Tucker Carlson

Dr. Michael Nehls: Lityum Eksikliği Alzheimer’dan Toplumsal Davranışlara Kadar Her Şeyi Etkiliyor

Tucker Carlson’ın programında Alman hekim, moleküler genetikçi ve yazar Dr. Michael Nehls, köpeklerle kurulan bağdan hipokampüsün işlevine, mRNA aşılarına ilişkin iddialardan lityumun insan sağlığındaki rolüne uzanan geniş bir söyleşi yaptı. Bölümün ana ekseni, Nehls’in “zihinsel bağışıklık sistemi” adını verdiği kavram ve lityumun bu sistem için temel bir eser element olduğu yönündeki savunusuydu.

Köpekler, oksitosin ve hipokampüs

Söyleşi, Carlson’ın köpeklerle fiziksel yakınlığın insan sağlığına iyi geldiğine dair “çok samimi biçimde inandığı” kişisel görüşünü aktarmasıyla başladı. Nehls, bu görüşün bilimsel dayanağı olabileceğini belirterek oksitosin hormonuna dikkat çekti. Oksitosinin doğum, anne-çocuk bağı ve sosyal yakınlıkla ilişkili olduğunu anlatan Nehls, köpeklerle insanlar arasında da benzer bir bağ mekanizması oluştuğunu söyledi.

“Köpek gözlerinizin içine baktığında, kanınızdaki oksitosin düzeyinin arttığı kanıtlandı; yalnızca sizin kanınızda değil, köpeğin kanında da,” diyen Dr. Michael Nehls, bunun iki tür arasında oksitosin sistemine dayalı bir bağ oluşturduğunu belirtti.

Nehls’e göre oksitosin, beyindeki hipokampüsün yeni sinir hücreleri üretmesini destekleyen başlıca etkenlerden biri. Hipokampüsü, şakak lobunda bulunan ve otobiyografik hafıza için kritik olan “denizatı biçimli” bir yapı olarak tanımladı. Alzheimer hastalığını da “hipokampal demans” olarak niteleyen Nehls, 2016’da yayımladığını söylediği “birleşik Alzheimer teorisi”nde hastalığın temelinde hipokampüste yeni sinir hücresi üretiminin bozulmasının bulunduğunu savundu.

Merak, direnç ve “zihinsel bağışıklık sistemi”

Nehls, hipokampüste her gün yeni sinir hücreleri üretilmesinin yalnızca hafıza için değil, insanın merak duyması, öğrenmesi, yeni fikirlere açık olması ve psikolojik dayanıklılık göstermesi için de gerekli olduğunu söyledi. Ona göre bu hücreler, insan merakının “nöronal karşılığı”.

“İnsan olmak, bence bu hücreleri üretebilmek demektir; çünkü o zaman meraklı olursunuz, başkalarının görüşleriyle ilgilenirsiniz ve onları değerlendirebilirsiniz,” diyen Dr. Michael Nehls, bu mekanizmanın aynı zamanda “rasyonel şefkat” için de gerekli olduğunu ifade etti.

Nehls, empatiyi daha refleksif bir tepki, “rasyonel şefkati” ise başkasının bakış açısından düşünebilme, eylemlerin uzaktaki insanlar üzerindeki etkilerini hesaba katabilme yetisi olarak tanımladı. Bu düşünme biçimini Daniel Kahneman’ın “Sistem 1” ve “Sistem 2” ayrımıyla ilişkilendirdi.

Carlson’ın “insanlar kendilerini kaybediyor” yorumuna karşılık Nehls, bunun en uç sonucunun Alzheimer olduğunu söyledi. Ona göre hipokampüste yeni sinir hücreleri üretiminin yaşam boyu baskılanması, kişinin esnek düşünme kapasitesini ve sonunda hafızasını kaybetmesiyle sonuçlanabilir.

mRNA aşıları, iltihap ve COVID iddiaları

Söyleşinin tartışmalı bölümlerinden biri, Nehls’in mRNA aşılarına ilişkin iddialarıydı. Nehls, mRNA enjeksiyonlarının spike protein ürettiğini, bunun beyinde nöroenflamasyonu tetiklediğini ve hipokampüste yeni sinir hücresi üretimini baskıladığını savundu. Bu süreçte interlökin-1, interlökin-6 ve TNF-alfa gibi pro-enflamatuvar sitokinlerin devreye girdiğini anlattı.

“Spike protein beyinde nöroenflamasyonu aktive ediyor; süreç kronikleşirse sonuçları depresyon, anksiyete ve uzun vadede Alzheimer olur,” diyen Dr. Michael Nehls, Güney Kore’de 2023’te yayımlandığını söylediği bir çalışmada mRNA enjeksiyonlarından sonra Alzheimer oranında artış görüldüğünü iddia etti.

Carlson, ABD’de hâlâ bu enjeksiyonların yapılıp yapılmadığını sordu. Nehls, Florida’da 2025 Kasım ayında Key West’te hâlâ aşı reklamları gördüğünü söyledi. Carlson, “son seçim vaatlerinden birinin bunun durdurulması olduğunu” ifade ederken, Nehls bunun hâlâ sürdüğünü savundu.

Nehls ayrıca Almanya’da AfD’nin davetiyle Bundestag’da konuştuğunu, COVID-19 virüsünün doğal yollarla evrimleşmesinin “neredeyse imkânsız” olduğunu ve bir biyolojik silah olduğunu ileri sürdüğünü anlattı. Asıl “biyolojik silahın” virüsten çok modifiye mRNA olduğunu iddia etti. Eski Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn’ı da çocuklara yönelik aşı politikasını savunduğu gerekçesiyle eleştirdi. Nehls’in aktardığına göre Spahn, çocuklara yönelik aşı kararında “ebeveynlerin bunu istediğini” söylemişti.

Lityumun COVID ve sitokin fırtınası bağlamında sunulması

Nehls, lityumun bağışıklık sisteminin aşırı tepkisini yatıştırdığını ve COVID-19’daki ağır tablolarda görülen “sitokin fırtınasına” karşı doğal bir panzehir olduğunu ileri sürdü. 2020 Ağustos ayında yayımlanan altı vaka raporunda ağır COVID hastalarına lityum verildiğinde sitokin fırtınasının hızla sona erdiğini iddia etti.

“Lityum, aşırı tepki veren bağışıklık sistemine karşı doğal bir panzehirdir,” diyen Dr. Michael Nehls, daha sonra yapılan randomize kontrollü bir çalışmada lityum alan hastaların hastaneden yarı sürede çıktığını, yoğun bakıma gitmediğini ve ölmediğini savundu.

Aynı bağlamda D vitamini prohormonuna da değindi. Nehls, 2020 Eylül ayında Córdoba’da yapılan bir çalışmada ağır COVID hastalarına 25-hidroksi D vitamini verilmesinin yoğun bakım ihtiyacını 25 kat azalttığını söyledi. Carlson, bunun “inanılmaz” olduğunu söylerken, Nehls bu bilgilerin mRNA programı başlamadan önce bilindiğini savundu.

Lityum: Element, eser besin ve eksiklik iddiası

Söyleşinin ana bölümü lityuma ayrıldı. Carlson, lityumu pillerle ilişkilendirdiğini söyleyince Nehls aynı elementten söz ettiğini belirtti. İnsanların günde yaklaşık 1 miligram lityuma ihtiyaç duyduğunu savundu. Bunun “bir gramın binde biri” olduğunu, kaşıkta neredeyse görülemeyecek kadar küçük bir miktar olduğunu söyledi.

“Benim önerdiğim günlük alım miktarı yaklaşık 1 miligramdır,” diyen Dr. Michael Nehls, bunun resmî bir kurum tarafından onaylanmış değil, kendi değerlendirmesine dayalı “geçici” bir öneri olduğunu açıkladı.

Nehls, lityumun evrenin ilk elementlerinden biri olduğunu, hidrojen ve helyumla birlikte erken dönemde oluştuğunu ve bu nedenle her yerde bulunduğunu söyledi. Lityum adının Yunanca “taş” anlamına gelen kelimeden geldiğini, analiz edilen her taşta az da olsa lityum bulunduğunu anlattı. 19. yüzyıldan itibaren insanların kendilerini iyi hissettirdiği düşünülen bazı su kaynaklarında ortak unsurun daha yüksek lityum içeriği olduğunu söyledi.

1970’lerden itibaren yapılan çalışmalarda musluk suyundaki lityum düzeyi daha yüksek olan bölgelerde Alzheimer, intihar, psikiyatri hastanesine yatış ve cinayet oranlarının daha düşük görüldüğünü iddia etti. Carlson’ın “İnsanlar eskisine göre daha az lityum mu alıyor?” sorusuna Nehls “Kesinlikle” yanıtını verdi.

Kıyı toplulukları, kabuklu deniz ürünleri ve insan evrimi

Nehls, insanlık tarihinde lityum alımının kıyı yaşamıyla bağlantılı olduğunu savundu. Yaklaşık 200 bin yıl önce başlayan uzun bir kuraklık döneminde insanların Güney Afrika kıyılarında hayatta kaldığını, burada kabuklu deniz ürünlerinin bol bulunduğunu anlattı. Bu besinlerin omega-3 yağ asitleri, iyot ve lityum bakımından zengin olduğunu söyledi.

“Okyanus suyunda tatlı suya göre 100 kat daha yüksek lityum düzeyi bulunur,” diyen Dr. Michael Nehls, midye ve kabuklu deniz ürünlerinin lityumu 3 ila 5 kat biriktirdiğini belirtti.

Nehls, insanların on binlerce yıl boyunca bu tür besinlerden günde yaklaşık 1-2 miligram lityum aldığını, kıyılardan iç bölgelere göçle birlikte bu alımın azaldığını savundu. Ona göre yazılı insanlık tarihi, bir bakıma “lityum eksikliğinin tarihi” olarak okunabilir. Kıyı kültürlerinin daha esnek, kozmopolit ve gelişmiş olduğuna dair Carlson’ın yorumu üzerine Nehls, bunun olası nedenlerinden birinin lityum olabileceğini söyledi.

“Zihinsel bağışıklık sistemi” ve toplumsal davranış

Nehls, fiziksel bağışıklık sisteminin mikroorganizmalara karşı koruma sağladığını, buna karşılık “zihinsel bağışıklık sistemi”nin insanları zararlı “makroorganizmalara”, yani başkalarına zarar veren insanlara karşı koruduğunu söyledi. Bu sistemin hipokampüste yeni sinir hücresi üretimine dayandığını savundu.

Ona göre lityum eksikliği, toplumlarda merakın azalması, öfkenin artması, müzakere ve barışçıl çözüm kapasitesinin zayıflaması gibi sonuçlar doğuruyor. Carlson, insanların son dönemde birbirine karşı daha az sevgi ve şefkat gösterdiğini, başkalarının perspektifini anlamakta zorlandığını gözlemlediğini söyledi.

“Bu, yaşamak istemediğim bir dünya; bu yüzden lityumun temel bir eser element olduğunu dünyaya göstermeyi kendime görev edindim,” diyen Dr. Michael Nehls, en büyük karşıtının ilaç endüstrisi olduğunu savundu.

İlaç endüstrisi, yasaklar ve Avrupa tartışması

Nehls, lityumun 1949’da ABD’de takviye olarak yasaklandığını anlattı. Ona göre aynı yıl John Cade bipolar bozukluk tedavisinde yüksek doz lityumla ilgili makalesini yayımlamış, lityumun beyin üzerindeki etkileri nedeniyle temel bir eser element olması gerektiğini öne sürmüştü. Nehls, 1949’da bazı kalp hastalarına tuz yerine lityum klorür verildiğini, bunun miligram değil gram düzeyinde olduğu için ölümcül sonuçlar doğurduğunu söyledi. Bu olayların ardından lityumun takviye olarak yasaklandığını savundu.

7UP içeceğinin ilk formülünde lityum bulunduğunu, “7”nin lityumun atom ağırlığına, “up” ifadesinin ise ruh halinin yükselmesine işaret ettiğini söyledi. 1949’dan sonra formülün değiştirildiğini belirtti. ABD’de lityum takviyelerinin bugün alınabildiğini, ancak Avrupa’da hâlâ takviye olarak kullanılmasının yasak olduğunu söyledi.

Nehls, 2025 Haziran ayında European Parliament’ta konuşma yaptığını ve lityumun temel eser element olarak tanınması gerektiğini savunduğunu aktardı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile bu konuda ilerleme sağlayamadığını ima etti.

Alzheimer, otizm ve düşük doz lityum iddiaları

Nehls, 6 Ağustos 2025’te Nature’da yayımlandığını söylediği Harvard University kaynaklı bir çalışmaya atıf yaparak Alzheimer hastalarının beyinlerinde incelenen 27 ya da 28 eser element arasında hastalık evresiyle anlamlı biçimde ilişkili tek unsurun lityum eksikliği olduğunu söyledi. Genetik olarak Alzheimer’a yatkın farelerde lityumun diyetten çıkarılmasıyla hastalığın ortaya çıktığını, geri verilmesiyle belirtilerin kaybolduğunu iddia etti.

“ABD’deki herkes günde 1 miligram lityum alsa etkisi dramatik olurdu,” diyen Dr. Michael Nehls, ancak bunun tek başına yeterli olmadığını, omega-3, D vitamini, B12 ve diğer eksikliklerin de “minimum yasası” uyarınca giderilmesi gerektiğini vurguladı.

Bir çocuk doktoru arkadaşının iki yıldır çocuklara lityum verdiğini ve bunun “20 yılda gördüğü en hayat değiştirici eser element” olduğunu söylediğini aktardı. Nehls, bazı çocuklarda sinirlilik, okula gitmeyi reddetme ve sosyal uyum sorunlarının azaldığını; erken evre otizmde iyileşme gözlemlediklerini savundu. 17 yaşındaki bir gencin lityum ve diğer desteklerden sonra göz teması kurabildiğini ve hayatının değiştiğini söylediğini anlattı.

“Minimum yasası”, önleyici tıp ve önerilen form

Nehls, tarım biliminden gelen “minimum yasası”nı insan sağlığına uyguladı. Bir bitkinin büyümesi için eksik olan unsur neyse onun verilmesi gerektiğini, başka bir maddeyi artırmanın işe yaramayacağını söyledi. Aynı ilkenin hipokampüste yeni sinir hücresi üretimi için de geçerli olduğunu savundu. Ona göre modern tıp bu yasayı öğretmediği için kronik hastalıkları temel eksiklikler üzerinden değil, ilaçlar üzerinden ele alıyor.

Alzheimer’ın erken evrede tersine çevrilebileceğini söyleyen Nehls, bunu tip 2 diyabetin tersine çevrilebilmesine benzetti. Alzheimer’ın hipokampüste başladığını, yeni üretilen “indeks nöronları”nın anıların ne zaman ve nerede oluştuğunu kaydettiğini anlattı. Bu üretim durduğunda hafıza sorunlarının başladığını söyledi.

Pratik öneri olarak Nehls, günde 1 miligram lityumun “lityum orotat” formunda alınmasını tavsiye etti. Lityum klorür ve lityum karbonata göre orotat formunun daha uygun olduğunu, çünkü orotik asidin bağırsak ve kan-beyin bariyerindeki taşıma sistemlerinden yararlanabildiğini savundu.

“Günde 1 miligram lityumu, lityum orotat formunda öneririm,” diyen Dr. Michael Nehls, ABD’de bunun takviye olarak bulunabildiğini, Avrupa’da ise insanların çoğu zaman reçeteye ihtiyaç duyduğunu ifade etti.

Programın sonunda Carlson, Nehls’in anlattıklarını yaymak için elinden geleni yapacağını söyledi. Nehls de söyleşinin kendisi için keyifli olduğunu belirterek teşekkür etti.

Köpekler, Oksitosin ve Bağlanma

Sunucu: Geri geldiğiniz için teşekkür ederim. Bunun için gerçekten heyecanlıyım. Yani, alg yağı ve lityum hakkında konuşacağız. Bunu söylediğime inanamıyorum, buna bayılıyorum. Ama az önce kamera dışında köpekler hakkında konuşuyorduk ve ben size kaçık sağlık teorilerimi anlatıyordum; bunlar çok samimi ve sıkı sıkıya inandığım teoriler. Bunlardan biri de yatağınızda köpeğinizin yanında uyumanın ve hayatınızda fiziksel olarak köpeklerin olmasının, köpekleri öpmenin sağlığınız için çok önemli olduğu. Buna çok güçlü biçimde inanıyorum ama kimseye söylemiyorum çünkü fazla çılgınca. Ama siz az önce inancımı doğruladınız. Bunun arkasında biraz bilim olabilir dediniz.

Konuk: Evet, birkaç yıl önce Science’ta yayımlanmış bir makale vardı; orada köpeklerin gerçekten oksitosin sistemi dediğimiz şeyi ele geçirdiğini gösterdiler. Oksitosin bir hormondur. Hormonlar, biliyorsunuz, vücudunuz tarafından üretilir. Bağ kurmak içindirler. Aslında oksitosinin ana amacı, Yunanca bir kelimeden gelir, kolay doğum demektir. Rahmi etkinleştirir, doğumu başlatır ve bebeğin dünyaya gelmesine yardımcı olur.

Sunucu: Evet, doğumda verdikleri Pitocin gibi.

Konuk: Evet, aynen. Aynı şey. Arkadaşlarımızın gözlerine her baktığımızda, mutlu olduğumuzda ve arkadaşlık hissettiğimizde vücudumuzda oksitosin üretilir. Oksitosinin önemli bir işlevi vardır; sadece doğum sırasında bebeğin kolayca dünyaya gelmesini sağlamak değil, aynı zamanda anne ile çocuk arasındaki bağ için de önemlidir.

Anne ile çocuk arasındaki bağ çocuğun yaşamı için esastır. Çocuğu hatırlayamazsanız, kokusunu alamazsanız, çocukla bir bağınız yoksa çocuk kaybolur. Bu yüzden annenin çocuğa olan sevgisi bütün yaşam boyunca korunmalıdır. Bu da elbette otobiyografik bellek merkezimizin, yani hipokampus dediğimiz yapının işlevidir. Beynimizin temporal lobunda, iki tarafta da bulunan, denizatı şeklinde, başparmak büyüklüğünde bir yapıdır. Bellek merkezi budur.

Hipokampus, Bellek ve Alzheimer

Konuk: Sanırım bunun hakkında derinlemesine konuşacağız, çünkü bu bellek merkezi barış içinde düşünebilmemiz, gerçekten insan gibi davranabilmemiz, şeyler üzerine düşünebilmemiz açısından önemlidir. Ve elbette bu işlev görmezse hepimizin bildiği bir hastalık ortaya çıkar; benim hipokampal demans dediğim Alzheimer. Alzheimer hipokampustan başlar.

Bunu 2016’da yayımladım ve Alzheimer için birleşik teori adını verdim. Temel neden, hipokampusun her gün yeni sinir hücreleri üretme yeteneğine sahip olmasıdır. Bunlar, yaşam boyu bilgi, birikim ve deneyim toplamamız için gereklidir; bunlar çocuklarımız için, torunlarımız için değerlidir. Bu kadar yaşlanabilmemizin ana nedeni budur.

Hipokampusun yeni hücreler üretmesi gerekir ve bu büyüme sürecinin başlıca gübrelerinden biri oksitosindir. Bir çocuk doğduğunda çok fazla oksitosin üretilir ve çocuk doğduğunda annenin belleği hayatında hiç olmadığı kadar iyi olur. Aynısını bebeğe süt vermek için önemli olan prolaktin de yapar. Bebeğe süt vermek, bebeğin doğumu hormonlar üretir ve bu hormonlar hipokampusun büyümesini etkinleştirir.

Aynı şey köpekler için de geçerlidir. Bir köpek gözlerinize baktığında, bunun kanıtlandığı üzere, kanınızdaki oksitosin seviyesi artar. Ama sadece sizin kanınızda değil, köpeğin kanında da artar. Yani oksitosin sistemi temelinde iki tür arasında bir tür bağ oluşur. Science’taki makale, sanırım 10-15 yıl önceydi, oksitosin sisteminin köpekler tarafından ele geçirildiğini ve böylece onların bizim en dost canlısı yoldaşlarımız haline geldiğini söylüyordu.

Sunucu: Her şeyden önce bu çok güzel ve bunu duymak harika. Ama bunun amacı ne olabilir?

Konuk: Köpekler için bu, ihtiyaç duydukları yiyeceği her gün almaları anlamına gelir. Bu şekilde hayatta kalan bir türdürler. Evrim, hayatta kalmanız ve çocuklarınızın, yavrularınızın hayatta kalması gerektiği şekilde işler. Kurt köpeğe dönüştüğünde bunun gerçekleşme olasılığı artar.

Sunucu: Köpek size bağımlı hale geliyor.

Konuk: Size bağımlı hale geliyor. Bu bağımlılık oksitosin sistemi tarafından güvence altına alınıyor.

Sunucu: Bunu elbette anlıyorum ama insanlar için amacı ne olurdu?

Konuk: Geçmişte insanlar için avda yoldaştılar, alanınızı koruyorlardı.

Sunucu: Yani güvenlik nedenleriyle vardılar.

Konuk: Evet. Bu arada ben onları artık Alzheimer’a karşı terapi olarak da öneriyorum.

Sunucu: Evet, tabii.

Konuk: Çünkü hipokampusu büyütüyorlar. Hipokampus ne kadar büyükse Alzheimer’a yakalanma olasılığınız o kadar düşük olur. Aslında yayımladığım Alzheimer’ın birleşik teorisi makalesi, Alzheimer’daki temel fizyolojik ya da patofizyolojik sorunun, yaşam tarzımıza bağlı olarak hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretilememesi olduğunu savunur.

Sunucu: Yani yaşama biçimimiz Alzheimer’a yakalanma riskini etkiliyor.

Konuk: Aynen öyle.

mRNA, Spike Proteini ve Nöroenflamasyon

Konuk: Burada yaklaşık iki yıl önce son konuştuğumuzda ilk kitabım The Indoctrinated Brain hakkında konuşmuştuk. Orada bu yeni sinir hücrelerinin büyümesinin yeni fikirlere, yeni anılara açık olmamız; öğrenmemiz, şeyler üzerine düşünmemiz ve meraklı olmamız için önemli olduğunu göstermiştim.

Bu yeni sinir hücreleri merakın nöronal karşılığıdır. İnsan merakı, hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretimine bağlıdır. Bir köpeğimiz olduğunda daha meraklı oluruz çünkü daha fazla oksitosin üretiriz.

Ama iki yıl önce konuştuğumuz şey şuydu: Bu tuhaf program kapsamında enjekte edilen mRNA’nın ürettiği spike proteini bunun tam tersini yapıyor. Spike proteini beyinde nöroenflamasyonu etkinleştiriyor. Bugün nöroenflamasyondan konuşmamız gerekiyor çünkü lityum bunun panzehiridir. Aslında bunu iki yıl önce de konuşmuştuk.

Nöroenflamasyon ortaya çıkarsa ve spike proteini ortadan kalkmadığı için kronik hale gelirse, nöroenflamatuvar süreç interlökin 1, interlökin 6, TNF alfa ve tüm proinflamatuvar sitokinlerin üretimini etkinleştirir. Bunların üretilmesinin ana nedeni bağışıklık sistemine beyinde bir hasar olduğunu bildirmektir. Ama fizyolojik olan bir yan etki de şudur: Hipokampusu kapatırlar, hipokampusta sinir hücresi üretimini durdururlar.

Kısa vadede bu iyidir çünkü hasta olduğunuzda meraklı olmama davranışı yaratır. Geri çekilmek istersiniz. Sosyalleşmek istemezsiniz. Gerçekten hastaysanız bu başkalarını korur.

Sunucu: Hasta olduğunuzda meraklı olmazsınız. Bu doğru.

Konuk: Evet. Kısa vadede sonuç budur. Ama kronikleşirse, hipokampusta yeni sinir hücresi üretiminin kronik biçimde kapanmasının sonuçları depresyon, anksiyete ve uzun vadede Alzheimer’dır.

mRNA enjeksiyonlarından birkaç ay sonra Alzheimer oranının arttığını tespit ettiler. Güney Kore’de yayımlanan bir çalışmaydı; sanırım 2023’te yayımlandı. Ben bunu The Indoctrinated Brain kitabımda zaten öngörmüştüm ve mRNA enjeksiyonunun Alzheimer’ı artıracağını söylemiştim. Alzheimer artmıştır ve bu bir Kore çalışmasında yayımlanmıştır. Ne yazık ki tüm öngörüler doğru çıktı. Benim için iyiydi çünkü öngörülerimde haklı çıkmayı severim ama insanlık için iyi değil.

Merak, Psikolojik Dayanıklılık ve Rasyonel Şefkat

Konuk: İnsanlığın varlığı, hipokampusun yeni sinir hücreleri üretme yeteneğine bağlıdır. İnsanlığın anahtarı budur. Beynin tek bir işlevine indirgersek, insan olmak meraklı olmamız, düşünebilmemiz ve benim psikolojik dayanıklılık dediğim şeye sahip olmamızdır. Çünkü meraklı olsanız bile yeni yola girmekten korkuyorsanız bunun bir faydası olmaz.

Merak bir madalyonun iki yüzü gibi olmalıdır. Bir yüzünde merak vardır, diğer yüzünde psikolojik dayanıklılık. Bu iki yüzlü madalyon, nörolojik olarak yeni sinir hücrelerinin üretimine dayanır. Meraklı olmak ve dayanıklılığa sahip olmak için yeni sinir hücrelerine ihtiyacınız vardır.

Aslında piyasadaki depresyona karşı tüm ilaçların bir temel özelliği vardır: Hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretimini etkinleştirirler. Onları almanız gerektiğini söylemiyorum ama işlevleri budur. Yani antidepresanlar özünde hipokampustaki sinir hücrelerinde üretim oluşturmaları temelinde antidepresandır.

Bana göre insan olmak, bu hücreleri üretebilmek demektir; çünkü o zaman meraklı olursunuz, diğer insanların görüşleriyle ilgilenirsiniz, diğer insanların görüşleri üzerine düşünebilirsiniz.

Bu hücrelerin temsil ettiğini düşündüğüm başka bir özellik daha var. Bunu kitabımda ortaya koydum. Empati değil, doğru kelime sanırım rasyonel şefkat. Rasyonel şefkat. Empatik olduğumuzda bir şeyi görür ve hemen harekete geçeriz. Bir kişinin acı çektiğini görürüz ve harekete geçeriz. Ama rasyonel şefkat daha fazlasıdır. Bir şey yaparsam bu diğer kişi için ne anlama gelir? Belki bu odanın içinde bile olmayan, başka ülkelerdeki insanlar için ne anlama gelir? Eylemlerim bu insanlara ne yapar?

Bunun için empati beynimizdeki doğru işlev değildir. Nobel Ödülü alan Kahneman’ın, psikolog olarak sistem bir ve sistem iki dediği şey burada önemlidir. Sistem bir bir reflekstir. Empati bir tür reflekstir. Ama rasyonel şefkat düşünmeyi gerektiren bir şeydir. Kendinizi başkalarının yerine koymayı, belki hiç görmediğiniz insanların gözünden dünyaya bakmayı gerektirir. Tüm bu işlevler hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretimine dayanır.

Hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretimini kapatırsanız insanlar özünde insan olma yeteneğini kaybeder.

Sunucu: Kendilerini kaybederler.

Konuk: Evet, kendilerini kaybederler. Ve kişinin kendisini kaybetmesinin nihai hali Alzheimer’dır; bu da aslında yeni sinir hücresi üretiminin yaşam boyu kapanmasının nihai sonucudur.

Angel Reklamı

Sunucu: Eğlence sektörü tuhaf bir sektör. İnsanların istediği şey olan güven, inanç ve ulusal birlik duygusu veren filmler üretmek yerine Hollywood, sanki özellikle tasarlanmış gibi, bütün bunların altını oymak için elinden geleni yapıyor.

Angel Studio’daki arkadaşlarımız bu üzücü kuralın parlak bir istisnası. Angel vatansever filmler ve diziler yapıyor. Cesarete dayanıyorlar. İnancı, aileyi ve özgürlüğü teşvik ediyorlar. En zor anlarında sevdiğiniz insanları korumanın önemini anlatan Homestead gibi filmler. Ya da azmi, mirası ve Amerikan ruhunu gösteren Green and Gold. Bunların hepsi iyi şeyler.

Son olarak Angel, David’in İncil’deki hikayesini anlatıyor ve onu tamamen hayata geçiriyor. Bazı abonelikler pek fazla şey sunmaz ama Angel Guild premium üyeliği çok şey sağlar. Angel filmlerinin her sinema gösterimi için iki ücretsiz bilet. Bu, Young Washington, The Brink of War, Runner of the Sound of Freedom ve daha fazlası anlamına gelir. Üyeliğinizle hepsi ücretsiz.

Amerika’nın neden kutlanmaya değer olduğunu gösteren hikayelere hazırsanız, angel.com/chucker adresini ziyaret edin ve bugün premium Angel Guild üyesi olun. Bir şey inşa eden, sadece yıkmayan, çocuklarınıza aktarmaya değer bir eğlenceyi destekleyin. Angel.

mRNA Enjeksiyonları Hâlâ Yapılıyor mu?

Sunucu: Harika. Sorabilir miyim, yani mRNA enjeksiyonlarının buna neden olduğunu söylüyorsunuz?

Konuk: Evet, kesinlikle.

Sunucu: Yani insanlara hâlâ bu enjekte ediliyor mu?

Konuk: Evet, hâlâ oluyor. Dört beş ay önce Florida’daydım. Her ne kadar bunun yasaklandığı söylense de, politik olarak bu maddenin ne kadar toksik olduğu anlaşılmış olsa da, eşimle Key West’teyken, sanırım Ekim ya da Kasım’dı, galiba geçen yıl Kasım’dı...

Sunucu: Kasım 2025, çünkü insanların bunu ne zaman izleyeceğini bilmiyoruz.

Konuk: Evet. Sokaklarda hâlâ “Burada enjeksiyon yaptırabilirsiniz, sigorta sorunu yok” gibi reklamlar vardı. Şaşırmıştım.

Sunucu: Son seçimin vaatlerinden biri bunu durduracağımızdı.

Konuk: Evet, hâlâ oluyor.

Sunucu: Ama kapatılmadı. Hâlâ oluyor.

Konuk: Evet.

Sunucu: Ve nedenini merak ediyorum.

Konuk: Bilmiyorum.

Sunucu: Bunun amacı ne?

Konuk: Gerçekten hiçbir fikrim yok. Bu noktada neredeyse komplo teorisine dönüşüyor.

Sunucu: Komplo gerçeğine.

Konuk: Evet, bu bir gerçeklik. Ama arkasındaki nedenleri bilmiyorum. Neden tamamen yasaklanmadığını bilmiyorum. Bu madde toksik.

Virüsün Kökeni ve Almanya’daki İfade

Konuk: Yaklaşık beş ay önce Almanya’da Bundesark’ta bir konuşma yaptım. AFD tarafından davet edilmiştim. Bir buçuk saatlik bir konferans verdim; bunun sonunda bir saatlik bölüm virüsün kökeni hakkındaydı. Bunun her açıdan bir biyolojik silah olduğunu söyledim.

Ben moleküler genetikçiyim. Moleküler genetik becerilerimi kullandım. Bu virüsün doğada evrimleşmiş olması özünde imkânsız gibi. Ortaya koyduğum kanıtlar, bunun Pentagon tarafından, DARPA tarafından finanse edildiğini; Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen paranın EcoHealth Alliance’a aktarıldığını ve tüm bu şeylerin bir araya geldiğini gösteriyordu. Baric, North Carolina’daki tüm laboratuvarlar... Bunların hepsini bir konferansta bir araya getirdim ve bunun bir biyolojik silah olduğunu söyledim.

Gerçek biyolojik silah virüsün kendisi değil. Aslında insanlara enjekte edilen mRNA’dır; modifiye edilmiş mRNA’dır. Değişiklikler nedeniyle o kadar kolay ortadan kalkmıyor.

Bu yüzden komisyonda olduğumda eski Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn’a bunu sordum. Neden buna izin verdiniz, diye sordum. Çünkü o dönemde aşı için danışma komitesi, çocuklara yapmayın, hamile kadınlara yapmayın, hiçbirine yapmayın diyordu. Ama siyasetçiler bunu istedi ve çok sert biçimde dayattılar.

Ona neden buna izin verdiniz diye sorduğumda, çünkü kendisi bir kitap yayımlamıştı. Kitabın başlığı birbirimizi affetmeliyiz. Bu dönem hakkında bir kitap yayımlamıştı ve onu kamuya açık biçimde sorgulamadan önce kitabı okuyabildim. Kitapta, 2020’nin başlarında bunun bir biyolojik silah laboratuvarından geliyor olabileceği konusunda bilgilendirildiğini okudum. Yani bunun bir biyolojik silah olduğundan haberi vardı ya da en azından böyle bir şüpheye sahip olması gerekiyordu. Buna rağmen çocukların enjekte edilmesi gerektiğinde ısrar etti.

Sunucu: Peki “birbirimizi affetmeliyiz” dediğinde, geri kalanımızı ne için affedecekti?

Konuk: Bence kendisi için af istiyordu.

Sunucu: Elbette.

Konuk: Ona bunu sorduğumda verdiği yanıt, “Bilmiyordum” ya da benzeri bir şey olmadı. Hayır, “Ebeveynler bunu istedi” dedi. Ben de “Vay canına, ebeveynler bunu istedi” diye düşündüm. Tanrı aşkına, ebeveynler bunu istedi çünkü onlara çocuklarının enfeksiyonu kaparsa ölebileceği korkusunu verdiniz. Anlatının bir parçasıydınız.

Sonra Almanya’da gerçekten yankı uyandıran çok özel bir şey söyledi. Ne yazık ki ana akım medyada değil, sadece alternatif medyada; belki buradaki Euros gibi. Şunu söyledi: Amaç asla başkalarını kurtarmak değildi. Enjeksiyonlar hiçbir zaman başkalarını kurtarmak için tasarlanmamıştı; bize söyledikleri ana şey bu olmasına rağmen.

Sunucu: Elbette, büyükannenizi ve büyükbabanızı seviyorsanız aşı olacaksınız.

Konuk: Evet, bize bunu söylediler. Ve bu komisyonda, kamuya açık biçimde, onu sorguladığımda bana ya da halka şunu söyledi: mRNA’nın amacı hiçbir zaman başkalarına yardım etmek, başkalarını korumak değildi.

Sunucu: O zaman amaç neydi?

Konuk: Hiç söylemedi. Sorun şu ki bu komisyonda birini sorgulamak için sadece 5 dakikanız var. Yani soru ve cevap için 5 dakika, hepsi bu. Sonra bitiyor.

Sonra serbest bırakılıyor ve hiçbir sonucu olmuyor. Sonrasında hiçbir şey olmuyor.

Sunucu: Sadece onu affetmemiz gerekiyor.

Konuk: Evet. Sadece onu affetmemiz gerekiyor.

Sunucu: Tamam.

Konuk: Ama meslektaşım Tom Laos ona sorduğunda, ikinci 5 dakikada şunu sordu: Tamam, kitabınız başkalarını affetmemiz gerektiğini söylüyor. Peki şimdi bunu bilmeyen, enjeksiyonları yapmayan, aslında hastalarını korumak isteyen birçok doktor var; bunlar şimdi hapsediliyor, cezaevindeler. Onları serbest bırakmamız gerekmez mi? Ve o basitçe “hayır” dedi. Yani başkaları için af yok.

Sunucu: Hastalarına zehir enjekte etmedikleri için hapiste olmalılar.

Konuk: Evet. Evet. Evet. Evet.

Sunucu: Evet. Yani karşı karşıya olduğumuz şey bu.

Konuk: Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Ve tuhaf olan şu: Bu enjeksiyon programını yapmalarının nedeni, bize başkalarına yardım edeceği yalanını söylemelerinin yanı sıra, bize kendimize yardım edeceğini de söylemeleriydi; ağır COVID geçirmeyebilirdik, tüplere bağlanıp yapay solunum almak zorunda kalmayabilir ve sonuçta ölmeyebilirdik. O tüplere bağlandığınızda ölüm oranı esasen yüzde 50’ydi. Ben de bununla ilgili bir kitap yayımladım; burada değil ama Lityuma Karşı Komplo’da. Orada lityumun vücudumuzu ağır, bizim sitokin fırtınası dediğimiz şeye karşı koruduğunu gösteriyorum. Yani sitokinlerin aşırı üretimi, sitokin fırtınası. Aslında insanlar COVID’den ya da başka herhangi bir solunum yolu hastalığından öldüklerinde, bu influenza vakalarının ilk zamanlarına kadar gider; bildiğimiz soğuk algınlığı, grip, insanlar ölebilir. Ve öldüklerinde genellikle bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermesi nedeniyle ölürler. Aşırı tepki vermesinin nedenlerinden biri ve tüm bu hastalıkların kışın ortaya çıkmasının nedeni D vitamini eksikliğimiz olmasıdır; bunu açıklamak oldukça kolaydır. Ama sitokin fırtınasını, insanlara lityum verirseniz hemen sonlandırabilirsiniz. Lityum, aşırı tepki veren bağışıklık sistemine karşı doğal bir panzehirdir. Ve Ağustos 2020’de yayımlanmış vaka raporları zaten vardı: Ağır COVID geçiren hastalar hastaneye gitmek zorunda kalıyorsa, onlara lityum verdiğinizde sitokin fırtınası esasen hemen sona eriyor ve insanlar kurtuluyor.

Sunucu: Yani bu ABD’de binlerce hayat kurtarırdı.

Konuk: Herkesi kurtarırdı çünkü kimse enjeksiyon yaptırmazdı. Bütün mRNA programı boşa çıkardı. Bunu yapmak için hiçbir neden kalmazdı.

Sunucu: Bu ne zaman biliniyordu?

Konuk: Sanırım Ağustos 2020’de altı vaka raporu yayımlandı. Sonra aynı grup, ilaçları test etmenin standart farmasötik yolu olan hakemli, randomize kontrollü bir çalışma yaptı. Bu durumda lityum kullandılar. Sanırım insanlara günde iki kez 20, yani 40 miligram verdiler. Kontrol grubu standart tedaviyi aldı ve müdahale grubu, yani lityum alan grup standart tedavi artı lityum aldı. Sonuç dramatikti. Hastaneden yarı sürede çıktılar. Kimse yoğun bakıma gitmek zorunda kalmadı. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında kimse ölmedi ve bunların hepsi biliniyordu. Aynı şey D vitamini için de geçerli. Ağır COVID geçiriyorsanız, Eylül 2020’de zaten yayımlanmıştı: ağır COVID geçiriyorsanız kanınızdaki D vitamini seviyesini yükseltmeniz gerekir. Ama kanda ölçtüğümüz D vitamini, D vitamini prohormonudur. Bu 25-hidroksi D vitaminidir. Yani kanda ölçtüğümüz şey D vitamini değildir. Prohormona dönüştürülmüş olanı ölçeriz. Cildimizde ürettiğimiz D vitamini karaciğerde prohormona dönüştürülür ve bu D vitamininin depo formudur; aynı zamanda kanda ölçtüğümüz formdur. Bu da hücrelerde hemen hormon, D vitamini hormonu olarak işlev görür ve sitokin fırtınasını kapatır. Virüslerle savaşmamız için de önemlidir. Cordoba’da bir çalışma yapıldı, sanırım Eylül 2020’de yayımlandı. COVID’e bağlı ağır solunum yolu hastalığı, sitokin fırtınası nedeniyle hastanede bulunan bir hasta grubu randomize edildi. Onları iki farklı gruba ayırdılar. Bir grup D vitamini prohormonunu aldı; evet, 25-hidroksi D vitamini, D vitamini değil, prohormon formu. Diğer grup ise sadece standart tedavi aldı. Etki şuydu: yoğun bakıma gitme, yani hastalığın kötüleşme olasılığı 25 kat azaldı. 25 kat.

Sunucu: Bu inanılmaz.

Konuk: Ve bunların hepsi 2020’nin sonunda, mRNA enjeksiyon programı başlamadan önce biliniyordu.

Sunucu: Değerleri bizimkilerle uyumlu şirketleri desteklemeyi önemsiyoruz. Kirli şirketlerin reklamını yapmak istemiyoruz. Bizden nefret eden insanlara iş vermektense, bizim gibi düşünen Amerikalılara iş vermek daha iyidir. Kuralımız bu. Charity Mobile’ı sevmemizin nedenlerinden biri de bu. Charity Mobile’a geçtiğinizde şirket, aylık tarife ücretinizin yüzde 5’ini seçtiğiniz yaşam yanlısı, aile yanlısı hayır kurumlarına gönderiyor. Bu, aile yanlısı hayırsever kuruluşlara gönderilen milyonlarca dolar ve artmaya devam ediyor. Tamam, muhtemelen “kulağa harika geliyor ama Charity Mobile bunu karşılamak için çok pahalı olmalı” diye düşünüyorsunuz. Hayır. Mobil tarifelerini kelimenin tam anlamıyla hiç artırmadılar ve hiçbir tarife ayda 50 doları geçmiyor. Charity Mobile iyi hizmet ve iyi fiyatlar sunan iyi bir şirket. Yani her şey iyi. Bugün geçin ve deneyin. Uyumlu bir telefonla numaranızı koruyun, kaliteden ödün vermeyin ve aynı anda gerçekten harika bir şirketi ve iyi bir amacı destekleyin. Her yeni hat için ücretsiz aktivasyon, ücretsiz kargo ve ücretsiz hediyeyle birlikte ücretsiz telefon almak için Tucker promosyon kodunu kullanın. charitymobile.com/tucker adresini ziyaret edin.

Sunucu: Şubat 2020’den bu yana tüm bu insanları öldürdükleri için kaç kişi hapse girdi, biliyor musunuz?

Konuk: Sanırım sıfıra yakın, değil mi?

Sunucu: O civarda, sıfıra yakın.

Konuk: Evet.

Sunucu: Evet. Bu hükümetlerin hiçbirinin bu noktada meşruiyeti olduğunu düşünmüyorum.

Konuk: Hayır, yok. Ve lityum bu durumda çok önemli çünkü lityumun nasıl çalıştığına dair mekanizma, bu gezegendeki yaşam kadar eski bir mekanizmadır.

Sunucu: Tam burada durabilir misiniz? Lityum. Tamam. Buradaki ana konu bu. Lityum hakkında öğrenmek istiyorum. Ben onu pillerle ilişkilendiriyorum. Aynı lityumdan mı bahsediyorsunuz?

Konuk: Evet. Aslında cep telefonunuzda bulunan lityum, bir insan olarak bir yıl boyunca ihtiyaç duyduğumuz lityum miktarına oldukça yakındır. Benim önerdiğim günlük alım miktarı, yani benim tarafımdan öneriliyor; geçici, çünkü normalde miktarın ne olduğunu kabul etmesi için bir devlete ya da bir kuruma ihtiyacınız olur. Ama insanların ihtiyaç duyduğu lityum miktarı yaklaşık günde 1 miligramdır. Yani bir gramın binde biri. 1 miligram. Kaşıkta neredeyse göremezsiniz, o kadar azdır. En baştan başlamak gerekirse, lityum bir elementtir.

Sunucu: Bir element.

Konuk: Bir elementtir. Aslında evrenin ürettiği ilk elementlerden biridir, eğer Big Bang’e ya da her neye inanıyorsak. Evrende helyumla ve hidrojenle birlikte gelişti.

Sunucu: Ama oksijen değil.

Konuk: Hidrojen deniyor, evet. Hidrojen, lityum ve helyum. Evrende üretilen ilk üç element buydu. Bu yüzden lityumu her yerde bulursunuz. Lityum her yerdedir. Adının lityum olmasının nedeni de budur. Lityum, lithos’tan gelir; bu Yunanca taş anlamına gelen kelimedir. Çünkü insanların analiz ettiği her taşta lityum vardır.

Sunucu: Belki çok değil ama biraz.

Konuk: Yani her yerde bulduğunuz elementlerden biridir.

Sunucu: Meyvelerde, sebzelerde, etlerde var mı?

Konuk: Beslenmemizde her yerde var.

Sunucu: Her yerde.

Konuk: Beslenmemizde var. Her yerde. Ama insanlar 19. yüzyılın sonunda, 19. yüzyılın ortalarında lityum bir element olarak keşfedildiğinde bunu fark etti. Kimya o kadar ilerlemişti ki lityumun var olduğunu, nasıl göründüğünü, ne olduğunu ve her şeyi biliyorduk. Ve o dönemde insanlar şunu fark etti: Bir yerde kaynaklar olduğunda, insanların gidip o belirli kaynağın suyunu içtiklerinde kendilerini daha iyi hissettiği kaynaklar; dünyaya dağılmış kutsal kaynaklar. Bütün bu kaynakların ortak paydası, ortak faktörü, lityumdu. Lityum içeriği diğer sulardan daha yüksekti. Lityum içeriği biraz daha yüksek olduğunda, beyninize yardımcı olduğunu hemen hissedersiniz çünkü görünüşe göre bir eksikliğiniz vardır. Eksiklik giderildiğinde beyniniz tekrar daha iyi çalışır. 1970’lerden çalışmalar vardı. O zaman bile şu sonuca varmışlardı: Örneğin Teksas’ta, musluk suyunda Teksas’ın diğer bölgelerine kıyasla biraz daha fazla lityum bulunan bir bölgede yaşama şansınız varsa, ki bu çalışmalar bu arada dünyanın her yerinde yapıldı, Alzheimer geliştirme olasılığınız azalır. İntihar etme olasılığınız azalır. Akıl hastanesine yatırılma olasılığınız azalır. Öldürülme olasılığınız azalır. Cinayet oranı doğrudan musluk suyundaki lityum seviyesine bağlıdır.

Sunucu: Gerçekten mi?

Konuk: Evet. Çünkü benim zihinsel bağışıklık sistemi dediğim şey, hipokampusta bulunur ve lityuma bağımlıdır.

Sunucu: Sizce insanlar eskisine göre daha az lityum mu alıyor?

Konuk: Evet, kesinlikle. Kitabımda sadece insanın, insanlığımızın kökenini değil, aynı zamanda insanlığın kökenini de anlatıyorum. Yani insanlık, düşünme yeteneğimize, kendimizi başkalarının yerine koyma yeteneğimize, bir anlamda sosyal hayvanlar olmamıza dayanır. Sosyalleşebiliyoruz. Barış istiyoruz. Savaş istemiyoruz, barış istiyoruz. Çocuklarımız için en iyisini istiyoruz ve savaş çocuklarımız için iyi değildir.

Sunucu: Bunu fark ettim.

Konuk: Evet. Kesinlikle. Hepimizin bir bağışıklık sistemi var. Ama bildiğimiz bağışıklık sistemi, benim fiziksel bağışıklık sistemi dediğim şeydir; patojenik mikroorganizmalarla savaşır. Bizim bağışıklık sistemimiz dediğimiz şey budur. Buna bir bağışıklık sistemi daha ekledim, ona zihinsel bağışıklık sistemi diyorum. Bu, en azından doğrudan mikroorganizmalarla savaşmaz; dolaylı olarak savaşabilir, çünkü onları uzak tutmak için önlemler üzerine düşünebiliriz. Ama mikroorganizmalara değil, patojenik makroorganizmalara karşı savaşır. Mikro küçük demek, makro büyük.

Sunucu: Bill Gates gibi makroorganizmalar belki.

Konuk: Evet, aynen, ama bize zarar veren, bize zarar vermek isteyen insanlar. Ailemizi bu patojenik makroorganizmalardan korumamız gerekir.

Sunucu: Evet, birkaçını tanıyorum.

Konuk: Evet, aynen. Zihinsel bağışıklık sistemi bunun içindir. Zihinsel bağışıklık sistemimizin olmasının nedeni budur. Ve gösterebildiğim kadarıyla zihinsel bağışıklık sistemi, hipokampusta yeni sinir hücrelerinin üretiminde bulunur. Çünkü bunlar, konuşmamızın başında da ortaya koyduğum gibi, merakın, düşünme yeteneğinin, bakış açısını değiştirme yeteneğinin nöronal karşılığıdır. Çözüm bulma yeteneği; sadece silah göndermek değil, sorunları çözmenin gerçekten diplomatik yollarını bulmak. Sadece siyasi düzeyde değil, ailelerde, arkadaşlarla da. Bizi insan yapan şey zihinsel bağışıklık sistemidir.

Sunucu: Çocukken kullandığınız markayı kullanıyorsanız diş macununuzun içinde ne var? Muhtemelen bilmek istemezsiniz. İçindekiler büyük olasılıkla florür, SLS denen bir şey, gliserin, köpürtücü maddeler içeriyor. Kimyasal bir kokteyl. Van Man’in diş macunu farklı. Mucize diş tozu her şeyi değiştiriyor ve binlerce kişi kimyasallarla dolu geleneksel diş macunlarını bırakıyor. Van Man’in diş tozu, dişlerinizle aynı mineral yapıya sahip içerikler kullanıyor; dişlerinizi yeniden mineralleştiriyor ve minenizi doğal olarak güçlendiriyor. Hiç florür yok ve tamamen yenilebilir. Tostun üstüne koyabilirsiniz. İsteyeceğinizden değil ama koyabilirsiniz. Kullananlar daha beyaz dişler, daha az plak bildiyor. Diş etlerinde o iğrenç tabaka olmadan uyanıyorlar. Ve işin şaşırtıcı kısmı şu: canlı rüyalar geri geliyor. Her gece ağzınızı florürle kaplamayı bıraktığınızda net rüya görüyorsunuz. Bunu biliyor muydunuz? Oldukça şaşırtıcı. Çok şey anlatıyor. O yüzden geçiş yapın. vanman.shop/tucker adresini ziyaret edin. İlk siparişinizde yüzde 15 indirim için Tucker kodunu kullanın. vanman.shop/tucker. Tucker kodunu kullanın. Yüzde 15 indirim. VanMan. Gerçek içerikler. Sıfır istisna.

Sunucu: ABD Kongresi’nde mRNA aşısını yaptırma oranının genel nüfustan daha yüksek olup olmadığını merak ediyorum.

Konuk: Mümkün. Bilmiyorum. Belki.

Sunucu: ABD senatörlerinin yaklaşık yüzde 100’ünün COVID mRNA aşısını yaptırdığına bahse girerim.

Konuk: Ya da yaptırmış gibi davrandılar. Emin değilim.

Sunucu: Umarım öyledir. Umarım yaptırmışlardır.

Konuk: Evet. Ben de öyle umarım. Ama bu aslında daha kötü olurdu çünkü toksik olduğunu bildikleri için yaptırmış gibi davranmış olabilirler.

Sunucu: Aksi halde rol yapmanıza gerek kalmazdı. Gerçekten yaptırırdınız.

Konuk: Doğru.

Sunucu: Eh, savaşta görev yapmıyorlar.

Konuk: Bilmiyorum. Bu insanların ne yaptığını bilmiyorum ama şu şüphem var: Bu şeyi yayan insanlar onun toksik olduğunu biliyordu.

Sunucu: Elbette biliyorlardı.

Konuk: Ve yaymanın bir parçası halka “ben aşı oldum” demekse, eminim olmadılar. Yani...

Sunucu: Neyse.

Konuk: Bu da kötü. Özür dilerim. Ama zihinsel bağışıklık sistemi... Kendime şu soruyu sordum: İnsanların tarihinde zihinsel bağışıklık sistemi ne zaman evrimleşti? Evrimsel perspektiften bakıldığında, Afrika’da yaklaşık 70.000 yıl süren bir kuraklık olduğunda evrimleşti. Bu yaklaşık 200.000 yıl önce başladı, 195.000 yıl önce civarında. Kabaca 200.000 yıl önce çok ağır ve çok uzun süren bir buzul çağı vardı. Esasen kuzey kutbunda ve güney kutbunda buz dağları birikiyordu ve Afrika kurudu. Afrika anakarasında insanların ve yaşamın var olması esasen mümkün değildi. Yani yalnızca birkaç insan hayatta kaldı. Aslında insanlardan belki sadece birkaç yüz kişinin Güney Afrika kıyısında hayatta kaldığına inanıyoruz. Kitabım Yosun Yağı Devrimi’nde çok ayrıntılı anlattığım yer, bu nedenle 2024’te Dünya Mirası alanı oldu. Burada okyanusun meyvelerini buldular; ben onlara bilgelik meyveleri diyorum. Bunlar midyelerdi. Midyeler kıyıda bol miktarda vardı. Ve midyelerin ne içerdiğine bakarsanız, insan beyninin ihtiyaç duyduğu hemen hemen her şeyi içeriyorlardı. Tek kelimeyle mükemmellerdi.

Sunucu: Midyeler. Kabuklu deniz ürünleri.

Konuk: Kabuklu deniz ürünleri, evet. Tek kelimeyle mükemmellerdi ve orada büyük miktarlarda vardı. Yani bu birkaç yüz kişi hepsini yemeyi düşünemezdi bile. Onların yiyebileceğinden daha hızlı çoğalıyorlardı. Bu, yaşam tarzını tamamen değiştirdi ve beyin üzerinde etkisi oldu. Tüm omega-3 yağ asitlerini bol miktarda aldılar. Ama aldıkları ve muhtemelen Afrika içlerinde alamadıkları şeylerden biri de lityumdu. Lityum midyenin bir parçasıdır. Şöyle anlatayım: iyot gibi. İyot beyin için çok önemlidir.

Sunucu: Evet.

Konuk: İyot eksikliğiniz olduğunda ne olduğunu biliyoruz.

Sunucu: Ve iyot bulmak gerçekten o kadar kolay değildir. Zihinsel geriliğe yol açar, daha düşük...

Konuk: Aynen. Aslında gerilik değil. Beyin geliştiremezsiniz. Beyin geliştirmekte sorun yaşarsınız. Yani bir anlamda... Gerilik bir şeyi kaybettiğiniz anlamına gelir, ama çocukluğunuzda iyot eksikliğiniz varsa beyin bile geliştiremezsiniz. Bildiğimiz en ağır zihinsel sorun buydu. Her neyse, jeolojik olarak eski bölgelerde, örneğin Alpler’de ya da dağlık bölgelerde, volkanik değillerse, iyot eksikliği vardır çünkü milyonlarca yıl içinde okyanusa yıkanarak gitmiştir. Toprak fazla iyot içermez. Aynı şey lityum için de olur. Lityum da yıkanarak gider. Yani tuzlu suda, okyanus suyunda, tatlı suya kıyasla 100 kat daha yüksek lityum seviyesi bulursunuz.

Sunucu: Gerçekten mi?

Konuk: Evet. 100 kat daha yüksek. Ve midyeler ya da kabuklu deniz ürünleri lityumu 3 ila 5 kat biriktirir.

Yani midye ya da kabuklu deniz ürünlerinin etini yerseniz yaklaşık 1 ila 2 miligram alırsınız. Bunu kitapta hesapladım: günde 1 ila 2 miligram. Bu, on binlerce yıl boyunca esasen doğal besinimiz olduğunda böyleydi.

Sunucu: Ve bu, insan beyninin...

Konuk: Balık değil, kabuklu deniz ürünleri. Kabuklu deniz ürünleri.

Sunucu: Balıkta da lityum var elbette. Ama şimdi böbürleniyorum. Sağlık hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Kabuklu deniz ürünlerini ve köpekleri hep sevmişimdir.

Konuk: Hı hı.

Sunucu: Ve siz şimdi iki tercihimi de onaylamış oldunuz.

Konuk: Evet. Bunu yaptığım için çok çok memnunum. Sizi mutlu edebildiğim için mutluyum.

Sunucu: Tuhaf tercihlerimin bilim tarafından onaylanmasına bayılıyorum.

Konuk: Evet. Kabuklu deniz ürünleriyle ilgili tek sorun, elbette, fazla yerseniz yalnızca lityum biriktirmemeleri; okyanusta ne varsa onu da biriktirmeleridir.

Sunucu: Yiyebileceğiniz en kirli şey.

Konuk: Aynen öyle. Bu yüzden bir alternatif geliştirdim, çünkü bu gezegende herkesi, ihtiyaç duyduğu lityum miktarını alacak kadar kabuklu deniz ürünüyle beslemeye yetecek kadar yok. Sorun şu: doğa size on binlerce yıl boyunca bir şey verdiğinde, beden genellikle aldığı şeyi kullanmaya başlar ve belli bir noktada genetiğini onun etrafında düzenlemeye başlar. Böylece bir şekilde ücretsiz sunulan şey, bir süre sonra zorunluluk haline gelir. Evet. Yani diyetimizde lityum olmasına alıştık ve şimdi bu gitti, çünkü kıyıdan uzaklaştık. İç bölgelere taşındık. Daha az lityum bulunan alanlardayız. Bir eksiklik olduğunu fark etmiyoruz çünkü diğer herkes de aynı şekilde davranıyor. Herkes olabileceğinden biraz daha az dostane. Herkes olabileceğinden biraz daha sinirli. Herkes öfkesini ifade etme riskiyle daha fazla karşı karşıya. Belki barışçıl bir yol bulma konusunda daha az yetenekliyiz. Aslında en güçlü inancım şu: kültürümüzün, insan kültürünün son 6, 7, 8, 10 bin yıllık yazılı tarihi, lityum eksikliğinin tarihidir; çünkü insanlar iç bölgelere taşındı, bu şehirleri kurdu ve artık kabuklu deniz ürünü yemedi. Ve şehirlerini kurdukları yerin yeraltı suyunda lityum bulunacak kadar şanslı değillerse, alabildikleri lityum miktarı azalmış şekilde yaşadılar. Lityum miktarınız azaldığında bunun beyin işleviniz üzerinde, özellikle de zihinsel bağışıklık sisteminiz üzerinde ciddi sonuçları olur.

Sunucu: Bunu söylemeniz ilginç, çünkü kıyı kültürleri meşhur şekilde ve kanıtlanabilir biçimde iç bölge kültürlerinden daha gelişmiş, esnek, kozmopolit ve müreffeh olmuştur. Yani 200 yıl önce Riyad’da gerçek anlamda bir şehir yoktu. Kıyıda Cidde vardı. Bu neredeyse her yerde böyledir. Bunun birçok nedeni var ama sizce bu da nedenlerden biri mi?

Konuk: Evet, aslında ilk kitaplarımdan birini yeniden kontrol ettim. Henüz İngilizceye çevrilmedi ama ilk kitaplarımdan birinde Okinawa üzerinde çalışmıştım; insanların orada neden daha uzun yaşadığını, Alzheimer düzeylerinin neden daha düşük olduğunu ve bu tür şeyleri. O kitabı yazdığımda “mavi bölge” terimi bilinmiyordu. Ama bu arada mavi bölge terimi, gezegenimizde insanların yaşlandığı ama yaşlanırken sağlıklı da kaldığı bölgeler anlamına geliyor. Bunlara mavi bölgeler dendi. Ben de Lityuma Karşı Komplo kitabım için tüm mavi bölgeleri kontrol ettim ve bunlar lityum açısından zengin bölgeler. Bu çok mantıklı. Yaklaşık iki yıl önce bir konuşma yaptım. Aslında size bağlantısıyla birlikte bir e-posta göndermiştim ve siz de bana, e-posta mıydı Signal mıydı neydi, “Bu konuşmayı yapabilmen harika” diye cevap verdiğinizi hatırlıyorum. İsviçre dışişleri bakanı tarafından Uluslararası İşbirliği Forumu’na davet edilmiştim. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 ülkenin katıldığı bir konferanstı. Elbette Dünya Ekonomik Forumu’yla çok yakından bağlantılı. Yani benim için çok mutlu hissetmediğim bir alana yürümek gibiydi. Davet edilme sebebim Tükenmiş Beyin kitabımdı, çünkü orada beynin düşünmek için neye ihtiyaç duyduğunu ve elbette barışı düşünmek için neye ihtiyaç duyduğunu açıklıyorum. Bu etkinlikte açılış konuşmasını yapmam için beni davet ettiler. 15 dakika içinde şu soruya cevap vermem gerekiyordu: Beynin barışı düşünebilmesi için neye ihtiyacı vardır? Tamam. Ve buraya gelmemden sadece birkaç hafta sonraydı, sonra röportajımızı yayınladınız ve beynin neye ihtiyacı olduğuna dair farklı fikirlerim olduğunu, mRNA enjeksiyonlarının ve benzeri şeylerin dostu olmadığımı fark ettiler. Bu yüzden beni tekrar davet dışı bırakamadılar, bu iyi görünmezdi, değil mi?

Sunucu: Evet.

Konuk: Ama elbette kullandığım slayt sayısını azaltmaya çalıştılar. Aslında konuşmamdan 5 dakika önce yanıma geldiler, çünkü akşam bilgisayarı kapatmıştım. Konuşmayı, yani slaytları onlara göndermiştim ama bilgisayarı kapattım. Cep telefonumu kapattım. Sabah konuşmama çok geç geldim; ilk konuşmaydı, açılış konuşmasıydı. Bana koşarak geldiler: “Michael, slaytların yüzde 50’sini çıkarmalısın, yüzde 50’sini.” Çünkü slaytlar bazı bilgiler içeriyordu. Örneğin beynin işlevi... Düşünmek için ihtiyaç duyduğumuz zihinsel bağışıklık sistemi çalışmazsa düşünemeyiz ve düşünmek, barışı düşünmenin ön şartıdır elbette. Düşünemiyorsanız barışı düşünemezsiniz, açık. Yani gerçek düşünme, Tip 2 düşünme, Sistem 2 düşünme yapabilmek istiyorsak zihinsel bağışıklık sistemine ihtiyacımız var. Ve zihinsel bağışıklık sistemi, spike proteini içeren mRNA enjekte ederseniz çalışmaz. Bu slaydı sevmediler. Ayrıca D vitaminiyle sorunun bitmiş olacağını ve bunun beyniniz için sağlıklı olacağını da gösterdim. Ama gösterdiğim son slaytlardan biri şuydu: Lityumun zihinsel bağışıklık sistemi için gerekli olduğunu kanıtlamayı hedefim haline getirmek istiyorum. O anda biraz korktum, çünkü toplantı Basel’de yapılıyordu ve orası esasen İsviçre’de ilaç endüstrisinin merkezidir.

Sunucu: Öyledir. Evet.

Konuk: Evet. Ve oradaydım ve “Lityumun gerekli olduğunu göstermek istiyorum” dedim. Kanıt şimdi Lityuma Karşı Komplo kitabımda. Lityumun temel bir eser element olduğuna dair ilk kanıt. Yani tamamen eksik olsaydı yaşayamazdınız. Örneğin hayvanlarda azaltırsanız doğurganlıklarını azaltır. Yeni doğanlar, doğan yavrular daha küçük olur. Birçoğu lityum eksikliği varsa ilk birkaç ayı atlatamaz. Tam bir eksiklik değil, sadece azalma. Tam bir eksiklik elde etmek çok zordur, çünkü lityum her yerdedir. Ama hayvanlarda elbette yapay olarak bir eksiklik yaratabilirsiniz ve bunun yıkıcı etkileri olur.

Sunucu: İnsanlarda nasıl eksiklik yaratırsınız?

Konuk: İnsanlarda zaten eksiklik var. Zaten eksiklik içinde yaşıyoruz. Günde 1 miligram lityuma ihtiyacınız olduğunu varsayarsanız, bu intihar oranlarının en düşük, uzun ömürlülüğün en yüksek olduğu dozdur. Musluk suyunuzda diyelim 500 mikrogram lityum varsa, bu litre başına yarım miligramdır. Bu yaklaşık çeyrek galon su gibidir. Böyle bir bölgede yaşıyorsanız daha az hastalıkla daha uzun yaşarsınız. Alzheimer riskiniz de çok azalır. Bunu zaten konuştuk. Yani uzun ömürlülük ve Alzheimer riski, musluk suyunuzdaki lityum miktarına bağlıdır. Elbette bu dünyanın yalnızca belirli bölgelerinde böyledir, her yerde değil. İnsan nüfusunun yüzde 90 ila 95’inin lityum eksikliğinden muzdarip olduğunu varsayıyorum. Bu ciddi, çünkü zihinsel eksiklik sendromu dediğim şeye yol açıyor. Ben buna lityum eksikliği hastalığı, zihinsel bağışıklık eksikliği sendromu adını verdim. Nihai sonucu Alzheimer’dır ama otizmle başlar, dikkat eksikliği bozukluklarıyla, şizofreniyle başlar. Aslında kültür tarihimizde lityumun gerekli olabileceğini ilk söyleyen kişi John Cade’di. John Cade 1949’da, bipolar bozukluğu olan insanları yüksek doz lityumla, gerçekten yüksek dozlarla tedavi ettiği bir makale yayımladı. Bipolar bozukluğun depresyon ve maninin değişimiyle oluşan bir karışım olduğunu gördü. Ama lityum verildiğinde esas olarak maninin etkilendiğini, azaldığını söyledi. Ve genel olarak mani ve bipolar bozukluk üzerindeki etkinin, çocukluğunuzdaki lityum eksikliğinin bipolar bozukluğun nedeni olabileceğini varsaydı. Yani çocukluğunuzda diyetinizde lityum eksikliği varsa bu bir neden olabilir. Bu da onun 1949’daki makalede vardığı sonuçtu. Yani lityum temel bir eser element olmalıdır, çünkü beyniniz üzerinde etkileri varsa ve eksikliği sorun yaratıyorsa, gerekli olmalıdır.

Sunucu: Ve aynı yıl, 1949’da, FDA lityumun takviye olarak kullanılmasını yasakladı. Artık takviye olarak izin verilmedi. Bu 1949’da oldu.

Konuk: Evet.

Sunucu: Neden?

Konuk: Bilerek. Başlıkta bahsettiğim komplo aslında bu. Amerika Birleşik Devletleri’nde üç merkez, üç tıp merkezi, doktorlar hastalarına, kalp hastalığından, konjestif kalp yetmezliğinden muzdarip, yani çok ağır hasta olan hastalara şunu söyledi: “Artık tuz yemenize izin yok. Tuz kalbiniz için iyi değil.” Böylece sodyum klorürü, yani tuzu diyetlerinden çıkardılar. Ama elbette o zaman yemeğin tadı pek iyi olmuyor. Bu yüzden sodyum klorür yerine onlara lityum klorür verdiler. Tabii ki 1 miligram lityum almadılar, tuzlu tat vermesi gerekiyordu, gramlarca aldılar. O dönemde, 1913’te Journal of the American Medical Association’da bir doktorun kendi üzerinde yaptığı denemeyle bu lityum miktarlarının son derece toksik olduğu zaten yayımlanmıştı. Son derece toksik. Sizi öldürebilir. Ve yaptıkları şey buydu. Bu hastalara miligram değil, gram düzeyinde yüksek doz lityum verdiler. Bir dozda gerekli olan bir şeyi bin kat daha yüksek verdiğinizi hayal edebiliyor musunuz? Ne olur? Suyu düşünün. Yarım galon su sağlıklı olabilir. Her gün su içmelisiniz, evet.

Sunucu: Ama şimdi bunu bin katına çıkarın. Ne kadar su içmeniz gerekir? Su içmekten ölürsünüz.

Konuk: Ah evet, ölebilirsiniz. Boğulursunuz. Evet. Yani her şeyi dramatik şekilde artırırsanız, sizin için iyi olan her şeyi aşırı artırırsanız toksik hale gelir.

Sunucu: Bunu fark ettim.

Konuk: Evet.

Sunucu: Ve aynı şey...

Konuk: Aynı şey lityum için de geçerli. Ve lityum o dönemde insanları öldürdü. 1949 baharında Journal of the American Medical Association’da, JAMA’da, üç makale yayımladılar, arka arkaya. Görünüşte birbirlerinden bağımsızdı. Time dergisi bunu kazara gıda zehirlenmesi olarak adlandırdı. Ama makaleleri okuduğunuzda, ben onları buldum ve kitapta varlar, bunun bilerek yapıldığını anladım. Bu insanlara bir tür klinik deney uygulanmıştı; insanların ne kadar lityuma dayanabileceğini öğrenmek istiyorlardı. Ve bu insanların nasıl öldüğünü izlediler. Sonra FDA Time dergisine şöyle dedi: “Aslında lityumun eser element olarak takviye edilmesini zaten durdurmak istiyorduk, çünkü onunla bir ilaç geliştirmek istiyoruz.” Ve bu 1949’da oldu. Elbette 7UP’ı biliyorsunuz. 7UP adını lityumdan alır. Lityumlu gazozdu. Sanırım formül 1929’da çıktı. Bir bardak 7UP’ta tam olarak 1 miligram lityum vardı. Yedi, lityumun atom ağırlığını temsil eder. Yedidir. “Up” ise ruh halinin yukarı düzenlenmesi anlamına gelir. Yani 7UP denen lityumlu gazozunuzu içiyordunuz ve esasen ruh haliniz yukarı düzenleniyordu. Çünkü eksikliğinizi gideriyordunuz. Bu elbette o şeyi satmak için büyük bir olaydı ve birçok kişi peşinden gitti. Coca-Cola bile içeceklerine lityum koymaya başladı. Ama 1949’da bu yasaklandı ve formülasyonu değiştirmek zorunda kaldılar. Böylece 1949’dan itibaren bütün dünya esasen lityumu yasakladı. Avrupa’da hâlâ lityum yasağı var. Burada, Amerika’da, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’nde lityum satın alabilirsiniz, çünkü sanırım 1949’da FDA’da bir reform oldu ve F ile D bir şekilde ayrıldı. Yani ilaçlar üzerinde daha fazla düzenleme var, gıda üzerinde daha az; lityumlu takviyeler de gıdadır. Burada sorumluluk onu üretenlerdedir. Piyasaya koyarsanız ve kimse ölmezse sorumluluk sizdedir. Ama şimdiye kadar kimse ölmedi. Dolayısıyla son 35-40 yıldır Amerika’da lityumu takviye olarak satın almak mümkün. Ama FDA’nın 1949’daki yasağı Avrupa’da hâlâ sürüyor. Bütün Avrupa’da lityumu takviye olarak almak yasaktır. Bu 1 miligramı almak için bir takviyeye lityum koymanıza izin verilmez. Yaklaşık yarım yıl önce, Haziran 2025’te, Avrupa Parlamentosu’nda bu saçmalığa son vermek için bir konuşma yaptım. Buna son vermek için. Çünkü kitabımda, kronik hastalık dediğimiz tüm hastalıkların yaklaşık yüzde 90’ının, ilaç endüstrisinin ana pazarını oluşturan kronik hastalıkların yüzde 90’ının kronik inflamasyona dayandığını kanıtlayabildim. Kronik inflamasyonun doğal panzehiri ise besininizdeki lityumdur. Yani insanlara lityum verirseniz bu kronik inflamasyonlar azalır ve ilaç pazarı elbette kapanır. Ama Avrupa Komisyonu’nun istediği bu değil. Ursula von der Leyen’le konuşmaya çalıştığımda aslında duvarlara çarpıyorum.

Sunucu: Bu konuda tek siz değilsiniz.

Konuk: Evet, öyle olduğunu varsayıyorum. Varsayıyorum. Ama Amerika Birleşik Devletleri’ne gelmemin ana nedeni buydu. Burada sizinle konuşmamın ana nedenlerinden biri bu, çünkü MAHA hareketi ancak beynin ihtiyaç duyduğu her şey insanlara verilirse gerçekten başarılı olacaktır. İnsanların yeterli omega-3 yağ asitlerine ihtiyacı var. Yeterli lityuma ihtiyaçları var. Tüm vitaminlere, tüm temel eser elementlere, her şeye ihtiyaçları var. Ben bu gerekliliğin bir doğa yasasına dayandığını söylüyorum. Bu yasa oldukça basit. Minimum yasası denir. Minimum yasası 1828’de bir Alman tarım bilimci tarafından keşfedildi. Bir tarlada sebze ya da her neyse yetiştirmek istediğinizde sebzelerin bazı gereksinimleri olduğunu keşfetti. Örneğin fosfat eksikse bitkiye istediğiniz kadar potasyum verebilirsiniz, işe yaramaz. Bitkiye ihtiyaç duyduğu şeyi vermeniz gerekir. Minimum yasası budur. Çok önemli bir yasadır, çünkü tarımdaki insanlara tarlalarında bitkinin ihtiyaç duymadığı malzemeleri israf etmemelerini, yalnızca toprakta eksik olanı vermelerini söyler. Bu bir şey yetiştirmekle ilgilidir. Şimdi beynimizde büyüyen şey hipokampustaki yeni hücrelerdir. Dolayısıyla aynı yasayı orada da uygulayabiliriz. Minimum yasası her canlı varlık için, özellikle de zihinsel bağışıklık sistemimiz için geçerlidir. Yani minimum yasasını zihinsel bağışıklık sistemimize uygularsanız, bir şey eksikse çalışmaz. Ne kadar et ya da protein yerseniz yiyin, beyinde lityum yoksa beyniniz zarar görür. Yeterli omega-3 yağ asidi olmadığı sürece beyin zarar görür. Size esasen en iyi zihinsel bağışıklık sistemini, en iyi büyüme oranıyla sağlayan ideal hipokampus hacmi ise... Burada belki size bazı bilgiler vermem gerekir. Hipokampus her yıl hacim olarak birkaç yüzde oranında büyüyebilir, çünkü yeni sinir hücreleri büyütme yeteneğine sahiptir ve zihinsel bağışıklık sistemimizin çalışması için bunlar gereklidir. Böylece büyürler ve hipokampus büyür. Ama modern toplumlarda hipokampusta büyüme değil, küçülme vardır. Hacim olarak ortalama küçülme yılda yüzde 1,4’tür. Yani 30-40 yıl sonra hipokampusunuz, 25 yaşındayken olduğu boyutun yalnızca yarısı kadardır.

Peki bunun etkileri nelerdir? Bunu başka bir kişide nasıl fark edersiniz? >> Bunu fark edersiniz çünkü zihinsel olarak artık o kadar esnek değildir. >> Artık esnek değildir. >> Evet. Bilirsiniz, alışıldık ifadeleri tekrarlar. Onunla konuşabilirsiniz, ona merhaba diyebilirsiniz. Dost canlısı biriyse belki dostça karşılık verir ama çok hızlı bir şekilde onunla herhangi bir konuda tartışmaya giremeyeceğinizi anlarsınız, çünkü kapanır. Zihinsel bağışıklık sistemi çalışmıyordur. Geçmişe takılı kalmıştır. Geçmişe takılı kalmıştır ve bu geçmiş bile azalacaktır, çünkü küçülen bir hipokampusun uzun vadeli sonucu Alzheimer’dır. Aslında bu Alzheimer için bir biyobelirteçtir. Hipokampusunuz ne kadar küçükse hastalığı geliştirmeye o kadar yakınsınızdır. Yani hâlihazırda yalnızca Alzheimer’lı insanlardan oluşmayan bir toplumumuz var. Alzheimer 20 yaşında başlıyorsa, evet, hipokampusunuz küçülüyorsa, aslında çocuklarda bile hipokampusu olması gereken boyuta geliştiremiyorlar. Yani eksiklikler daha anne karnında başlıyor, demek istediğim, esasen döllenme anında başlıyor. Döllenme sırasında eksik şeylerin olduğu bir ortamın içine doğru büyüyorsunuz.

Size bir örnek vereyim: Omega-3 yağ asitleri eksikse sinir hücreleriniz arasında sinapslar kuramazsınız. Zihinsel işleyişimiz için önemli olan, beyin hücrelerimizi birbirine bağlamak açısından önemli olan sinapslarınızdaki yağ asitlerinin yüzde 50’si omega-3 yağ asitlerinden oluşur. Peki bunları yemezseniz ne olur? Vücudumuz bunları üretemez. Ve en büyük hipokampus hacmine, vücudunuzda ne kadar omega-3 yağ asidi bulunduğunu ölçen omega-3 indeksiniz yüzde 11 olduğunda sahip olursunuz. Yüzde 11 idealdir. Örneğin plasentanın büyüyen çocuğa vermeye çalıştığı şey budur. Yüzde 11. Yüzde 2 ile yaşayamazsınız. Dünyanın hiçbir yerinde yüzde 2’nin altı ölçülmemiştir, çünkü yüzde 2 yaşam için gereken minimumdur. Ama elbette bu mutlu bir yaşam değildir. Yani yüzde 2 minimumdur. Yüzde 11 idealdir. Amerikalılarda ne var? Yüzde 4. Çocuklarda belki yalnızca yüzde 2,5 ila 3 var.

Peki çoğu insanın lityum eksikliği ve gelişimi bodur kalmış hipokampuslara sahip olduğu bir toplumun özellikleri nelerdir? İnsanlar nasıl davranır? Bütün toplumunuzun bundan mustarip olduğunun işaretleri nelerdir?

Şey, sadece davranırlar. Öğrenilmiş davranış vardır. Elbette dost canlısı biri olmak üzere eğitildiyseniz, herkese merhaba demek gibi, bunu yaparsınız. Ama pratik olarak konuşursak, zihinsel bağışıklık sisteminiz işlevsizdir. Ve işlevsizse, olmanız gerektiği kadar meraklı değilsinizdir. Sahip olmanız gereken dayanıklılığa sahip değilsinizdir. Başkalarına karşı olmanız gerektiği kadar şefkatli değilsinizdir, çünkü kendinizi onların yerine koyamaz ya da dünyayı onların gözlerinden göremezsiniz; bu da müzakere etmeyi zorlaştırır. Yani olabileceğiniz kadar barışçıl değilsinizdir. Bilirsiniz, o kadar barışçıl değilsinizdir.

Bu işaretlerin bazılarını tanıyorum, doktor.

Tamam. Umarım yakınınızdaki birinden değildir.

Hayır, sadece... Ama birden etrafınıza baktığınızda insanlar az önce olan şeyle ilgilenmiyorsa, “Bunun nasıl olduğunu nasıl merak etmezsin?” diyorsunuz.

Evet.

Ve insanlar birbirlerine karşı daha az sevgi ve daha az şefkat duyuyor gibi görünüyorsa ve başka insanların bakış açılarını görebilme kapasitesine sahip değillerse...

Evet.

Yani bunu fark ettim.

Evet. Ve bu, içinde yaşamak istemediğim bir dünya. Bu yüzden lityumun temel bir eser element olduğunu dünyaya göstermek için bunu kendi gündemim haline getirdim. Ve en büyük rakibim ilaç endüstrisi.

Neden? Neden karşı çıkarlar?

Çünkü lityum eksikliğini izleyen tüm bu hastalıklar onların en büyük pazarları.

Peki argümanları ne? Şu anda röportaj yapmayı çok isteyeceğim Albert Bourla karşımda olsaydı ve ona sizi ve lityum yanlısı gündeminizi sorsaydım, ne derdi? Sizi nasıl eleştirirdi?

Gerçek bir argümanları yok. Yani argümanlar kesinlikle yok, basitçe yoklar. Her argümana hızlıca karşılık verebilirim ama bunu tartışmaya bile açık değiller. Belki onların da lityum eksikliği vardır, bilmiyorum. Bilmiyorum. Ama tartışmaya bile açık değiller. Hatta örneğin ChatGPT’ye sorduğumda, ona örneğimi verdim, araştırmamın tüm sonuçlarını ve elimde olan şeyin bu olduğunu anlattım. Yanıt şuydu: Tamam, lityum, diğer tüm eser elementler temel olarak adlandırıldığında ya da tanımlandığında gereken tüm kriterleri karşılıyor. Yani bir eksikliğiniz varsa esasen ölü hayvanlarınız olur, artık doğurgan olmazlar.

Aslında Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşmamdan 6 hafta sonra Nature, çok prestijli bir dergi olan Nature, Harvard Üniversitesi’nden bir çalışma yayımladı. Ölen Alzheimer hastalarının beyinlerine baktılar. Beyinlerinde hangi eser elementler var, buldukları eser element miktarı hastalığın evresiyle nasıl bağlantılı diye kontrol ettiler. Ve kontrol ettikleri 27 ya da 28 farklı eser elementten, elbette hepsi temel değildir, alüminyum da vücudumuzda bir eser elementtir çünkü iz miktarda oradadır, bu 28 eser elementten yalnızca birinin bu hastalıkla anlamlı biçimde ilişkili olduğunu buldular; o da lityum eksikliğiydi. Bu, epidemiyolojik çalışmalarda bulduklarımızla tamamen örtüşüyor: Eğer sofra suyunda, yani lityumun ana kaynağı olan suda, lityum eksikliği varsa Alzheimer riskiniz yüksek oluyor ve Alzheimer’dan ölme riskiniz de artıyor.

Sonra fareleri aldılar ve lityumu kaldırdılar; fareler hemen Alzheimer geliştirdi. Elbette bu fareler Alzheimer geliştirmek üzere genetik olarak tasarlanmıştı. Ama genellikle iyi bakılırlarsa Alzheimer geliştirmezler, çünkü onlara koşup dolaşacak alan verirseniz, mutlu hayvanlarsa, beyinlerinde Alzheimer’a neden olan bir gen, Alzheimer’a neden olan bir insan geni olup olmadığını önemsemezler. Aslında yıllar önce yayımladığım şey buydu. Alzheimer’a neden olan genlerde mutasyonlar vardır ama bunlar Alzheimer’a neden olmaz. Alzheimer’ı hızlandırırlar. Ama hızlandırdıkları şey, vücudumuzda bulunan bir eksiklik durumudur; bu eksiklikleri ortadan kaldırırsak bu genlerdeki mutasyonlar aslında hiçbir fark yaratmaz.

Yani esasen davranış genetiğin önüne geçer; davranış derken vücuda ihtiyaç duyduğu şeyi vermeyi kastediyorum. Bunu yaparsak beynimiz ya da bedenimiz, Alzheimer’a neden olabilecek ne tür genlere sahip olduğumuzu aslında önemsemez. Genetik yatkınlığın üstesinden gelebilirsiniz. Her neyse, bu hayvanlar Alzheimer’a bu yatkınlığa sahip olacak şekilde genetik olarak tasarlanmıştı. Alzheimer olmuyorlar, ama diyetlerinden lityumu çıkardığınız anda hastalığı geliştiriyorlar. Ve lityumu geri verirseniz hastalık kayboluyor.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki herkes her gün bir miligram lityum alsaydı, etkileri ne olurdu?

Dramatik olurdu. Ve elbette yalnızca lityum tek başına sadece bir eksikliği giderir. Kitabımda ana hatlarıyla anlattığım gibi insanların mustarip olduğu birçok eksiklik var. Omega-3 bunlardan biri olurdu, D vitamini başka biri olabilir, diyetlerinin nasıl olduğuna bağlı. B12 vitamini ya da başka bir şey olabilir. Yani birçok eksiklik var ve elbette minimum yasasına dayanarak bunların hepsinden kurtulmanız gerekir. Ama lityum gerçekten iyi bir başlangıçtır.

Bir arkadaşım var, çocuk doktoru. Artık bütün çocuklara lityum veriyor. Ve şöyle diyor: Bundan önce 20 yılı aşkın süre boyunca onlara D vitamini verdi, omega-3 yağ asitleri verdi, ihtiyaç duydukları her şeyi verdi ama benimle tanışana kadar lityumu bilmiyordu. Şimdi lityum vermeye başladı. Bunu iki yıldır yapıyor. Ve bunu yaptığından beri, 20 yılda deneyimlediği en hayat değiştirici eser elementin bu olduğunu söylüyor. Birkaç gün sonra, huzursuz çocuklar artık huzursuz olmuyor. Okula gitmeyi reddeden, çok öfke güdümlü olan, sosyalleşmeyen çocuklarda bu durum kayboluyor. Otizmi bu şekilde, erken evrelerde tersine çeviriyoruz.

Bir arkadaşım var, oğlunun yaşı 17. Birkaç kez buluştuk. Gözlerime bakmak istemiyordu. Konuşamıyordu. Birkaç ay lityum ve elbette diğer her şeyden sonra bunu YouTube’a koydu. Birkaç ay sonra bana YouTube üzerinden bir mesaj gönderdi, bana açıkça teşekkür etti ve kameraya bakıp, “Lityum aldığımdan beri hayatım değişti,” dedi. Her şeyi değiştirecek.

Kitabın dördüncü bölümünde tıpta bir devrim olacağını düşündüğüm bir şeyi bir araya getirdim. En başta minimum yasasına sahip olursanız, bu aslında büyümesi gereken her şey için bir doğa yasasıdır. Temelde evrimsel geçmişine dayanır; bu geçmiş de gereksinimleri tanımlar. Bir kaktüsün büyümek için gereksinimi bir eğrelti ağacından farklıdır; karanlıkta, ormanda, çalılıkların içinde yaşayan bir bitkiden farklıdır. Demek istediğim, her bitkinin büyümek için farklı gereksinimi vardır. Aynı şey elbette bizim için de geçerlidir. Bizim gereksinimlerimiz bir balıktan ya da bir köpekten farklıdır. Bu gezegendeki herkesin, her türün belirli gereksinimleri vardır; ama bunların hepsi minimum yasasıyla tanımlanır. Farklı türler için farklı olabilir, ama minimum yasası her zaman genetik optimumumuza göre yaşamamızdan sorumludur. Yani bir şey eksikse elbette zararlı olacaktır. Bu temel bilimdir. Anlaşılabilir. Bunu bilmek için doktor olmanız gerekmez. Yani yaşamın bu temel yasasını anlamak o kadar basittir.

Minimum yasası aslında aynı zamanda maksimum yasasıdır da. Birine herhangi bir şeyden çok fazla vermemelisiniz. Bu maksimum yasasıdır. Ve arada homeostaz, öz düzenleme dediğimiz şey için kapasite vardır. Evet, öz düzenleme bir şey eksikse engellenir; bu minimum yasasıdır. Ya da bir şey çok fazlaysa engellenir. Ve bu iki yasa tıp fakültesinde öğretilmez, en azından Avrupa’da öğretilmez, en azından Almanya’da, İsviçre’de ya da Avusturya’da öğretilmediğini söyleyebilirim, çünkü birçok doktorla konuştum ve tıp fakültesinde okudum. Bu temel yasa öğretilmiyor. Peki neden öğretilmiyor? Çünkü tüm kronik hastalıklar esasen minimum yasasına ve maksimum yasasına uymamanın sonucudur. Bu yasalara uyulmazsa kronik hastalık ortaya çıkar.

Bunu bir kez bildiğinizde ve A’daki bir eksikliği B vererek iyileştiremeyeceğinizi bildiğinizde, doktorlar tarafından reçete edilen her ilaç anlamını kaybeder. Çünkü diyelim ki lityum eksikliğiniz varsa ve beyniniz Alzheimer geliştiriyorsa, hangi ilaç size yardım edebilir? Lityum olmalıdır. Başka hiçbir şey yardımcı olmaz. Dolayısıyla ilaç endüstrisinin geliştirmeye çalıştığı her ilaç esasen bir lityum mimetiği, lityuma zayıf bir alternatiftir. Ama aynı zamanda kimsenin lityum almamasını da sağlamak zorundalar, çünkü o zaman ilaçları değersiz olurdu.

Avrupa Parlamentosu’nda konuşma yaptığımda bunu Alzheimer için gösterdim. Ve şu anda birçok derleme, meta-analiz var; Alzheimer’lı insanlara lityum verilen çalışmalara baktılar. Lityum çok düşük dozda, 300 mikrogram, bu bir miligram bile değil, 300 mikrogram, yani 0,3 miligram, Alzheimer hastalarını 15 ay boyunca stabilize etti; kontrol grubu ise kötüye gitti. Bu sadece tek bir moleküldü. Kitaptaki her şeyi yaparsanız Alzheimer’ı gerçekten tersine çevirebilirsiniz. Ve bunun tıbbın geleceği olması gerektiğini düşünüyorum: insanlara minimum yasasına dayanarak ihtiyaç duydukları her şeyi veren önleyici tıp.

Alzheimer’ı tersine çevirmek derken, bunun işe yarayacağı bir senaryo anlatın.

Şunu fark edersiniz...

İlerlemenin hangi evresinde?

Erken evrede. Erken evrede. Tıpkı örneğin diyabeti, tip 2 diyabeti tersine çevirebilmeniz gibi.

Şunu söylemeliyim, artık insanların bunu bildiğini varsayıyorum; 15-20 yıl önce tip 2 diyabeti tersine çevirebilirsiniz deseydiniz size gülerlerdi.

Evet, biliyorum. Bana güldüler.

O zaman bunu söylemiş miydiniz?

Evet. Elbette, elbette. 15 yıl önce, tüm bu hastalıkların tersine çevrilebileceğini zaten ilan etmiştim. Ama en zor yolu seçtim. İnsanları bunun Alzheimer için de işe yaradığına ikna etmeye çalıştım. Ve bu yüzden ilk kitabımı yayımladım.

Evet. Bu şu anda geleneksel bir görüş değil.

Hayır, değil. Ama onu tersine çevirebilirsiniz, çünkü Alzheimer erken evrede, bu yüzden ona hipokampal demans diyorum, hipokampusta başlar. Ve hipokampus etkilendiğinde ilk eksikliğiniz, nerede olduğunuza ve az önce ne deneyimlediğinize dair duyunun eksilmesidir. Ve bunun tamamı, indeks nöronları dediğim bu sinir hücrelerinin eksikliğiyle yönlendirilir. İndeks nöronları, hipokampustaki, gün boyunca öğrendiğiniz tüm bilgiyi esasen indeksleyen sinir hücreleridir.

Yani burada oturuyoruz ve birkaç hafta, birkaç yıl sonra konuşmamızı hatırlamak istersem, indeks nöronları esasen bu bilgiyi, buradaki tartışmamızın içeriğini beynimizden alır ve onu yeniden yapılandırmak zorundadır; böylece tekrar bilinçli hale gelir. Ve bunu yapmak için iki bilgiye ihtiyaç duyarlar: konuşma ne zaman gerçekleşti ve nerede gerçekleşti. Ne zaman ve nerede. “Nerede” için bunlara mekân nöronları denir. Nobel Ödülü sanırım 2016’da ya da 2014’te verildi; sanırım 2016’ydı. Nobel Ödülü, hipokampusun bir şeyin nerede olduğunu hafızaya alan hücrelere sahip olduğunun keşfine verildi. Aynı yıl zaman nöronları keşfedildi. Hipokampus bir şeyin ne zaman olduğunu da izler. Ve ne zaman ile nereyi, benim terimimle bir indekse bağlayabiliriz. Bunlar indeks nöronlarıdır.

Bir indekse sahiptirler; kütüphaneye gitmeniz gibi. Her kitap bir miktar bilgi içerir ve bu, burada değiş tokuş ettiğimiz bilgi gibidir. Bu bilgi bir kitaptadır ama beyninizde bu kitabı yeniden bulmanız gerekir ve bunun için bu kitaba ait bir indekse ihtiyacınız vardır. İndeks, konuşmanın ne zaman olduğu ve konuşmanın nerede olduğudur. Ve indeks nöronları her gün üretilen nöronlardır. İndeks nöronları yetişkin hipokampal nörogenez tarafından her gün üretilir. Yani beynimizin ömür boyu her gün yeni kitaplar depolayabilmesi için yeni hücreler üretmemiz gerekir. İndeks nöronları bunun içindir. Nörogenez bunun içindir: yeni sinir hücrelerinin üretimi.

Şimdi eğer bu üretimi durdurursanız, çünkü maksimum yasasına uymazsınız, beyne çok fazla toksin, alkol, her neyse, çok fazla verirsiniz, o zaman durur. Eğer bir şey eksikse, minimum yasası gereği bunu sürdüremez. Lityum eksikliğiniz varsa üretim o kadar iyi değildir. Örneğin lityumun beyin kaynaklı nörotrofik faktör üretimini aktive ettiği bilinir ve beyin kaynaklı nörotrofik faktör, hipokampustaki sinir hücrelerinin üretimi için büyüme faktörüdür. Lityum şiddetli inflamasyonu kapatır. İnflamasyon nörogenezi kapatır. Yani lityum, stres altına girdiğinizde beyninizde yeni sinir hücresi üretiminin nöroinflamasyon nedeniyle hemen tamamen kapanmamasına yardımcı olur.

Ve lityumun belki de en eski etkisi budur; kitapta bu gezegende var olmuş ilk hücrenin, nasıl yaratılmış olursa olsun, belki Tanrı tarafından, nasıl olduğu önemli değil, bu gezegendeki ilk hücrenin, bitkilerin, bakterilerin, insanların, bu gezegendeki tüm yaşamın son evrensel ortak atası olarak adlandırıldığını gösterebildim. Evrim ağacındaki ilk hücre.

Evrim ağacında en alttaki ilk hücrenin zaten lityuma dayandığını gösterebildiğim bir savunma sistemi vardı ve bu savunma sistemine otofaji denir. Kelime anlamıyla, iyi bilinen “kendi kendini yeme” yeteneği. Otofaji, inozitol monofosfataz adlı bir enzimin inhibisyonuyla aktive edilir. Karmaşık bir kelime; ben buna IMPase diyorum. Yani IMPase esasen magnezyum tarafından aktive edilen ve lityum tarafından inhibe edilen bir enzimdir. Bu biraz gaz pedalı ve fren pedalı gibidir, bilirsiniz. >> Evet. >> Ve bir arabayı güvenli sürmek için fren yapmanız ve hızlanmanız gerekir, bilirsiniz; ikisini de yapabilmeniz gerekir. Yani homeostaz, hem magnezyuma hem de lityuma sahip olmanızı gerektirir. Ama sadece magnezyumunuz varsa ve lityumunuz yoksa, o zaman aslında otofaji kapanır. Otofaji sürecinin aktive olması için IMPase’in kapanması gerekir. Yani beynimizin 100 yaşına kadar yaşayabilme kapasitesini düşünürseniz, bunu ancak birincisi hipokampusta sürekli nörogenez gerçekleşiyorsa yapabilir; aksi halde Alzheimer geliştirir ve ölürsünüz. İkinci şey de beyninizdeki diğer tüm sinir hücrelerinin, her bir sinir hücresinin 100 yaşına kadar yaşaması gerektiğidir. Çünkü bir sinir hücresini değiştiremezsiniz; artık düzgün çalışmıyorsa onu çıkarıp yerine başka bir tane koyamazsınız. Doğduğunuz günden en ileri yaşınıza kadar sağlıklı kalmak zorundadır. Ve belki 100 yıl sağlıklı kalmanın tek yolu, bu sinir hücresinin artık çalışmayan mitokondrileri, artık çalışmayan proteinleri çok aktif bir otofajiyle, kendi kendini yiyerek temizleyebilme yeteneğine sahip olmasıdır; bunların ortalıkta sadece enkaz olarak kalıp hücreyi işlevsiz hale getirmemesi gerekir. Hücrenin her zaman aktif ve işlevsel olduğundan emin olmamız gerekir ve bunu yapmanın tek yolu otofajidir. Yani otofaji muhtemelen tüm canlılar alemindeki, yaşamın tamamındaki en eski süreçtir. >> Oruç otofajiyi tetikleyebilir. Doğru mu? >> Oruç bunu yapmanın çok iyi bir yoludur ve lityum da bunun gerçekten çalışmasını sağlayan anahtardır. Hepimizin içinde az miktarda lityum var. Bu yüzden hâlâ biraz otofajimiz var, ama temel doza sahip olsaydık çok daha iyi olabilirdi. >> Tamamen net olmak gerekirse, kişi başına günde yaklaşık bir miligramdan söz ediyorsunuz. >> Evet. Ve bunu ilk söyleyen ben değilim. Aslında kilit bir bilim insanı vardı, o da Alman’dı ama San Diego Üniversitesi’nde kendi bölümü vardı ve 2002’de lityumun esansiyelliği hakkında bir makale yayımladı. O dönemde bildiği her şeyi bir derleme makalesinde bir araya getirdi. Kendi bölümü vardı. Dünyanın eser elementler ve vitaminler konusundaki önde gelen uzmanlarından biriydi. Ve lityumun esansiyel olduğunu ve 1 miligrama ihtiyacınız olduğunu yayımladı. O dönemde evet, bunu yayımladı ama kimse gerçekten dikkate almadı. Sorunlardan biri de 1 miligrama nasıl vardığını gerçekten açıklamamasıydı. Ayrıca elbette o dönemde, 20 yıl sonra benim erişebildiğim tüm bilgilere sahip değildi. Bu yüzden kitabımda daha kapsamlı olabildim. Kanıt zinciri artık tamamlandı. Ne kadar ihtiyacımız olduğuna dair bir akıl yürütme yaptığımda ben de 1 miligrama ulaştım. >> Peki herhangi bir dezavantajı var mı? Yani bu 24 yıl önceydi; 24 yıl boyunca her gün 1 miligram lityum alsaydım herhangi bir dezavantajı, herhangi bir olumsuz etkisi olur muydu? >> Bildiğim kadarıyla hayır. Sorun eksikliktir. >> Evet. >> Lityum muhtemelen mevcut tüm esansiyel eser elementler içinde en güvenli olanıdır. Örneğin iyotta, önerilen günlük alım miktarının üç, dört, beş katına çıkarsanız sorun yaratabilir. Aynı şey selenyum, çinko, magnezyum ve bunların çoğu için geçerlidir; dört, beş, on kat fazlası tehlikeli hale gelir. Lityumda ise Avrupa Kimyasallar Ajansı, esasen Avrupa Komisyonu’na danışmanlık yapan kurum, yakın zamanda ya da birkaç yıl önce uzun vadede zarar görmeden günde 85 miligrama kadar lityum alınabileceğini belirten bir rapor yayımladı. 85 miligram. Ben 85 miligram önermem ama bu 85 kat demek. Yani herhangi bir toksisiteden çok uzaktasınız. >> Peki, o halde konuşmanın pratik kısmına gelelim: ortalama bir insan, tarif ettiğiniz faydalardan yararlanmak için her gün ne yapmalı? >> Evet, ben aslında lityum alırdım; tabii zaten musluk suyunda çok lityum bulunan bir bölgede yaşamıyorsanız ve elbette o musluk suyunu içiyorsanız, belki 2 litre kadar, diyelim ki litre başına yarım miligram varsa. Ama ben lityum orotat önerirdim ve aslında az önce alıntıladığım, 6 Ağustos 2025’te yayımlanan Nature makalesi de bunu söyledi: lityumun beynimizde, beynin sağlıklı kalması açısından önemli fizyolojik bir rolü var. Esasen Alzheimer’a karşı doğal panzehir. Avrupa Birliği hâlâ bunun esansiyel bir eser element olarak kabul edilmesini istemiyor. Ama bunu yapacak tek bir ülkeye ihtiyacım var. Bu başka bir hikâye. Peki ne yapmalısınız? Nature’daki makale aslında benim önerdiğim lityum tuzunun aynısını önerdi. Elbette lityum klorürden söz ettim; hani sofra tuzunu değiştirdiklerinde... >> Evet, bin kat zehirlediklerinde. >> Evet. İnsanları zehirlediklerinde lityum klorür iyi değildir, çünkü lityum çok hızlı iyonize olur. Aynı şey aslında lityum karbonat için de geçerlidir. Lityum karbonat, bipolar bozukluğu olan kişilere verilen şeydir. Ama karbonat midenizde esasen CO2’ye dönüşür ve saf lityum kalır. Bu bir iyondur. Çok daha iyi ve daha etkili olan, benim önerdiğim lityum orotattır. Orotat, orotik asidin tuzudur ve bu eskiden B13 vitamini olarak biliniyordu. 20 yıl önce vitamin olarak kabul ediliyordu; ta ki araştırmacılar orotik asidin kadın memesi tarafından süt üretirken üretildiğini bulana kadar. Yani anne sütü orotik asit içerir. Aslında Yunanca’da orotik asit süt anlamına gelir ve ilk olarak yalnızca inek sütünde ve başka hayvanların sütünde keşfedilmişti. İnsanların da bunu üretebildiğinin fark edilmesi biraz zaman aldı ve sonra artık vitamin olmadığı söylendi, çünkü biz üretebiliyoruz. Ve bu nükleik asitlerin kilit bir bileşenidir. Yani yeni hücreler üretmek için, örneğin hücre üretirken DNA’nızı iki katına çıkarmak için bu orotik aside ihtiyacınız vardır; bu yüzden bedeniniz için çok önemlidir. Ve çok önemli olduğu için midenizde, bağırsağınızda taşıma sistemleri vardır ve kan-beyin bariyerinde de orotik asidi bizim için önemli olan hücrelere, özellikle de sinir hücrelerine ulaştırmaya çalışan taşıma sistemleri vardır. Yani orotik asidin bir taşıma sistemi vardır ve lityum esasen bu taşıma sistemini ele geçirebilir, çünkü çok stabil bir kompleks oluşturur. Bu yüzden lityum orotat idealdir ve Harvard Üniversitesi’nden bilim insanları gerçekten farklı lityum tuzlarını test etti. Çok mutlu oldum, çünkü kitap zaten yayımlanmıştı ve onlar da lityum orotatın doğru yol olduğu sonucuna vardı. Sorunuza dönersem, ben ne önerirdim? Her gün lityum orotat formunda 1 mg lityum önerirdim. >> Bu hangi formda oluyor? Yani ortalama bir insanın bir bilim laboratuvarına erişimi yok. Amazon’a girip bunu satın alabiliyorsunuz, değil mi? >> Evet, Amerika Birleşik Devletleri’nde sorun değil. Avrupa’da, eczaneden alabilirsiniz demek isterdim ama Avrupa’da sorun var. Elbette Amazon’dan da alabilirsiniz. Çünkü örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nden ithalat serbest. Aslında bir avukatla konuştum ve bana, Amerika Birleşik Devletleri’nden satın alabileceğinizi, esasen size gönderilmesini talep edebileceğinizi, ama örneğin Avrupa hukukuna göre tüm aileniz için gönderilmesini sağlayamayacağınızı söyledi; çünkü o zaman uyuşturucu satıcısı olursunuz, çünkü bu sizin için çok fazla lityum olur. >> Çok fazla lityum. >> İzin verilmiyor, çünkü yalnızca kişisel tüketim için. Yani çok aptalca, tuhaf bir durumumuz var: birincisi lityum esansiyel bir eser element olarak kabul edilmiyor, oysa öyle; bunun üstüne bir de yasak var, Avrupa şirketlerinin takviyelere lityum koyması yasak, bu da durumu tamamen saçma hale getiriyor. >> Saçma mı, yoksa aslında şeytani biçimde zekice mi? >> Kesinlikle. >> Bir nüfusu bastırmaya ve yok etmeye çalışıyor olsaydınız, bunu yapmanın iyi bir yolu gibi görünüyor. >> İnsanların anlatıları takip etmeye istekli olduğundan emin olmak istiyorsanız, zihinsel bağışıklık sistemini kapatmak istiyorsanız, lityumu ellerinden almak ya da takviye etmeyi zorlaştırmak, hatta lityuma karşı korku yaratmak etkili olur. Çünkü insanlar lityumla tedavi ediliyor ve bipolar bozuklukları var; ama o durumda yüzlerce miligram alıyorlar, toksik, hatta öldürücü doza gerçekten çok yakın. Neredeyse iki haftada bir izlenmeleri gerekiyor ki aşırı doz almasınlar; çok toksik. Bipolar bozukluğu olan birçok kişi yaşadıkları yan etkiler nedeniyle tedaviyi bırakıyor. Ve bütün bu yan etkileri Google’da bulabilirsiniz; Google’a gidersiniz ve der ki böbreklerinize zarar verir, tiroidinize zarar verir, birçok şeye zarar verir. Çünkü elbette tedavi olarak esasen aşırı doz veriyorsunuz. Şimdi insanlar lityumun toksik olduğundan korkuyor. Almanya’daki ve tüm Avrupa’daki sorun şu: takviye olarak izin verilmediği için esansiyel miktarda almak için bir doktordan reçete almanız gerekiyor. Bu tamamen gülünç, çünkü şimdi önce doktorları bunu insanlara reçete etmeye ikna etmeniz gerekiyor. Kitabımı okuyan insanlar diyor ki, “Tamam, kendim için, ailem için, çocuklarım için lityum almak istiyorum, ama eczaneye gidemem. Esasen bana reçete yazacak bir doktora gitmem gerekiyor.” Ama bir doktor tıp fakültesi tarafından yeterince iyi endoktrine edilmişse... Evet, ilaç endüstrisinin fikriyle. Tıp fakültesinde bize öğretilen ilaç endüstrisinin dogması. Oldukça basit. Her şeyden önce insanlar doğanın hatasıdır, yanlış bir yapıdır. Her türlü hastalığa yakalanma eğilimindedirler. Ve üçüncüsü, bizi ancak ilaç endüstrisi kurtarabilir. Tamam. >> Bana din gibi geliyor. >> Bu bir din. Bize öğretilen bir dogma. Ve bize minimum yasası öğretilmiyor; oysa bu, bunun kulağa aptalca gelmesini sağlardı. Çünkü minimum yasası şunu söyler: sizin için esansiyel olan bir şey eksikse kronik hastalık geliştirirsiniz. Bunu fark ettiğimde, bir doktor olarak her hastaya hastalanmaması için ihtiyaç duyduğu şeyi verirdim. Bu önleyici tıp olurdu; ama önleyici tıp minimum yasasının anlaşılmasını gerektirir ve bu öğretilmiyor. Öğretilen şey, insanların her türlü hastalığa yakalandığıdır. Tıp fakültesinden ayrıldığımda esasen şunu biliyordum, şuna inanıyordum: doğa benimle oyun oynuyor. Ya Alzheimer olacağım, ya felç geçireceğim, ya kalp krizi geçireceğim ya da kanser olacağım. Seçeneklerim bunlar. Seçeneklerim bunlardı. Ve aslında bu sorunları çözmesi için ilaç endüstrisine yardımcı olmak amacıyla temel araştırmaya, genetik araştırmaya girdim; ta ki kendi deneyimimle, belki de 40 yaşındayken yatkın olduğum kalp krizinin nedeninin yaşam tarzım olduğunu fark edene kadar. >> Evet. >> Yani tüm bu hastalıklardan kaçınmak için hayatımı biraz değiştirmem gerektiğini fark ettiğimde gerçekten ilgilenmeye başladım, çünkü ben bir araştırmacıyım. Ne olmuştu? Sonra minimum yasasını keşfettim; tarım için olan bu yasanın insanlar için de geçerli olduğunu. Bunu fark ettiğimde her şey değişti. Artık tamamen yeni bir tıbbi sisteme ihtiyacımız olduğunu anladım ve MAHA tam olarak budur. Alzheimer’ın birleşik teorisi hakkındaki makalem esasen MAHA’nın bir planıdır, ama içinde lityum vardır ve alg yağı vardır. Bu iki bileşen eklenirse MAHA büyük bir başarı olur. >> Bu sözü yaymak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Doktor, bunun için teşekkür ederim. >> Evet, ben teşekkür ederim. Zamanınız için çok teşekkür ederim. Evet, benim için bir zevkti. Gerçekten öyleydi.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol