Judge Napolitano - Judging Freedom

Jeffrey Sachs: ABD’nin 40 Trilyon Dolarlık Borç Rotası Raydan Çıkıyor

İngilizce yayımlanan Judging Freedom bölümünde Andrew Napolitano ile ekonomist Jeffrey Sachs, ABD federal borcunun Donald Trump’ın mevcut başkanlık döneminin sonunda 40 trilyon doları aşabileceği öngörüsünü tartıştı. Programdaki konuşma; borcun faiz yüküne, borçlanmanın nasıl sürdürüldüğüne, vergi indirimlerinin bütçe üzerindeki etkisine ve Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti’nin mali politikasına odaklandı.

40 trilyon dolarlık borç sorusu

Tartışmayı açan Napolitano, federal hükümetin mevcut borçlanma ve harcama hızı devam ederse Trump’ın dört yıllık görev süresinin sonunda borcun 40 trilyon doların üzerine çıkacağını söyledi. Bu tutarı, hükümete borç veren bireylere, ülkelere ve diğer kuruluşlara karşı bir yükümlülük olarak tanımladı.

Napolitano’nun ilk sorusu, böylesine büyük bir rakamın nasıl anlamlandırılabileceğiydi. 40 trilyon dolarlık borcun yalnızca toplam büyüklüğüne değil, doğurduğu faiz ödemelerine de dikkat çekti. Ancak konuşmada yıllık faiz giderinin dolar cinsinden kesin toplamı verilmedi; Sachs, bunun yerine faiz yükünü ABD’nin ekonomik üretimine oranlayarak açıkladı.

“Hükümet, borç para üzerindeki faizi ödemek için de borç mu alıyor?” diye soran Andrew Napolitano, bu yöntemin özel hanelerde uygulanması hâlinde sürdürülemeyeceğini belirtti. Napolitano, “Biz ev bütçelerimizi böyle yönetseydik, yıl sonuna kadar ipotek şirketi eve el koyardı,” diyerek kamu maliyesindeki borçlanma döngüsünü hane bütçesiyle karşılaştırdı.

Sachs, soruya doğrudan tek kelimelik bir yanıt vermek yerine borcun çevrilme sürecini anlattı. Eski borçların vadesi geldiğinde yeni borçlanmaya gidildiğini ve bu yeni borcun eski yükümlülükleri karşılamak için kullanıldığını söyledi. Dolayısıyla açıklamasında, federal borcun yalnızca birikmediğini; vadesi dolan borçların yeni borçlanmalarla yenilendiği bir sistemin işlediğini savundu.

Sachs’a göre sorun Trump ile başlamadı

Sachs, mali tablonun yalnızca Trump yönetiminin kararlarıyla açıklanamayacağını söyledi. Trump’ı daha uzun süredir devam eden bir siyasi ve mali davranış biçiminin parçası olarak gösterirken, mevcut başkanın bu eğilimleri daha ileri bir noktaya taşıdığını ileri sürdü.

“Trump, uzun bir kötü aktörler zincirindeki kötü aktörlerden biri,” diyen Jeffrey Sachs, Washington’ın onlarca yıldır Amerikan halkına mali durum hakkında doğruyu söylemediğini savundu. Sachs’ın değerlendirmesine göre federal borç ve bütçe açıkları, tek bir başkana ya da tek bir partiye ait geçici bir sorun değil; Washington’daki siyasal teşviklerin uzun vadeli sonucu.

Sachs, bu nedenle Trump’a yönelik eleştirisini iki katmanlı kurdu. Birinci katmanda, iki büyük partinin de onlarca yıldır karşılanabilir olmayan vergi indirimlerini desteklediğini öne sürdü. İkinci katmanda ise Trump’ın ilkelere bağlı olmayan, uzun vadeli sonuçları değerlendirmeyen ve günübirlik hareket eden yaklaşımı nedeniyle mevcut düzenin en ağır örneğini temsil ettiğini savundu.

Konuşmada önceki başkanların, belirli Kongre dönemlerinin ya da ayrı ayrı bütçe yasalarının borca katkısı konusunda rakam verilmedi. Sachs’ın temel iddiası, sorumluluğun Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti arasında paylaşıldığı ve borç birikiminin onlarca yıla yayıldığı yönündeydi.

Kampanya finansmanı ve vergi indirimleri

Sachs, borçlanmanın siyasal nedenini Kongre seçim kampanyalarının finansmanıyla ilişkilendirdi. Kongre üyelerinin kampanyalarının varlıklı kişiler tarafından finanse edildiğini ileri süren Sachs, büyük bağışçıların vergi politikasından temel bir beklentisi bulunduğunu söyledi.

“Zengin insanların temel bir kuralı var: Bizi vergilendirmeyin,” diyen Jeffrey Sachs, bu beklentinin her iki partinin kararlarını etkilediğini savundu. Ona göre Cumhuriyetçiler ile Demokratlar, karşılanamayacak ölçüdeki vergi indirimlerine yıllardır oy veriyor; böylece federal geliri azaltan kararlar borca yeni tutarlar ekliyor.

Sachs’ın anlatımında vergi indirimleri, ekonomik büyüme veya gelir dağılımı gibi başka hedeflerle dengelenen bir politika aracı olarak ele alınmadı. Konuk ekonomist, tartışmayı doğrudan bütçe açığı ve borç üzerinden yürüttü: Vergi indirimlerinin mali olarak karşılanamadığını ve bu kararların borç stokunu artırdığını belirtti.

Programda, söz konusu vergi indirimlerinden hangi gelir gruplarının ne ölçüde yararlandığına dair ayrı bir dağılım sunulmadı. Vergi oranları, federal harcamaların bileşimi veya bütçenin hangi kalemlerinde kesinti yapılabileceği de tartışılmadı. Sachs’ın vurgusu, zengin bağışçıların vergi talepleri ile Kongre’nin kampanya finansmanı arasındaki bağlantı iddiası üzerinde kaldı.

Bu çerçevede Sachs, Washington’daki mali kararların kamuoyuna açıklanan programlardan ziyade siyasal finansman düzeninin teşvikleriyle biçimlendiğini öne sürdü. İki partiyi birlikte sorumlu tutması, eleştirisinin yalnızca Trump’a ya da Cumhuriyetçi Parti’ye yönelmediğini gösterdi.

Çeyrek yüzyıllık açıklar ve rekor borç oranı

Sachs, ABD’nin yaklaşık çeyrek yüzyıldır bütçe açığı verdiğini söyledi. Bu sürekli açıkların yıllar içinde birikerek federal borcu yükselttiğini belirten Sachs, mevcut borç düzeyini ülkenin millî geliriyle karşılaştırdı.

“Barış dönemindeki borç, ABD’de rekor düzeyde ve millî gelirimizin yüzde 100’ünden fazla,” diyen Jeffrey Sachs, ülkenin savaş dışı koşullarda olağanüstü yüksek bir borç yükü taşıdığını vurguladı. Bu oranı, borcun ekonomik üretim kapasitesi karşısındaki büyüklüğünü göstermek için kullandı.

Sachs’ın sözünü ettiği yüzde 100’ün üzerindeki oran, borcun yalnızca nominal dolar değerine bakmanın yeterli olmadığı düşüncesine dayanıyordu. 40 trilyon doların tek başına kavranması güç bir büyüklük olduğu yönündeki soruya karşılık Sachs, borcu millî gelir içindeki payı ve yıllık faiz maliyetinin ekonomik üretime oranı üzerinden açıkladı.

Konuşmada “borç” kavramının brüt federal borcu mu, kamu tarafından tutulan borcu mu ifade ettiği ayrıca ayrıştırılmadı. Sachs da farklı federal borç ölçütleri arasında teknik bir karşılaştırma yapmadı. Bu nedenle bölümde verilen temel ölçüt, borcun millî gelirin yüzde 100’ünü aşmış olduğu yönündeki genel iddiaydı.

Sachs, bu düzeyin tek seferlik bir harcama artışından değil, uzun süre devam eden açıklardan kaynaklandığını savundu. Her iki partinin desteklediği vergi indirimlerini bu tarihsel sürecin başlıca siyasi unsuru olarak gösterdi; ancak belirli bir dönemin toplam borca katkısını ayrı bir rakamla hesaplamadı.

Faizlerin yükselmesi ve borcun çevrilmesi

Sachs, borcun büyüklüğü kadar bu borca uygulanan faiz oranının da belirleyici olduğunu anlattı. Borç üzerinde yüzde 3 veya yüzde 4 düzeyinde faiz ödenmesi hâlinde, toplam ekonomik üretimin önemli bir bölümünün yalnızca faiz giderlerine ayrıldığını söyledi.

Faiz oranlarının geçmişte düşük olduğunu, ancak eski borçların vadesi doldukça durumun değiştiğini belirten Sachs, yeni borçlanmanın daha yüksek oranlarla yapılabileceğini ifade etti. Eski borcun ödenmesi için yeni borç alınması, borç stokunun güncel piyasa faizlerinden giderek daha fazla etkilenmesine yol açıyordu.

Sachs’ın anlatımına göre bu mekanizmada düşük faizle çıkarılmış eski borçların vadesi sona eriyor; hükümet bu borçları karşılamak için yeni borçlanmaya gidiyor ve yeni borç daha yüksek faiz taşıyor. Böylece toplam borç aynı kalsa bile faiz maliyetinin yükselebileceğini, borç artmaya devam ettiğinde ise baskının daha da büyüyeceğini savundu.

“Şu anda gayrisafi millî hasılamızın yüzde 3’ünü ödüyoruz; yalnızca faiz için bu oran yüzde 4’e çıkacak,” diyen Jeffrey Sachs, borç servisinin ekonomik üretim içindeki payının artacağını belirtti. Bu açıklama bir dolar tutarı değil, gayrisafi millî hasılaya oran olarak sunuldu.

Napolitano’nun hükümetin faiz ödemek için de borçlanıp borçlanmadığı sorusuna verilen açıklama, federal finansmanın bir yeniden borçlanma döngüsüne dayandığını ortaya koydu. Bununla birlikte Sachs, bölümde temerrüt için belirli bir tarih vermedi; borcun hangi noktada çevrilemez hâle geleceğine ilişkin kesin bir eşik de açıklamadı.

Yıllık açık yüzde 6-7 düzeyinde

Sachs, faiz giderinin toplam mali tablonun yalnızca bir parçası olduğunu söyledi. ABD’nin genel bütçe açığının her yıl gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 6-7’sine ulaştığını ileri sürdü ve bu düzeyi kronik olarak nitelendirdi.

“Genel açığımız, her yıl sürekli biçimde GSYH’nin yüzde 6 ila 7’si civarında,” diyen Jeffrey Sachs, sorunun geçici bir ekonomik dalgalanmayla sınırlı olmadığını savundu. Bu oran ile faiz gideri için verdiği yüzde 3 ve gelecekteki yüzde 4 tahminini birbirinden ayırdı: İlki toplam yıllık açığı, diğerleri ise yalnızca borcun faiz yükünü anlatıyordu.

Bu rakamlar Sachs’ın temel uyarısını oluşturdu. Federal hükümet hem her yıl gelirinden daha fazla harcıyor hem de geçmiş borçları nedeniyle yükselen bir faiz faturasıyla karşılaşıyordu. Sachs’a göre yeni açıklar borç stokunu artırırken, daha yüksek faizlerle çevrilen eski borçlar da yıllık maliyetleri büyütüyordu.

Ancak bölümde açığın harcama artışları ile gelir kayıpları arasındaki dağılımı hesaplayan ayrıntılı bir bütçe tablosu sunulmadı. Savunma, sosyal programlar, sağlık harcamaları veya diğer federal kalemlerin payları ele alınmadı. Sachs, özellikle vergi indirimlerini öne çıkardı ve bunların borca ilave yük getirdiğini ileri sürdü.

Washington’daki iki partili sessizlik iddiası

Sachs, borcun büyüklüğüne rağmen konunun Washington’daki siyasi mücadelede yer almadığını savundu. Demokratların borç meselesini Cumhuriyetçilere karşı kullanmadığını, Cumhuriyetçilerin de Demokratlara karşı ciddi biçimde gündeme getirmediğini söyledi.

“Washington’da hiç kimse bundan söz etmiyor,” diyen Jeffrey Sachs, borç ve faiz yükünün iki parti arasındaki tartışmalarda gerçek bir siyasi mesele hâline gelmediğini vurguladı. Ona göre bu sessizlik, iki tarafın da kampanya bağışçılarını memnun etmeye çalışmasıyla bağlantılıydı.

Sachs, “Bütün bunlar kampanya bağışçılarını mutlu etmek için oynanan büyük bir oyun,” değerlendirmesinde bulunarak Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti’nin karşılıklı suçlamalarının ötesinde ortak bir davranış sergilediğini savundu. Bu iddia, programda başka bir konuşmacı tarafından sorgulanmadı veya alternatif bir kampanya finansmanı açıklamasıyla karşılaştırılmadı.

Napolitano da bu bölümde Sachs’a karşı bir görüş sunmadı. Soruları, borcun boyutunu ve borçlanma yönteminin sürdürülebilirliğini anlamaya yönelikti. Dolayısıyla tartışmada, borçlanmanın gerekli olduğunu ya da vergi indirimlerinin kendisini finanse edeceğini savunan karşıt bir ekonomik görüş yer almadı.

“One Big Beautiful Bill” ve 5 trilyon dolarlık iddia

Sachs, Trump yönetimine yönelik somut eleştirisini “One Big Beautiful Bill” (Tek Büyük Güzel Yasa) üzerinden geliştirdi. Bu düzenlemenin Trump’ın mevcut dönemindeki tek gerçek büyük yasama faaliyeti olduğunu savundu; diğer icraatların Kongre’den geçen yasalar yerine başkanlık kararnameleriyle yürütüldüğünü ileri sürdü.

Sachs’a göre yasanın temel mali sonucu, varlıklı kesimlere yönelik vergi indirimlerinin gelecek yıllara taşınmasıydı. Bu politikanın önümüzdeki on yılda federal borca yaklaşık 5 trilyon dolar ekleyeceğini iddia etti. Konuşmada bu tahminin hangi kurumun hesaplamasına dayandığı belirtilmedi ve farklı maliyet tahminleri karşılaştırılmadı.

Sachs, Trump’ı Washington’daki genel sorunun “büyütülmüş” bir örneği olarak tanımladı. Trump’ın hiçbir ilkeye bağlı olmadığını ileri sürerek, yönetimin uzun vadeli mali sonuçlara bakmadığını savundu. Bununla birlikte sorunun Trump’tan önce başladığını ve her iki partinin onlarca yıllık kararlarıyla oluştuğunu tekrar vurguladı.

Bu nedenle Sachs’ın değerlendirmesinde Trump hem sürekliliği hem de ağırlaşmayı temsil ediyordu: Vergi indirimleri ve bütçe açıkları eski bir Washington uygulamasıydı; ancak Trump’ın yasa paketi bu yaklaşımı önümüzdeki yıllara taşıyarak borca yaklaşık 5 trilyon dolar daha ekleyecekti.

On beş dakikalık siyasi perspektif

Sachs, konuşmasının sonunda Washington’ın geleceğe bakmak istemediğini söyledi. Trump yönetiminde karar alma ufkunun daha da kısaldığını, siyasetin uzun vadeli borç ve faiz hesaplarından ziyade anlık medya döngülerine göre yürütüldüğünü savundu.

Trump açısından perspektifin “15 dakikaya ya da bir günlük haber döngüsüne” kadar indiğini belirten Sachs, sonrasında ne yapılacağının kaçamak açıklamalarla belirlenmeye çalışıldığını söyledi. Bu yaklaşımı, önceden hazırlanmış ve mali sonuçları hesaplanmış bir programdan çok sürekli doğaçlamaya dayanan bir yönetim biçimi olarak nitelendirdi.

“Hepsi doğaçlama; fakat ileriye baktığınızda bunun tamamen raydan çıkmakta olduğunu görebilirsiniz,” diyen Jeffrey Sachs, borç, kronik açık ve yükselen faiz maliyetlerinin aynı yönde ilerlediğini vurguladı. Sachs, bu mali gidişat için bölümde ayrıntılı bir çözüm paketi önermedi; değerlendirmesini Washington’ın uzun vadeli planlama yapmadığı ve iki partinin bağışçı odaklı vergi politikalarından vazgeçmediği eleştirisiyle tamamladı.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol