Glenn Diesen

Warwick Powell: İran Savaşı Doğu Asya’da ABD Üslerini, Enerji Güvenliğini ve Çin’in Konumunu Yeniden Tartıştırıyor

İngilizce yayımlanan podcast bölümünde sunucu Glenn ile Queensland University of Technology’den Warwick Powell, İran savaşı bağlamında Doğu Asya’daki enerji, güvenlik ve jeopolitik dengeleri tartıştı. Powell’a göre Orta Doğu’daki çatışma yalnızca bölgesel petrol akışlarını değil, ABD’nin Asya’daki askeri mimarisine duyulan güveni, Çin’in enerji dayanıklılığını ve bölgesel ülkelerin stratejik tercihlerini de yeniden şekillendiriyor.

İran Savaşı, Enerji Akışları ve Doğu Asya’ya Etkileri

Warwick Powell, İran’daki savaşın Doğu Asya üzerindeki etkilerinin “daha uzun vadeli ve daha yapısal” olduğunu belirtti. Ona göre ilk ve en görünür sonuç, petrol akışlarındaki aksama. Bu durum özellikle Güneydoğu Asya ekonomilerini ve giderek Orta Doğu ham petrolüne ve ondan üretilen rafine yakıtlara bağımlı hale gelen Australia gibi ülkeleri etkiliyor.

Powell, bölge ekonomilerinin petrol akışındaki daralmaya “önemli ölçüde açık” olduğunu söyledi. Bazı ülkelerin bu nedenle Russia’ya yöneldiğini aktardı. Indonesia ve Malaysia’nın bu yönde adımlar attığını, Japan’ın da Sakhalin 2 projesindeki konumunu korumaya çalıştığını belirtti. Powell, Urals petrolünün kimyasal bileşiminin Orta Doğu petrolüne benzediğini, bunun özellikle modern sanayi ekonomilerinin temel yakıtlarından biri olan dizel üretimi için önemli olduğunu ifade etti.

Singapore’ın resmi olarak Russia’dan petrol almayı reddettiğini belirten Powell, bu nedenle başka çözümler aradığını söyledi. Enerji krizinin yalnızca petrol piyasalarıyla sınırlı olmadığını, gübre ve petrokimya piyasalarını da etkilediğini vurguladı. Japan’ın nafta piyasasında ve buna bağlı sanayilerde ciddi kısıtlar yaşandığını, bu sektörlerin alternatif tedarik için China’ya yönelmek zorunda kaldığını kaydetti.

“Bu enerji şokları bir gün bitip sonra herkes eski statükoya dönüyor şeklinde işlemiyor,” diyen Warwick Powell, uzun vadede tüketici düzeyinde elektrikli taşımacılığa ilginin arttığını açıkladı. Powell’a göre son 100 günde China’dan Southeast Asia’ya ve Australia’ya elektrikli araç ihracatı ciddi biçimde yükseldi. Ayrıca ülkeler, enerji egemenliğini artıracak temiz enerji teknolojilerine daha fazla ilgi göstermeye başladı.

ABD Üsleri ve Asya’daki Caydırıcılık Mimarisinin Sorgulanması

Powell, krizin askeri ve güvenlik boyutunun da önemli olduğunu söyledi. Ona göre United States’ın küresel güç projeksiyonu, müttefik ülkelerdeki üsler ağına dayanıyor; ancak Persian Gulf’taki üslerde yaşanan yıkım ve hasar bu yapının savunulabilirliğini sorgulattı.

“United States’ın bu üsleri savunamaması Southeast, East ve North Asia boyunca şok dalgaları yarattı,” diyen Warwick Powell, Asya’daki Amerikan güvenlik mimarisinin Japan’dan Philippines’e uzanan “first island chain” üzerindeki üsler ağına dayandığını belirtti. Powell’a göre bu üslerin savunulamaz hale gelmesi, China’nın 40 yılı aşkın modernizasyon sonrası genişleyen askeri kapasitesiyle birleşince bölgedeki stratejistleri temel varsayımlarını yeniden düşünmeye zorluyor.

Glenn ise Cold War sonrasında United States’ın hegemonik bir güvenlik yaklaşımı izlediğini, dünyanın her bölgesinde son sözü söyleyerek büyük güç rekabetini engellemeye çalıştığını söyledi. Ancak çok kutuplu dünyada bunun sürdürülemez hale geldiğini savundu. Ona göre Washington aynı anda Russia, Iran ve Asia’ya odaklanmaya çalışırken öncelik belirleyemedi.

Glenn, United States’ın Ukraine’e çok sayıda silah gönderdiğini, ardından Middle East’te özellikle Israel’e öncelik verdiğini, interceptor missiles gibi silahları Europe ve South Korea’dan kaydırmak zorunda kaldığını söyledi. Bunun Europe’da ihanet hissi, Gulf states’te ise savunmasızlık duygusu yarattığını belirtti. East Asia’daki cephe ülkelerinin de United States adına hedef haline geldiklerini, ancak karşılığında bekledikleri korumayı alamayabileceklerini ifade etti.

Japan, South Korea, Philippines ve Australia’da Değişen Güvenlik Tartışmaları

Powell, bölge devletlerinin tepkilerinin farklılaştığını söyledi. Japan’ın yaklaşık on yıldır yeniden silahlanma sürecinden geçtiğini, bunun hem iç siyasi nedenlerle hem de United States’ın güvenlik şemsiyesinin yeterliliğine dair kaygılarla bağlantılı olduğunu belirtti. South Korea’da da halkın Amerikan nükleer şemsiyesine güven konusunda kuşkular taşıdığını ve nükleerleşme taleplerinin arttığını söyledi.

“North Asia’da oldukça aktif ve kaslı bir tepki görmeye başlıyoruz,” diyen Warwick Powell, bunun United States’ın müttefiklerine mali, maddi ve insan riski açısından daha fazla sorumluluk yükleme stratejisiyle örtüştüğünü ifade etti. Ancak bu ülkeler güçlendikçe Washington’ın onları kontrol etmesinin zorlaşacağını da ekledi.

Philippines konusunda Powell, mevcut yönetimin Washington’a yeniden yakınlaştığını, ancak aynı zamanda Gulf’taki savaş nedeniyle petrol akışındaki sorunların Philippines’te enflasyon ve ekonomik sıkıntılar yarattığını söyledi. China’nın Philippines’in petrol ve yakıt tedariki taleplerine destek verdiğini belirtti. Powell, Ferdinand Marcos Jr.’ın Mart ortası ile sonu arasında South China Sea’de ortak petrol arama ve geliştirme fikri etrafında Beijing ile yeniden temas arzusunu dile getirdiğini aktardı.

Australia’da ise AUKUS tartışmasının yeniden canlandığını söyledi. Singapore Shangri-La Dialogue’da Australian Defense Minister ve Pat Conroy’un AUKUS anlaşma yapısında değişiklikler açıkladığını, bunun kamuoyunda şüpheci bir tepki yarattığını belirtti. Eski federal Labor bakanı Peter Garrett öncülüğünde AUKUS hakkında bir halk komisyonu girişimi başlatıldığını söyledi.

Powell, Pete Hexis’in Shangri-La Dialogue’daki konuşmasına da dikkat çekti. Hexis’in United States’ın Asia’daki rolünü “tek bir gücün bölgesel hegemon olmasını engellemek” olarak tanımladığını aktardı. Powell’a göre bu, Washington’ın artık bölgede tek başına hegemon gibi davranamayacağını kabul ettiğini gösteriyor.

Japan’ın Yeniden Silahlanması: Özerklik mi, Cephe Hattı mı?

Glenn, Japan’ın yeniden silahlanmasının iki yöne gidebileceğini söyledi. Bir yandan daha fazla askeri kapasite, Tokyo’ya Washington’dan daha bağımsız hareket etme imkanı verebilir. Diğer yandan Japan, United States’ın China’ya karşı cephe hattı haline getirilebilir.

Powell bu konuda sonucun belirsiz olduğunu söyledi. Japan’daki Amerikan üslerinin savunulabilirliği sorgulanırken, Washington’ın Okinawa’daki bazı güçleri daha önce Guam’a ve Persian Gulf’a kaydırdığını aktardı. Ona göre son modellemeler, China’nın kabiliyetleri ve American arsenal’deki eksikler dikkate alındığında Japan’daki üslerin ve uçakların ciddi bir çatışmada ilk haftanın sonunu göremeyebileceğini gösteriyor.

“Japan yeniden silahlanmaya devam edecek; bunun daha fazla özerklik için mi olacağı, United States’ın onları ne ölçüde kontrol altında tutabileceğine bağlı,” diyen Warwick Powell, bölgedeki herkesin Japan’ın yeniden militarizasyonuna olumlu bakmadığını belirtti. Beijing’in kaygılarını dile getirdiğini, Southeast Asia’da da 1930’lar ve 1940’lardaki Japan militarizmine dair tarihsel hafızanın sürdüğünü söyledi.

Powell, China’nın bir yandan American varlığının Asia’dan itilmesini isteyebileceğini, diğer yandan Washington’ın Japan’ı kontrol altında tutan tarihsel rolünün farkında olduğunu belirtti. China’nın ekonomik ve sanayi gücünün bölgedeki diğer tüm aktörlerin çok üzerinde olduğunu vurguladı. “China ekonomisi bölgenin GSYH’sinin yüzde 60’ını temsil ediyor,” diyen Warwick Powell, ASEAN ülkeleri, Japan, Korea, Australia ve New Zealand birlikte düşünüldüğünde China’nın ağırlığının belirleyici olduğunu ifade etti. Ayrıca küresel imalat katma değerinin yüzde 30’dan fazlasının China’dan geldiğini, 2035’e gelindiğinde bunun yüzde 40’a yaklaşacağını söyledi.

China’nın Enerji Dayanıklılığı ve Kuşatma Stratejisinin Sınırları

Glenn, United States’ın Iran’daki hedeflerinden birinin China’yı enerji bakımından zayıflatmak olduğunu söyleyen yorumlara dikkat çekti. Powell ise bunun 25 yıl önce daha etkili olabilecek bir strateji olduğunu, ancak bugün dünyanın değiştiğini savundu.

Powell’a göre China ekonomisi artık petrol bağımlılığı açısından eski konumunda değil. China’da dizel tüketiminin yaklaşık iki yıl önce zirveye ulaştığını ve toplam dizel tüketiminin o zamandan beri düştüğünü söyledi. Ayrıca China’nın 20 yılı aşkın süredir enerji yapısını dönüştürdüğünü; elektrik üretimini çeşitlendirdiğini, batarya, yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve depolama alanlarında atılım yaptığını belirtti.

China’nın aynı zamanda dünyadaki herkesten daha fazla kömürlü ve nükleer santral inşa ettiğini kaydeden Powell, Middle East petrolüne bağımlılığın 20 yıl öncesine göre azaldığını söyledi. Russia ve Central Asia’dan kara hatlarıyla petrol ve gaz tedarikinin arttığını, bu hatların deniz boğazlarına göre kesilmesinin daha zor olduğunu belirtti. Arctic rotalarının da küresel ısınma nedeniyle yılın daha uzun dönemlerinde kullanılabilir hale geldiğini ekledi.

“China ekonomisi enerji açısından bu tür olaylara inanılmaz derecede iyi hazırlanmış durumda,” diyen Warwick Powell, önümüzdeki 5 ila 10 yılda China’nın Middle East gibi dış kaynaklardan ham petrol bağımlılığının daha da azalacağını savundu. China’nın büyük rezervler tuttuğunu, bilinen rezervlerin gerçek düzeyi olduğundan düşük gösterebileceğini belirtti.

Powell, China’nın son 100 günde küresel ham petrol talebini azalttığını, buna rağmen ekonomisinin aksama yaşamadığını söyledi. Bu durumun hem sistemin uyum kapasitesini hem de rezervlerin derinliğini gösterdiğini ifade etti. Ona göre United States’ın China’yı enerji üzerinden çevreleme stratejisini uygulama kapasitesi artık gerçeklik tarafından sınırlandırılıyor.

China’nın Savaştan Güçlenerek Çıkma İhtimali

Glenn, China’nın Iran ve Russia’ya karşı yürütülen savaşlardan güçlenerek çıkıp çıkmayacağını sordu. Powell, China’nın büyük ölçüde zarar görmeden çıkacağını düşündüğünü söyledi. Bunun nedenlerinden biri enerji krizlerine hazırlık, diğeri ise temiz enerji teknolojilerine küresel talebin artması.

Powell, yalnızca China’nın elektrikli araç ve temiz enerji ürünleri ihracatının artmayacağını, aynı zamanda Chinese foreign direct investment’ın da yükseleceğini savundu. Ona göre China, Global South’ta yenilenebilir enerji üretim kapasitesi, araç montajı ve parça üretimi için fabrikalar kurarak tedarik zincirlerini pekiştirecek.

Southeast Asia ekonomileriyle China ekonomisinin daha fazla iç içe geçtiğini belirten Powell, enerji, hammadde ve nihai ürün akışlarının ayrıştırılmasının giderek zorlaşacağını söyledi. Ayrıca Southeast Asia’da ödeme sistemlerinin China ödeme ağları ve ASEAN ödeme kapasiteleriyle entegre olduğunu belirtti. Bu sürecin dolar ve Swift gibi American altyapılarına bağımlılığı azalttığını söyledi.

Ancak Powell, United States’ın hâlâ ciddi bozucu kapasitelere sahip olduğunu da ekledi. Teknik altyapı üzerindeki kontrol ve 80 yılda oluşturulan NGO ve istihbarat ağlarının birçok ülkede müdahale eylemlerini mümkün kıldığını savundu.

India’nın Zor Dengesi

Glenn, India’nın hem bağlantısızlık geleneğini sürdürmek istediğini hem de China’ya dair kaygılar nedeniyle Indo-Pacific ortaklıklarına fazla yaklaşma riski taşıdığını söyledi. Powell, India’nın “okunmasının” kısmen kasıtlı olarak zor olduğunu belirtti ve bunun Indian foreign policy’nin kurumsal alışkanlıklarına yerleştiğini ifade etti.

Powell’a göre India’nın karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri ekonomik gelişme düzeyi. Indian economic elite içinde United States ile çok yakın bağları olan kesimler bulunduğunu, buna karşın political elite’in China konusunda tarihsel kaygılar ile coğrafi gerçekler arasında sıkıştığını söyledi. China’nın yer değiştirmeyeceğini ve iki ülkenin kara sınırı paylaştığını hatırlattı.

“India’nın gerçek sorusu, geçimi büyük devletler, özellikle United States tarafından müdahaleye daha az açık olan daha özerk bir ekonomik aktöre nasıl dönüşeceğidir,” diyen Warwick Powell, son 100 günde India’nın gübre ve enerji erişiminde ciddi sorunlar yaşadığını belirtti. India’nın altyapı sorunlarını aşması ve ciddi bir sanayi tabanı kurması gerektiğini söyledi.

Powell, India’nın büyümesinin büyük ölçüde hizmet ekonomisine dayandığını, bunun da American IT sektörünün destek altyapısını India’ya dış kaynak olarak aktarmasıyla bağlantılı olduğunu belirtti. Modi hükümetinin sanayileşme hedeflerinin henüz tam sonuç vermediğini söyledi. 1985 civarında China ve India’nın GSYH düzeylerinin kabaca benzer olduğunu, bugün China’nın GSYH’sinin India’dan beş ila altı kat büyük olduğunu ifade etti.

Blok Siyaseti, ASEAN ve Bölgesel Güvenlik

Glenn, blok siyasetinin India’yı China’ya karşı bir piyon gibi gösterebileceğini ve bunun India’nın konumunu zayıflatabileceğini söyledi. Eski Australian Prime Minister Paul Keating’in East Asia için NATO benzeri bir güvenlik mimarisine yönelik sert eleştirisini hatırlattı. Glenn’e göre bölgenin güvenliği birbirine karşı değil, birbirleriyle birlikte araması gerekiyor.

Powell bu değerlendirmeye katıldı ve blok siyasetinin kısa vadeli cazibesine direnilmesi gerektiğini savundu. Asia Pacific ve South Asia’nın kendi güvenlik ve ekonomik düzenlerini kurabileceğini söyledi. ASEAN’ı Southeast Asia diplomasisinin ana aracı olarak tanımladı. ASEAN’ın yavaş çalışabilmesine rağmen çok çeşitli bir bölgeyi bir arada tuttuğunu, göreli barışı ve ekonomik kalkınmayı öncelediğini belirtti.

Powell, Regional Comprehensive Economic Partnership’ın yaklaşık dört yıl önce imzalandığını ve o dönemde dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması olduğunu söyledi. India’nın imza aşamasına kadar müzakerelerde yer aldığını hatırlattı. India’nın bölgesel ticaret düzenlemeleriyle ilişkisini yeniden düşünmesi gerektiğini savundu.

Ödeme mimarisinin ulusal para birimleriyle ticareti mümkün kıldığını söyleyen Powell, bunun daha ucuz, hızlı ve güvenli olduğunu; döviz kuru ve likidite krizi risklerini azalttığını belirtti. ASEAN’ın daha fazla sorumluluk alması gerektiğini, bu noktada Indonesia’nın ana aktör olacağını savundu. Ona göre Indonesia, önümüzdeki yarım yüzyılda China gibi bir büyük güç olmasa da Japan’a yaklaşan bölgesel ağırlığa sahip olabilir.

Powell, Shanghai Cooperation Organization’ın Southeast Asia ve North Asia’ya genişletilebilecek bir model sunduğunu söyledi. Russia’nın da bir Pacific power olduğunu hatırlatarak Asia-Pacific güvenliğinde Moscow’un dışlanmaması gerektiğini savundu. “Blok siyaseti güvenlik rekabetine, güvenlik ikilemlerine, silahlanma yarışlarına ve şüphelerin yoğunlaşmasına yol açan bir kanserdir,” diyen Warwick Powell, Asia’nın Europe’daki savaş ve barışsızlık deneyiminden ders çıkarması gerektiğini vurguladı.

İran Savaşı ve Doğu Asya’ya Etkileri

Glenn: Tekrar hoş geldiniz. Bugün yine Queensland University of Technology’de yardımcı profesör ve China’daki Taihe Institute’ta kıdemli araştırmacı olan Warwick Powell bizimle. Programa tekrar katıldığınız için teşekkür ederim. Doğu Asya’da bugünlerde neler olduğunu konuşmayı uzun zamandır bekliyordum, çünkü Iran’daki savaş yeniden kızışıyor gibi görünüyor ve odak çoğunlukla bunun Orta Doğu’yu nasıl yeniden şekillendirdiği ve Batı’yı nasıl etkilediği üzerinde. Peki siz bunun Doğu Asya’yı nasıl etkilediğini görüyorsunuz?

Warwick Powell: Doğu Asya’yı kesinlikle etkiliyor; hem de bence daha uzun vadeli ve yapısal sayılabilecek şekillerde. Elbette petrol akışları üzerindeki etkiler, özellikle Güneydoğu Asya ekonomileri ve Australia gibi yerler üzerinde hemen hissediliyor. Australia, Orta Doğu’dan gelen ham petrol akışlarına ve ondan üretilen rafine yakıtlara giderek, hatta inanılmaz ölçüde bağımlı hale gelmiş durumda.

Bölge ekonomilerini neredeyse tek tek ele alabiliriz, fakat genel olarak şunu söylemek adil olur: petrol akışlarının kısıtlanmasına önemli ölçüde maruz kaldılar ve uyum sağlamak zorunda kaldılar. Bunu birkaç şekilde yaptılar. Bunlardan biri elbette Russia’ya yönelmek oldu; Indonesia ve Malaysia bunu yaptı, Japan da Sakhalin 2 projesindeki konumunu güvence altına almak için bunu yaptı. Bunun avantajı şu: Urals petrolü, kimyasal bileşimi ve türü bakımından Orta Doğu’dan gelen petrole benziyor. Bu petrol, çoğu modern sanayi ekonomisinin belkemiğini oluşturan dizel gibi ürünlerin üretimi için özellikle uygun.

Singapore ise Russia’dan petrol almayı resmen reddetti. Bu yüzden başka geçici çözümler bulmak zorunda kaldı. Dolayısıyla ilk olarak bölgesel petrol ve sıvı yakıt piyasalarında bazı etkiler görüyoruz. İkinci olarak, gübre ve petrokimya piyasaları üzerindeki etki var; bunlar zaten bölgede çeşitli sektörleri aksatıyor. Japan nafta piyasası ve buna bağımlı sanayiler ciddi kısıtlarla karşı karşıya ve artık tüm bu sektörler alternatif tedarik seçenekleri için China’daki kaynaklara yönelmek zorunda kalıyor.

Bence daha uzun vadeli meselelerden biri şu, Glenn: Bu enerji şokları bir gün öylece bitip sonra eski statükoya dönülen şeyler değil. Muhtemel sonuçlar bence çok katmanlı. Öncelikle tüketici düzeyinde elektrikli ulaşıma yönelik artan ilgi ve talebi zaten gördük. Açık konuşmak gerekirse, China’dan gelen elektrikli araçlardan bahsediyorum. China’nın Güneydoğu Asya’ya ve hatta Australia’ya elektrikli araç ihracatı son 100 gün içinde dramatik biçimde arttı.

Ayrıca ülkelerin gelecekte bu tür risklere daha az açık hale gelmesine yardımcı olabilecek geniş bir enerji teknolojileri yelpazesine yönelik kapasiteye artan bir ilgi görüyoruz. Bu da doğrudan enerji egemenliği meselesinin merkezine gidiyor ve China’nın temiz enerji teknolojileri bu hikayenin merkezinde yer alıyor. Dolayısıyla enerji, petrokimya ve gübre meselelerinin hem kısa vadede hem uzun vadede dramatik bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

ABD Üsleri ve Güvenlik Mimarisi

Warwick Powell: Diğer boyut ise, Glenn, sanırım askeri, savunma ya da dar anlamda güvenlik boyutu diyebileceğimiz mesele. Artık oldukça açık ki Amerika Birleşik Devletleri’nin ileri güç projeksiyonu yapısı, yani küresel güç projeksiyonu mimarisi, müttefik ülkelerdeki üsler ağına dayandığı haliyle artık savunulabilir değil. Basra Körfezi’ndeki birçok üssün imha edildiğini ya da üslerin Amerikalıların geri çekilmesini gerektirecek kadar hasar gördüğünü gördük. Bunları onarmak için geri dönüp dönmeyecekleri ya da gerçekten geri kabul edilip edilmeyecekleri, umarım bir noktada, elbette mümkün olan en kısa sürede toz duman yatıştığında dönmemiz gereken başka bir mesele olacak.

Amerika Birleşik Devletleri’nin bu üsleri savunamaması, Güneydoğu, Doğu ve Kuzey Asya’da şok dalgaları yarattı. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin Asya’daki bütün mimarisi, yani sözde caydırıcılık duruşu ya da Asya’daki Amerikan üstünlüğü veya Amerikan hegemonyası, sözde birinci ada zinciri boyunca serpiştirilmiş Amerikan askeri üsleri ağına dayanıyordu. Japan’dan Philippines’e kadar uzanan bir ağdan bahsediyoruz. Eğer bu üsler savunulabilir değilse ya da bu üslerin savunmasını sürdürmek artık uygulanabilir olmaktan çıktıysa, China’nın 40 küsur yıllık modernleşmenin ardından genişleyen askeri duruşu ve kabiliyetleriyle birlikte bölgenin tüm güvenlik mimarisi gerçekten bölgede ciddi şok dalgaları yaratıyor. Stratejik düşünürler, savunma analistleri ve diğerleri, tabiri caizse okulda kendilerine öğretilen hemen her şeyi yeniden düşünmek zorunda kalıyor.

Tek Kutuplu Düzenin Sınırları

Glenn: Körfez devletlerindeki bu üsler hakkında söyledikleriniz ilginç, çünkü ben bunu daha geniş bir olguyla ilişkilendirirdim. Bildiğimiz gibi Soğuk Savaş’tan sonra Amerika Birleşik Devletleri uluslararası güvenlikte çok hegemonik bir yaklaşım izledi. Bu da güvenlik stratejisinin içine yerleşmişti. Yani ABD esasen gezegenin her köşesine hakim olacak ve bu da barış ve güvenliğin kaynağı olacaktı. Başka bir deyişle, her yerde son sözü sadece ABD söylüyorsa büyük güç rekabeti olmaz.

Bu 1990’larda ABD’nin hakim olduğu dönemde bir ölçüde işe yaradı. Fakat asıl mesele şu: dünya artık gördüğümüz gibi daha çok kutuplu hale gelirken, elbette China’nın yükselişi bu gelişmenin öncülüğünü yaparken, ABD gerçekliğe uyum sağlamak zorunda. Dünya çok kutuplu değilmiş, ABD hala hegemonmuş gibi davranamazsınız. Çünkü ABD aynı anda her yerde olmaya çalışırsa ne olur? Her şeye öncelik vermeye çalışırsa, aslında hiçbir şeye öncelik vermemiş olur. Bence bu nedenle sonuçlarına katlanmaya başlar. Iran’daki savaşın bunu bir ölçüde gösterdiğini düşünüyorum.

Çünkü önce Amerika Birleşik Devletleri Russia’ya karşı savaşmak için tüm bu silahları pompalıyordu. Sonra bu, doğuya, Asya’ya yönelmeye çalışırken gerçekleşmek zorunda kaldı. Ardından elbette Iran’la savaşacak. Sonra artık ihtiyaç duyduğu tüm silahlara, özellikle de önleyici füzelere gerçekten sahip olmadığını fark ediyor, çünkü bunların hepsi Ukraine’e gitmişti. Böylece Avrupa’ya, Ukraine’e gidecek füzeleri, tüm bu silahları Orta Doğu’ya yönlendirmeye başlıyorlar. Orta Doğu dediğimde elbette öncelik verdikleri yer Israel. Fakat bu da yetmedi. South Korea gibi yerlerden de silah çekmek zorunda kaldılar. Yine özellikle önleyici füzeleri.

Bunun sonucunda, aynı anda her yerde olmaya çalışıp önceliklendirmede başarısız oldukları için, dediğim gibi sonuç hiçbir şeye öncelik vermemek oluyor. Bu da Avrupalıların artık ihanete uğramış hissetmesi anlamına geliyor, çünkü America esasen bütün savaşı Avrupalılara devretmeye çalışıyor. Orta Doğu’da ise Körfez devletlerinin pek mutlu olmadığını görüyorsunuz, çünkü ABD onları hedef haline getirdi ve şimdi onları yeterince koruyamıyor. Son olarak da Doğu Asya’da bunu görüyorsunuz; ABD’nin doğuya yönelmesi gerekiyordu. Cephe hattındaki devletler açısından bu, China gibi ülkelere karşı cephe haline gelme riski anlamına geliyordu. Fakat karşılığında Amerika Birleşik Devletleri’nden garantili koruma almaları gerekiyordu. Cephe devleti olmanın faydası buydu.

Peki şimdi ne oluyor? Bu ülkeler kendilerini hedef haline getiriyorlar; Körfez’de gördüğümüz gibi Amerikan rakiplerine karşı araç olarak kullanılabiliyorlar. Başka bir deyişle America’nın hasımları için meşru hedef haline geliyorlar. Aynı zamanda ABD onları koruyamıyor. Bu bölgesel güvenlik düzenlemelerini ya da en azından güvenlik tartışmalarını nasıl etkiliyor? Çünkü bana kalırsa dünyanın buradan çıkaracağı daha geniş ders şu: Güvenliğimizi, sizi araç olarak kullanmaya istekli olan gerileyen bir hegemona tamamen bağlamadan önce belki dikkatli olmalıyız. Yani özünde hepimizi Ukrainians ve Körfez devletleri haline getirmekten söz ediyoruz.

Bölgesel Tepkiler: Japan, South Korea ve Philippines

Warwick Powell: Bakın, bölgedeki ulus-devletlerin nasıl tepki verdiğine dair birkaç boyut olduğunu düşünüyorum ve tepkiler elbette biraz farklılık gösteriyor. Daha önce konuştuğumuz gibi Japan bir yeniden askerileşme döneminden geçiyor. Bu gerçekten yaklaşık on yıldır devam ediyor. Bunu hem iç siyasi nedenlerle yapıyor hem de bence Japan açısından, Amerika Birleşik Devletleri’nin o güvenlik şemsiyesini sunma kapasitesine ilişkin kendi kaygılarıyla bağlantılı nedenlerle yapıyor.

South Korea için de aynı şey geçerli. South Korea’da genel nüfusun, Amerika’nın nükleer şemsiyesi altında koruma sağlama kabiliyetine, hatta isteğine karşı oldukça güvensiz olduğunu biliyoruz. South Korea’da hükümetin nükleerleşme yolunda ilerlemesine yönelik talepler artıyor. Elbette Japan’da da aynı şey geçerli. Dolayısıyla Kuzey Asya’da bence oldukça aktif ve güçlü bir tepki görmeye başlıyoruz.

Bu elbette daha geniş bir Amerikan stratejisiyle oldukça iyi örtüşüyor: finansman ve maddi sorumluluğu, ayrıca cephe hattındaki insan bedeni sorumluluğunu ve riskini sözde müttefik devletlere devretmek. Bu olduğunda ABD için elbette zorluklar doğuyor, çünkü bu diğer devletler kendi başlarına giderek daha güçlü hale geldikçe, Amerika Birleşik Devletleri kendi konumunu koruma kabiliyeti bakımından artan baskı altında kalacak. Şu anda bir tür dengeleme işi yürütülüyor. Japan ve South Korea’da on binlerce Amerikan askerinin bulunması, doğal olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu iki ülkeyi tabiri caizse kontrol altında tutmasına kesinlikle yardımcı oluyor.

Benzer şekilde Philippines’te de mevcut yönetimin yeniden Washington’a oldukça yaklaşmaya çalıştığını gördük; bunu birkaç yıldır yapıyorlar. Dolayısıyla onlar için de zor bir durum. Çünkü aynı zamanda Körfez Savaşı’ndan ya da Basra Körfezi’ndeki bu savaş versiyonundan kaynaklanan petrol akışı sorunları, Singapore’da ve Philippines’te enflasyonla birlikte ciddi ekonomik sorunlara yol açtı. Philippines aslında China’ya başvurdu ve China, Philippines’in petrol ve diğer yakıt tedariki bakımından destek taleplerini kabul etti.

Hatta öyle bir noktaya gelindi ki Marcos bu yıl Mart ayının ortasından sonuna doğru, Philippines’in South China Sea’de petrol kaynaklarının ortak araştırılması ve geliştirilmesi fikri etrafında Beijing ile yeniden temas kurmakla ilgilendiğini belirtti. Yani bölge oldukça büyük bir dalgalanma içinde.

Philippines’teki iç muhalefet, tıpkı Japan’da yeniden askerileşmeye yönelik iç muhalefet olduğu gibi, bence güç topluyor. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok ülkeyi giderek, tabiri caizse, otobüsün altına attığına dair kaygılar artıyor. Dahası, bunun artık ulusal çıkara uygun olmadığı düşünülüyor; çünkü Amerikalılar tam da sizin söylediğiniz şeyi yapamıyor: bu ülkeler belli bir yükü taşıdığı sürece koruma sunmak.

AUKUS ve Australia’daki Tartışma

Warwick Powell: Bu tartışmaların nasıl geliştiğini görmek ilginç. Australia’da da elbette AUKUS meselesi etrafında kamusal tartışmanın yeniden alevlendiğini gördük. Yaklaşık bir hafta önce Singapore Shangri-La Dialogue’da Australian Defense Minister ve Pat Conroy, AUKUS anlaşma yapısında bazı değişiklikler duyurdu. Bu da Australian kamuoyunda gerçekten oldukça kuşkucu bir tepkiyi tetikledi; halk tüm öneriyi giderek daha az satın almaya eğilimli.

Öyle bir noktaya gelindi ki Glenn, Australia’da biraz zaman geçirdiğinizi biliyorum, bu ülkede bu tür şeylerin olması için epey bir şey gerektiğini takdir edersiniz: AUKUS hakkında bir halk soruşturma komisyonu başlatıldı. Bildiğim kadarıyla bu gerçekten ilk kez oluyor. Eski federal Labor bakanı Peter Garrett’ın öncülük ettiği ve bazı diğer tanınmış Australians’ın yer aldığı bir grup tarafından başlatıldı. Amaç, parlamentonun bunu tek başına yapmayı açık biçimde başaramadığı gerekçesiyle, tüm bu AUKUS anlaşmasının esasını ve sürecin nasıl yürütüldüğünü özellikle araştırmak.

Yani tartışmalar gelişmeye başlıyor. Bölgesel güvenlik mimarisi dalgalanma içinde ve bence Amerika Birleşik Devletleri, vekilleri ve müttefikleri üzerinden dolaylı biçimde Asya’daki konumunu korumaya çalışırken, bu müttefikler de nasıl daha etkili bir dengeleme yapabileceklerini düşünürken sıkı tutunmamız ve emniyet kemerlerini takmamız gerekecek.

Son olarak şunu not etmek isterim; bence düşünce bağlamındaki değişimin bir tür zirve noktası bu: Pete Hexis’in Shangri-La Dialogue’daki yorumları. Açılış konuşmasında Amerika Birleşik Devletleri’nin, Asya’da hiçbir tek gücün bölgesel hegemon olamamasını sağlamak için bir rol oynadığını söyledi. Bu dikkat çekici, çünkü benim yaşamım boyunca Amerika Birleşik Devletleri her zaman Asya’daki tek hegemonun kendisi olduğunu ve başka hiç kimsenin olmayacağını ısrarla savundu.

Dolayısıyla Pete Hexis, Donald Trump’ın daha geniş duruşunun ardından, bence dünyanın değiştiğini ve Amerika Birleşik Devletleri’nin artık bölgede tek taraflı ya da tek başına hareket edebilecek konumda olmadığını kabul ediyor. Bütün bir mimariyi, politikayı, stratejiyi ve kurumsal geçim kaynaklarını Amerikalıların sonsuza dek baskın oyuncu olacağı fikri üzerine inşa etmiş olanlar için bunun ne kadar rahatsızlık yarattığını hayal edebilirsiniz. Ama artık öyle değiller ve bunun sonucunda dünya değişiyor. Bunun nasıl gelişeceğini bilmiyorum. Neyin daha iyi olacağına dair bazı görüşlerim var, fakat Asya’da toz duman yatışmadan önce daha gidilecek uzun bir yol olduğunu düşünüyorum. Bu, büyük bir yeniden yapılanmanın sadece başlangıcı.

Cephe Devletleri ve Çok Kutuplu Dünya

Glenn: Evet, bu gerçekten bir yeniden yapılanma. Yani Doğu Asya’ya özgü değil. Tek kutuplu an sırasında cephe devleti olmak çoğu zaman oldukça cazipti. Çok kaynak alırdınız. Güvenliğiniz mutlak olurdu. Fakat benim meselem şu: Çok kutuplu bir sisteme geçtiğinizde bu iki yöne de gidebilir.

Bir yandan, kişi biraz denge arar ve cephe devleti haline gelmezse, büyük güçler arasında dengeleme yapabiliyorsa, yani bağlarını çeşitlendirebiliyorsa refaha ulaşabilir. Fakat elbette her zaman gerileyen hegemonun ortaklarını rakiplerine karşı vekil olarak kullanma riski vardır.

Evet, söylediğiniz gibi, Australia’da yaklaşık 14 yıl yaşadım ve eski Prime Minister John Howard ile konuştuğumu bile hatırlıyorum. O da China yükselmeye devam ettikçe Australia’nın China ile ABD arasında seçim yapmak zorunda kalmaması gerektiği noktasını dile getiriyordu. Benim için bu esasen şunu ifade ediyordu: cephe devleti olmaktan kaçının, bağlarınızı çeşitlendirin. Taraf seçmeye zorlanmayın.

Birkaç gün önce Georgia’daydım. Onlar da esasen aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar. Seçmek zorunda değiliz. Russians ve Europeans ile iyi geçinebiliriz. Bizi cephe devletlerine dönüştürmeyin. Henry Kissinger’ın 2014’te yazdığı şey de özünde buydu: Tanrı aşkına, Ukraine’i cephe devleti haline getirmeyin. Onu seçim yapmaya zorlamayın, çünkü yok olur. Bence birçok ülke bu yola giriyor.

Ama siz Japan’dan bahsettiniz. Onların bunu nasıl yapabileceğini görüyorsunuz? Çünkü daha fazla özerkliğe sahip olmanın koşullarından biri elbette askerileşmeniz gerektiğidir. Yani askerileşmek değil belki, ama ekonomi ya da güvenlik için dış bir aktöre bağımlı olmamak. Bunu yine çeşitlendirme yoluyla yapabilirsiniz. Fakat Japan yeniden silahlanıyorsa bu iki yöne gidebilir.

Birincisi, bunu özerklik için bir araç olarak kullanabilir. Yani artık ABD ne isterse onu yapmak zorunda kalmaz; bu muhtemelen güvenliği için iyi olur, çünkü gerileyen ve yıkıcı bir hegemon varken dış politikanızı ona devretmek istemezsiniz. Diğer yandan bu, Japan’ın tepeden tırnağa silahlanıp cephe devleti olarak kullanılabileceği anlamına da gelebilir.

Aynı şeyi esasen Europe’da da görüyorum. Normalde Europeans’ın kendi askeri kabiliyetlerini geliştirmesini memnuniyetle karşılardım, çünkü güvenliklerini Europeans’tan çok farklı çıkarları olan ABD’ye devretmek zorunda kalmazlar. Fakat bunun yerine, Europeans’ın artık Russia ile savaşa hazırlanarak, evet, esasen kendilerini yok etmeye hazırlandıkları izlenimini ediniyorsunuz. Japan’da olan da bu mu?

Sizce hangi yöne gidiyorlar? Bu, barışın kaynağı olarak özerkliklerini ortaya koymak için mi, yoksa United States’ın bir aracı olarak askerileşmiş bir merkez haline mi gelecekler?

Aslında iki yöne de gidebilir. Bence bu, Japan’ın son neredeyse on yıldır gittiği yolun bir tür iki ucu keskin kılıcı. Bir yandan elbette Americans tarafından işgal edilmiş durumda ve US için kritik bir müttefik oldu. Fakat sizin askeri üsleriniz ya da America’nın Japan’daki askeri üsleri artık uygulanabilir biçimde savunulabilir olmaktan çıktığında, bu mimarinin kendisinin gerçekten amacına hizmet edip etmeyeceğine dair orta vadeli soruları gündeme getiriyor.

Bence çok yakından izlememiz gereken ilginç şeylerden biri, Americans’ın kendi cephe hattı maruziyetlerini yavaş yavaş yeniden yapılandırıp yapılandırmayacağı. Okinawa’dan bazı güçleri çok sessizce çıkardılar ve bu, bu yılın başlarında Iran’daki savaş patlak vermeden önceydi. Hafızam yanıltmıyorsa geçen yıl, belki de artık bir önceki yıldı, Okinawa’dan bazı güçleri Persian Gulf’a kaydırdılar; bazı birlikler Okinawa’dan çıkarılıp Guam’a yerleştirildi.

Ama bence nihayetinde sert güç meselesi, üslerin savunulabilir olup olmadığı olacak. American cephaneliğindeki kıtlıklar, Chinese kabiliyetlerinin niteliği ve Iran’a karşı savaştan öğrendiklerimiz dikkate alındığında, bu üslerin savunulabilirliğine dair son modellemeler, bu üslerin ve orada tutulan uçakların, yani bunların iyi bir bölümünün, herhangi ciddi bir çatışmanın ilk haftasının sonunu göremeyeceğini gösteriyor. Bu alanda ciddi olan herkesin bunu anladığını düşünüyorum. Ve Americans’ın bu kabiliyeti ve altyapıyı sözünü ettiğimiz türden risklere maruz bırakmak isteyeceği şüpheli.

Askeri planlamacıların Iran’a karşı savaşta yaşanan fiyaskoyu ve bunun Americans’ı ve onların sınırlarını tamamen açığa çıkardığını öngördüğünü kesinlikle sanmıyorum. Bu, bir hegemonun yapmak isteyeceği en son şeydir. Zorba olmanın bir kısmı, aslında zorba gibi davranmak zorunda kalmamaktır. İnsanların bunu yapabileceğinizden korkmasını sağlamanız yeterlidir. Fakat son olaylar, United States kabiliyetlerinin, birçok insanın başlangıçta beklediğinden çok daha az sağlam ve derin olduğunu gösteriyor. Hatta American yorumlarında ve politika yapıcılar ile stratejik düşünürler arasındaki kamusal tartışmalarda bile, bu gerçeklerden bazılarının Beltway içindeki Americans’ın da kafasına dank etmeye başladığını göreceğinizi düşünüyorum: Belki gerçekten bazı sınırlara ulaştılar ve neredeyse her şeyi yeniden düşünmeleri gerekiyor.

Biliyorsunuz, hızlıca çekilmek bir American başkanı için yapmak zorunda kalınacak korkunç bir şeydir; bu cephede kısa vadede hiçbir şey olmayacak. Ama bakın, Japan yeniden silahlanmaya devam edecek. Bunun kendi daha büyük özerkliği için olup olmayacağı, bir ölçüde United States’ın onları ne kadar kontrol altında tutabileceğine bağlı olacak. Fakat United States Japanese’i daha fazla cephe hattına itmeye çalışıyorsa, Japanese öyle bir noktaya ulaşacak ki, Japan’daki American üslerine rağmen, hareket alanı biraz daha fazla olan bir American müttefiki haline gelecekler.

Bu, bölge genelinde bir kaygı. Herkes Japanese yeniden askerileşmesine olumlu bakmıyor. Beijing elbette kaygılarını dile getirdi. Ama Southeast Asia genelinde, Japan en son yeniden silahlandığında ne olduğunu ve 30’larda ve 40’larda Southeast Asia’da yıkıma yol açan askerileşmeyi hatırlamaya devam eden birçok insan var. Bu yüzden bence tüm bunların sonucunda Asia’da potansiyel olarak çok gergin bir dönem ortaya çıkacak.

Biliyorsunuz, Beijing belli bir düzeyde Americans’ı Asia’dan çıkarmayı olumlu karşılayacak olsa da, Americans’ın Asia’da tarihsel olarak oynadığı rolün Japan’ı bir ölçüde kontrol altında tutmak olduğunu anlayacak kadar da akıllılar. Ve eğer bu zamanla ortadan kalkarsa, o zaman soru şu olacak: Japan’ı nasıl bir şekilde sınırlandırırsınız?

Bütün bunların olumlu yanı, eğer oldukça sert terimlerle konuşacaksak, Chinese ekonomisinin ve sanayi gücünün, region’ın ortaya koyabileceği her şeyden, Japan olsun, Australia olsun ya da başka biri olsun, çok daha ağır basmasıdır. Bu ülkelerin herhangi birinin China’ya karşı bir dengeleme eylemi bile kurabilecek durumda olduklarını düşünmesi saçmalıktır. Bu yüzden elbette Americans’ı da işin içine sokmaya çalışmakta çaresizler.

Ama bunu biraz bağlama oturtalım: Chinese ekonomisi region’ın GSYH’sinin yüzde 60’ını temsil ediyor; yani ASEAN states artı Japan, Korea, Australia, New Zealand. Yüzde 60. China dünyadaki tek sanayi süper gücüdür. İmalat katma değerinin yüzde 30’dan fazlası China’dan geliyor ve 2035’e gelindiğinde bu yüzde 40’a yakın olacak. Diğer ülkelerin bir şekilde China’ya ciddi bir askeri meydan okuma yöneltebileceği fikri akılsızcadır ve tehlikelidir. Region genelindeki insanları bunu gerçekten fark etmeye teşvik ederim. Asıl mesele China’ya karşı kas gösterebilip gösteremeyeceğiniz değil. Asıl mesele, China region’daki büyük güçken onunla nasıl yaşayacağınızdır.

Evet. Şimdi, Europe ile yine bazı paralellikler kuracağız çünkü World War’dan sonra United States’ın başarılarından biri, dünyada üç temel ekonomik region olmasıydı. East Asia vardı, Europe vardı ve North America vardı. US, esasen Germany ve Japan’daki ağır askeri varlığı yoluyla bunları daha büyük bir American empire’ın düğümleri olarak kullanabildi. Ve evet, dediğiniz gibi, US çekilmeye başladığında kaygılardan biri şu olur: Bu ülkelere ne olur?

İnsan ne dilediğine dikkat etmeli çünkü US şimdi Japan’ı kendi haline bırakırsa, nerede yeniden askerileşmeye başlayacaklar? Güvenlik için nuclear weapons arayacaklar mı? Europe’da da şimdi benzer bir şey görüyorsunuz. United States’ın yarın kabiliyetler ya da niyetler açısından nerede olacağından kimse gerçekten emin değil. Bunun sonucunda German yetkililer, Chancellor Merkel’in son derece sevimsiz yönetimi altında, Germany’nin Europe’daki en büyük askeri güç olması gerektiğini savunuyor. Ve Japanese ile benzer biçimde, dünyanın bu kısmındaki herkes German askeri gücünü büyük bir sevgiyle hatırlamıyor. Ama elbette kendilerini şimdi Russians’ın hedef tahtasına da koyuyorlar.

Asia’ya baktığınızda, dediğiniz gibi, Japanese askeri kudretini herkes sevgiyle hatırlamıyor. Ve Chinese de elbette onlara çok daha fazla şüpheyle bakacak. Demek istediğim şu: Regional order’da hızlı bir değişim olduğunda, çoğu zaman bir güvenlik rekabetinin ortaya çıkmaya başladığını görürsünüz. Japanese China’dan kaygılanacak. China sonra Japan’dan daha fazla kaygılanacak. Ve evet, çatışma birikmeye başlayacak.

Ama dediğiniz gibi, Asia’da ya da East Asia’da farklı olan şey China’nın ölçeği. Yani orada çok güçlü bir dengesizlik var gibi görünüyor. Başka bir deyişle, Japanese aslında Chinese’i devre dışı bırakacak hiçbir şey yapamaz. Fakat bunun uzun vadede sürdürülebileceğini düşünüyor musunuz? Çünkü birçok kişi haklı nedenlerle, Americans’ın da Iran’daki hedeflerinin bir kısmının China’yı zayıflatmak olduğuna işaret ediyor. Yani enerjisini kesmek. Peki Chinese ekonomisinin, sanırım US’ın onu dengelemek için kullanmak istediği komşu devletlere kıyasla, kendini nasıl sürdüreceğini görüyorsunuz?

Bakın, Americans’ın yıllardır China’nın enerji kaynaklarını, özellikle deniz yoluyla petrol taşımacılığını boğmanın farklı yollarından söz ettiğini biliyorum. Bunu 25 yıl önce savunsaydınız, bunun China ekonomisi ve temel enerji dayanakları üzerinde ciddi bir etkisi olacağını söylerdiniz. Ama dünya o zamandan beri aslında oldukça değişti.

Chinese ekonomisinin enerji yapısı, ilk olarak, genel anlamda petrole eskisine kıyasla çok daha az bağımlı. China yaklaşık iki yıl önce dizelde zirveyi gördü. Chinese ekonomisinin tükettiği toplam dizel miktarı o zamandan beri düştü. İlk nokta bu. İkinci nokta şu: China 20 küsur yıldır enerji üretim kabiliyetlerini çeşitlendirerek ve nihayetinde elektrifikasyon, elektrik depolama, batarya sistemleri ve renewable energy alanlarındaki atılımlarla enerji yapısında büyük ve oldukça radikal bir dönüşüm yürütüyor. China elbette dünyadaki herkesten, hatta dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla coal-fired power station ve nuclear power station inşa ediyor.

Bu anlamda bence dünya farklı; China artık 20 yıl önce olduğu kadar Middle Eastern oil’e bağımlı değil. Hatırlanması gereken diğer şey de şu: Bu süre içinde Eurasia genelindeki kara taşımacılığı ağları önemli ölçüde gelişti. Russia ve Central Asian states de artık China’ya oil and gas tedarikçileri. China bu doğal kaynakları ithal ettiği ölçüde, bu kara taşımacılığı ağlarını kesintiye uğratmak, Eurasia’daki choke point’lere kıyasla çok daha zor olacak.

Elbette bu, Americans’ın ya da başkalarının bu akışları sabotaj veya başka terör biçimleriyle kesintiye uğratmaya çalışmayacağı anlamına gelmiyor. Ama bugün oil and gas’ın China’ya akmasının 25 yıl öncesine göre birden fazla yolu var. Ve elbette global warming, Arctic’i yılın her zamankinden daha fazla ayında bir taşımacılık rotası olarak giderek daha uygulanabilir hale getirdi. Bunun da genişlemeye devam edeceğini düşünüyorum.

Hatırlanması gereken diğer şey şu: İnsanlar sık sık American grand strategy’den, bunun America’nın küresel oil ya da enerji tekeli haline gelmesiyle ilgili olduğundan söz ediyor. Değil mi? Sayılara bakmanız yeterli. Küresel enerji piyasası, bunun ima ettiğinden çok daha parçalı. Enerjinin taşınmasının birçok yolu olduğu ve birçok yeni enerji teknolojisi bulunduğu için, böyle bir hedefleri olsa bile herhangi bir tek devletin bu hırsı gerçekleştirmesi her zaman imkansızdır.

United States’ın küresel enerji piyasalarında aslında en fazla söz sahibi olduğu alan LNG’dir. Ama LNG’nin küresel enerjide nispeten küçük bir rol oynadığını unutmayalım. Belirli şeylerde önemli bir rolü var, ama genel tablo içinde toplam enerjiye oranla, coal, renewable ya da oil ile kıyaslandığında görece küçük. Bu yüzden bu choke point’leri boğmaya dair stratejik tartışmalar olsa da, küresel enerjinin gerçek niteliği, kaynaklarının dağılımı ve ülkelerin bugün 25 yıl öncesine kıyasla alternatiflere sahip olma kapasitesi, bu tür hırslarınız olsa bile bunları gerçekleştirmeyi her zaman imkansız kılıyor.

Yani bu anlamda bence o fırsat çoktan kaçtı. Chinese ekonomisi, enerji açısından bakıldığında, bu tür olaylara gerçekten inanılmaz derecede iyi hazırlanmış durumda. Önümüzdeki on yıllar ilerledikçe, diyelim önümüzdeki 5 ve 10 yılda, China ekonomisinin Middle East gibi dış kaynaklardan gelen crude oil’e bağımlılığı daha da azalacak. Elbette China’nın muazzam rezervleri var ve çok büyük rezervler tutuyor; öyle ki gözlemciler, bilinen rezervlerin aslında China’nın toplam rezervlerinin kapsamını olduğundan düşük gösterebileceğini kabul ediyor. China son 100 gün boyunca global crude talebini azalttı ve buna rağmen ekonomik olarak teklemedi. Bu da size ekonomik sistemin uyum sağlama kabiliyetini ve sahip olduğu rezervlerin derinliğini gösteriyor.

Yani bakın, bence o fırsat çoktan kaçtı ve artık insanların Americans’ın bu tür bir containment strategy’yi uygulama konusunda ciddi bir kapasitesi olduğunu düşünmesi büyük ölçüde hayal ürünü. Americans’ın aklında böyle bir fikir yok demiyorum. Sadece bunu uygulama kabiliyetinin temelde gerçeklik tarafından sınırlandığını söylüyorum.

O halde kısaca, China’nın savaşın sonucunda yalnızca Iran’a karşı değil, Russia’ya karşı savaşın sonucunda da güçlenmiş çıkacağını mı düşünüyorsunuz?

Evet, bakın, bence China bundan makul ölçüde yara almadan çıkacak ve bunu birkaç nedenle yapacak. Birincisi, elbette bu enerji krizlerine karşı kendi hazırlığı. İkincisi, Chinese clean energy technologies’e yönelik küresel talebin büyüyor olması. Ve yalnızca bu teknolojilerin ve EV gibi nihai ürünlerin Chinese ihracatını görmekle kalmayacağız; bence bu know-how’lar, kabiliyetler ve fixed capital küresel olarak genişleyip özellikle global south’ta fabrikalar ortaya çıkarmaya başladıkça, artan Chinese foreign direct investment dönemini de göreceğiz. Bu, global south’un zaman içinde kendi renewable energy kabiliyetlerinin büyük kısmını üretmesini, motorlu araçları monte etmesini ve sonunda bu parçaların çoğunu da inşa etmesini mümkün kılacak.

China tedarik zincirlerini pekiştirebilecek ve birçok bakımdan region’ın kendisindeki konumunu da sağlamlaştırabilecek. Asia’da, tüm bu geopolitical insecurities’in bir diğer boyutu aslında Southeast Asian economies ile Chinese economy arasındaki yoğunlaşma ve entegrasyonun artmasıdır. Bu tür bir iç içe geçmeyi geri almak çok ama çok zor hale gelir; ister enerji düzeyinde olsun, ister raw commodities ve finished products akışında. Ve elbette şimdi payment systems’ın Southeast Asia genelinde genişlediğini, Chinese payment systems ile ve ASEAN’ın kendi payment capabilities’i ile entegre olduğunu görmeye başlıyoruz. Bunların tümü, ister dollar ister Swift olsun, American infrastructure’a ve American institutions’a maruziyeti ve bağımlılığı azaltıyor.

Ve bence bu, region’lara nihayetinde kendi gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olma kabiliyeti sağlayacak; Americans’a tarihsel olarak oldukları kadar dikkat etmek ve onlardan sakınmak zorunda kalmayacaklar. Yine de bir kayıt düşmek gerekir: Americans’ın birçok kesinti yaratmak için önemli kaynakları var. Hala dünyadaki teknik altyapının büyük kısmını kontrol ediyorlar. Ve Americans’ın son 80 yılda inşa edip sürdürdüğü bir kaynak varsa, o da birçok ülkede çok geniş, son derece yetenekli ve eğitimli NGO’lar ve intelligence systems ağıdır. Bu da onlara, en azından müdahale eylemlerini etkinleştirmekten, her türlü kirli, yarı-kinetik faaliyeti kışkırtmaya kadar uzanan imkanlar sağlıyor.

India’nın bu düzene nasıl oturduğunu görüyorsunuz? Çünkü India’ya dair izlenimim şu: Her zaman biraz eğilim gösteriyorlar. Yani bir yandan, esasen Cold War geleneği olan non-alignment’ı sürdürme arzusu var. Eğer kendisini bir tarafa çok fazla bağlarsa, aşırı bir bağımlılık geliştirecek. Bu yine nuclear weapon geliştirme mantığıyla da bağlantılı; bundan kaçınmak, yani esasen US’a tabi başka bir Japan haline gelmemek. Bu yüzden bir yandan bu pozisyonu almak istiyor ve multipolar world’de bu, BRICS’in bir parçası olduğu anlamına geliyor. Kendisini China, Russia ve United States ile, ayrıca diğer büyük güçlerle yakından ilişkilendirmesi gerekiyor.

Bir yandan oraya doğru eğiliyor gibi görünüyor. Öte yandan, China konusunda da kaygılılar ve evet, çoğu zaman açık bir hostility var. Dolayısıyla burada her zaman şu vulnerability var: Bu Indo-Pacific partnership’a fazla yaslanabilirler; yani esasen United States’in de facto bir block’una katılıp capture edilebilirler. Onların burada nasıl ayar yaptığını görüyorsunuz? Çünkü açıkçası Indians’ı okumak zaman zaman zor.

Bence bu bir ölçüde kasıtlı. Ve Indian foreign policy’nin institutional habits’ına da bir şekilde gömülü. Dediğiniz gibi, uzun bir non-aligned olma geleneği var. Ve non-aligned olmak kısmen şu anlama geliyor: Bir perspektiften bakıldığında bir taraftan diğerine yalpalıyor gibi görünür. Ama non-alignment’ın yaptığı şey de kısmen budur. Elbette India kendi zorluklarının bazılarıyla karşı karşıya. Ve bu zorluklar büyük ölçüde kendi economic development’ının durumuyla ve bunun bir kısmı için United States economy ile engagement’a ne ölçüde bağımlı olduğuyla ilgili. Indian economic elite’in US ile çok, çok yakın bağlantıları sürdüren bir kesimi var. Ve unutmayalım ki ülkeler unitary actors değildir. Ülkelerin içinde de çoğu zaman divergent interests’e ve foreign policy interests’lerini nasıl takip etmeleri gerektiğine dair divergent perspectives’e sahip farklı vested interests vardır. Ve Indian economic elite Washington’a çok güçlü şekilde eğiliyor. Bunun birçok historical reason’ı var. Ama Indian political elite, bence bir anlamda sıkışmış durumda. China hakkında çok fazla anxiety’si var ve bunun etrafında koca bir history var. Ama aynı zamanda, China hiçbir yere gitmiyor. Ve bir land border paylaşıyorlar. Dolayısıyla kaçınılmaz bazı realities var. Ve sonunda India için asıl soru bence şu: Geçim kaynaklarının, özellikle United States gibi great states’lerden biri tarafından interference’a maruz kalması risklerine daha az exposed olan, gerçekten daha autonomous bir economic actor haline nasıl gelir?

Bu son 100 gün içinde India’nın fertilizer ve energy access konusunda büyük problemleri olduğunu gördük. Ve bunun büyük kısmını aşması gerekiyor. Aşılması gereken ciddi domestic infrastructure challenges’ı var. Gerçekten başarılı şekilde industrialize olmuş değil. Bazı açılardan India’daki economic growth, services economy’nin expansion’ı tarafından destekleniyor. Bunun büyük kısmı da supporting infrastructure ve industries’in çoğunu India’ya outsource etmiş olan American IT’nin growth’una bağlı. Dolayısıyla Modi government’ın ilk günlerinden itibaren Indian industrialization etrafında dile getirdiği ambitions’ın henüz meyve vermediğini düşünüyorum. Ve India gerçekten kendine ait ciddi bir industrial base kurana kadar, bence her zaman iki arada bir derede kalacak.

Yine, burada Indians’a ne yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini söylemek için bulunmuyorum, ama bana öyle geliyor ki India, çok çok long term düşünürse, China ile daha cordial bir ilişkiyi nasıl kurabileceğini çözmesi açısından akıllıca davranmış olur; elbette China’nın da bunda oynayacağı bir rol var. Ve good neighbors olmanın aslında hem birbirlerinin kendi çıkarına hem de toplumlarının bazı key sections’larının çıkarına olduğunu anlaması gerekir. Bu da India içinde, Indians’ın China’ya yönelik bazı anxiety ve feelings’lerini aşabilecek bir political leadership gerektirecek; özellikle de bu arada artık altı decade önce olmuş war sonrasında. Ama insanların memories’i ve bu konular hakkında feelings’i olduğunu anlıyorum. Yine de leadership, bir anlamda bunların bir kısmını aşarak India’nın vaatlerinin büyük bölümünü gerçekleştirmesine imkan verecek yeni bir platform yaratmak için gerekli.

Hatırlarsınız, 40 yıl önce birçok kişi India’dan, Asian tigers’tan sonra gerçekten bir sonraki shining light olarak söz ediyordu. Ama aslında hiç de bir sonraki shining light olmadı. Aradan 40 yıl geçti; 1985 civarında GDP’ler kabaca aynı olmasına rağmen, genişleyen ve GDP’si India’nınkinden beş ila altı kat büyük bir noktaya ulaşan China oldu. Dolayısıyla India’nın yapacak çok işi var. Ve region içinde genuine bir non-aligned player olmak istiyorsa, kendisini buna gerçekten muktedir kılması gerekiyor. Bence özellikle Americans söz konusu olduğunda biraz daha tough hale gelmesi gerekiyor ve bu India için hâlâ gerçek bir challenge.

Güvenlik competition’ı her zaman bir ölçüde olacak, dolayısıyla Indians’ın endişelenmek için her zaman bazı legitimate reasons’ı olacak. China konusunda yani. Ama sorun şu: Çözüm bu block politics’i benimsemek haline geldiğinde, bu sadece oradan itibaren yoğunlaşır ve yine US’a subservience büyür. Indians o zaman, haklı nedenlerle, Chinese’e karşı bir pawn olarak görülebilir; bu da India’yı daha da zayıflatır. Dolayısıyla bu tür block politics’e yaslanmak çoğu zaman çok çekici ve cazip olabilir. Ama sizin eski Prime Minister’ınız Keating’in bir zamanlar söylediği gibi, East Asia’nın bir NATO security architecture’a ihtiyacı, kansere ihtiyacı olduğu kadardır. Birbirimize karşı security yerine birbirimizle security aradığımız inclusive bir şeyi takip etme ihtimali ve fırsatı gerçekten var. Ama böyle bir senaryoda, Americans’a yüklenmeyi sevmiyorum, fakat bir hegemon peşindeyseniz, bu alliance systems’a dayanır; allies’ınızı obedient, adversaries’inizi weakened kılmak için. Yani bu divide and rule, yeni bir şey değil. Bu yüzden bence çok dangerous bir zaman.

Bakın, haklısınız ve attractive short-term reaction olarak block politics meselesi direnilmesi gereken bir şey. Çünkü Asia Pacific ve buna South Asia’ya doğru uzanan kısmı da dahil ederek, yani India ve Pakistan’dan söz ediyorum, aslında kendileri için kendileri tarafından bir şey yaratma fırsatı var. Ve bence bu amaç doğrultusunda üzerinde çalışılabilecek bazı elements var. Bildiğiniz gibi ASEAN, Southeast Asia için regional diplomacy’nin principal vehicle’ıdır. Southeast Asia nispeten küçük birçok nation’dan oluşuyor ve ASEAN onların bir perspective’i coherent hale getirebilmesi ve geniş bir issue yelpazesinde consensus view elde edebilmesi açısından gerçekten önemli bir yol oldu. Block political perspectives’in çoğu ASEAN’ın iş yapma biçimini eleştirse de, aslında yarım dakika durup yarım adım geri çekilir ve ASEAN’ın conduct ve behavior’ı üzerine düşünürseniz, ASEAN’ın sessizce inanılmaz başarılı olduğunu görürsünüz. İnanılmaz diverse bir region’ı bir arada tutmayı başardı. Ve zaman zaman yavaş olsa da, consensus çoğu zaman böyledir, bir region’ı relative peace içinde tutabildi ve region’ın kendisinin common interests’i olan şeylere, yani economic development ve prosperity’ye çok güçlü şekilde odaklandı.

O dönemde dünyanın en büyük free trade agreement’ı olan Regional Comprehensive Economic Partnership’i sağladı; bu yaklaşık 4 yıl önce imzalandı. India da imza anına kadar bu discussions’ın bir parçasıydı. Dolayısıyla India’nın region genelinde var olan trading arrangements ile economic relationships’ini yeniden düşünme fırsatı olduğunu düşünüyorum. Ve protectionism’in India’daki history’sini anlasam da, trade flows’u açma fırsatı nihayetinde tüm region genelinde gerçekten büyük opportunities yaratır. Elbette ASEAN’ı, India’yı ve RCEP’in tüm members’larını India’ya ulaşmaya ve India’nın katılmasını engelleyen issues’ın ne olduğunu çalışmak üzere onlarla engagement’a girmeye teşvik ederdim.

RCEP’ten digital trade ile ilgili extensions da var. Latin American countries’in RCEP’e katılmaya ilgi gösterdiğini görüyoruz, değil mi? Yani economic architecture’ı inşa etmek için Pacific’in ötesine uzanıyor; multi-regional ve multilateral collaboration’ı mümkün kılan bir architecture. Daha önce belirttiğim gibi payments architecture aslında iyi gelişmiş durumda; countries’in trade’i national currencies ile settle etmesini mümkün kılıyor ki bu muazzam bir benefit. Daha ucuz, daha hızlı ve daha güvenli, değil mi? Foreign exchange risks’e daha az exposure, Asian financial crisis döneminde yaşanan liquidity crises risklerine daha az exposure ve nihayetinde region’a common objective olarak economic development’ı vurgulayan bir architecture sunabilir. Bu aynı zamanda Japan ve Korea’yı da masaya getirebilecek bir şey.

Şimdi bu, ASEAN’ın birçok açıdan step up etmesini gerektiriyor ve bu da bana göre Singapore’dan bile daha fazla Indonesia’nın key player olacağı anlamına geliyor. Indonesia, ASEAN içinde önümüzdeki yarım century boyunca region’daki ikinci major state olarak ortaya çıkma kapasitesine sahip tek state; obvious reasons’lardan dolayı China gibi bir great state değil, ama region’a getirdiği heft bakımından bence Japan ile rivaling edecek bir state. Ve bu, multipolar bir region’ı underpin eden önemli bir ballast olabilir.

Countries gerçekten indivisible security üzerine kurulu bir region hayal edebilirse; ASEAN’ın gerçekten pivotal role oynadığı ve China, India ve Japan gibi countries üzerinde kendilerini great region’ın parçası olarak görmeleri yönünde pressure getirildiği bir region. Bence bunun iyi prospects’i var. China’nın bu proposition’ı geniş anlamda oldukça appealing bulacağını düşünüyorum. Ve ilginç şekilde, bence bu daha geniş Eurasian question’a da temas ediyor: Shanghai Cooperation Organization, Southeast Asia ve North Asia’ya kolayca genişletilebilecek bir model sunuyor; region’ın gerçekten benefit sağlayabileceği türden multilateral ya da multipolar security’yi sağlayabilecek bir model.

Ve tüm bunlarda son nokta şu: Asia’yı elbette çok narrow bir anlamda düşünüyoruz, ama ben arkadaşlarıma sık sık Russia’nın da bir Pacific power olduğunu hatırlatıyorum. Ve Russians’ı Asia-Pacific security içinde de engage etmemek ihmalkarlık olurdu. Yine SCO’nun bunu yapabilecek çok sayıda learning sunduğunu düşünüyorum; hem institutionally hem de ethos ve behavioral point of view açısından. Ve bu da aslında block politics’e karşı koymanın bir yolu. Çünkü dediğiniz gibi block politics, security competition’a yol açan, onun da security dilemmas’a, arms races’e ve nihayetinde suspicions’ın yoğunlaşmasına yol açan bir kanserdir. Ve suspicions yoğunlaştığında, bir noktada bir yerde bir miscalculation olur ve region conflict içine sürüklenir. Bu kaçınılabilir. Europe’a baktığımda kendi kendime şunu düşünüyorum: Europe’taki non-peace ve warfare dersleri, Asia’nın hızla absorb etmesi gereken derslerdir. Ve principal lesson şu: Block politics tuzağına düşmeyin.

Europe’ta indivisible security bir zamanlar goal olarak görülürdü. Common sense idi. Block politics’i aşmamızı sağlayacak şey oydu. Bugün controversial bir şey haline geldi. Muhtemelen bir Russian ploy’un parçası olarak suspicion ile görülüyor. Son yıllarda Europe’tan lesson alırken biraz careful olmak gerekir. Indonesia konusuna gelirsek, bu muhtemelen tüm East Asia’da en underestimated country, ama sanırım buna bir sonraki sefer gelebiliriz. O halde toparlamak için, biz...

Çok uzun zaman önce değil, Indonesia’da finance industry’den kişilerle discussions içinde biraz zaman geçirdim. Ve bence Indonesia, dediğiniz gibi, region ve global rolü açısından underestimated ve poorly understood bir country. Ve bence hepimizin daha iyi anlaması gereken bir ülke.

İnsanlar sizi nerede bulabilir?

İnsanlar beni Substack’imde bulabilir: waratpahl.substack.com. Ayrıca latest book’um Thermoeconomics in the Time of Monsters’ı Amazon’dan satın alabilirler.

Mükemmel. İkisine de description’da link bırakacağım. Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, Glenn. Harika...

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol