Dr. Suhara Sadeqi: Müslümanlar Krizde Siyasi Merkezi Beklemedi, Kurum İnşa Etti
Arapça transkriptte aktarılan “The Thinking Muslim” bölümünde sunucu, Georgetown University in Qatar’da İslami çalışmalar alanında doçent ve Doha’daki kadınlara yönelik Mujadilah merkezinin yöneticisi Dr. Suhara Sadeqi ile Müslüman toplumlarda gerileme, kriz dönemlerinde kurumsal yenilenme, sömürgeciliğin etkileri ve caminin yeniden merkezî bir kurum hâline gelmesi üzerine konuştu. Bölümde özellikle Imam al-Juwayni’nin hilafetin yokluğu ihtimalini tartışan siyasal düşüncesi, Abbasiler sonrası Müslüman toplumların toparlanma biçimleri ve günümüzde Gazze’nin genç Müslümanlar için bir “yenilenme katalizörü” hâline gelip gelmediği ele alındı.
Imam al-Juwayni ve Hilafetin Yokluğu İhtimali
Sohbetin ilk bölümünde sunucu, 11. yüzyılda yaşamış İslam âlimi Imam al-Juwayni’nin, Abbasî hilafetinin tamamen çökmesi ihtimali üzerine düşünmesini gündeme getirdi. Dr. Suhara Sadeqi, al-Juwayni’ye ilgisinin, onun çoğu zaman “İslam’ın altın çağı” diye anlatılan bir dönemde gerileme ve kriz üzerine yazmasından kaynaklandığını söyledi.
Sadeqi, al-Juwayni’nin 1028’de Nişabur’da doğduğunu, kısa süre sonra Selçukluların Nişabur’u ele geçirdiğini anlattı. Ona göre bu dönem, İslam tarihinin erken safhalarında otoritenin tek merkezli olmadığını gösteriyordu. Bağdat’ta Abbasî halifesi meşru merkez kabul ediliyor, ancak çevre bölgelerde farklı hanedanlar ve siyasi güçler hüküm sürüyordu. “Abbasiler vardı, elbette Bağdat vardı; sonra farklı hanedan aileleri ve çevre bölgeleri kontrol eden güçler vardı,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, al-Juwayni’nin bu bölünmüş otorite düzenini kabul etmekle birlikte bunun nereye varabileceğini sorguladığını belirtti.
Sadeqi’ye göre al-Juwayni’nin siyasal risalesi, ideal halifenin niteliklerinden başlayıp ideal olmayan yönetim dönemlerine ve sonunda halifenin tamamen ortadan kalktığı bir senaryoya uzanıyordu. “Kitabın son üçte birinde, halifenin tamamen yokluğu fikrini düşünmeye başlıyor; asıl ilginç olan yer de burası,” diyen Sadeqi, al-Juwayni’nin “halife yoksa toplum ne yapar?” sorusuna cevap aradığını ifade etti.
Bu senaryoda al-Juwayni, siyasi otoritenin önce yerel güç sahiplerine, ardından müçtehitlere, sonra fetva verme yetkisi olan sıradan âlimlere, daha sonra Kur’an ve hadis hafızlarına geçeceğini düşünüyordu. Sadeqi, al-Juwayni’nin bu zinciri daha da ileri götürdüğünü ve insanların Kur’an ile hadisi muhafaza etmeyi bırakması hâlinde şeriat bilgisinin de kaybolabileceği sonucuna vardığını anlattı. “Son kişi şeriatı uygulamayı, namazı ve orucu nasıl yerine getireceğini bilmeyi bıraktığında, şeriatın kendisi de kaybolur,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, al-Juwayni’nin toplumun tutarlılığını geçici olarak âlimlerin ve hukukçuların sağlayabileceğini savunduğunu aktardı.
Kriz Düşüncesi Bir İstisna mıydı?
Sunucu, al-Juwayni’nin kendi çağında bir istisna olup olmadığını sordu. Sadeqi, 11. yüzyılda halifenin yokluğunu bu kadar açık biçimde yazan başka âlimlerin bulunmadığını, bu anlamda metnin istisnai olduğunu söyledi. Ancak şeriatın kaybı ihtimali üzerine daha eski bir kelami tartışmanın bulunduğunu belirtti. Ona göre al-Juwayni’nin özgünlüğü, bu teolojik soruyu siyasal bir ihtimalle birleştirmesiydi.
Sunucu da İslam hukuk tarihinde “zamanın bozulması” fikrine değindi. Hz. Peygamber döneminde sahipsiz devenin bırakılması gerektiğine dair uygulamayı hatırlatarak, daha sonraki dönemlerde toplumsal güvenin zayıflaması nedeniyle bazı hükümlerin değiştiğini söyledi. Bu çerçevede al-Juwayni’nin de Peygamber’in vefatından sonra siyasi otoritenin zayıfladığı fikrini takip eden bir gelenek içinde yer aldığını ifade etti.
Bölünmüş Otorite ve İslam Siyaset Düşüncesi
Sunucu, al-Juwayni’nin mevcut hilafeti reforme edip gücü yeniden merkeze toplamayı isteyip istemediğini de sordu. Sadeqi, İslam siyaset düşüncesinde tek bir iktidar modelinin dayatılmadığını söyledi. Ona göre modern dönemde otoriteyi merkeziyetçi düşünmeye eğilimli olsak da, Hz. Peygamber’in uygulamalarında bile yetki devri önemli bir yer tutuyordu.
Sadeqi, Yemen’e gönderilen Muadh örneğini anlattı. Hz. Peygamber’in ona nasıl hükmedeceğini sorduğunu, onun da Kur’an, sünnet ve gerektiğinde kendi içtihadıyla hükmedeceğini söylediğini aktardı. “Peygamber ona yalnızca işleri nasıl yöneteceğini sormadı; doğrudan nasıl hükmedeceğini sordu,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, bunun yetkinin farklı bölgelere devredilebildiğini gösterdiğini ifade etti.
Sadeqi’ye göre Abbasî İmparatorluğu gibi Fas’tan Orta Asya’ya uzanan geniş bir siyasi yapının, hızlı iletişim imkânları olmadan tek merkezden yönetilmesi pratik olarak zordu. Bu nedenle yerel hanedanlara ve yöneticilere yetki verilmesi, meşruiyet ilkeleri üzerinde bir uzlaşı olduğu sürece tarihsel olarak işleyen bir modeldi. “Bu, bugün güçten anladığımız şeyden tamamen farklı bir kavramdı; ama İslam tarihinin büyük kısmında işe yaradı,” diye değerlendirdi.
Abbasiler Sonrası Yenilenme ve Kurum İnşası
Bölümün önemli başlıklarından biri, Müslüman toplumların büyük krizlerden sonra nasıl toparlandığıydı. Sadeqi, Abbasîlerin Bağdat’ı kaybetmesinden yaklaşık on yıl sonra Memlüklerin 1260’ta Ayn Jalut Savaşı’nda Moğolları yendiğini hatırlattı. Ona göre Memlükler, askeri zaferin ardından idari kurum inşasına yöneldi; mahkeme sistemleri, posta sistemleri ve sağlık kurumları bu dönemde gelişti.
Benzer bir sürecin Delhi Sultanlığı’nda da görüldüğünü söyleyen Sadeqi, Delhi Sultanlığı’nın 1206’da kurulduğunu, Abbasîlerin düşüşünden sonra daha fazla idari yenilenme üstlendiğini belirtti. Vergi düzenlemeleri, sulama sistemleri ve para denemeleri bu bağlamda anıldı. “Müslüman toplumun bir yerinde kriz, başka yerlerde toparlanmaya yol açabiliyordu,” diyen Sadeqi, bunun zayıflığın fark edilmesiyle ilgili olduğunu söyledi.
Sadeqi, Osmanlı İmparatorluğu’nun da yaklaşık elli yıl sonra ortaya çıktığını belirterek Müslüman toplumların tarihsel olarak hanedanların ve siyasi merkezlerin çöküşünden sonra tamamen dağılmadığını savundu. Granada’daki Nasrî Hanedanı’nı da bu çerçevede örnek verdi. Ona göre Bağdat’ın düşüşü birçok kişiye son gibi görünmüş olabilir, ancak başka bölgelerde büyük bir büyüme ve kurumsal yenilenme yaşandı.
Günümüzde Yenilenme ve Devlet Merkezli Düşünce
Sunucu, Osmanlı hilafetinin 1920’lerdeki çöküşüyle bugünkü durumu karşılaştırarak Müslüman dünyanın benzer bir yenilenme düşüncesi içinde olup olmadığını sordu. Sadeqi, bugün de yenilenme girişimleri bulunduğunu, ancak tarihten çıkarılacak en önemli dersin umutsuzluğa uzun süre teslim olmamak olduğunu söyledi. “Eğer umutsuzluk, gerileme ve yıkım içinde çok uzun süre kalırsak, inşa, büyüme ve yenilenme sürecine giremeyiz,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, krize verilen cevabın kurum inşası olması gerektiğini vurguladı.
Tarihsel olarak bu kurumları kimin inşa ettiği sorusuna Sadeqi, “aslında hepsi” cevabını verdi. Âlimlerin, askeri elitlerin, tüccarların, şehirlerdeki nüfuzlu ailelerin, zengin hamilerin ve yönetici hanedanların farklı düzeylerde rol oynadığını anlattı. Medreseler, hastaneler, kuyular, kervansaraylar ve posta sistemleri gibi kurumların yalnızca devlet eliyle değil, toplumun farklı kesimleri tarafından kurulduğunu ifade etti.
Sadeqi’ye göre bu çabanın temelinde şeriatın yalnızca bireysel ibadet kuralları değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir ufuk sunması yatıyordu. “Şeriat, bireyin günlük ritüellerinde uyguladığı kurallar toplamından ibaret değildir; Müslüman müminler için ahlaki ve toplumsal bir ufuk koyar,” diyen Sadeqi, Müslüman toplumların kriz dönemlerinde bu ufuk sayesinde devam etme iradesi bulduğunu belirtti.
Sömürgecilik ve Müslüman Toplumların Hafızası
Sunucu, sömürgeciliğin önceki askeri felaketlerden daha derin ve yıkıcı bir kriz olduğunu söyledi; İngilizlerin ve Fransızların İslam dünyasındaki hukukî kurumları hedef aldığını belirtti. Sadeqi bu değerlendirmeye büyük ölçüde katıldı. Ona göre Müslüman toplumlar sömürgeciliğin etkisini tam anlamıyla henüz hazmetmiş ya da tarihsel olarak kavramış değil.
Sadeqi, Portekizlilerin 1415’te İslam dünyasında sömürgeciliği başlatan ilk güçlerden olduğunu, sürecin İngiliz koruma düzenlerinin 1980’lerde sona ermesine kadar uzandığını söyledi. Bu hesabıyla yaklaşık 500 yıllık bir dönemden söz etti. “Sömürgecilik Müslümanları tarihlerine dair daha derin bir anlayıştan kopardı; bugünkü durumları konusunda daha şaşkın, istikrarlı bir gelecek tahayyül etmekte daha yetersiz hâle getirdi,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, asıl kalıcı etkinin zihinsel ve epistemik düzeyde olduğunu savundu.
Kendi Güney Asya kökenli ailesinden örnek veren Sadeqi, gençliğinde cemaat hareketlerine ve Güney Asya’daki İslamî yapılara olumsuz baktığını, bunları sert ve sorunlu gördüğünü anlattı. Daha sonra İslam tarihi ve sömürge sonrası dönem üzerine çalıştıkça, gördüğü birçok sorunun Müslümanların kendi doğasından değil, sağlıklı gelişimi engelleyen sömürgeci sistemlerin mirasından kaynaklandığını düşünmeye başladığını ifade etti. Batılı modernleşme modellerinin hedef olarak kabul edilmesinin de Müslümanların gelecek hayalini daralttığını söyledi.
Hukukî Egemenlik ve Sömürge Mahkemeleri
Sadeqi, İngilizlerin Hindistan’daki sömürge yönetimi sırasında eski İslam mahkemelerini dağıtarak yeni mahkemeler kurduğunu anlattı. Ona göre İngilizler, Müslümanların bu mahkemelere neden başvuracağını bildikleri için onlara meşruiyet görüntüsü vermeye çalıştı. Bunu da yerel hukuk danışmanları olarak kadıları mahkemelere dahil ederek ve Hanefi metinleri İngilizceye çevirip “şeriat kanunları” hâline getirerek yaptılar.
Sadeqi, sömürge döneminin sonlarında Müslümanların bu mahkemelere gitmesinin meşru olup olmadığı konusunda tartışmalar çıktığını söyledi. Bazı âlimlerin, böyle bir mahkemenin verdiği boşanma kararının dinî açıdan geçerli olmayacağını savunduğunu aktardı. “Bu âlimler, siyasi egemenliğin kaybını kabul ettiklerini ama toplumun hukukî egemenlik hakkından vazgeçmeyeceklerini söylüyorlardı,” diyen Sadeqi, bugün Güney Asya’da hâlâ bazı kurumların bu anlayışın devamı olarak çalıştığını belirtti.
Cami, Kadınlar ve Mujadilah Deneyimi
Sadeqi, günümüzde kurum inşasının hem yeni kurumlar kurmayı hem de eski kurumları canlandırmayı gerektirdiğini söyledi. Ona göre canlandırılması gereken en önemli eski kurum camidir. Caminin Hz. Peygamber döneminden itibaren yalnızca namaz kılınıp çıkılan bir yer olmadığını; eğitim, sosyal meselelerin çözümü, anlaşmalar, kabileler arası görüşmeler, bayramlar ve elçilerin kabulü gibi çok sayıda işlev gördüğünü anlattı.
Mujadilah’ı bu çerçevede bir cami ve kadın merkezli kurum olarak tanımlayan Sadeqi, kadınların birçok camide kendilerini dışlanmış hissettiğini söyledi. Kadın girişlerinin kapalı olması, kadın alanlarının dar tutulması ve kadınlara özel programların yokluğu gibi örnekler verdi. “Müslüman kadını merkeze almak istedik; iman ve toplumun ihyasından söz edeceksek bu da merkezî olmalı,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, Mujadilah’ın bu ihtiyaca cevap verme amacı taşıdığını açıkladı.
Mujadilah adının Kur’an’daki Mücadele Suresi’nden geldiğini anlatan Sadeqi, kocasının cahiliye döneminden kalan bir boşama biçimiyle kendisini boşadığını düşünen bir kadının Hz. Peygamber’e başvurması üzerine inen ayetlere atıf yaptı. Ona göre bu kıssa, bir kadının sorununu doğrudan dile getirmesi, sesinin duyulması ve vahyin buna karşılık vermesi bakımından merkeze alınması gereken bir örnek sunuyor.
Sadeqi, kadınların kurumların yönetimine dahil edilmesinin yalnızca pratik değil dinî bir gereklilik olduğunu savundu. Farklı cinsiyet, dil, kültür ve geçmişlerden gelen insanların katılımının daha yaratıcı çözümler ürettiğini belirtti. “Toplumlarımız ancak bütün üyelerini içerirse işleyebilir,” diyen Sadeqi, Hz. Peygamber’in kadınların seslerini dahil ettiğini, Kur’an’da da kadınların seslerinin bulunduğunu ifade etti.
Genç Müslümanlara Tavsiye ve Gazze’nin Etkisi
Sunucu, özellikle Gazze’den sonra birçok genç Müslümanın hem dışlanmış hem de sorunların büyüklüğü karşısında yorgun hissettiğini söyledi. Sadeqi, gençlere ilk tavsiyesinin kalplerini besleyen bir manevi pratik belirlemeleri olduğunu aktardı. Ona göre aktivizm, kurum inşası ve protesto gibi alanlara girmeden önce Allah ile ilişkinin güçlendirilmesi gerekiyor.
Sadeqi, gençlerin çözmek istedikleri problemi dikkatle tanımlayıp geriye doğru çalışmaları gerektiğini söyledi. Eğer sorun camiyse enerjinin oraya, siyasi bir sorunsa ona yönlendirilmesi gerektiğini anlattı. Ancak siyasi sorunları çözmeye çalışanların bile çoğu zaman topluluktan, yerelden ve tabandan başlamaları gerektiğini fark ettiğini söyledi. “Bazen çözmek istediğimiz en büyük problem, en küçük adımlarla başlar,” diyen Sadeqi, toplumla bağ kurmanın ve değer üreten kurumlar inşa etmenin önemini vurguladı.
Sohbetin sonunda Sadeqi, Müslümanların yalnızca gerileme ya da yalnızca yükseliş ikiliğiyle düşünmemesi gerektiğini söyledi. Ona göre gerileme, kopuş ve yenilenme aynı anda var olabilir. “Mümin daima korku ile umut arasındadır; bence bu an bunun için çok uygun bir an,” diyen Dr. Suhara Sadeqi, Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabenin devam etmeyi seçmesini Müslüman toplumlar için temel bir örnek olarak sundu.
Son bölümde Sadeqi, “More Muslim” adlı podcast projesini de anlattı. Bu projenin Müslüman kadınların seslerine ve daha geniş Müslüman deneyimlerine odaklanan belgesel tarzı bir ses çalışması olduğunu söyledi. Amaçlarının, “iyi Müslüman” ve “kötü Müslüman” kalıplarının ötesine geçerek insanların imanlarını gündelik hayatta nasıl yaşadıklarını, hangi zorluklarla karşılaştıklarını ve hikâyelerini nasıl anlatabileceklerini göstermek olduğunu belirtti.