Glenn Diesen

Queensland Üniversitesi Profesörü Warwick Powell: 'ABD Termodinamik Emperyalizme Girişti — Enerji Verimliliği Çöken Hegemon Kaynakları Ele Geçirmek ve Rakiplerini Engellemek İçin Savaşıyor, Avrupa Tamamen Felç Olmuş Durumda'

Termoekonomik Perspektiften Küresel Enerji Savaşları ve Uygarlıkların Geleceği

Queensland Teknoloji Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve Tay Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Warwick Powell, yeni kitabı "Thermoeconomics in a Time of Monsters" (Canavarlar Çağında Termoekonomik) üzerine Glenn Diesen'in programına konuk oldu. Powell, termodinamik yasalarını ekonomik ve toplumsal sistemlerin analizine uygulayan teorik çerçevesini sunarak, İran savaşı, ABD'nin enerji verimliliğindeki düşüş, Çin'in elektrikleşme stratejisi ve Avrupa'nın enerji egemenliği krizini derinlemesine tartıştı.

Termoekonominin Temelleri: Enerji, Toplum ve Yeniden Üretim

Powell, kitabının Giovanni Arrighi'nin uzun 20. yüzyıl analizinden Adam Smith, David Ricardo ve Karl Marx'a uzanan klasik ekonomi geleneğinden ve termodinamik yasalarından beslenen bir sentez olduğunu açıkladı. "İnsan toplumları insanlar için gıdaya ve makineler için yakıta ihtiyaç duyar; bunlar olmadan toplumlar kendilerini yeniden üretemez," diyen Powell, temel meselenin başarılı toplumsal gelişim ve yeniden üretim olduğunu vurguladı.

Termodinamiğin birinci yasasına göre enerji yaratılmaz veya yok olmaz, sadece biçim değiştirir. İkinci yasa ise sistemin doğal eğiliminin entropiye — yani kaosa ve parçalanmaya — doğru olduğunu söyler. Powell'a göre insan toplumları, dünyadan enerji hasat ederek, dönüştürerek ve kullanarak kendilerini yeniden üretme koşullarını yaratmaya çalışır. "Termodinamiğin entropik doğası ile insan toplumlarının negentropik hırsları arasındaki bu köşe taşı diyalektik, aslında zaman içindeki toplumsal ve ekonomik değişimi yönlendiren şeydir," şeklinde ifade etti.

Finansallaşma Tuzağı ve Bilgi Devrelerinin Rolü

Powell, toplumsal yeniden üretimin üç devre üzerinden işlediğini savundu: maddi devre, finansal devre ve bilgi devresi. Finansal devrenin özünde geleceğe yönelik değer hakları yarattığını belirten Powell, "Bu haklar hızla yaratılabilir ve nihayetinde maddi alt yapının gerçekleştirebileceğinden daha hızlı büyür. Böylece finansal balonlar, aşırı likidite ve varlık fiyatı patlamaları ortaya çıkar," dedi.

Bilgi devresinin ise bu iki unsuru birbirine bağladığını ancak bilginin de enerji tükettiğini vurgulayan Powell, ilginç bir argüman ortaya koydu: "Bilginin negentropik etkileri, o bilginin enerjetik maliyetinden düşükse, o bilgi kendi başına entropik niteliktedir. Somut örnek saçmalık ve gürültüdür — çok fazla saçmalık, çok fazla gürültü muazzam enerji harcar ve aslında sistemi stabilize etmeye hiçbir katkı sağlamaz."

Klasik Ekonomiden Neoklasik Sapmaya

Programda önemli bir tartışma konusu, Batı'nın ekonomik düşüncedeki tarihsel sapması oldu. Glenn Diesen, Trump'ın "Çin'in ekonomik modelinin teoride işlememesi gerektiği ama bir şekilde işlediği" yönündeki yorumunu aktararak, "John Stuart Mill, Adam Smith, David Ricardo — hepsi ekonomik gücün üretken emekten varlık ve piyasa kontrolüne kayması halinde işlerin çökeceğini açıkça söyledi," diye belirtti.

Powell bu noktayı derinleştirerek, 1890-1920 döneminde ekonomi disiplininde yaşanan köklü dönüşümü anlattı. "Klasik gelenek kullanım değeri ve değişim değerini ayrı analitik kavramlar olarak inceliyordu. Post-klasik ya da neoklasik gelenek ise kullanım değeri ve değişim değerini tek bir datuma — fiyata — indirgedi," diyen Powell, "Her şeyi fiyata indirgeyip sorgulamanızı yalnızca tahsis verimliliğine odakladığınızda, ekonomik sisteminizin maddi temellerini gözden kaybedersiniz," şeklinde açıkladı.

Bu değişimin 1970'ler ve 1980'lerde neoliberal devrimle politika kurumlarını ele geçirdiğini savunan Powell, hisse senedi piyasalarının geleceği her zaman doğru fiyatlayacağı gibi fikirlerin ortaya çıktığını belirtti. "Varlık balonlarının varlığı, bunun doğru olmadığının ilk bakışta kanıtıdır. Ama daha güncel deneyimler var — şu anda petrol vadeli işlemlerinin fiyatlanma biçimi, bence maddi olarak olup bitenlerden açıkça kopuktur," diye değerlendirdi.

ABD'nin Enerji Verimliliği Krizi ve İran Savaşı

Powell'ın en çarpıcı argümanlarından biri, ABD'nin enerji verimliliğindeki yapısal düşüşün jeopolitik saldırganlığın temel itici gücü olduğu teziydi. "Amerikan ekonomik sistemi, genel enerjetik verimliliğinde bir daralma yaşamaya başladı. Bolca mevcut enerjisi yok demek değil — sadece bu mevcut enerjiye erişmek için tüketmesi gereken enerji sürekli artıyor. Yani dönüşüm oranı, harcanan enerji ile enerji getirisi arasındaki oran giderek küçülüyor," diye açıkladı.

Kaya gazının (shale oil) bol olmasına rağmen, Shell gibi büyük firmaların raporlarına atıfta bulunarak bir sonraki varilin çıkarma maliyetinin sürekli arttığını vurgulayan Powell, yapay zeka sektörünün hızla artan elektrik talebinin sisteme ek baskı yaptığını belirtti. "Yapay zeka mevcut elektriğe talip oldukça, diğer endüstriler ve hane halkları üzerinde baskı oluşturur. Bazı endüstriler bununla başa çıkamayacak. Hane halkları elektrik faturalarını ödeyemeyecekleri bir noktaya gelecek ve yaşam standartlarını düşürecek," dedi.

Venezuela ve İran'a yönelik saldırıların bu çerçevede anlaşılabileceğini savunan Powell, "ABD termodinamik emperyalizme girişmeye karar verdi. Gidip alacak. Venezuela'da yaptığı buydu," ifadesini kullandı. İran'ın da kısmen bu mercekten yorumlanabileceğini belirterek, "Enerjetik verimliliği düşen bir hegemonun yanıtı, kendi entropisini telafi etmek için yüksek enerji getirisi olan seçeneklere erişim sağlamak ve aynı zamanda başka birinin — özellikle tehdit veya rakip olarak gördüğü birinin — bu kaynaklara erişimini engellemektir," diye değerlendirdi.

Çin'in Stratejik Enerji Dönüşümü

Çin'in enerji güvenliği sorununa çok farklı yaklaştığını anlatan Powell, ABD'nin Malakka Boğazı'nı (Straits of Malacca) bir tıkanma noktası olarak belirlediğinin Çin'de herkes tarafından bilindiğini söyledi. Çin'in 25 yıl önce yenilenebilir enerji ve elektrikleşme alanında araştırma-geliştirme yolculuğuna çıktığını ve bunun meyvelerinin 2010'ların ortasında görülmeye başlandığını aktardı.

"2030'a kadar Çin'in kendi kamyon filosunun yaklaşık yüzde 30'unun elektrikli olması bekleniyor. Yani uzun mesafe karayolu taşımacılığı filosu elektriklenecek," diyen Powell, Çin'in bunun ötesinde toryum ve füzyon gibi yeni nesil teknolojiler üzerinde çalıştığını ekledi. "Çin, yenilenebilir enerji teknolojilerinin 25-30 yıllık bir ömrü olduğunu anlıyor. 2050'ye kadar bu sistemleri ikame edebilecek teknolojiler üzerinde şimdiden çalışıyor."

Avrupa'nın Enerji Egemenliği Paradoksu

Avrupa'nın durumunu "anlaşılmaz" bulan her iki konuşmacı da, kıtanın enerji egemenliği konusundaki felcine dikkat çekti. Powell, "En rasyonel strateji, mümkün olan en hızlı şekilde enerji egemen bir konuma geçmektir. Ama liderlik bu soru etrafında tamamen felç olmuş görünüyor," diye belirtti. "Enerji egemenliğini güvence altına aldığınızda çok daha fazla hareket alanınız olur, ama bu olmadan her zaman zor bir konumdasınız."

Glenn Diesen de bu değerlendirmeye katılarak, "Avrupalı liderler enerji egemenliğinin önemini defalarca kabul ediyor, ama aldıkları kararlar her zaman doğrudan bunun tersine gidiyor," dedi.

Enerji Savaşları Kaçınılmaz mı?

Son soruya yanıt veren Powell, tabloyu hem iyimser hem de kaygı verici bir şekilde çizdi. "Enerji sorusu ve ulusların bu soruyu nasıl ele aldığı, savaşların olup olmayacağını ve nerede ortaya çıkacağını belirleyecek," diye öngörüde bulundu. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kontrol altında tutacağını ve kara yoluyla Avrasya'ya bağlanarak kıtaya benzersiz bir enerji güvenliği sağlayabileceğini değerlendirdi.

Ancak ABD'nin LNG ihracatını korumak için diğer ülkelerin elektrikleşme süreçlerini baltalamaya çalışabileceği uyarısında bulunan Powell, "ABD herkesin 10 yıl daha, 10 yıl daha ertelemesinin yollarını arayacak; diğer herkes ise değişimi hızlandırmaya çalışacak," diye özetledi.

Here is the translation:


Termoekonomiye Giriş: Kitabın Temel Tezi

Tekrar hoş geldiniz. Bugün yanımızda Queensland University of Technology'de misafir profesör ve aynı zamanda Thai Institute'ta kıdemli araştırmacı olan Warwick Powell var. Kendisiyle, çağımızın temel sorunlarını anlamak açısından son derece önemli bir konu olan termoekonomi üzerine yazdığı yeni kitabı konuşacağız. Yeni kitap için tebrikler ve programa katıldığınız için teşekkürler.

Powell: Teşekkürler Glenn. Senin üretkenliğine yetişmek için çok çalışıyorum. Belki bir gün yakalarım.

Glenn: Kitabınız gerçekten çok güncel bir konu çünkü dünyada ciddi bir siyasi istikrarsızlık ve toplumsal huzursuzluk görüyoruz. Bunların büyük bölümü elbette çağımızın ekonomik dönüşümleriyle bağlantılı. Kitabınızı okuduğumda, özetle şunu söyleyebiliriz: İçine girdiğimiz sanayi devrimi muazzam miktarda enerji gerektiriyor — tıpkı önceki tüm sanayi devrimlerinde enerjinin kilit bir bileşen olması gibi. Bugün de durum aynı, hatta daha da belirleyici. Çin, önümüzdeki ekonomiye hazırlık olarak enerji kapasitesini devasa ölçekte inşa ediyor. Batı ise ekonomilerinin aşırı finansallaştığını görüyor ve Avrupa örneğinde enerji erişimini fiilen yok ediyor. Kitabınızın temel argümanlarını açıklayabilir misiniz?

Powell: Evet, kitap aslında 300 yıldan 30 yıla kadar uzanan çeşitli düşünce geleneklerinin bir sentezi. Değişen dünyayı kavrama çabamın ürünü — insan toplumlarının sosyal ve ekonomik varoluşunun temel dinamiklerini anlamlandırmaya çalıştım. Yararlandığım gelenekler arasında Arrighi'nin "uzun 20. yüzyıl" kavramı ve sermaye ile imparatorlukların gel-gitleri var. Smith, Ricardo, Marx'tan başlayıp çağdaş heterodoks fikirlere uzanan geniş bir klasik ekonomi geleneğinden besleniyor. Ayrıca termodinamik kuramlarındaki temel fizik kavramlarını, sosyo-ekonomik sistemlerimizi düşünme biçimimize bir çerçeve olarak kullanıyorum. Son olarak da enformasyon'un bu dinamikler içindeki rolünü anlamaya çalışıyorum. Bunu yapıyorum çünkü enformasyon geleneksel olarak bir sisteme düzen getiren bir unsur olarak anlaşıldı. Oysa benim argümanım, bunun her zaman böyle olmadığı ve enformasyonu da enerjetik bir perspektiften anlamamız gerektiği yönünde.

Enerji Dönüşüm Sistemleri Olarak İnsan Toplumları

Powell: Bu yaklaşım temelde şunu söylüyor: İnsan toplumları, insanlar için gıdaya ve makineler için yakıta ihtiyaç duyar; bunlar olmadan toplumlar kendilerini yeniden üretemez. Dolayısıyla asıl mesele, başarılı toplumsal gelişim ve yeniden üretim meselesidir. Bu, klasik ekonominin temel kaygılarına — artık değer üretimi, dolaşımı ve sistemin kendini yeniden üretmesi — bir geri dönüştür.

Bu sorunları termodinamiğin kısıtlamaları ve sunduğu olanaklar üzerinden anlamaya çalışıyorum. Çünkü temel varsayımım şu: İnsan toplumları ve ekonomik sistemlerimiz, özünde enerji dönüşüm sistemleridir. Biz cisimleşmiş enerjiyiz. Termodinamiğin birinci yasası, enerjinin yaratılamayacağını veya yok olamayacağını, yalnızca biçim değiştirdiğini söyler. İkinci yasa ise enerjetik sistemin doğal eğiliminin entropiye — parçalanmaya ve kaosa — doğru olduğunu söyler.

İnsan toplumlarının yaptığı şey, dünyanın enerjisini yakalamak, dönüştürmek, kullanılabilir hale getirmek ve tüketerek toplumun yarın kendini yeniden üretebileceği koşulları yaratmaktır. Örneğin bir tedarik zinciri, yaptığı şeyi yarın da yapabilecek şekilde çalışmalıdır. Ekonomik ve toplumsal sistem bir şeyi sadece bir kez yapmakla yetinemez; kendini sürdürebilmelidir.

Ancak bunu yapmaya çalışırken Glenn, sürekli olarak termodinamiğin ikinci yasasıyla — sistemin doğasındaki entropi eğilimiyle — mücadele etmek zorundadır. Peki insan toplumları buna nasıl yanıt verir? Negentropik müdahalelerle — enerjiyi artık enerji yaratacak şekilde kullanarak ve bu artıkları, doğası gereği kaotik olan dünyaya düzen getirmek için kullanarak. Termodinamiğin entropik doğası ile insan toplumlarının negentropik hedefleri arasındaki bu temel diyalektik, tarih boyunca toplumsal ve ekonomik değişimi yönlendiren asıl güçtür. Bu müdahalelerin başarısı veya başarısızlığı, toplumların ve medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü belirler.

Üç Devre: Maddi, Finansal ve Enformasyon

Powell: Finans bu süreçte kritik bir rol oynar çünkü finans, iş bölümüne dayanan karmaşık toplumların kaynakları harekete geçirmesinin ve gelecek üzerinde hak iddia etmesinin aracıdır. Bu noktada toplumsal yeniden üretimin iki devresi ortaya çıkar. Birincisi az önce anlattığım maddi devre, ikincisi ise özünde geleceğin değerine ilişkin haklar bütünü olan finansal devredir.

Bu haklar hızla yaratılabilir ve aslında maddi altyapının gerçekleştirebileceğinden daha hızlı büyür. Böylece finansal balonlar, sistemde aşırı likidite, varlık fiyatı patlamaları ortaya çıkar. Bu tür krizler sonunda kaldıraç azaltımını ve sistemden likidite çekilmesini gerektirir. Bilanço düzeltmelerine, değer kayıplarına yol açar — genellikle maddi altyapıyı sağlam bırakarak. Yani bir şirket iflas etse bile fabrikalar hâlâ ayaktadır.

Ancak finansal katman yeterince uzun süre işlevini yitirir ve kaynakları harekete geçiremezse, o zaman maddi altyapının kendisi de çökmeye başlar. Çünkü maddi altyapı da her zaman kaosa, parçalanmaya, aşınmaya, yıpranmaya eğilimlidir ve ancak enerji ve çaba harcanarak ayakta tutulabilir.

Son devre ise enformasyon devresidir — diğer iki unsuru birbirine bağlayan devre. Çünkü ne yaptığınıza dair bilgi olmadan maddi üretim yapılamaz. Neyle uğraştığınıza dair bilgi olmadan maddi devrelere karşı finansal dolaşım gerçekleşemez. Dolayısıyla sistemde enformasyon üretilmek zorundadır ve bu süreç de enerji tüketir.

Enformasyonu yaratmak, depolamak, işlemek, doğrulamak ve dolaşıma sokmak enerji harcar. Ve eğer o enformasyonun yararlı — negentropik — etkisi, enerjetik maliyetinden azsa, o zaman enformasyon kendi başına entropik bir nitelik taşır. Yani soyut düzlemden somut örneğe geçersek Glenn — saçmalık ve gürültü. Çok fazla saçmalık, çok fazla gürültü muazzam enerji tüketir ve aslında sistemin istikrarına hiçbir katkıda bulunmaz; sistemin termodinamiğin entropik gidişatına karşı koymasına yardımcı olmaz.

İran Savaşı, Enerji Krizi ve Gıda Sorunu

Glenn: Medeniyetin makineler ve insanlar için yakıta ihtiyaç duyduğu çerçevelemenizi çok ilginç buldum. Kitabınız İran savaşı nedeniyle daha da güncel hale geldi — çünkü hem enerjiden kesildik hem de gübre kıtlığıyla birlikte bir gıda krizi kapıda. Ama siz aynı zamanda tüm bu liberal ekonomistlerden bahsettiniz ve bence ilginç olan şu: 19. yüzyılda Batı, enerji altyapısına, sanayi gücüne, şoklara dayanıklı tedarik zincirlerine çok yoğun yatırım yaptı. Ne oldu da buraya geldik, merak ediyorum.

Klasik Ekonomiden Neoklasik Sapmaya

Glenn: Toplumun sadece kâra değil, refaha odaklanması gerektiği fikri bu liberal ekonomistlerin temel temasıydı. Birkaç gün önce Başkan Trump'ın "Çin'in ekonomik modeli teoride işlememeli ama bir şekilde işliyor" dediğini gördüm. Bunu olağanüstü buldum çünkü John Stuart Mill, Adam Smith, David Ricardo — hepsi açıkça söyledi: Ekonomik güç üretken emekten uzaklaşıp varlıkların ve piyasaların kontrolüne kayarsa, işler çökmeye başlar. Yani Batı'da liberal ekonomiden bir ideoloji yarattık — ama bu ideoloji, temsil ettiğini iddia ettiği teorinin temellerini ihlal ediyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ben Trump'ın sözlerini duyunca düşündüm ki "Birileri Trump'a söylemeli — Çin'in ekonomik modeli aslında onun referans aldığı teoriye, Amerikalıların şu an yaptığından çok daha fazla benziyor."

Powell: Harika bir soru Glenn. Yararlandığım ve akademik ve akademi dışı hayatım boyunca beni etkileyen klasik gelenekler, değer etrafındaki sorulara odaklanmıştı. Değer nedir? Nereden gelir? Nasıl üretilir? Artık değer nasıl üretilir? Ve artık değer toplumun farklı kesimlerine nasıl dağıtılır? Nihayetinde akılda tutulan soru şuydu: Sistem kendini nasıl yeniden üretebilir?

1700'lerin sonlarındaki Fransız fizyokratlara dönebiliriz — onlar tüm değerin topraktan ve güneşten geldiğini görüyordu. Tarımı tek değer kaynağı olarak görüyorlardı. Smith, Ricardo ve Marx ise değerin emekten geldiği fikriyle buna karşı çıktı; çeşitli emek-değer kuramları geliştirdiler.

Aslında bu iki klasik geleneği aşmanın bir yolu var — ki ben bir anlamda bunu yapmaya çalışıyorum. Açık bir hedef değildi ve kendi başına çok daha ayrıntılı bir çalışma gerektirirdi. Ancak enerjiyi kavramsallaştırma biçimimin fiili sonucu şunu söylüyor: Toprağa ve doğaya odaklanmak aslında doğrudur — çünkü her şey nihayetinde dünyadan gelir. Yeter ki biz insanları da dünyanın bir parçası olarak düşünelim. Bu iki unsurun ortak noktası ne? İkisi de enerji merkezli sistemler. Sadece enerji biçimleri farklı permütasyonlara sahip. İnsan açısından en yararlı enerji biçimi beslenme — gıdayı besin olarak alıyoruz, işliyoruz ve bu enerjiyi hareket veya başka çaba biçimlerine dönüştürüyoruz. Tıpkı güneş ve suyun bitkilerdeki özellikleri dönüştürmesi, bitkilerin büyümesini sağlaması, hayvanların bitkileri yiyerek büyümesi gibi.

Bu kaygılar ekonomik düşünce geleneğinin temeline aitti. Sonra 1890'lardan 1920'lere uzanan dönemde, ekonomi mesleği olarak bilinen alanda farklı kaygılar belirmeye başladı. Bu kaygılar kaynak tahsisi sorunlarıyla ilgiliydi — fiyat mekanizması ve kaynak dağılımı etrafında dönüyordu.

Klasik gelenek, kullanım değeri ve değişim değerini ayrı analitik kavramlar olarak inceliyordu. Marshall ve diğerleriyle ortaya çıkan neoklasik gelenek ise kullanım değeri ve değişim değerini tek bir ölçüte — fiyata — indirgedi. Her şeyi fiyata indirgeyip sorgulamanızı yalnızca tahsis etkinliği etrafında yoğunlaştırdığınızda, ekonomik sisteminizin maddi temellerini gözden kaybedersiniz. Çünkü fiyat her şeyi bulanıklaştırır, her şeyden soyutlar. Hatta farklı sermaye türlerinin birbiriyle sonsuz ölçüde ikame edilebilir olduğunu varsayar. Bir tür emeğin başka bir tür emekle ikame edilebileceğini varsayar — birisi güçlü birisi zayıf, birisi eğitimli birisi eğitimsiz olsa bile bunlar önemsizdir; çünkü üretim, dönüşüm ve dolaşımın maddi boyutlarını bastırıp her şeyi fiyatın rolüne indirgemiş olursunuz.

Neoliberal Devrim ve Piyasa İdeolojisi

Powell: İşte değişim buydu. Bu sorudaki kayma — yani problemin yeniden tanımlanması — 1970'lerde ve 1980'lerde politika kurumlarını ele geçirdi ve neoliberal ekonomi devrimi aracılığıyla hayata geçirildi. Bu devrim, kamu politikası etrafında dar bir soru setini yerleştirdi ve nihayetinde idealleştirilmiş bir kavram olarak piyasayı, etkin politikanın mihenk taşı haline getirdi.

Sonra "piyasa başarısızlığı" gibi kavramlar ortaya çıktı. Oysa savaş öncesi ekonomik düşünce dönemine geri dönerseniz, Joan Robinson ve diğerlerinin yaptığı araştırmalar aslında eksik rekabetin gerçeklikleri üzerineydi. Mükemmel piyasa ideolojik idealini gerçekleştirme arayışı değildi. Sermayenin yoğunlaşmasını, oligopol ve monopollerin ortaya çıkışını ve bunun dağıtım sistemi için ne anlama geldiğini sorguluyorlardı. Ama 70'lerden ve özellikle 80'lerden itibaren artık bu soruları sormuyorduk.

Ana akım ekonomi disiplininin ideolojik işlevine dair bu soru çok yerinde Glenn, çünkü bu ideoloji başka fikirlere de yol açtı — örneğin hisse senedi piyasasının geleceği her zaman doğru fiyatlayacağı fikri. Bu açıkça doğru değil. Varlık balonlarının varlığı, bunun doğru olmadığının ilk bakışta kanıtıdır.

Petrol Piyasaları ve İran Savaşının Gerçekliği

Powell: Ama daha güncel deneyimler de var — şu anda petrol vadeli işlemlerinin fiyatlanma biçimi, bence maddi gerçeklikten açıkça kopuk. Fiyatlama, bir dizi ön kabule dayanıyor. Piyasada bir grup düşüncesi var — işlerin ne kadar çabuk toparlanacağı, Amerikan imparatorluğunun durumu ne kadar çabuk kontrol altına alacağı, İran savaşının ne kadar çabuk sona erdirileceği, Hürmüz Boğazı'nın ne kadar çabuk yeniden açılacağı hakkında bir dizi varsayım. Ve bence petrolün gelecekteki maliyetinin kronik olarak düşük fiyatlanmasına yol açan tüm bu varsayımlar gerçekle yüzleşecek.

Çünkü gerçek şu ki — ideolojinin aksine — ABD stratejik olarak kaybediyor, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü yeniden ele geçiremiyor. İran'ın Körfez'deki petrol akışları üzerindeki kontrolüne askeri bir çözüm yok. Bunlar somut gerçekler. Ama grup düşüncesi ve ekonomik ideoloji, sermaye piyasalarının yeni gerçekliklere uyum sağlamasını fiilen imkânsız kılıyor.

Glenn: Ben de buna oldukça şaşırdım. Trump'ın savaşın yakında biteceğine dair güvence vererek petrol fiyatını düşürmeye çalışması beni şaşırtmadı. Ve sizinle aynı fikirdeyim — askeri bir çözüm yok. Dolayısıyla bir tırmanmanın geri alınması söz konusu değil. Aksine, Yemen'in savaşa girmesiyle Kızıldeniz de devre dışı kalabilir ki bu oldukça dramatik.

Trump'ın petrol fiyatını aşağı çekme çabasına şaşırmadım. Ama beni şaşırtan, bu çabanın ne kadar etkili olduğuydu. Kendi kendime düşündüm: Aklı başında hiç kimse bunu ciddiye almaz, ne yapmaya çalıştığı belli, arkasında hiçbir temel yok. Ama yine de — en azından geçici olarak — işe yaradı. Trump'ın ağzından çıkan birkaç söz yüzünden petrol fiyatları düştü; oysa söylediği her şeyin büyük kısmı yalan.

Ama ilginç olan şu: Şimdi enerjinin kesildiğini görüyoruz ve evet, bu sorunlara kaynak oluşturuyor — ama aynı zamanda aşağı doğru bir sarmalın içindeyiz gibi görünüyor. Çünkü zaten bu çatışmanın başlamasına yol açan bir sürü ekonomik sorun vardı ve bu çatışma yeni sorunlar yaratıyor. Kitabınızın başlığını da düşündüm — tam başlığı "Termoekonomi: Canavarlar Çağında."

Here is the Turkish translation of the transcript chunk, maintaining consistent terminology:


Yani "Canavarlar Çağı" ifadesi, Gramsci'ye yapılan bir göndermedir. Gramsci, 1920'lerin sonlarında ya da 30'ların başında şuna benzer bir şey yazmıştı: "Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Ve şimdi canavarların zamanı." Bu da şuna işaret ediyor: Evet, eski dünya düzeni ortadan kalktı. Yenisi henüz doğmadı ve biz şu anda bu boşluğun içindeyiz. Siyasi ve ekonomik açıdan bakarsanız, bu çağımızın temel meydan okumalarından biri. Farklı dünya düzenleri arasında sıkışıp kaldık. Ben bunları genellikle tek kutuplu düzene karşı çok kutuplu düzen olarak tanımlıyorum ama mesele pek çok boyut kazanıyor.

Ama asıl vurgulamak istediğim şu: Bu "canavarlar çağında," yani bir boşlukta olduğumuz dönemde, öngörülebilir gelişmeler olarak çok fazla kafa karışıklığı ve korku beklersiniz. Daha fazla dezenformasyon olur. Çok radikal ideolojilerin yükselişini, daha aşırı liderleri, radikal siyasi hareketleri görürsünüz. Toplumsal kaos ve istikrarsızlık olur ve elbette tüm bunlar ekonomiyi, enerji piyasalarını ve her şeyi baltalayarak durumu giderek daha da kötüleştirir. Yani şu anda toplumsal, ekonomik ve siyasi krizlerin birbirine bağlı olduğu aşağı doğru bir sarmalın içinde sıkışmış görünüyoruz.

Peki sizce temel toplumsal ve siyasi sonuçlar neler olacak — özellikle söz konusu olan bu akılsızca ekonomik kararlar göz önüne alındığında? Çünkü siz özellikle 80'lere, o kritik soruyu sormayı bıraktığımız döneme atıfta bulundunuz. Bunun toplum ve siyasi sistem için sonucu şimdi ne?

Nafeez: Bence bunların bir kısmı bu tür ekonomik sistemlerin yapısal özellikleri. Finansallaşmaya — yani para sermayesi ve hayali sermaye devrelerinin, reel ekonomi devrelerinin gelişimi pahasına genişlemesine — yol açan güçlü dinamikler söz konusu. Ayrıca bilgi sistemlerinde de kronik epistemik sorunlarla karşı karşıyayız. Bu sistemler radikal değişimle baş etmekte zorlanıyor; dünyanın eski modelleri aslında olan biteni açıklamıyor ama biz onlara tutunmaya devam ediyoruz çünkü rahatlık veriyorlar. Bunu piyasaların petrol durumunu fiyatlamasında görüyoruz ama aynı zamanda elit düzeydeki siyasi tepkilerin büyük bir bölümünde de görüyoruz — "kurallara dayalı düzen" retoriğine sarılma, küresel meselelerde bir tür liberal ahlaki doğruluk iddiasını yeniden dayatma çabası, İran'a, Rusya'ya ve diğerlerine parmak göstermeye devam edilmesi — sanki onlar da uzun dönemler boyunca belirli türde sistematik baskıların mağduru değilmiş gibi.

Dolayısıyla şu anda birçok açıdan birbirini besleyen bir dizi krizin bir araya gelişini yaşıyoruz. Pandemi sonrasında özellikle yapay zekâ ve benzeri alanlarla bağlantılı hisse senedi piyasasına akan bir finans patlaması var — ekonomik alt yapıyı temelden dönüştürmeden varlık değeri büyümesi yaratıyor. Bunu Amerika'da görebilirsiniz; örneğin imalat sektöründeki istihdam son 9 ayda aslında düşüyor. Yani endüstriyel yenilenmenin büyük umutları hayata geçmedi ama aynı zamanda sistem likiditesi genişlemeye devam ediyor ve hayali sermaye devrelerine akıyor.

Bu olayların neden yaşandığını ve Venezuela'nın neden saldırıya uğradığını, İran'a neden saldırıldığını düşünüyorum — evet, elbette uzun süredir var olan jeopolitik bir oyun planı var. Pek çok kişi 10-15-20 yıl öncesinin düşünce kuruluşu raporlarına atıfla bundan bahsetti: "Büyük Satranç Tahtası," Çin'le başa çıkmak, Rusya ile başa çıkmak vesaire. Ama bence tüm bunların altında yatan şey, Amerikan ekonomik sisteminin enerjetik verimliliğinde yaşanan yavaş bir seyreltme, yani bir azalmadır.

Uzun süre boyunca, sistemik enerjetik verimliliğiniz düşerken bile, toplumsal sistemin kendisi baş edebilecek kadar birikmiş fazlaya sahip olabilir. Ayrıca uzun süre bu durum göze çarpmaz. Ve göze çarpmadığı için kolayca görmezden gelinebilir. Dolayısıyla bazı baskılar ortaya çıktığında — mesela 2008 mali krizi — bunlar bilanço ayarlamalarıyla hızla çözülür; ama ilişkili olduğu temel ekonomik ya da maddi enerjetik alt yapıya bakılmaz.

Şu anda gördüğümüz şey, genel enerjetik verimliliğinde bir daralma yaşamaya başlayan bir Amerikan ekonomik sistemidir. Bu, mevcut enerjisinin bol olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece, o mevcut enerjiye erişmek için tüketmesi gereken enerji sürekli artıyor. Yani dönüşüm oranı, harcanan enerji ile enerji getirisi arasındaki oran giderek küçülüyor.

Bu aslında küresel ve ulusal ekonomik sistemlerimizin nasıl evrildiği açısından bir geçiş anıdır. Ulusal ekonomik sistemleri aslında büyük ölçekli enerjetik sistemler olarak düşünürsek, kritik soru şudur: Yatırılan enerjiye karşı toplam enerji getirisi açısından yukarı doğru bir yörüngede mi yoksa aşağı doğru bir yörüngede midirler? Eğer aşağı doğru bir yörüngedeyseniz başınız derttedir çünkü zamanla sistemde mevcut olan fazla enerjideki görece azalma — ve unutmayın, enerji kendini belirli biçimlerde somutlaştırır: fiziksel konut, binalar, fabrikalar, makineler, yollar, demiryolları vesaire — tüm bunlar somutlaşmış enerjidir. Eğer mevcut fazla enerji görece olarak düşüyorsa, bir noktada sistemin bazı parçaları baskıyı göstermeye başlar. Bu, altyapının bozulması olabilir. Önemli sosyal hizmetlerin — örneğin sosyal konutun — erişilemez hale gelmesi olabilir. Finansallaşma nedeniyle varlık fiyatı balonları şeklinde kendini gösterebilir ki bu, bilanço ayarlamalarıyla — mali krizlerle — bir sistem boşaltmasına olanak tanır ama nihayetinde sistemin üretken, enerjetik üretken kapasitesini etkilemez.

Dolayısıyla ulus devletler bu enerjetik yörüngeleri deneyimledikçe, kendilerini sürdürme ve yeniden üretme kapasiteleri, enerjetik temellerini yenileme becerisini gerektirir. Ulusal ekonomileri büyük ölçekli enerjetik sistemler olarak düşünürsek, sistemik enerji verimlilikleri yükselir ve düşer; kendilerini sistemik olarak yeniden üretme kapasiteleri sürekli bir yenilenme gerektirir.

Bunu mevcut enerji türlerinin yeni kaynaklarını keşfederek yapabilirsiniz — yeni hidrokarbonlar. Bunu, daha önce erişilemeyen hidrokarbonlara ulaşmanızı sağlayan teknolojilerle yapabilirsiniz. Belirli hammaddeleri daha az enerji yoğun bir şekilde işleyerek elinizdeki şeyleri kullanmanın yollarını bulabilirsiniz. Bunlar, bu enerjetik sistemlerin azalan enerjetik verimlilikle karşılaştıklarında nihayetinde verdikleri tepki türleridir — çünkü eninde sonunda enerjetik alt yapı, insanların yapabileceklerinin maddi sınırıdır. Retoriğiniz ne olursa olsun, ideolojiniz ne olursa olsun, fiziksel dünyanın ve kimyasal dünyanın maddi gerçekliği nihayetinde olasılıklar penceremizi sınırlar.

Bu enerjetik sistemlerin başka bir şey daha yapması gerekir. Enerji kullanım biçimlerini ayarlayabilirler. Enerji üretimi daha az verimliyse, enerjiyi nasıl kullandıkları konusunda daha verimli olmanın yollarını bulmak zorundadırlar. Fazlaların nasıl dağıtıldığıyla ilgili meselelere bakmak zorunda kalabilirler. Bunu yapmazlarsa, aslında enerjetik yoksulluğun yoğunlaştığı noktalar bulursunuz. Kıtlıklar — ister gıda olsun, ister arabalar için yakıt, ister harap olan binalar.

Tüm bunlar imkânsız hale geldiğinde, bu sistemlerin yapabileceği bir sonraki şey, doğadan tamamen yeni enerji kaynakları bulma süreçlerine girişmektir — onları yükselen bir enerjetik verimlilik yörüngesine geri oturtabilecek kaynaklar. Çin bir anlamda bunu yaptı — bu keşif yolculuğuna 25 yıl önce başladı. Büyük ölçüde enerji güvenliği kısıtlamalarına tepki olarak; Çin'deki herkes, ABD'nin Malaka Boğazı'nı bir stratejik dar boğaz olarak işaretlediğinin farkındaydı. Enerji güvenliği açısından düşünüldüğünde — unutmayın, tüm toplumların insanlara gıda, makinelere yakıt sağlaması gerekir — makinelere yakıt sağlamak için Malaka Boğazı'ndaki enerji kesilmesi risklerini ele almanız gerekir. Çin bunu birkaç yolla yaptı. Bu yollardan biri, yenilenebilir enerji ve elektrifikasyon alanında bir araştırma-geliştirme çabasına girişmekti. Bunun meyveleri 2010'ların ortasında görülmeye başladı. Yani bu Ar-Ge'nin nihayetinde yatırılan enerjiye karşı enerji getirisinin arttığı, iyileştiği ve daha geleneksel yüksek enerji getirili hidrokarbon sistemleriyle rekabet edebilecek noktaya geldiği teknolojileri sunması uzun zaman aldı.

Ve böylece Çin, büyürken bile enerjetik sisteminin yapısını kademeli olarak dönüştürebildi. Çeşitli hidrokarbon enerjilerinin kullanımını artırmaya devam ederken, yeni enerjetik kaynaklarının çok daha büyük bir kısmı başka kaynaklardan geldi. Çin zaten bir sonraki nesil üzerinde çalışıyor çünkü yenilenebilir enerji teknolojilerinin bir ömrü olduğunu da anlıyor. Aşınma ve yıpranma var. Verimlilikleri artık enerjetik olarak işe yaramayacak noktaya düştüğü bir zaman gelir ve bu yaklaşık 25-30 yıl sonrasıdır. Yani 2050'den bahsediyoruz. Çin'in o aşamada yenilenebilir enerji sistemlerinin yerini alabilmek için üzerinde çalıştığı teknolojiler toryum, füzyon vesaire gibi şeyler.

ABD ise farklı bir yol izledi. ABD, kaya gazı çıkarımını keşfedip genişlettiğinde elbette belirli bir enerji güvenliği düzeyi aradı. Erişebildiği kaya petrolü boldu. Ama Shell ve diğerleri gibi büyük firmalardan gelen pek çok rapordan da biliyoruz ki, bir sonraki varil kaya petrolünü çıkarmanın enerjetik maliyeti artıyor. Yani bir sonraki varilin ve ondan sonrakinin ve ondan sonrakinin verimliliği artık aşağı eğimde ve bu, sistemde baskılar yaratıyor. Piyasa, bunu girişimlerin o ek çıkarımlara girişmesini bile sağlayacak düzeyde fiyatlamıyor.

Ve dolayısıyla ABD şu anda genel enerjetik verimliliğinde görece bir düşüş yaşıyor. Bunun üstüne, yapay zekâ sektörünün büyümesi nedeniyle inanılmaz hızla artan ve yoğunlaşan elektrik talepleri var. Bu da sisteme yalnızca elektrik üretimi değil, elektrik dağıtımı açısından da baskı yapıyor. Dağıtım ağının zamanla bozulması, daha önce elde edilen fazlaların — enerjetik fazlaların — sistem bakımı ve genişlemesine uygulanmaması, sistemi her türlü riske karşı savunmasız bıraktı.

İlk risk, yeterince hızlı güçlendirilememesidir ve bunun nedeni, güçlendirmenin başkalarının kaynaklarına bağımlı olması ve bu kaynaklarda kıtlık olmasıdır — ister trafo merkezi teknolojileri, ister transformatörler ve elbette bunların içine giren bakır gibi malzemeler.

Elektrik ağı üzerinde başka talepler de var ve işte burası özellikle ilginçleşiyor — toplumsal ve ekonomik entropinin kendini gösterdiği yer. Yapay zekâ mevcut elektriğe hak iddia ettikçe, diğer endüstriler ve haneler üzerinde de baskı oluşturuyor. Bazı endüstriler bununla baş edemeyecek. Haneler, birçoğunun nihayetinde elektrik faturalarını ödeyemediği için yaşam standartlarını düşüreceği noktaya kadar baskı altında kalacak. Bunlar, bu sistemik baskıların kendini göstermeye başladığı yollardır.

Üçüncü tepkiye gelince Glenn — üçüncü taraf enerji kaynaklarına erişmek. Çoğu ülke aslında piyasaya gider ve bunları satın alır. Ama ABD, termodinamik emperyalizme girişmeye karar verdi. Gidip alacak, o kadar. Venezuela'da yaptığı buydu. Venezuela'daki kaynaklar elbette erişimi zor. Altyapı kötü durumda. O kaynağa erişebilmek için önemli sermaye taahhütleri gerektiriyor. Ama Kuzey Amerika'daki rafineriler o tür ham maddeyi işleyecek şekilde kurulmuş. Bunu başarıp başaramayacakları ayrı bir soru.

İran da kısmen — tamamen değil ama kısmen — bu mercekten yorumlanabilir. Çünkü azalan enerjetik verimliliğe sahip bir hegemonun tepkisi, ek kaynaklara erişim sağlamaktır. Yani kendi entropisini dengelemek için yüksek EROEI — yani yatırılan enerjiye karşı yüksek enerji getirili — seçeneklere erişim arıyor ve aynı zamanda başka birinin — özellikle tehdit ya da rakip olarak gördüğü birinin — bu kaynaklara erişimini engelliyor.

Yani İran, enerjetik alt yapıdaki yapısal bir dönüşüm sorunuyla... ve nihayetinde sanırım Glenn, bu farklı toplumların enerjetik entropiyle nasıl başa çıktıklarının değişen deneyimlerinin bir belirtisi. Aynı zamanda, aslında hidrokarbon temelli bir üretim tarzının üzerine inşa edilmiş güç jeopolitiğiyle kesişiyor. İran sorusuna başka katmanlar da ekleyebiliriz ama bence temelde mesele bu. Çağımızın krizlerinin ve çatışmalarının büyük kısmı bu enerji merceğinden görülebilir.

Glenn: Elbette, Venezuela — bence bu iyi bir tespit çünkü mesele Amerikalıların kendi enerjilerine erişememesi değildi. Bu zaten masadaydı. Mesele, Çin'in, Rusya'nın ve diğerlerinin erişimini engellemek istedikleriydi. Ama aynı şey Grönland'ı ele geçirmek için de geçerli — aynı argüman ileri sürüldü: Tüm o nadir toprak elementlerine ve farklı kaynaklara bakın. Ukrayna'da bile Alman ekonomi bakanı, Donbas'taki tüm lityum ve nadir toprak elementlerinin Batı kontrolündeki Ukrayna sınırları içinde kalması gerektiği konusunda çok açık sözlüydü. Yani Rusya'yı hedef almak — enerji kaynakları da elbette bunun bir parçası. Ve İran konusunda Lindsey Graham'ın önerdiği gibi — "bir ton para kazanacağız" — ama mesele yalnızca Amerikalıların kazanacağı para değil, aynı zamanda Çin'in erişimini neyi keserek engelleyebilecekleri.

Sanırım son bir soru olarak — enerji savaşlarının önümüzdeki dönemi tanımlayacak temel bir sonuç olarak mı görüyorsunuz? Çünkü ilginç buldum, Malaka Boğazı'ndan bahsettiniz. Bu konuda çok konuşuldu — eğer Çin'i kuşatmak ya da yok etmek isterseniz, onun Malaka Boğazı'na erişimini kesersiniz — tıpkı İran'ın şu anda Hürmüz Boğazı'nda yaptığı gibi. Ama bunun sonucu, Çinlilerin tepkisinin ne kadar çok boyut kazandığı: Teknolojik değişimlerle sonuçlandı — yenilenebilir enerji, toryum geliştirilmesi. Askeri bir sonucu oldu — Çin'in herhangi bir kısıtlamayı kırmak için çok güçlü bir donanma inşa etmesi. Jeopolitik sonuçları da var — elbette Rusya ile stratejik ortaklık, uzun sınırları paylaşmaları, arada bozulabilecek ara devletlerin olmaması, gaz ve petrol kaynağı olarak. Enerji meselesi dünyanın yapılanma biçimi üzerinde çok fazla dallanıp budaklanıyor gibi görünüyor. Enerji savaşlarının önümüzdeki çatışmaları büyük ölçüde tanımlayacak temel bir unsur olduğunu düşünüyor musunuz?

Nafeez: Bence şunu söyleyebiliriz: Enerji meselesi ve ulusların bu enerji sorusuna nasıl yaklaştığı, savaş olup olmayacağını ve bu savaşların nerede çıkacağını belirleyecek. Örneğin, İran'da olan ya da olmakta olanın bariz sonuçlarından biri şu: Hidrokarbon sistemlerine sınırlı batık yatırımı olan ülkeler, elektrifikasyon süreçlerini hızlandırma ve hidrokarbon savaşına karşı risk maruziyetlerini azaltma konumundalar. Bunu her türlü alanda görüyoruz — elbette elektrikli araçların gelişiminin hızlanması da dahil ama daha genel olarak ulaşım elektrifikasyonunun gelişimi de. Çoğu insan Çin elektrikli araçları deyince binek otomobilleri düşünüyor ama 2030'a kadar Çin'in kendi kamyon filosunun yaklaşık yüzde 30'unun elektrikli olması bekleniyor. Yani uzun mesafe karayolu taşımacılığı filosu elektrikli olacak.

Here's the Turkish translation of the final chunk:


Ayrıca şu anda ticari uygulamalarda — yani deneme aşamasının ötesinde gerçek uygulamalarda — mal taşımacılığı için elektrikli nehir ağzı ve kıyı deniz gemilerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar açık okyanus ya da mavi okyanus taşımacılığı ölçeğinde değiller elbette, ama yine de hidrokarbonlara maruziyeti azaltıyor. Ya da başka bir ifadeyle, giderek daha kıt hale gelen hidrokarbonların ikame edilemeyen alanlarda kullanılmasını mümkün kılıyor. Yani büyük ölçekli ve devasa ölçekli konteyner gemileri elbette dizel yakıtla çalışmaya devam edecek. Hava taşımacılığı için de aynı şey geçerli. Ancak hava taşımacılığı, drone'ların geliştirilmesiyle destekleniyor — uzun mesafe taşımacılığı için değil elbette ama hem insan hem de mal taşımacılığında kısa mesafe için. Ve bu, yerelleştirilmiş son kilometre lojistiğinin ve benzeri alanların enerji karışımını değiştirecek. Yani elektrifikasyonun hızlanması bir yanıtın parçası olacak.

Ama aynı zamanda şunu da düşünüyorum: Hidrokarbonların — fabrikalar da dahil olmak üzere — pek çok sistemin temel bir parçası olduğu bir gerçek. Sadece enerji kaynağı olarak değil, aynı zamanda bir girdi olarak da. Dolayısıyla hidrokarbon ekonomisi ileriye dönük olarak birçok ülke için önemli bir rol oynamaya devam edecek. Ve İran gibi bir yer, savaşın nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak, çok ilginç bir teklif haline gelebilir. Çünkü kesin olan şu ki, İran Hürmüz Boğazı'nı kontrol edecek — bu da petrolün deniz ticaretini etkiliyor — ama İran'ı karayolu üzerinden Avrasya'nın geri kalanına bağlayarak yüksek enerji yatırım getirisi olan petrolünü taşımanın karasal imkânları, sonuçta Avrasya kıtasına neredeyse rakipsiz bir enerji güvenliği seviyesi sağlayacak. İran ve özellikle Rusya aracılığıyla çok yüksek kaliteli, yüksek verimli hidrokarbonlara sahip olacaklar; ayrıca özellikle Çin sayesinde yüksek enerji yatırım getirisi olan yenilenebilir veya temiz enerji sistemlerine de. Buna elbette hem Rusya'nın hem de Çin'in küresel ölçekte nükleer enerji geliştiricileri olduğunu da ekleyebiliriz — böylece o kıtada enerji güvenliğinin garanti altına alınabileceği bir gelecek ortaya çıkıyor.

Bunun dünyanın diğer bölgelerinde nasıl sonuçlanacağı ise bence çok ilginç olacak. Glenn, Batı Avrupa — açılış konuşmanızda da değindiğiniz gibi — birçok açıdan kendini çok sınırlı enerji egemenliğine sahip bir konuma sokmuş durumda. Dolayısıyla enerji kaynakları için ya da enerji girdilerinin büyük bölümü için her bakımdan üçüncü taraflara bağımlı. Bu durum, medeniyetin yeniden üretimi açısından sürdürülebilir bir durum değil. Bu nedenle Avrupa'dakilerin — ister Brüksel'deki pan-Avrupa düzeyinde, ister ulus devletler düzeyinde, hatta alt-ulusal düzeyde eyaletler ve bölgeler düzeyinde olsun — kendi toplumlarının yeniden üretim kapasitesini korumak adına bu enerji verimsizliği ve açığı sorunlarını ele almak için kritik kararlar alması gerekecek.

Bence Asya elektrifikasyon süreçlerini hızlandıracak. Ve bu, Glenn, belki de enerji savaşlarının kaçınılmazlığından biraz daha iyimser bir tablo çiziyor. Ama bu süreçlerin daha fazla çatışmaya yol açması da bir o kadar mümkün — çünkü satacak hidrokarbonu olanlar, örneğin LNG'siyle Amerika Birleşik Devletleri, kendi ihracat endüstrileri için bu pazarları korumak amacıyla elektrifikasyon hızlanma süreçlerini baltalamaya çalışacak. İşte tüm bunun öteki yüzü bu. Ve bu yüzden bence ciddi gerilimler göreceğiz. Çünkü bahsettiğimiz şey, bir enerji temelinin bir diğeriyle değiştirilmesi değil — ki enerji dönüşümü çoğu zaman bunu ima eder. Aslında mesele, bir sonraki marjinal enerji ihtiyacının nasıl karşılanacağıyla ilgili. Ve bu ihtiyaç ne kadar çok hidrokarbon dışı kaynaklarla karşılanırsa, ulus devletlerin enerji egemenliğine sahip olması o kadar mümkün hale geliyor. Dolayısıyla rekabetin vektörünü bunun belirleyeceğini düşünüyorum. Çünkü zamanlamanın önem taşıdığı, değişim hızının önem taşıdığı bir süreçle karşı karşıyayız. Amerika Birleşik Devletleri, işi 10 yıl daha, 10 yıl daha öteleyebileceği yollar arayacak; oysa diğer herkes değişimi hızlandırmaya çalışacak.

Avrupa'nın nerede durduğunu gerçekten anlamıyorum çünkü bana göre en rasyonel strateji, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde enerji egemenliğine sahip bir konuma geçmektir. Ama liderlik bu konu etrafında tamamen felç olmuş görünüyor. Hedef bu olmalı. Oraya nasıl ulaştığınız bir anlamda çok da önemli değil çünkü enerji egemenliğini güvence altına aldığınızda aslında çok daha fazla manevra alanınız oluyor — ama o olmadan her zaman zor bir konumdasınız. Bu yüzden parmaklar çapraz... Tüm bu patlamalara — ciddi sistemik entropinin semptomatik patlamalarına — rağmen bu dönüşümlerin bazılarını hızlandırabilmeyi ve aksi takdirde gelecek olan ağır çatışmalardan kaçınabilmeyi umuyorum. Ama bence enerji temelli savaşların gerçek riskleri var.

Glenn: Avrupa meselesine gelince, bu konuya hiçbir ışık tutamıyorum. Avrupalılar — pardon, Avrupalı liderler — enerji egemenliğinin önemini defalarca kabul ediyor gibi görünüyor ama aldıkları kararlar her seferinde bunun tam tersine gidiyor. Yani evet, bu benim için de bir muamma. Her neyse, kitabınız hakkında konuşmak için zaman ayırdığınız için teşekkür etmek istiyorum. Açıklamaya bir link bırakacağım. Herkes, mutlaka bir kopya sipariş edin ve tekrar zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol