The Thinking Muslim

Murtaza Hussain: BAE-İsrail Yakınlaşması Washington Hesabını Aşıp İttifaka Dönüştü

The Thinking Muslim programına konuk olan Drop Site News ulusal güvenlik muhabiri Murtaza Hussain, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasındaki ilişkinin savunma ticareti, istihbarat, lobicilik ve kişisel bağlantılar üzerinden nasıl derinleştiğini anlattı. Bölgesel savaşlardan Batı ülkelerindeki Müslüman kuruluşlara yönelik kampanyalara uzanan bu bağların, Hussain’a göre artık geçici bir çıkar ortaklığının ötesine geçmesi, tartışmayı önemli kılıyor.

Elbit Systems yazışmalarının gösterdiği askeri işbirliği

Söyleşinin çıkış noktasını, İsrailli silah üreticisi Elbit Systems yöneticilerine ait olduğu belirtilen sızdırılmış e-postalar oluşturdu. Hussain, Drop Site News ekibinin BAE’nin Washington’daki lobicilik faaliyetlerini ve Amerikan dış politikasına etkisini uzun süredir izlediğini; Emirliklerin çıkarlarının son yıllarda İsrail, İsrail yanlısı aşırı sağ ve neocon çevrelerle giderek daha fazla kesiştiğini söyledi.

Hussain’ın aktardığına göre 2021 tarihli e-postalarda BAE’nin operasyonel ihtiyaçları ile Elbit Systems’ın gelişmiş insansız hava araçları, gözetleme teknolojileri ve başka askeri sistemlere ilişkin teklifleri yer alıyordu. Yazışmalar, ekipmanın Yemen’de ve bölgedeki diğer operasyonlarda kullanılmak üzere hızla tedarik edilmesinin görüşüldüğünü gösteriyordu. Gündemde yalnızca gözetleme sistemleri değil, mühimmat ve gelişmiş bombalar gibi saldırı silahları da bulunuyordu.

Belgelerde Qatar, Bahrain ve Saudi Arabia ile yürütülen bazı temaslardan da söz edildiğini belirten Hussain, İsrail’in ihracat denetim kurumlarının bunlara onay verdiğini, ancak BAE ile kurulan güven düzeyinin diğer ülkelerle aynı olmadığını ifade etti. “İş, Abu Dhabi ile Tel Aviv arasında ittifak diye tanımlanabilecek bir noktaya geldi,” diyen Murtaza Hussain, “kamuoyuna açıklanan savunma işbirliğinin, gerçek ilişkinin yalnızca bir bölümünü gösterdiğini düşünüyorum” şeklinde değerlendirdi.

Hussain, İsrailli personelin BAE’de görevlendirilmesine ve Mike Huckabee’nin İran-İsrail savaşı sırasında iki ülke arasındaki gelişen ticarete ilişkin açıklamalarına da değindi. Elbit belgelerinin, askeri bütünleşmenin Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları) sonrasında başlamadığını, en azından anlaşmaların hemen ardından ileri bir düzeye ulaştığını gösterdiğini savundu.

BAE içindeki farklılıklar ve Abu Dhabi’nin belirleyici rolü

Programın sunucusu, kendisini muhafazakâr ve Müslüman bir ülke olarak tanıtan BAE’nin Gaza’daki kitlesel ölümlere rağmen İsrail’le yakınlaşmasını nasıl açıkladığını sordu. Hussain, BAE’nin homojen bir siyasi yapı olmadığını ve farklı emirlikler ile yönetici çevreler arasında görüş ayrılıkları bulunabileceğini vurguladı.

“Bütün Emirlik halkının bu politikayı desteklediğini söyleyemem,” diyen Murtaza Hussain, “bu özellikle Mohammed bin Zayed Al Nahyan ve çevresindeki danışmanlar tarafından yürütülen bir Abu Dhabi projesi gibi görünüyor” şeklinde açıkladı. Açık ve demokratik bir sistem bulunmadığı için yönetici aileler arasındaki anlaşmazlıkların kamuoyu önünde izlenemediğini ekledi.

Hussain’a göre iktidardaki çevrenin yaklaşımında ümmet, Arap dayanışması veya evrensel insanlık fikrinden çok kabile merkezli bir kimlik anlayışı etkili. Bu zihniyet içinde belirleyici olanın İsrail’in Palestinians, Lebanese veya başka topluluklara yaptıkları değil, Emirlik yönetimiyle kurduğu ilişki olduğunu savundu. İsrail’in askeri destek, ticaret ve teknoloji sağlaması, bu çevrelerin gözünde ilişkinin meşru görülmesine yetiyor.

Hussain, Arab Spring (Arap Baharı) sonrasında Emirlik yönetiminin Muslim Brotherhood (Müslüman Kardeşler) konusunda giderek kuşkucu hale geldiğini söyledi. BAE’de yönetimi devirmeye yönelik somut bir girişim gördüğünü söylemediğini özellikle belirten gazeteci, buna rağmen yönetimin kendi denetiminde olmayan İslami nitelikli her siyasi hareketi tehdit saymaya başladığını ileri sürdü.

Jeffrey Epstein, DP World ve seçkinler arasındaki ağ

Söyleşinin önemli bölümlerinden biri, Jeffrey Epstein’ın İsrail, BAE ve Amerikan seçkinleri arasındaki bağlantılardaki rolüne ayrıldı. Hussain, Epstein hakkındaki ana akım haberlerin haklı olarak seks ticareti suçlarına yoğunlaştığını, ancak onun üst düzey hükümet, güvenlik, teknoloji ve finans çevreleri arasında aracılık yapan jeopolitik bir aktör olarak rolünün yeterince incelenmediğini söyledi.

Drop Site News’in bu konuda yaklaşık 12 haber yayımladığını belirten Hussain, Epstein’ın yaşamının son 15 yılında Körfez seçkinleriyle yakın ilişkiler kurduğunu aktardı. Bunlar arasında, yakın zamana kadar DP World’ün başında bulunan Sultan Sulayem özellikle öne çıkıyordu. Hussain’a göre ikili on yılı aşkın süre yazıştı, birlikte tatil yaptı; siyaset, din, cinsellik ve ortak ticari girişimler üzerine konuştu.

İlişkinin kökeni, DP World’ün 2000’li yılların ortasında bazı Amerikan limanlarının işletme haklarını almaya çalışmasına dayanıyordu. Iraq War ortamındaki toplumsal tepki sonucunda BAE anlaşmadan çekilmiş, Emirlik yönetimi bunu ciddi bir itibar kaybı olarak görmüştü. Hussain’ın anlatımına göre Epstein, Amerikan seçkinleri arasında BAE lehine kalıcı bir ağ ve olumlu imaj oluşturabileceğini ileri sürdü.

Hussain, Epstein’ın Sultan Sulayem ile ilişkisinin silah, kaçak mal ve Afrika elmaslarının taşınmasından büyük para kazandırdığıyla övündüğünü söyledi. Ancak bu iddiaların Epstein’ın kendi anlatımına dayandığını belirtti. DP World’ün küresel liman ağı sayesinde İsrail menşeli gözetleme teknolojilerinin farklı liman altyapılarına yerleştirilebildiğini de öne sürdü.

Gazeteciye göre İsrailli kişiler, sistemler ve teknolojiler BAE’nin kritik altyapısına öylesine yerleşmiş olabilir ki gelecekte ilişkiyi azaltmak isteyen bir Emirlik yönetimi bile ciddi güçlüklerle karşılaşabilir. İsrail’in BAE verilerine geniş erişim kazanmış olabileceğini söyleyen Hussain, bunun bir değerlendirme olduğunu, kesinleşmiş bir bulgu olarak sunulamayacağını da ifade etti.

Epstein bir İsrail ajanı mıydı?

Epstein’ın İsrail hükümeti veya Mossad hesabına çalışıp çalışmadığı sorusuna Hussain doğrudan “hayır” yanıtını verdi. Epstein’ın yalnızca bir devlet kurumunun emirlerini uygulayan görevli olarak görülmesinin, sahip olduğu daha geniş nüfuzu yanlış tarif edeceğini savundu.

“Epstein bir Mossad ajanı olsaydı, bu onun açısından ciddi bir rütbe düşüşü olurdu,” diyen Murtaza Hussain, “onun hükümetlerin üzerinde nüfuz kurabilen uluslararası bir servet sınıfının parçası olduğunu düşünüyorum” şeklinde belirtti. Bu görüşünü Epstein ile eski İsrail Başbakanı ve Savunma Bakanı Ehud Barak arasındaki yazışmalara dayandırdı. Hussain’a göre iletişimin güç dengesi, Epstein’ın Barak’ın peşinden koşmasından çok Barak’ın Epstein’ın bağlantılarından ve para kazanma olanaklarından yararlanmaya çalıştığını gösteriyordu.

Hussain, Epstein’ın ideolojik olarak İsrail’e yakın olduğunu, ancak kişisel ve ticari çıkarlarının Amerikan, İsrail ve Rus çevreleriyle farklı noktalarda kesiştiğini anlattı. Bill Clinton, Bill Gates, Peter Mandelson ve Leslie Wexner gibi isimleri, hükümet kurumlarından ziyade vakıflar, şirketler ve kişisel ilişkiler üzerinden faaliyet gösteren daha geniş bir neoliberal seçkinler ağının parçaları olarak değerlendirdi.

“Soğuk Savaş’tan sonra güç merkezlerinin önemli bir bölümü devlet kurumlarından sermaye ağlarına taşındı,” diyen Murtaza Hussain, “bu sermaye de çoğu zaman sivil toplum kuruluşları ve özel vakıflar üzerinden örgütlendi” şeklinde açıkladı. Clinton Foundation, Gates Foundation ve Wexner Foundation gibi özel kuruluşların kamusal bilgi edinme mekanizmalarına tabi olmamasının demokratik denetimi zorlaştırdığını savundu.

Abraham Accords’tan ortak kimliğe

Hussain, BAE-İsrail yakınlaşmasının başlangıçta Washington’da nüfuz kazanma hesabıyla teşvik edilmiş olabileceğini kabul etti. İsrail’le yakınlığın Congress ve Amerikan yönetimleri nezdinde destek sağlamanın bir aracı olarak kullanıldığını, ancak ilişkinin artık bu gerekçeyi aştığını söyledi.

“Abraham Accords, pragmatik bir siyasi düzenleme olmaktan çıkıp resmî Emirlik kimliğinin temel unsurlarından birine dönüştü,” diyen Murtaza Hussain, “yönetimle bağlantılı etkileyiciler yalnızca ilişkiyi değil, İsrail’in bölgesel tutumlarını da açıkça savunuyor” diye vurguladı.

Hussain’a göre Emirlik ve İsrail seçkinleri arasında ticari, kişisel ve duygusal bağlar oluştu. BAE’de Abraham adını taşıyan yapıların inşa edilmesini de bu yeni kimliğin fiziksel ifadesi olarak yorumladı. Gaza savaşı nedeniyle ilişkinin geri plana çekilmesini beklediğini, ancak Emirlik yetkilileri ve yönetim yanlısı isimlerin tersine işbirliğini daha görünür biçimde öne çıkardığını belirtti.

Ed Husain gibi kişilerin Körfez-İsrail ittifakını “İslami reform” olarak sunmasını da değerlendiren Hussain, Sunni Islam’da merkezi bir kilise veya tek bir ruhani otorite bulunmadığı için bu reform söyleminin kavramsal açıdan sorunlu olduğunu söyledi. Ona göre BAE’nin hedefi teolojik bir yenilenmeden ziyade, Müslümanların ibadet edebildiği fakat yolsuzluk, dış politika veya yönetici seçkinler hakkında siyasi söz söyleyemediği devlet denetimli bir model oluşturmak.

“Esasen kendi denetimleri altında otoriter bir İslam istiyorlar,” diyen Murtaza Hussain, “bu modelde insanlar ibadet edebilir, fakat yönetimin onaylamadığı siyasi konulara müdahil olamaz” şeklinde savundu.

Avrupa ve Kuzey Amerika’daki Müslümanlara yönelik kampanyalar

Hussain, BAE’nin Batı ülkelerinde aşırı sağ çevreler ve İslam karşıtı aktörlerle kurduğu ilişkilerin Arab Spring sonrasındaki güvenlik kaygılarından beslendiğini ileri sürdü. Avusturyalı araştırmacı Fareed Hafez’e yönelik suçlamaları örnek göstererek, Hafez’in sonunda aklanmasına rağmen polis operasyonları ve siyasi baskı nedeniyle ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığını anlattı.

Bir İsviçre danışmanlık şirketinin BAE adına Avrupa’daki Müslüman kişi ve kuruluşlar hakkında asılsız iddialar yaymak, iş ilişkilerine zarar vermek ve hukuki soruşturmalara yol açmak üzere çalıştığına ilişkin haberleri hatırlattı. Hussain, hedef alınan kişilerin Muslim Brotherhood veya şiddet yanlısı faaliyetlerle bağlantılı olduğuna dair kanıt bulunmadığını söyledi.

“Muslim Brotherhood etiketi o kadar esnek kullanılıyor ki hoşlanmadığınız herhangi bir Müslümanı onunla tanımlayabilirsiniz,” diyen Murtaza Hussain, “bu kavram, Müslümanların kamusal hayattaki varlığına karşı daha geniş bir kampanyanın bahanesine dönüştürülüyor” diye ifade etti.

Hussain, Tommy Robinson gibi aşırı sağcı isimlerin Yemen’de BAE destekli gruplara dair kendi siyasetleriyle ilgisiz mesajları aniden paylaşmasını, dışarıdan sağlanan mesaj paketlerinin işareti olarak yorumladı. Ancak bütün isimlerin doğrudan Emirlik yönetiminden talimat aldığına dair ayrı ayrı kanıt sunmadı; bazı aktörlerin ideolojik bağlılıktan çok para ve erişim karşılığında hareket ediyor olabileceğini söyledi.

Somaliland, Yemen, Syria ve Sudan iddiaları

Bölgesel politikaları açıklarken Hussain, İsrailli güvenlik yetkilisi Oded Yinon’un 1980’lerde yayımlanan çalışmasına atıfta bulundu. Hussain’ın özetine göre bu yaklaşım, İsrail çevresindeki daha büyük devletlerin etnik, mezhepsel ve kabilesel parçalara ayrılmasını İsrail’in uzun vadeli üstünlüğü açısından yararlı görüyordu.

Hussain, BAE’nin Somaliland, güney Yemen ve güney Syria’daki ayrılıkçı oluşumlara verdiği desteği bu yaklaşımın güncel uzantısı olarak değerlendirdi. Somaliland’de Emirlik üsleri bulunduğunu, yönetimin finanse edildiğini ve İsrail’in Red Sea’deki nüfuzuna hizmet edebilecek askeri tesisler geliştirildiğini ileri sürdü. Yemen’de kabile temelli ayrılıkçıların, Syria’da ise fiilî bir Druze oluşumunun desteklendiğini savundu.

Sudan konusunda daha ağır bir suçlama yöneltti. “BAE, Sudan’da çok büyük boyutlara ulaşan bir soykırımı finanse ediyor,” diyen Murtaza Hussain, “silah sağlıyor, kolaylaştırıyor ve bu korkunç felaketin başlıca itici güçlerinden biri olarak hareket ediyor” şeklinde konuştu. Bu ifade, Hussain’ın BAE’nin silahlı gruplara desteğine ilişkin değerlendirmesiydi; söyleşide Emirlik yönetiminin bu suçlamalara vereceği yanıt yer almadı.

Siyasi denetim çağrısı ve okuma üzerine tavsiyeler

BAE’de çalışan veya tatil yapan kişilerin bireysel sorumluluğu sorulduğunda Hussain, konunun basit bir ahlaki hükümle çözülemeyeceğini belirtti. BAE’nin istikrarsızlık yaşayan bir bölgede çok sayıda insana güvenli çalışma, kariyer ve ekonomik ilerleme olanağı sunduğunu teslim etti. ABD’de yaşayıp vergi ödeyenlerin de Gaza savaşını finanse eden bir devlete katkıda bulunduğu yönündeki karşılaştırmayı “yerinde bir itiraz” olarak nitelendirdi.

Buna karşılık Emirlik hükümetinin yatırımlarının, ortaklıklarının ve Batı’daki siyasi faaliyetlerinin daha yoğun hukuki ve kamusal denetime tabi tutulmasını istedi. İsrail hükümetiyle bağlantılı finansmana gösterilen kuşkunun BAE kaynaklı finansmana da uygulanması, ilgili yetkililere karşı protesto ve mümkün olduğu durumlarda hukuki süreç yürütülmesi gerektiğini savundu. Bunun BAE halkının bütünüyle dışlanması anlamına gelmediğini; ülke içinde bu politikalara karşı çıkan kesimlerin desteklenmesi gerektiğini ekledi.

Söyleşinin sonunda Hussain, araştırmacı gazetecilikle yoğun okumayı nasıl bir arada yürüttüğünü anlattı. İlk 30 sayfadan sonra bir kitabın hızlı mı, dikkatli mi yoksa derinlemesine mi okunması gerektiğine karar verdiğini, yarar sağlamayan bir kitabı sırf bitirmiş olmak için sürdürmediğini söyledi.

“Kitap, bıçağı bilemekte kullanılan ıslak taş gibidir; buradaki bıçak zihindir,” diyen Murtaza Hussain, “okumadığım zaman zihnimin köreldiğini hissediyorum” şeklinde değerlendirdi. Teknolojik aşırı uyarılma ve sosyal medyanın dikkat üzerindeki etkilerine karşı kitap okuma kültürünü, düşünsel ve insani birikimi geleceğe taşımanın temel araçlarından biri olarak gördüğünü sözlerine ekledi.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol