Bu yapının ABD’nin kendi yarımküresindeki terör ağlarını avlamak için oluşturulduğunu söyledi. ABD’nin Orta Doğu’da 20 yıl boyunca ISIS ve al-Qaeda’ya karşı bu tür operasyonlarda “çok iyi” olduğunu gösterdiğini savundu.

Hegseth, bu politikayı Monroe Doctrine’ın (Monroe Doktrini) güçlendirilmesi olarak niteledi. Konuşmasında “Donro Doctrine” ifadesini kullandığı anlaşılan Hegseth, bunu “seyretmesi güzel bir askeri şey” olarak tarif etti. “Bundan sonuna kadar yararlanacağız,” diyen Pete Hegseth, ABD’nin Batı Yarımküre’de askeri operasyon kapasitesini genişletme niyetini ifade etti.

Sunucu ise bu açıklamaya sert tepki gösterdi. Nino Guerrero’nun, Nicholas Maduro ile aynı iddianamede ve aynı suçlamalarla ilişkilendirildiğini belirtti. Maduro’nun Amerikan hapishanesinde tutulduğunu, ancak Guerrero’nun öldürüldüğünü vurguladı. Ayrıca iddianamedeki suçlamaların çoğunu “anlamsız” diye niteledi. Caracas’ta silah bulundurmanın nasıl Amerikan hukukunun ihlali sayılabileceğini sorguladı.

“Sürekli Savaş” ve Amerikan Demokrasisi

Albay, Hegseth’in Venezuela açıklamalarını “terörle savaş”ın açık uçlu ve değişken doğasının bir örneği olarak değerlendirdi. 11 Eylül saldırılarından sonra başlayan terörle savaşın artık 25’inci yılına girdiğini ve görünüşe göre hiç bitmeyeceğini söyledi.

“Kalıcı savaş hali demokrasi, ifade özgürlüğü ve özgürlükler için mutlak anlamda en kötü şeydir,” diyen Albay, bunun ABD’nin kuruluş ilkeleriyle çeliştiğini ifade etti. Çocukken evin etrafına Amerikan bayrakları astığını, ülkesinin Sovyetler Birliği’nden farklı olduğuna inandığını anlattı.

Albay, o dönemde ABD’nin vatandaş haklarını savunduğunu ve dünyanın polisi olmadığını düşündüğünü söyledi. ABD’nin geçmişte de başka ülkelere müdahalelerde bulunduğunu kabul etti; ancak bugünkü noktada bunun çok daha açık ve gururla savunulan bir hale geldiğini belirtti.

Konuşmacı, Hegseth’in yabancı ülkelerde “hiçbir yasal gerekçe olmaksızın” insan öldürmenin güzelliğinden söz ettiğini savundu. “Bu bizi ABD vatandaşları olarak çok derinden rahatsız etmeli,” diyen Albay, savaşın normalleşmesinin sadece dış politikayı değil, ülke içindeki demokratik düzeni de aşındırdığını ifade etti.

Program genelinde sunucu ve Albay, Hegseth’in İran ve Venezuela’ya ilişkin sözlerini aynı çerçevede ele aldı: askeri gücün diplomasi ve hukuk yerine temel araç haline gelmesi. Hegseth’in anlatısı, Trump yönetiminin İran’ı güç kullanarak masaya getirdiği ve Batı Yarımküre’de kartel ya da terör örgütü olarak tanımlanan yapılara karşı askeri operasyonların sürebileceği iddiasına dayanıyordu. Albay ise bu yaklaşımı, Amerikan demokrasisinin temel ilkeleriyle ve askeri gücün son çare olması gerektiği anlayışıyla bağdaşmayan, tehlikeli bir kalıcı savaş siyaseti olarak değerlendirdi.

İran ve Askeri Güç

Sunucu: İşte Pazar günü talk show’lardan birinde Secretary Hegseth, her zamanki alaycı, saldırgan ve savaşçı haliyle. Chris, altı numara.

Pete Hegseth: Askeri seçeneğin orada olmasını sağlayacağız. JCPOA’dan ve Obama’nın bunu yapma biçiminden en büyük fark da bu. Obama döneminde İran’a bir anlaşma için yalvardılar; biz ise İran’ı bombaladık, sonra abluka uyguladık, gemileri geçirdik ve gerekirse yeniden başlattık ki büyük bir anlaşma için masaya gelsinler.

Pete Hegseth: Askeri duruşumuz, bu 60 gün boyunca mutabakat zaptı kapsamında söylediklerini yerine getirmeye mecbur kalmalarını sağlamak için ne gerekiyorsa o olacak. Belgede İran’ın asla nükleer silaha sahip olmayacağı, bunun peşine düşmeyeceği, satın almayacağı, edinmeyeceği yazıyor. Bunu nihai hale getirmek için müzakereler olacak.

Pete Hegseth: Ama onların, bizim sahip olduğumuz ve İran’ın çok ciddi biçimde saygı duyduğu askeri güç tehdidi yoktu. Rejimleri 47 yıl içinde hiç olmadığı kadar yıkıma uğramış, pardon, hiç olmadığı kadar zayıflamış durumda. Bu yüzden masadalar.

Pete Hegseth: Yani büyük fark şu: Bunu güç pozisyonundan yaptık. President Trump askeri güçle liderlik etti. Bu askeri güç gerektiği sürece kalacak. Abluka kalkarsa, geri çekilirsiniz ve İran’ın boğazlardan gemi geçişine izin vermesi gerektiği gibi, deniz taşımacılığının akmasına izin verirsiniz. Ama bu ablukayı herhangi bir anda yeniden devreye sokabiliriz ve onlar buna karşı hiçbir şey yapamaz. İran bunu biliyor. Bu yüzden bu görüşmelerde koz bizde ve iyi gitmelerini umuyoruz.

Sunucu: Bu gerçeklikten kopuk.

Albay: Evet. Evet. Sanırım kendini savaş bakanı olarak gören Pete Hegseth için bu, onun gerçekten anladığı tek şey gibi görünüyor. Gücün bombalayarak ve insan öldürerek gösterildiği fikri.

Albay: Bana göre bu hiç de bir güç işareti değil. Bu, bilgelik eksikliğinin bir işareti. Savaşçılığın bir işareti. Metafizik düzeye girmek gerekirse, hatta kötülüğün bir işareti. Ben Roman Catholic olarak yetiştirildim. On Emir’i öğrendim. Orada “öldürmeyeceksin” diye bir şey var.

Albay: Haklı savaşlar ve haksız savaşlar üzerine tartışabiliriz. Ama bizimki gibi bir demokraside, ya da en azından belki bir zamanlar olduğumuz şeyde, askeri güç son çare olmalıdır. Ne yazık ki Pete Hegseth’in sözünü ettiği şey, gücün ilk çare olarak kullanılması.

Albay: Ve bunu övünerek yapıyor. Bu ordunun son derece ölümcül olmasından, oraya girip insanları bombalamasından, insanlar yerdeyken onlara vurmasından büyük gurur duyuyor. Bu olmamalı. Bu kesinlikle, 1985’te aktif göreve başladığımda katıldığımı düşündüğüm Amerika ya da ordu değil.

Venezuela, Tren de Aragua ve Monroe Doctrine

Sunucu: Kahvaltınızı mahvetmek istemem Albay, ama işte yine karşımızda. Aslında az önce izlediğimizden biraz daha aşırı. Venezuela’ya girip sözde bir uyuşturucu örgütünün sözde uyuşturucu baronunu öldüren orduyu savunuyor; yakın zamanda emekli olmuş bir DEA yetkilisine göre böyle bir örgüt aslında yok bile.

Sunucu: Ama işte burada, Nino Guerrero’nun öldürülmesiyle övünüyor. Sözde Tren de Aragua çetesinin başı. DEA’da 30 yıl görev yapmış Sheriff Dave Hathaway’e göre bu çete bir mit. Chris, beş numarayı ver.

Gazeteci: President Trump, ABD ordusunun bu haftanın başında düzenlenen hava saldırısında Venezuelalı çete Tren de Aragua ya da TDA’nın lideri Nino Guerrero’yu öldürdüğünü söyledi. Merak ediyorum, neden saldırı seçeneğine gidildi? Neden onu yakalayıp Nicholas Maduro’ya yaptığınız gibi ABD mahkemesinde adalet önüne çıkarmadınız?

Pete Hegseth: Yani ordumuzu davet ettiler çünkü topraklarında Trend Aragua adlı bir yabancı terör örgütü, onun kurucusu ve lideri vardı. Biz de onun nerede olduğunu tespit edip öldürebildik.

Gazeteci: ABD ordusu bu operasyonu yeni gerçekleştirdiğine göre, Amerikalılar ABD’nin Venezuela’da askeri olarak yer almaya devam edeceğini mi anlamalı? ABD’nin hükümetleriyle çalıştığı Ecuador ve Guatemala gibi yerlerde benzer operasyonlar beklemeliler mi?

Pete Hegseth: Evet, beklemeliler. Buna America’s Counter Cartel Coalition, ACC deniyor; kendi yarımküremizdeki terör ağlarını avlamak için. Tıpkı 20 yıl boyunca Orta Doğu’da ISIS ve al-Qaeda’ya karşı çok iyi olduğumuzu gösterdiğimiz gibi. Bu, Monroe Doctrine’ın inanılmaz bir biçimde güçlendirilmesi. Şimdi, Donro Doctrine, bu güzel; seyretmesi güzel bir askeri şey ve bundan sonuna kadar yararlanacağız.

Sunucu: Yabancı bir kişiyi öldürdüğümüzde seyretmesi güzelmiş; hem de Nicholas Maduro ile aynı iddianamede, aynı suçlarla suçlanan bir kişiyi. Maduro ise bir Amerikan hapishanesinde oturuyor. Ayrıca bu suçlamaların çoğu saçmalık. Caracas’ta silah bulundurmak nasıl Amerikan hukukunun ihlali olabilir?

Terörle Savaş ve Sürekli Savaş Hali

Albay: Bu, terörle savaşın açık uçlu doğasını, değişkenliğini gösteriyor. Rahatsız edici olan da bu. 11 Eylül’den sonra başlayan terörle savaş... Şimdi terörle savaşın 25’inci yılına giriyoruz ve bu, görünüşe göre asla bitmeyecek bir şey.

Albay: Bu, ABD vatandaşları olarak bizi çok rahatsız etmeli. Çünkü kalıcı savaş hali demokrasi için, ifade özgürlüğü için, hepimizin sahip olduğu özgürlükler için, bu ülkenin kuruluşunda var olan şeyler için mutlak anlamda en kötü şeydir. En azından ben böyle düşünmeyi seviyorum; belki 10 ya da 15 yaşındayken evin etrafına Amerikan bayrakları yapıştırıyordum.

Albay: Ülkemizin Soviet Union gibi olmamasından büyük gurur duyuyordum. O zamanlar en azından şunu düşündüğümü sanıyorum: Biz vatandaşların haklarını savunuyorduk. Dünyanın polisi değildik. Dünyanın her ülkesine karışıp askeri gücümüzü sağa sola savurmuyorduk.

Albay: Şimdi, o zamanlar da belli ölçüde bunu yaptığımızı biliyorum. Ama artık öyle bir noktaya geldik ki, yine kendini savaş bakanı olarak gören kişi çıkıp yabancı ülkelerde hiçbir yasal gerekçe olmaksızın insan öldürmenin güzelliğinden söz ediyor.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol