Glenn Diesen

Einar Tangen: Çin “Chinanomics 3.0” ile Pastayı Büyütmeye Çalışıyor, ABD Geçmişe Dönme Arzusuyla Hareket Ediyor

İngilizce yapılan bu podcast bölümünde sunucu, Beijing merkezli Taihe Institute kıdemli araştırmacısı ve Center for International Governance Innovation kıdemli araştırmacısı Einar Tangen ile Çin ekonomisinin yönü, “Chinanomics 3.0” olarak adlandırdığı yeni kalkınma safhası ve ABD-Çin rekabetinin ideolojik, ekonomik ve jeopolitik boyutlarını ele aldı. Bölüm, savaşlar ve jeopolitik krizler gündemi domine ederken, küresel güç mücadelesinin temel belirleyicisinin ekonomi olduğu savı etrafında şekillendi.

ABD’nin Stratejik Çizgisi ve “Nostalji” Eleştirisi

Tangen, konuşmasına Çin’in mevcut yönelimini anlamak için önce ABD’nin son yarım yüzyıldaki dönüşümüne bakmak gerektiğini söyleyerek başladı. Ona göre ABD, eski gücüne dönme arzusuyla hareket eden “nostaljik” bir siyasal ve ekonomik çizgi izliyor. Bu çerçevede dört belgeye dikkat çekti: Lewis Powell’ın 1971 tarihli notu, Paul Wolfowitz’in 1992 doktrini, Richard Perle’ün Benjamin Netanyahu için hazırladığı 1996 tarihli “A Clean Break” metni ve Elbridge Colby’nin 2021’de ortaya koyduğu yaklaşım.

Tangen, Lewis Powell’ın Supreme Court’a (Yüksek Mahkeme) katılmadan altı ay önce American Chamber of Commerce’e yazdığı gizli notun ABD’de büyük sermayenin hükümet, medya, üniversiteler ve düşünce kuruluşları üzerinde daha sistematik nüfuz kurmasını önerdiğini söyledi. Powell’ın 1964’te Lyndon Johnson’ın seçilmesini bir kırılma olarak gördüğünü belirten Tangen, bu belgenin ABD’de oligarşik bir düzenin planı gibi okunabileceğini savundu.

"Powell notunu okuyun; orijinalini, dipnotlarıyla okuyun ve Amerikan düzeni için nasıl bir taslak sunduğunu açıkça görürsünüz," diyen Einar Tangen, belgenin sonraki on yıllarda izlenen yol haritasına dönüştüğünü belirtti.

Tangen’e göre bu planın öngörülmeyen sonucu, geleneksel sanayi ailelerinin yerini profesyonel yöneticilerin alması oldu. Bu yöneticiler, yerel topluluklarla bağı zayıf, önceliği kısa vadeli hissedar değeri olan bir anlayışla fabrikaları kapattı, üretimi başka ülkelere taşıdı ve Amerikan sanayisinin içini boşalttı. Tangen, bunun sonucunda şirketlerin çalışanlarıyla ve bulundukları toplumlarla bağının koptuğunu ifade etti.

Wolfowitz, Perle ve Colby: ABD Hegemonyasının Belgeleri

Tangen, 1992 Wolfowitz doktrinini ABD istisnacılığının açık bir ifadesi olarak değerlendirdi. Ona göre bu yaklaşım, ABD’nin hiçbir rakibe tahammül etmemesi ve iradesini dayatmak için gerekli her aracı kullanması gerektiğini savunuyordu. Richard Perle’ün Netanyahu için yazdığı “A Clean Break” metninin ise benzer bir mantığı İsrail’e uyarladığını söyledi.

Tangen’e göre bu metin, İsrail’in komşularıyla barış müzakere etmesi yerine onları domine etmesini ya da yok etmesini tavsiye ediyordu. Netanyahu’nun o dönemde metinden kısmen uzak durmuş gibi görünse de, bugünkü politikalarda bunun izlerinin görüldüğünü savundu.

Elbridge Colby’nin 2021 tarihli yaklaşımını da aynı realist çizginin yeni versiyonu olarak anlatan Tangen, Colby’nin küresel hâkimiyet yerine yarımküresel hâkimiyeti, Monroe Doctrine’in yeniden canlandırılmasını, Güney Amerika, Kanada ve Greenland üzerinde hak iddiasını ve Çin’in çevrelenmesini savunduğunu belirtti. Tangen, Çin’i çevreleme planının enerji akışları ve ticaret boğazları üzerinden yürüdüğünü, Straits of Malacca’nın özellikle hedef alındığını söyledi.

"ABD belirli bir yöne gidiyor; bu yön, ‘Make America Great Again’ ifadesinde görülen geçmişe dönüş özlemiyle besleniyor," diyen Einar Tangen, Washington’ın geleceğe değil geçmişteki üstünlük fikrine baktığını değerlendirdi.

Çin’in Kalkınma Çizgisi: Altyapıdan Yüksek Katma Değere

Tangen, Çin’in ise son 40-45 yılda büyük bir dönüşüm geçirdiğini, başlangıçta ciddi döviz rezervleri olmayan, yoksul ve kaynak açısından sınırlı bir ülkeyken dünyanın ikinci büyük ekonomisine dönüştüğünü söyledi. Satın alma gücü paritesine göre Çin’in birinci sıraya yerleştiğini vurgulayan Tangen, ekonominin yalnızca nominal rakamlarla değil, insanların günlük yaşam maliyetleriyle de anlaşılması gerektiğini belirtti.

Çin’in ilk aşamada altyapı sorununu “build, own, turn over” modeliyle çözdüğünü anlattı. Bu modelde özel ya da yabancı aktörler yol, kanalizasyon, su sistemi ve diğer temel altyapıyı inşa ediyor, belirli süre işletip kârını aldıktan sonra devlete devrediyordu. Tangen’e göre bu, Çin’in döviz sıkıntısı yaşadığı dönemde üretim kapasitesinin önünü açtı.

Ardından Çin’in düşük maliyetli üretim ve büyük ölçekli imalata yöneldiğini, düşük kâr marjlarına rağmen devasa üretim hacimleriyle küresel pazarda yer edindiğini söyledi. Buna örnek olarak 23 yıl önce ziyaret ettiği bir vitamin C fabrikasını anlattı: fabrikanın altı futbol sahası büyüklüğünde olduğunu ve iki rakibiyle birlikte dünya vitamin C üretiminin yüzde 98’ini kontrol ettiğini aktardı.

Bugünkü üçüncü aşamada ise Çin’in yüksek katma değerli üretime yöneldiğini belirten Tangen, 5G, 6G, elektrikli araçlar, bataryalar ve yeni teknolojileri örnek gösterdi. Ona göre yüksek değerli üretim, daha yüksek ücretler, daha fazla harcanabilir gelir ve tüketim odaklı bir ekonominin gelişmesi anlamına geliyor.

ABD’de Orta Sınıfın Gerilemesi ve Çin’in “Pastayı Büyütme” Yaklaşımı

Tangen, ABD’de 1971’de nüfusun yüzde 61’inin orta sınıfta yer aldığını, 2024’e gelindiğinde bu oranın yüzde 40’a düştüğünü söyledi. Üst-orta sınıfta bir artış olduğunu, ancak bunun 21 puanlık düşüşü telafi etmediğini belirtti. Ona göre Amerikan demokrasisinin dayanaklarından biri olan orta sınıf zayıfladıkça, insanların uzun vadeli toplumsal ihtiyaçlara yatırım yapma kapasitesi de azalıyor.

Tangen, ABD’nin liberal demokratik kapitalizmi tek geçerli model olarak sunduğunu, Çin’in ise farklı bir iddia ortaya koyduğunu söyledi. Çin’in yaklaşımını, “pastadan en büyük payı kimin alacağı” yerine “pastanın nasıl büyütüleceği” sorusu üzerinden anlattı.

"Çin’in fikri, pastayı büyütmek; en büyük dilimi kimin alacağını hesaplamak değil," diyen Einar Tangen, Beijing’in altyapı, üretim ve karşılıklı pazar genişlemesi üzerinden diğer ülkelerle bağ kurduğunu ifade etti.

Tangen’e göre Çin, başka ülkelere üretim kapasitesi kazandırmayı kendi çıkarına aykırı görmüyor. Çünkü istihdam arttıkça harcanabilir gelir artıyor, bu da Çin’in ve ortak ülkelerin pazarlarını genişletiyor.

Wang Huning ve Çin Modernleşmesinin Fikri Çerçevesi

Tangen, Çin’in uzun vadeli çizgisini anlamak için Wang Huning’in önemine dikkat çekti. Wang’ın klasik Çin bürokrasisi içinden yükselmediğini, akademik kökenli olduğunu ve Jiang Zemin’den Xi Jinping’e kadar üç kuşak liderlikte fikir ve planlama alanında etkili olduğunu söyledi. Wang’ın Standing Committee’de yer alan yedi üyeden biri olduğunu hatırlattı.

Tangen’e göre Wang Huning, Amerika’da geçirdiği yaklaşık altı ayın ardından yazdığı “America Against America” kitabında ABD’nin güçlü yanlarını takdir ederken, piyasanın her şeyi çözeceği fikrine ve “açgözlülük iyidir” anlayışına eleştirel yaklaştı. Wang’ın Çin için istediği modernleşme, bağımlılık yaratmayan kalkınma, ulusal direnç ve toplumsal parçalanmayı önleyen bir ilerleme çizgisiydi.

Tangen, Çin’in gıda güvenliği gibi temel meselelerde başka ülkelerin iradesine bağımlı olmak istemediğini vurguladı. Ayrıca Wang’ın modernleşmenin toplumu parçalamaması gerektiğine inandığını, ABD’de gelir uçurumu ve siyasi kutuplaşmayı tehlikeli gördüğünü söyledi.

"Wang Huning’in sihirli iksiri değerlerdir; belli bir aşamadan sonra mesele sadece para değil, insanların yaşam kalitesini yükseltmektir," diyen Einar Tangen, Çin’de hedefin ayrıcalıklı bir azınlık değil, toplumun geneli için refah olduğunu savundu.

Çin’in Küresel Girişimleri ve Belt and Road

Tangen, Çin’in son yıllarda dört küresel girişimi iki yıl aralıklarla duyurduğunu söyledi: güvenlik girişimi, ekonomik kalkınma girişimi, küresel yönetişim girişimi ve medeniyet girişimi. Ona göre bu zamanlama tesadüfi değil; geniş kitlelere yeni fikirleri adım adım anlatmayı amaçlayan uzun vadeli bir planın parçası.

Ekonomi alanında Çin’in düşük marjlı imalatı kaybetmek istemediğini, ancak rekabet gücünü korumak için otomasyon, robotik ve ucuz elektrikten yararlandığını söyledi. Elektriğin bir somun ekmeğin maliyetinde bile yüzde 15 ila yüzde 25 arasında payı olabileceğini belirten Tangen, enerji maliyetlerinin üretim verimliliği için kritik olduğunu vurguladı. Çin’in her yıl dünyadaki robot kurulumlarının yarısından fazlasını yaptığını da ekledi.

Belt and Road Initiative’in 2013’te ortaya atıldığını, 2015’te fiilen hızlandığını ve o tarihten bu yana yaklaşık 1.4 trilyon dolar yatırımla limanlar, köprüler ve diğer altyapılara odaklandığını söyledi. Tangen, Xi Jinping’in artık temel yapının kurulduğunu ve “içini renklendirme” zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Bunun, liman ve altyapının etrafında sanayi bölgeleri, fabrikalar ve yerel katma değer üretimi kurulması anlamına geldiğini belirtti.

Sunucunun Polanyi ve Friedrich List Üzerinden Sorusu

Sunucu, Karl Polanyi’ye atıf yaparak kapitalizmin yalnızca piyasaya bırakıldığında toplumdan koptuğunu ve toplumu piyasa verimliliğinin bir uzantısına çevirdiğini söyledi. Ona göre neoliberal ekonomi anlayışı, “piyasaya müdahale edilemez” fikrini neredeyse dine dönüştürdü ve toplumların ekonomiye hizmet eder hale gelmesine yol açtı. ABD’de sanayi işlerinin taşınması sonrası bazı kasabaların çökerken, çözüm olarak insanlara “U-Haul kiralayıp taşının” denmesini Polanyi’nin uyardığı türden toplumsal tahribatın örneği olarak sundu.

Sunucu ayrıca Friedrich List’in 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu ve Amerikan sistemi arasında yaptığı ayrımı gündeme getirdi. List’in teknoloji ve sanayi, deniz yolları ve finansal bağlantılar olmak üzere üç ayaklı bir güç yapısından söz ettiğini, ABD’nin başlangıçta bunu egemenlik ve anti-hegemonya için kullandığını, ancak 1898’de İspanya’ya karşı savaştan sonra sömürgeci bir yola girdiğini anlattı.

Sunucu, Çin’in bugün benzer üç ayağı, yani sanayi-teknoloji liderliği, Belt and Road ile küresel bağlantı ve finansal sistemler üzerinden inşa ettiğini belirterek, Çin’in imparatorluk cazibesine nasıl direnebileceğini sordu. John Mearsheimer’ın güvenlik açısından dünyaya hâkim olmanın nihai güvenlik gibi görülebileceği argümanına atıf yaptı.

Tangen: Çin’i Farklı Kılan Tarih, Egemenlik ve Kadro Sistemi

Tangen, soruyu “tamamen güncel” bulduğunu söyledi ve 2005’te Çin’e taşınma nedenini “hayatımda bir rönesans olacaksa burada olur” düşüncesiyle açıkladı. Çinli yetkililere de geçmiş imparatorlukların ticaretle başlayıp ticareti zorla elde etmeye ve sonra bunu Tanrı, altın ya da başka gerekçelerle meşrulaştırmaya yöneldiğini söylediğini aktardı.

Tangen’e göre Çin’i farklı kılan ilk unsur, tarih bilincidir. Üst düzey Çinli yetkililerin klasik şiir, edebiyat ve tarih eğitimi aldığını, parti okulunda düzenli eğitim gördüğünü, geçmişi geleceğe rehber olarak kullandığını söyledi. Donald Trump’ı yönetme biçimlerinde bile Çin tarihindeki benzer figürleri incelediklerini belirtti.

"Çin ideoloji ihraç etmiyor; ‘bizim modelimizi izleyin’ demiyor, kendi yolunuzu bulun diyor," diyen Einar Tangen, Beijing’in egemenlik anlayışının her ülkenin kültür, tarih, dil ve toplumsal yapısına göre kendi kalkınma yolunu belirlemesine dayandığını savundu.

İkinci unsur olarak Çin’in ideolojik dayatma yapmamasını gösterdi. ABD’nin kendi eylemlerini “daha büyük iyilik” adına meşrulaştırdığını, Çin’in ise başka ülkelere tek tip model dayatmadığını belirtti. Üçüncü unsur olarak da Çin’in profesyonel bürokratik kadro sistemine dikkat çekti. Çin’de yöneticilerin genellikle 22-24 yaşlarında sisteme girip 50’li yaşlara kadar zorlu bir yükselme sürecinden geçtiğini, milyonlarla başlayan piramidin tepede çok az kişiye yer bıraktığını anlattı.

Tangen, ABD’de ise liderlerin böylesine sistemli hazırlanmadığını savundu. Bill Clinton’ın valilik deneyimi nedeniyle birçok kişiden daha hazırlıklı olduğunu, Barack Obama’nın ahlaki ve iyi niyetli bir siyasetçi olmasına rağmen başkan olduğunda büyük bir yönetim tecrübesi olmadığını söyledi. Obama’nın bugün, deneyim kazandığı için daha iyi bir başkan olabileceğini değerlendirdi.

Popülizm, Teknolojik Dönüşüm ve Geleceğin Ekonomisi

Tangen, Çin sisteminin risklerden tamamen azade olmadığını da vurguladı. Özellikle orta kademelerde, Çin’in başarılarında doğrudan payı olmayan bazı kişilerin bu başarıyı kişisel gurur ve şahin söyleme dönüştürdüğünü, “herkese ders vermek” gerektiğini savunduklarını söyledi. Bunun kendisini endişelendirdiğini, ancak üst düzey liderliğin genellikle daha tarihsel ve ihtiyatlı düşündüğünü belirtti.

Avrupa’da Alternative für Deutschland gibi sağ popülist hareketlerin yükseldiğini, Argentina’da Javier Milei ve ABD’de Donald Trump’ın vaatleri yerine getirmekte zorlandığını söyledi. Trump’ın sağlık hizmetlerini ucuzlatma, fiyatları düşürme, “sonsuz savaşları” bitirme ve gerçek işleri ABD’ye geri getirme vaatlerinin tersine giden bir tabloyla karşı karşıya olduğunu savundu.

Tangen, ABD borcunun yıl sonuna kadar 40 trilyon doların üzerine çıkacağını ve bunun ciddiyetle ele alınmadığını söyledi. Aynı zamanda dijital devrimin Sanayi Devrimi kadar derin etkiler yaratacağını, toplumların insanları yeni ekonomiye hazırlaması gerektiğini belirtti. Tarımda ABD’de nüfusun yüzde 2’den azının çalıştığını, Çin’de hâlâ yaklaşık yüzde 30 civarında insanın tarımla bağlantılı olduğunu söyledi. Bu emeğin başka alanlara yönlendirilebilmesi için eğitim ve planlama gerektiğini vurguladı.

"Devletin görevi sadece güvenliği sağlamak değil; insanları toplumun üretken parçaları olmaya hazırlamaktır," diyen Einar Tangen, geleceğin ekonomisinde insanların beceri ve ilgi alanlarının anlamlı işlerle eşleştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Bölümün sonunda sunucu, yeni ekonomilerden doğan yaratıcı yıkımın tüm toplumlar için temel meydan okuma olduğunu söyledi ve Tangen’e hafta sonu erken saatte katıldığı için teşekkür etti. Tangen de teşekkür ederek görüşmeyi tamamladı.

Giriş ve Chinaomics 3.0

Sunucu: Tekrar hoş geldiniz. Bugün Pekin’deki Taihe Institute kıdemli araştırmacısı ve Center for International Governance Innovation kıdemli araştırmacısı Einar Tangen bizimle. Geri geldiğiniz için teşekkür ederim. Yazılarınızı büyük ilgiyle okuyorum, özellikle de Chinaomics 3.0 üzerine olanı. Çin’in reformlarının birbirinden kopuk politikalar olarak değil, tek bir stratejik vizyonun parçaları olarak görülmesi gerektiğine dair argümanınızı açmanızı umuyordum. Çin ekonomisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü büyük güçler arasında çıkan savaşlarla dikkatimizi dağıtırken asıl itici gücü, yani ekonomiyi, gözden kaçırıyoruz. Sanırım ileriye doğru giden ana yük treni de Çin.

Einar Tangen: Evet. Aşırı baskın hale geldiğinizde her zaman bir sorun, her zaman karşı rüzgarlar olur. İnsanlar gücünüzü sömürgeci güçlerin yaptığı gibi kullanacağınızdan endişelenir: ülkeleri yapay sınırlar yaratarak manipüle etmek, azınlıkları çoğunluklarla karşı karşıya getirmek, açıkça hırsızlık yapmak, gambot diplomasisi kullanmak ve insanları size tamamen bağımlı hale getiren bir tür Hunger Games senaryosu dayatmak.

Bu makaleyi yazmamın nedenlerinden biri, insanların Çin’in bakışının sömürgeci bakıştan çok farklı olduğunu anlamasına yardımcı olmaktı. Sömürgeci bakışta içeri girer, tecavüz eder, soyar, alırsınız; sonra da bunu “medeniyet” ve “Tanrı” götürdüğünüzü söyleyerek meşrulaştırırsınız. Üstelik sözde “medenileştirdiğiniz” ülkelerin uygarlıkları, Batı uygarlıklarından binlerce yıl daha eskiydi.

ABD’nin Bugünkü Yönü

Chinaomics 3.0’a geçmeden önce biraz ABD’nin bugün nerede olduğundan başlamak istiyorum. Bu, benim anlattığım dört makaleye dayanıyor. Bu dört makaleyi seçtim çünkü sonradan izlenen planları ortaya koyuyorlardı.

İlki, Lewis Powell tarafından, ABD Yüksek Mahkemesi’ne katılmasından altı ay önce yazıldı. Bu tartışmasız en güçlü bireysel konumlardan biridir çünkü bir kez atandığınızda ömür boyu görev yaparsınız ve görüşleriniz karara bağlanan davalara yansır. Powell, Amerikan Ticaret Odası’na gizli bir not yazdı. Bu notta, Lyndon Johnson’ın başkan seçildiği 1964 yenilgisinden sonra, ki onu temelde komünist sayıyordu, Amerika’nın sanayi ailelerinin birleşip hükümeti, medyayı, üniversiteleri ve düşünce kuruluşlarını ele geçirme ve temelde bir oligarşi yaratma zamanının geldiğini söylüyordu.

Bundan şüpheniz varsa Lewis Powell memorandumuna gidin, orijinalini okuyun. Dipnotlarıyla birlikte okuyun ve gelişmeleri izleyin; bunun Amerika için bir plan olduğunu açıkça görürsünüz.

Planın tam işlemeyen kısmı, bu köklü seçkin ailelerin yönetimlerini sürdürmesi fikriydi. Çünkü sonraki kuşaklar atalarının kurduğu şirketleri yönetmekle ilgilenmediler. Bunu profesyonellere, muhasebecilere, işletme mezunlarına, danışmanlara bıraktılar. Onlar da ailelere ne yapmaları gerektiğini söyledi ve sonunda şirketleri kendileri yönetmeye başladı.

Sonuç olarak, oligarşi kurma fikriyle başlayan şey özünde başsız bir süvariye dönüştü. Çünkü profesyonellere çok katı emirler verildi: hissedar değerini azamiye çıkarın. Bu da genellikle çok kısa vadeli demektir. Neden? Çünkü ikramiyelerini böyle alırlar. Bu, fare ve peynir meselesi. “Bu çeyrekte ya da bu yıl değeri azamiye çıkarırsan sana büyük ikramiye vereceğim” derseniz, elbette elinizden gelen her şeyi yaparsınız.

Bu ailelerle tuttukları profesyoneller arasındaki fark şuydu: aileler fabrikalarının bulunduğu yerlerde yaşıyordu, en azından bazıları öyleydi. Bir yerden başlamışlardı ya da toplulukla bağları vardı. İyi ya da kötü olabilirlerdi, ama topluluğun parçasıydılar, onunla bağlantılıydılar ve sahiplik hissi taşıyorlardı. Profesyonelleri getirdiğiniz anda ise hiçbir bağları yoktur. Kârlı bir fabrikayı bile kapatabilirler; “Meksika’da, Kanada’da ya da çevre uyum maliyetlerinin daha düşük olduğu başka bir yerde kurarsak daha kârlı olur” derler. Önemli olan kısa vadeli değeri azamiye çıkarmaktır.

Bunun sonucunda Amerikan sanayisinin içinin boşaltıldığını gördünüz. Umursaması beklenen insanlar artık umursamıyor çünkü tek dertleri temettüleri. Yönetimdeki insanlar da umursamıyor çünkü tek dertleri ikramiyeleri. Bugünkü sistemimiz bu. Bu şirketlerde fiilen çalışan insanlardan tamamen kopmuş durumda. Bunu, büyük çaplı işten çıkarmalardaki umursamazlıkta görebilirsiniz.

Wolfowitz Doktrini ve Clean Break

İkinci olarak 1992’deki Wolfowitz Doktrini’ne işaret ediyorum. Burada, Amerika’nın zirvede olması gerektiğini, kimsenin muhalefetine izin vermeyeceğini, iradesini dayatmak için ne gerekiyorsa yapacağını ve bunun için gerekli her aracı kullanacağını söyleyen Amerikan istisnacılığı fikri ortaya konuyor.

Bunu 1996’da benzer bir memorandum izledi, ama bu kez Netanyahu içindi. Netanyahu yeni iktidara gelmişti. Richard Perle adlı bir kişi “A Clean Break”i yazdı. Bu belgede Wolfowitz’in şu fikri yankılanır: dünya ile çalışmaya, barış müzakere etmeye çalışmazsınız. Değerlerinizi, barışınızı ve ekonomik çıkarlarınızı dayatırsınız. Bu durumda İsrail’e verilen tavsiye, komşularıyla barış müzakere etmesine gerek olmadığıydı. Komşularına ya hükmetmeli ya da onları yok etmeliydi. Bu, bugün gördüğünüz şeyin özünde planı haline geldi. O belgeyi okursanız, Netanyahu o dönemde kısmen reddetmiş görünse de bunun fiilen plan haline geldiğini çok açık görürsünüz.

İşaret ettiğim son belge, 2021’de Elbridge Colby tarafından yazıldı. Bu, Wolfowitz’den biraz farklı bir yaklaşımı temsil ediyordu. Yine aynı realist damardaydı: dünyanın berbat bir yer olduğu ve başarılı olmak için herkesten daha berbat olmanız gerektiği fikri. Onun düşüncesi şuydu: evet, küresel hâkimiyet meselesi işlemiyor; o halde yarımküresel hâkimiyete yöneliriz. Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırırız. Güney Amerika’yı alırız. Kanada, Greenland ve benzeri yerler üzerinde hak iddia ederiz. Tam yarımküresel hâkimiyet. Ana üssü tahkim ederiz.

Konuştuğu diğer şey de Çin’i çevrelemekti. Çin’i çevreleme fikri, örneğin petrol akışlarını kontrol etmekle ilgilidir. Bugün İran’da ve Nijerya’da olup bitenlerde tam olarak bunu görüyoruz. Ondan önce de Venezuela’da gördük. Ama onun hâlâ oynanmamış bir kartı daha var: Çin’in dünyadaki ticaret boğazlarına erişimine müdahale etmek. Özellikle Malacca Boğazı’ndan söz ediyor. Çünkü Çin’e giden enerjiyi kontrol edebilirlerse Çin’in üretim kabiliyetini kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Bu yüklerin geçtiği boğazları kontrol edebilirlerse Çin’in ticaret kabiliyetini kontrol edebileceklerini düşünüyorlar.

Gördüğümüz büyük plan bu. Bu vakaların her birinde, ortaya konmuş planı gerçekten izlediklerini görebiliyoruz. Elbridge Colby şu anda Savunma Bakanlığı politika müsteşarı. Bunu aktif olarak zorluyor. Venezuela’da yapılan bazı girişimlerde, yarımküresel hâkimiyet arayışında, enerjiye müdahalede ve bu boğazlarda onun parmak izlerini görebiliyoruz.

Nostaljiye Karşı İlerleme

Bütün bunlar bizi nereye götürüyor? İnsanlara söylediğim şu: ABD belli bir yöne gidiyor. Bunu nostalji yönlendiriyor. “Make America Great Again” fikri, yani geçmişe, eski ihtişamımıza dönmemiz gerektiği düşüncesi. Ama dedikleri gibi aynı nehirde iki kez yüzmek imkânsızdır. Zaman geçince su da geçer. Bu nostaljidir.

Çin tarafında ise 40, 45 yıllık inanılmaz bir ilerleme gördünüz. Başlangıçta gerçek anlamda paraları, sert döviz rezervleri yoktu. Umutsuz derecede yoksuldular. Dünyaya ihraç edebilecek kadar büyük kaynakları yoktu. Gıdaya ihtiyaçları vardı, her şeye ihtiyaçları vardı. Ama bir şekilde ilerleyip dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelebildiler. Satın alma gücü paritesini dikkate alırsanız birinci sıradalar; ki bu fikir şudur: ekonomi aslında benim nasıl yaşadığımla ilgilidir. Başka yerlerde insanların nasıl yaşadığıyla birebir kıyaslanamaz. Ben süt alıyorum, dairem var, faturalarımı ödüyorum. Bunun gerçek anlamı nedir?

Çin bunu nasıl yaptı? Nakit olmadığı için kamu-özel ortaklıklarıyla başladı. Şirketlerin gelip yollara, kanalizasyon sistemlerine, su sistemlerine, yani bölgelerin üretime başlayabilmesi için gerekli altyapıya yatırım yapmasına izin verildi. Şöyle deniyordu: “Bir şey üretebilirim ama süreci başlatmak için gereken malzemeleri getiremiyorsam ve bitmiş ürünleri çıkaramıyorsam bu işe yaramaz.” Bu yüzden altyapı Çin için çok önemli hale geldi.

Bunu yapmak için “yap, işlet, devret” modelini kullandılar. Birileri gelir, müzakere eder: biz bunu inşa edeceğiz, bir süre işleteceğiz. Bu süre, paramızı ve kârımızı geri almamıza izin verecek. Sonra devlete devredeceğiz. Bu vakalarda çok, çok zenginleşen pek çok insan oldu. Neden? Çünkü her projeyi tamamladıklarında paralarını ve kârlarını alıp başka bir yap-işlet-devret projesine yatırdılar. Bu, sert döviz rezervlerinin olmadığı dönemde altyapının kurulmasına çok yardımcı oldu.

Bu bir tür rönesansı başlattı. Çin’in büyük bir emek avantajı vardı. İnsanlar örgütlendi ve özellikle düşük uçta üretime başladılar. Bu bir dönemdi. Daha sonra Çin altyapısına daha fazla yatırım yapmaya başladı. Bu, bugün gördüğümüz sisteme yol açtı.

Şimdi Çin üçüncü aşama dediğim süreçte. Yüksek değerli çıktılar geliştirmeye çalışıyorlar. Neden? Çünkü yüksek değer daha yüksek marj taşır. Çin’in daha önce yaptığı ve hâlâ yaptığı işlerin çoğu düşük marjlıydı. Bu, ölçek ekonomilerine dayandıkları anlamına gelir.

Yaklaşık 23 yıl önce buraya geldiğimde C vitamini üreten bir fabrikaya gitmiştim ve şok olmuştum. Altı futbol sahası büyüklüğündeydi. “Bu kadar C vitaminini kimin için üretiyorsunuz?” dedim. Onlar ve iki rakiplerinin dünyadaki C vitamini üretiminin yüzde 98’ini kontrol ettiğini söylediler. Çok büyük miktarlarda çok düşük marjı kabul etmeye razıydılar. Pek çok işe böyle yaklaştılar.

Bugün Çin ekonomisini yukarı taşımak istiyor. Bunu da “yeni teknolojilerde lider olduğumuz yüksek uç mallara, üçüncül mallara yatırım yapacağız” diyerek yapıyor. Bunu 5G’de, 6G’de, elektrikli araçlarda, bataryalarda görüyoruz; liste uzayıp gidiyor. Neden? Çünkü bu şirketlerde çalışan insanlar daha fazla harcanabilir gelire sahip oluyor. Daha fazla harcanabilir gelir de Çin’in tüketim öncülüğündeki ekonomisini sürüklemesine olanak tanıyor. Bugün gerçekten oldukları yer burası.

Orta Sınıf, Demokrasi ve Toplum

Çin bu fikirleri nasıl örgütledi? Son 45 yıl ABD için neden bu kadar sarsıcı oldu? 1971’de ABD’de insanların yaklaşık yüzde 61’i orta sınıftı. Aynı ölçümü 2024’e taşırsanız bu oran sadece yüzde 40. Evet, üst orta sınıf kategorisinde bir artış oldu ama bu yüzde 21’lik kaybı uzaktan bile telafi etmedi. Bunun yalnızca yaklaşık üçte biri kadarını karşıladı. Amerika’nın orta sınıfında düşüş gördünüz.

Orta sınıf Amerikan demokrasisinin dayanağıdır. “Kendi ihtiyaçlarımı erteleyip toplumun ihtiyaçlarına yatırım yapacağım; belki çocuklarımın ve torunlarımın ihtiyaçları için” diyebilme kabiliyetidir. Bu artık büyük ölçüde yok. İnsanlar kendilerini çok savunmada hissediyor. Çok fazla insan maaştan maaşa yaşıyor. Böyle bir lüksleri yok.

Dolayısıyla ABD nostalji fikrinin yönlendirdiği bir yönde ilerliyor. Çin ise ilerleme arzusunun yönlendirdiği başka bir yönde gidiyor: daha iyi bir toplum yaratmaya çalışmak. Peki o toplum nedir?

Birçok insan bana bunu soruyor. Ben de şunu söylüyorum: ABD’den farklı olarak biz ideolojik olarak en iyi sisteme sahip olduğumuza inanıyoruz. Liberal demokratik kapitalizmin tek cevap olduğuna inanıyoruz. Bir cevap değil, tek cevap. Bu nedenle dünyanın barışçıl olması için bunun dünyaya dayatılması gerektiğini düşünüyoruz. Yıllardır insanlara söylediğimiz mantra bu: sadece bizim dediğimizi benimseyip yaparsanız her şey iyi olacak.

Ama aynı zamanda ülkeler, ideolojinin kulağa iyi geldiğini, fakat gerçekte Amerikan şirketlerinin ve hükümetinin bununla birlikte bir bedel etiketi getirdiğini fark etti. Malları ve hizmetleri alıyorlar, bu ekonomilere hükmediyorlar. Bazen doğrudan askeri gambot diplomasisiyle, bazen siyasi müdahaleyle, bazen de finansal ağları, para hareketini ve dolar hegemonyasını kontrol etme güçleriyle.

Çin ise “Hayır, bizim farklı bir fikrimiz var” diyor. Bizim fikrimiz, pastadan en büyük dilimi kimin alacağını bulmaya çalışmak değil, pastayı büyütmek. Bunun nedenleri basit. Şöyle diyorlar: dünya pastası büyürse ve biz üretim ucunun bir parçasıysak daha büyük pazarlara sahip oluruz. Daha büyük pazarlarımız diğer ülkeleri tamamlayıcıdır çünkü onların başarılı olmasını istiyoruz. Onlara sadece kaynakları çıkarmaları için değil, aynı zamanda mal satın alabilmeleri için de altyapı inşa etmelerinde yardım ediyoruz. Bu malların bir kısmı sürekli olarak Çin’de üretilecek, ama çoğu bu ülkelerde üretilecek.

Çin neden başka ülkelere iş ihraç etmek istesin? Çünkü insanlar işe sahip olduğunda harcanabilir gelirleri olur. Harcanabilir gelirleri olduğunda bir şeyler satın alırlar. Çin dünyayı gerçekten böyle görüyor.

Wang Huning ve Çin’in Stratejik Çizgisi

İdeolojik olarak tüm bunlar Çin için nasıl işliyor? Deng’den, sonra Jiang Zemin’den, sonra Hu Jintao’dan ve şimdi Xi Jinping’den bu yana bu çizgiyi nasıl koruyabildiler?

Baktığım kişilerden biri Wang Huning adlı bir isimdi. Dikkat çekici biri çünkü üniversite profesörüydü. Çin hükümetindeki normal yolu izlemedi. Normalde partiye katılır, uzak bir köye gönderilirsiniz ve yükselmeye çalışırsınız. Unutmayın, oraya 20 ile 22, belki 24 yaş arasında gidersiniz ve o zamandan 50’li yaşlarınızın ortasına kadar bu piramidin tepesine çıkmak için gerekli başarıyı göstermeniz gerekir. Bu acımasız bir süreçtir ama hepsi bundan geçer. Birinin yönetebilme kabiliyetini belirleyen turnusol testi gibidir; çünkü en dipten başlar ve kabiliyetlerini göstererek hızla basamakları tırmanmak zorundadır.

Wang Huning biraz farklı. Çin’deki en güçlü grup olan Daimi Komite’de. Yedi üyeden biri, ama tamamen planlama ve fikirlerle ilgili. Jiang Zemin’in baş danışmanlarından biri olarak katılıyor ve onun aracılığıyla bu politikaların birleşmeye başladığını görüyorsunuz. Bunları tek başına o yaptı demiyorum. Üç liderlik kuşağının parçası olduğunu ve bugün Daimi Komite’de bulunması nedeniyle açıkça çok etkili olduğunu söylüyorum.

Fikirleri nedir? Doğu ile Batı’yı birleştirmek. İlginçtir, Amerika’ya gitti ve yaklaşık altı ay orada kaldı, seyahat etti. Devrim döneminden hemen sonra Amerika’ya gelip bunu izleyen Fransız beyefendiye benzer bir durumdu; adını unutuyorum, aklıma sürekli Lafayette geliyor ama doğru isim o değil. ABD ve tutumları üzerine temel bir kitap yazmıştı. Bir kısmı olumluydu, bir kısmı bazı şeyleri sorguluyordu. Ama Amerika’ya bakmanın iyi bir yoluydu.

İlgileniyorsanız Wang Huning’in America Against America kitabını okumalısınız. Orada ABD’nin birçok yönünü över, ama bazı sorunlar da görür. “Açgözlülük iyidir” fikrini ve piyasaların büyüsünün bir şekilde her şeyi çözebileceği düşüncesini görür. Sanırım bunun gerçekten böyle olduğunu düşünmedi. Sonunda geri döner, bu kitabı yazar ve bu fikirleri geliştirmeye başlar.

Çin’in gelişimini bölebilirsiniz: önce ihracata dayalı ekonomi vardı. Sonra altyapı öncülüğündeki aşama geldi: hızlı tren, havaalanları, limanlar, köprüler ve benzeri çok sayıda yatırım. Şimdi ise üçüncül aşama var; yüksek kaliteli kalkınma ya da bunun öncülük ettiği süreç.

Wang Huning, ABD’deki bazı entelektüeller tarafından ifade edildiği biçimiyle Amerikan modernitesinin Çin’in modernite açısından istediği şey olmadığı fikrini geliştirdi. Modernite derken geleceğin tanımını ve gidilen yönü kastediyorum. Gelişmeyi çok önemli gördü: bağımlılık olmadan gelişme. Büyüme ve ulusal dayanıklılık istedi. Büyüme ulusal dayanıklılığı destekleyecekti, böylece Çin başkalarına bağımlı olmayacaktı.

Bu risk azaltma meselesi değil. Sadece, örneğin gıda konusunda, güvenceye almakla ilgilidir. Gıda güvenliği Çin’de devasa bir meseledir. Neden? Çünkü insanlar yemek zorunda. İnsanların hayatındaki zorunlulukları karşılamak zorundasınız ve başka ulusların kaprislerine ya da iradesine bağımlı olamazsınız. Bu çok temel bir şey.

Modernleşme konusunda ise parçalanma olmadan modernleşme istiyordu. Amerika’da gördüğü sorunlardan biri buydu. Muazzam bir parçalanma vardı. Sahip olanlar daha fazlasını alıyor, sahip olmayanlar daha azını alıyordu. Çok fazla siyasi kutuplaşma gördü ve bu yönde devam ederse bunun iyi sonuçlanmayacağı hissine sahipti. Bu yüzden bir ülkeyi nasıl bir arada tutacağınız konusunda çok kaygılı.

Onun sihirli iksiri değerlerdir. Bir ülke belli bir aşamaya geldiğinde insanların hayatını iyileştirmeniz gerekir. Bu başlı başına bir başarı olmalıdır ve mesele daha fazla para değildir. Temel ihtiyaçlarınız için yeterli paranız olmalı. Hayattan zevk alabilecek kadar harcayabilmelisiniz, ama bunun ötesinde fazlalığa ihtiyacınız yok. Zengin insanlar olmamalı demiyor. Sadece toplumdan ayrıcalıklı birkaç kişinin değil, herkesin yararlanması gerektiğini söylüyor.

Çin’de Güvenlik, Fırsat ve Toplumsal Deneyim

Bunu savunuyor. Çin’e gelirseniz ve Çin hakkında sorularınız varsa, lütfen hüküm vermeden önce Çin’e gidin. Bence oldukça şaşırırsınız. Buraya gelen çok sayıda ziyaretçim oluyor ve hep şunu söylüyorlar: “Vay canına, beklediğim gibi değilmiş. Gerçekten şaşırdım. Yanıltılmışım. Buradaki insanlar çok iyi, çok nazik, çok cömert. Sabah dörtte dışarıda yürüyebiliyorum. Sırt çantamı bisikletimin üstünde bırakabiliyorum; ertesi gün döndüğümde hâlâ orada oluyor. Çocuklar öğle yemeğine giderken dizüstü bilgisayarlarını sınıfta bırakıyor. Endişelenmiyorlar.”

Bu çok farklı bir güvenlik düzeyidir. Çin hükümeti açısından güvenli bir ortam sağlamak zorundasınız; yoksa hükümet olmanın ilk testini geçememişsiniz demektir. Fırsat sağlamalısınız ve adalet sağlamalısınız.

Wang Huning planın ortaya konmasında gerçekten etkili. Planlar artık onunla ilgili değil. Sanırım yalnızca bir röportaj verdi. Onunla konuşmuş insanları tanıyorum; zekâsından, fikirleri ifade etme kabiliyetinden çok etkilenmişler. Ama yaptığı şeyi, art arda gelen bu üç lider tarafından yapılan büyük konuşmalarda görebilirsiniz. Hepsi bu genel planlamanın parçasıydı.

Örneğin dört girişimden söz ediyoruz: güvenlik girişimi, ekonomik kalkınma girişimi, küresel yönetişim girişimi, medeniyet girişimi. Her biri iki yıl arayla açıklandı. Hepsi uzun vadeli planın parçasıydı. İnsanları bu fikre alıştırmak, onu öğretmek, sonra bir sonraki parçaya, sonra diğerine geçmek. Neden? Çünkü fikirleri kabul ettirmek zaman alır. İnsanların onlara alışması zaman alır. Büyük bir insan grubuna aynı anda bir sürü fikir fırlatmazsınız; bazen anlamaları çok zor olabilir.

Gördüğünüz gibi her iki yılda bir yapbozun başka bir parçasını piyasaya sürüyorlar. Bu da Çin içindeki insanların ve Çin dışında dinleyenlerin gidilen genel yönü anlamasına izin veriyor.

Çin Ekonomisinde Üretim, Enerji ve Otomasyon

Çin ekonomisi açısından yaptıkları bir dizi şey var. Öncelikle sahip oldukları üretimden vazgeçmek istemiyorlar. Ama özellikle düşük marjlı alanlarda rekabetçi olmak için, çok işgücü kullanamayacakları yerlerde robotik ve otomasyonla maliyetleri düşürmek istiyorlar.

Çin’de elektrik dünyadaki en düşük maliyetliler arasında. Elektrik her şeyin büyük bir parçasıdır. Örneğin bir somun ekmeğin maliyetinin yüzde 15 ila yüzde 25’idir. Gübreyi, tüm makine girdilerini, plastiği, lojistiği ve maliyetleri toplamaya başladığınızda bu böyledir; neredeyse her şey için de geçerlidir. Yeterli ve çok ucuz bir enerji, özellikle elektrik arzınız yoksa çok verimli üretim yapamazsınız.

Bunun da ötesinde dijital devrimi bunu sürüklemek için kullanıyorlar. Fabrikalarını otomatikleştiriyorlar. Lojistiği otomatikleştiriyorlar. Siparişin alındığı andan teslim edildiği ana kadar. Hatta satış sonrası hizmetler bile artık büyük ölçüde otomasyona bağlı. Çin her yıl dünyadaki robotların yarısından fazlasını kuruyor. Bunu yıllardır yapıyorlar. Ayrıca robotların kendilerini geliştirme fikrini de ileri taşıyorlar.

Sadece 2025 Yeni Yıl galasına bakmanız yeterli; sanırım Çin’in yaklaşık yüzde 80’i izliyor. Robotlar o zaman sallantılı küçük şeyler gibiydi. İlginçti, biraz sevimliydi ama gerçekten bir şey yapacak gibi görünmüyorlardı. Bir yıl sonra takla atıyorlar, senkronize dans ediyorlar ve son derece kabiliyetli görünüyorlar. Bunların hepsi bir yılda oldu.

Çin ilerlemeye devam ediyor. Yeni teknoloji geliştirmek istiyorlar ama paylaşmaya da istekliler. Bu, Belt and Road Initiative’e bağlanıyor. 2013’te fikri ortaya attılar. 2015’te gerçekten başladı. 2015’ten bu yana buna yaklaşık 1,4 trilyon dolar yatırdılar. Bu çoğunlukla altyapı üzerineydi: limanlar, köprüler ve daha önce bahsettiğim şeyler. Neden önemli olduğunu anlattım.

Bu yıl Xi Jinping “Zamanı geldi. Temel yapıyı kurduk. Şimdi renklendirme zamanı” dedi. Birisi bana “renklendirme ne demek?” diye sordu. Bu, tüm bu limanlar ve köprülerle birlikte gerçek ekonomik kalkınmanın olması gerektiği anlamına gelir. Ekonomik kalkınma bölgeleri olmalı. Etrafında fabrikalar olmalı. Limanınız varsa onu bir şeyler satmak için de kullanabilirsiniz. Sadece kaynak ihraç etmek istemezsiniz. Değer zincirinde yukarı tırmanmalısınız ki ülkeniz için daha fazla değer elde edesiniz.

Bu işler yaratır. İşler gelir yaratır, yerel ekonomiyi büyütür, uluslararası ekonomiyi büyütür. Pastayı büyütmekten kastettiğim buydu. Basit. Çin bunun parçası olarak şunu söyledi: “Teknolojiyi sizinle paylaşmaya ve birlikte geliştirmeye hazırız.” Bu ülkeler için son derece cazip.

Çin’deki birçok büyükelçiyle konuşuyorum. Onlara soruyorum: “ABD’ye benzer bir şeyiniz var mı?” “Hayır” diyorlar. “ABD ilaç şirketleri geliştirme yapmayacak. Belki ülkemizde bir şey üretmek için fabrika kurarlar, çünkü daha ucuzdur; ama geri kalan her şey mülkiyet altındadır ve fikir bunu onlardan satın almamızdır.” Çin’de ise “Ortak girişim yapabiliriz; sadece fikri mülkiyete sahip olmakla kalmayacak, ondan yararlanacaksınız” diyorlar.

Çin bunun bu ülkelerle sağlam bağlar kurmanın ve dediğim gibi ekonomilerini büyütmelerine yardım etmenin iyi bir yolu olduğuna inanıyor. Yükselen dalga bütün gemileri kaldırır diyorlar. Bu çok farklı ve çok ileriye dönük.

Siyaset Kilitliyken Ekonomi Köprü Olabilir mi?

Özünde Chinaomics 3.0 üzerine o makaleyi bu yüzden yazdım. Bu iki büyük gücün nerede olduğunu, aldıkları çok farklı yaklaşımları ifade etmek istedim: biri nostaljik, biri ileriye dönük; biri kapsayıcı, biri dışlayıcı. Sonra da “Peki muhtemelen ne olacak?” dedim.

Gerçek şu ki bu noktada siyaset kolayca onarılmayacak. ABD’nin Çin’e yaklaşacağını ya da Çin’in ABD’ye yaklaşacağını görmeyeceksiniz. İkisi de kendi rotalarına kilitlenmiş durumda. Bunun sonuçlarını gördük.

Peki dünyanın tamamen dağılmasını engellemek için hangi köprüler mevcut? Bunun ekonomi olduğuna ve belli ölçüde kültür, insan etkileşimi gibi şeyler olduğuna inanıyorum. Son zamanlarda insanlara şunu söylüyorum: siyaseti tartışmaktan memnuniyet duyarım, ama bunun birçok insanın fikrini değiştireceğini sanmıyorum. Eminim siz de her gün gerçeği söylediğinizde ve bir şekilde dinlemesi gereken insanların dinlemediğini gördüğünüzde bunu fark etmişsinizdir.

Ama ekonomi ve halklar arası diplomaside bir yol olduğunu düşünüyorum. ABD’ye bakıyorum; şu anda World Cup var. Birçok insan, özellikle COVID sonrası dönemde, Avrupalılar ve başka yerlerden gelen insanlar hakkında tuhaf fikirlere sahipti. Sonra birden onları görüyorlar ve herkes futboldan, yani ABD’de dediğimiz gibi soccer’dan keyif alıyor. Birden “Bu insanlar harika, iyi insanlar” diyorlar. Evet, her şey kusursuz değil. Bazen küçük sürtüşmeler oluyor ya da insanlar fazla taşkınlaşıyor. Ama havalı, komik ve ilginçler.

Buna daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki bu şüphe ve güven eksikliği, hükümetlerin ve propagandalarının yönlendirdiği bir şey. Kendi gerekli gördükleri şeyleri yapmak için insanları etkiliyorlar ve ne yazık ki bu insanlara bulaşıyor. İnsanlar “o insanlar bizim gibi değil” diye düşünmeye başlıyor. ABD’de kendilerine benzemeyen herkesi sınır dışı etmekten yana olan insanlara bakın. Bu iyi bir şey değil.

Bence böyle şeyler fark yaratabilir. Sonra insanlar ekonomik olarak gerekli yollar olduğunu fark ettiğinde başka bir şey olur. ABD yılda 4,3 trilyon dolarlık ithalat yapıyor. Tükettiğimiz her şeyin yaklaşık dörtte biri bu. Bunu ikame etmeyeceğiz. Bunu yapmak için fabrikalar kurmayacağız. Kursak bile mallar o kadar pahalı olur ki bugünkünden daha az harcanabilir gelirimiz olur. Şu anda zaten yeterli geliri olmayan çok insan var.

Umarım bir noktada bunu fark ederler. Ama siyasete güvenmiyorum. Gerçekten bu işin ekonomisine güveniyorum.

Karl Polanyi ve Piyasanın Toplumdan Kopması

Sunucu: Ekonominin topluma hizmet etmesi gerektiğinden söz ettiğinizde Karl Polanyi’yi düşünmeden edemiyorum. Bu konuda en iyi literatürlerden bazılarını o yazdı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra esasen şu noktayı ortaya koyuyordu: Sanayi Devrimi’nden sonra kapitalizmdeki temel zorluk, her şeyi yalnızca piyasaya bırakırsanız bunun toplumdan kopacağı ve toplumun sadece bir uzantıya dönüşeceğiydi. Piyasa verimliliği nereye giderse toplum da oraya uyum sağlamak zorunda kalacaktı. Kapitalizmin gücünü sorumlu bir şekilde yönetememe durumu, radikal alternatiflerin yükselişine yol açtı. Hitler’e, Stalin’e işaret ediyordu.

Gittiğimiz yön de buymuş gibi geliyor. Ulusların ekonomileri olması gerekiyordu. Yani “işte toplumumuz; ekonomiyi verimlilik için, elbette topluma da hizmet edecek şekilde düzenleyelim.” Ama neoliberal ekonomiyle, piyasaya müdahale edilemeyeceği düşüncesiyle bu neredeyse dine dönüştü. Giderek ulusu olan ekonomilere dönüştük.

Özellikle ABD bu konuda öne çıktı. Çok sayıda uyarı işareti çıkmalıydı. Örneğin küreselleşme döneminden sonra birçok işin ihraç edildiğini, Orta Amerika’daki birçok yerin, şehirlerin ve kasabaların öldüğünü gördüklerinde. İşler gidiyordu. “Toplumu herkes için daha iyi hale nasıl getirebiliriz?” demek yerine gazetelerde “Çözüm U-Haul” gibi yazılar çıkmaya başladı. Yani piyasaya uyum sağlamıyorsun; U-Haul kirala ve taşın. Oradan çık. Bu, bölgeyi nüfussuzlaştırmak demek.

Bu yazıları okuduğumda “Karl Polanyi’nin yazdığı şey tam da bu” diye düşündüm. Toplumun tahrip edilmesine izin veriyorsunuz çünkü ekonomi düzgün bir şekilde topluma hizmet etmiyor. Onun noktası şuydu: yalnızca ekonomik verimliliğin peşinden giderseniz bir noktada oligarşiyi inşa eder, toplumu parçalarsınız ve sonuçları gelir.

Çin İmparatorluk Cazibesine Direnebilir mi?

Size sormak istediğim soru, Çin’in imparatorluk cazibesinden kaçınabileceği konusunda ne kadar iyimser olduğunuz. Yani Amerika ile aynı yoldan gitmemesi. Çünkü siyasi realistler olarak çoğu zaman gücün niyetleri etkileyeceğini düşünürüz.

Daha önce de bahsettiğiniz gibi, benim en sevdiğim siyasal iktisatçı Friedrich List’tir. 19. yüzyılın ilk yarısında Britanyalılar ile Amerikalılar arasında büyük bir fark olduğunu söylüyordu. Britanyalıların imparatorluğu üç ayak üzerinde kurabildiğini söylüyordu. Birincisi teknoloji ve sanayide hâkimiyet kurmalarıydı. İkincisi, dünyanın tüm okyanuslarını, yani dünyanın fiziksel bağlantısallığını kontrol etmeleriydi. Sonuncusu da finansal bağlantısallıktı: ana bankalara ve kullanılan para birimine sahip olmaları.

Friedrich List, 19. yüzyıl başındaki American System’in tamamen farklı bir sistem olduğunu savunuyordu. Aynı üç ayağa dayanıyordu ama özgürlük ve egemenlik peşindeydi. Bunu Britanya ile karşılaştırıyordu. Amerikalıların imalat tabanlarını geliştirdiğini, limanları ve yolları inşa ettiğini, ulusal banka geliştirdiğini söylüyordu. Bu egemenlik ve özünde anti-hegemonik güç olacaktı.

Bugün bunu okuduğunuzda, Çin hakkında çoğu zaman konuşma biçimimize benziyor. Ama 1898’e, Amerikalıların İspanyollara karşı savaşı kazandığı döneme neredeyse tarih koyabilirsiniz. O zaman bütün bu sömürge mülklerini edindiklerini ve birden Pasifik’i kontrol etmenin hedef haline geldiğini gördünüz. Birden yabancı pazarlara hükmetmek zorunda kaldılar ve bu da toprak kazanımlarını içeriyordu. Aynı üç ayak, anti-hegemonya için kullanılırken yavaş yavaş hegemonya araçlarına dönüştü. Özellikle Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin tüm denizleri kontrol etmesi, teknoloji endüstrilerine hâkim olması ve elbette dünya para birimleri ile kalkınma bankalarını tekelleştirmesiyle.

Bu noktada ABD, bence Britanya İmparatorluğu’nun tam bir kopyası haline gelmişti. Şimdi sormamın nedeni, Çin’in de American System’in ve ondan önce Britanya’nın aynı üç ayağını takip ettiğini görmemiz. Birinci ayak var: sanayi ve teknoloji liderliği. İkincisi Belt and Road Initiative ile dünyayı birbirine bağlamak. Son ayak da elbette finansal yön: ulusal bankalar, para birimi, ödeme sistemleri geliştirmek.

Eğer bu anti-hegemonikse tamam. Ama güç dağılımı niyetleri etkiliyorsa hegemonya sonrasında ne olur? Clean Break ve verdiğiniz diğer örneklerin 1990’larda, yani denge unsuru olan Sovyetler Birliği ortadan kalktıktan hemen sonra ortaya çıkması tesadüf değil. Amerika dengelenmediğinde birden tüm dünya üzerinde, nedense tüm insanlığın yararı için, hâkimiyet kurma fikirleri ortaya çıktı. Bugün kulağa şaka gibi geliyor ama 1990’larda çoğu insan buna inanıyordu. Bu, tüm uygarlıkları yok etmeyi ve bütün bu soykırımları desteklemeyi savunmalarından önceydi.

Temel sorum şu: Çin’in imparatorluğun cazibesine direnme kabiliyeti konusunda size ne iyimserlik veriyor? Mearsheimer’ın argümanı, bunun nihai güvenlik olacağı yönünde olurdu. Dünyaya hükmederseniz tamamen güvende olursunuz. Elbette sizin de söylediğiniz gibi imparatorluk yozlaştırır. Dışarıda imparatorluksanız içeride iyi yönetişim bir hayaldir; dağılır. İmparatorluğun Çin için iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. Ama büyük bir cazibesi var. Çok uzun bir soru oldu: Çin buna nasıl direnebilir?

Çin’in Tarih Bilinci ve İdeoloji İhraç Etmemesi

Einar Tangen: Bence bu kesinlikle güncel bir konu. İşin komik yanı şu: 2005’te Çin’e taşındım çünkü “Eğer yaşamımda bir rönesans olacaksa burada olacak” dedim. Hayal kırıklığına uğramadım.

Ayrıca eyaletimin uluslararası ticaret konseyinin başkanıydım ve hükümette oldukça üst düzey bazı insanlarla tanışma fırsatım oldu. Onlara söylediğim şeylerden biri şuydu: “Ekonominiz ve benzeri konularda doğru yoldaymışsınız gibi görünüyorsunuz. Sisteminiz farklı ama size uyuyor gibi görünüyor. Pürüzlü tarafları var ama Çin’in yükseldiğini görüyorum.” Bu 2006, 2007, 2008 civarıydı. “Umarım tarihi incelersiniz” dedim. Çünkü mesele sadece Great Britain değil. Bütün imparatorluklara geriye dönüp bakarsanız hep aynıydı. Ticaretle başladılar, sonra ticaret elde etmek için güç haline geldiler ve sonra elbette bunu Tanrı, altın ya da elde ne varsa onunla meşrulaştırdılar. “Umarım bizim gibi olmazsınız” dedim.

Çin hakkında kayda değer birkaç şey var. Birincisi, dediğim gibi bizi nostalji yönlendiriyor. Çin’in de bir ölçüde buna kapıldığını düşünebilirsiniz çünkü “yeniden canlanma” diyorlar. Ekonomimizi yeniden canlandırmak istiyoruz fikri. Ama bu illa nostalji değildir. Bunun anlamı, ilerlemek için yeni şeyler yapmak zorunda olduğumuzun kabulüdür. Bu tamamen tarihle ilgilidir.

Örneğin hükümette oldukça üst düzey biriyle konuşursam, klasik anlamda eğitimli olduklarını görürüm. Bütün şairleri bilirler. Edebiyatı, tarihi bilirler. Sürekli parti okuluna giderler. Her yıl almaları zorunlu dersler vardır. Bunun bir parçası olarak tarihleri öğretilir. Elbette bu, onların getirdiği yorumdur. Ama Çin’in tarihini öğrenirler; sadece öğrenmekle kalmazlar, özellikle daha üst düzeylere çıktıkça tarihin gücünün tamamen bilincindedirler. Bunu geleceğe rehber olarak kullanırlar.

Örneğin Donald Trump ile ilişkide onun işlemsel olduğunu anladılar. Onunla nasıl başa çıkacaklarını uzun uzun düşündüler. Tarihlerinde ona benzeyen insanların örneklerini buldular. Bu onları biraz benzersiz kılıyor. Çünkü bir tarih profesörü olarak bildiğiniz gibi, tarihi gerçekten inceler ve ondan öğrenirseniz aynı hataları tekrarlama olasılığınız azalır.

Bence bundan öğrenmeye devam ediyorlar. Bunu öğretmeye istekli oldukları ve dünyanın anlaşılmasında bu merkezi olduğu sürece iyi gideceklerini düşünüyorum.

İkinci olarak, ideoloji dayatmıyorlar. Biz dayatıyoruz. Bunun bir nedeni de ideolojiyi savunmacı doğası nedeniyle dayatmamız. Neden bütün bu korkunç şeyleri yaptık? Aslında doğru neden için yaptık, sizin de belirttiğiniz gibi daha büyük iyilik için. Omlet yapmak için yumurta kırmak gerekir. Omlet istiyorsanız gerekeni yapmaya istekli olmalısınız.

Ama bunun içinin boşaldığını düşünüyorum. Çin bunu yapmıyor. “Bizim örneğimizi izlemelisiniz” demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Elbette, bizim gelişme biçimimizden ülkenizde işe yarayacak bir şey olduğunu düşünüyorsanız buyurun. Bunun üzerinde fikri mülkiyet iddiamız yok. Gerekli olanı yapın.”

Egemenlik fikri şu: her ülke kültürlerin, tarihin, farklı insanların ve farklı dillerin karmaşık bir mozaiği olduğu için kendi yoluna sahip olmalıdır. Bu kalıp kesim değildir. Herkese tek beden değildir. Bu biraz farklıdır. İdeolojinizi insanlara dayatmak istemiyorsanız, savaş gemilerinizle oraya koşup doğru şeyi yapmaları için onları kan revan içinde bırakmanıza gerek yoktur.

Çin’in Bürokratik Liderlik Sistemi

Son nokta şu: Çin’in sistemi şimdiye kadar liderliğe uzanan profesyonel bir bürokrat sınıfına sahip. Bürokrasi hayranı değilim ve çok dikkatle izlenmeleri gerekir. Ama bürokrasiden geçenler, dediğim gibi, 22-24 yaşlarında başlar ve 54 yaşına gelindiğinde devam edip etmeyeceğinize ya da temelde emekli olup olmayacağınıza karar verilir. Yukarı çıkış acımasızdır. Bu bir piramittir. Milyonlarla başlar, en tepede bir kişi, yedi kişi, sonra 25 kişi ve benzeri kalır. Tepede fazla yer yoktur. Bu, yukarı çıkanların genellikle son derece kabiliyetli olduğu anlamına gelir.

Ama her sistemde şunu kabul etmeniz gerekir: lider ne kadar güçlü olursa hükümet o kadar zayıf olur. Bunu her şey kötü anlamında söylemiyorum. Sadece çok güçlü ve baskın bir hükümetiniz olduğunda yeni fikirlerin kendilerini ifade etmesinin zorlaştığını görüyorum. Çin hükümeti bunların, geçiş meselesinin ve bütün bu şeylerin gayet farkında. Bunları düşünüyorlar; kafalarını kuma gömüp “geçer” demiyorlar. Hayır, bu şeylerin doğal yolu.

Bu uzun uzun şunu söylemenin yolu: Çin’in sistemi ortalamada, tanıdığım çoğu ülkeden daha iyi ve halka hizmet etmekle daha ilgili insanlar üretiyor. Bunu düşünmenizi istiyorum. Amerika liderlerini nasıl hazırlıyor? İşsiz, çalıştırılamaz biri olabilirsiniz; hayvan yakalama görevliliğine aday olursunuz, sonra belediye başkanlığına, sonra Senato’ya, sonra başkan olursunuz.

Bu kulağa harika bir hikâye gibi geliyor. Clinton’ın çok mütevazı başlangıçlardan ABD Başkanı’na yükseldiği açıktır. Horatio Alger hikâyesi gibi geliyor. Ama gerçekten hazırlanmışlar mıydı? Clinton’ın durumunda çoğundan daha hazırlıklıydı çünkü vali olmuştu. Ama Obama, bence çok ahlaklı, çok iyi bir insan ve harika bir konuşmacı olmasına rağmen, başkan olmadan önce gerçekten hiçbir şey yönetmemişti. Bu onun için sorun haline geldi. Başkan olmaya hazır değildi.

İroni şu ki bugün harika bir başkan olurdu çünkü deneyime sahip. Bürokrasinin nasıl işlediğini ve özellikle askeri konularda onu nasıl şaşırttığını anlıyor. Oval Office’te her gün oturduğunuzda, göğsünde büyük yıldızlar olan, çok sayıda dereceye sahip, çok zeki insanlar içeri gelir ve Amerika’nın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri konusunda zaman içinde sizi temelde beyin yıkamaya uğratırlar. Onlara inanırsınız çünkü bağımsız bir referans duygunuz yoktur. Hele ki bir örgütleyiciyken, sonra eyalet senatörü, sonra ABD Kongresi üyesi olup ardından başkan olduysanız.

Yükseliş hızlıydı ama bu onu Amerika’daki en karmaşık pozisyona hazırlamadı. Çin’de ise o konuma ulaşacaksanız birçok kez sıkıntıdan geçmişsinizdir. Çin’in nasıl işlediğini tam olarak bilirsiniz. Sistemlerinin nasıl çalıştığını bilirsiniz. Bürokrasinin sınırlarını ve faydalarını bilirsiniz.

Ayrıca sanılanın aksine Xi Jinping gelecekte iktidarda olacak herkesi aday göstermeyecek. Bu kolektif bir karar alma sürecidir. Çok karmaşıktır. Oradaki insanlar arasında lobi faaliyeti vardır, ama kötü ve geçimsiz biri olup yükseltilmeniz mümkün değildir; çünkü öyle biriyseniz kimse sizi sevmez.

Bunu söylememeliyim belki ama Ted Cruz örneğini düşünün. Ted Cruz ile tanışmış herkes ondan hoşlanmadığını söyler. “Evet, zeki biri ama pek sevilecek biri değil” derler. Çin’de onun bulunduğu duruma gelmesinin hiçbir yolu yoktu. Birincisi, yaptığı şeyi yapacak deneyime gerçekten sahip değil. Tucker Carlson ile röportajında gördüğümüz gibi iyi bilgilenmiş değil. İran’da 92 milyon insan olduğunu bilmiyordu. “Saldırmayı severim. Ben İsrail senatörüyüm” gibi şeyler söylüyor. Çin’de birinin onun söylediklerinin onda birini bile söyleyip herhangi bir güç konumunda olmasını hayal bile edemiyorum.

Farklı bir sistemleri var. Bunun sınırları var. Ama aynı zamanda sürekli bir uyarı da var. Bu, insan doğasının gücü sayesinde. Bugün bazen en üstte değil ama orta seviyede, Çin’in başarılarıyla hiçbir ilgisi olmayan insanları görüyorum. Zor dönemlerde, Cultural Revolution gibi süreçlerden geçilirken hiçbir katkıları yoktu. Yine de bir şekilde Çin’in başarılarının mantosunu üstleniyorlar. Bunu çok kişisel alıyorlar ve birçok durumda çok şahinleşiyorlar. “Herkese ders vermeliyiz. Güçlüyüz. Çin’in kim olduğunu bilmelisiniz” diyorlar.

Bu tür konuşmalar beni endişelendiriyor. Ama dediğim gibi, sürekli yukarı çıkan en üst düzey insanlar genellikle bu görüşleri yansıtmaz. Dediğim gibi tarih temelli olma eğilimindedirler. İyi bir geleceğin çatışma içermediğinden çok emindirler. Çin, başka ulusların başlattığı dünyadaki tüm bu saçmalıkları yatıştırmaya çalışmaya devam ediyor.

Popülizm, Üstünlük Havası ve Geleceğin Belirsizliği

Evet, bu sürekli tehlikenin var olduğunu düşünüyorum. Bunu görmezden gelirseniz gerçekten başınız belaya girer. Bunu yapamazsınız. Avrupa’da Alternative für Deutschland, AfD ve özünde faşist eğilimleri olan sağ partilerin popülist programlarla yükseldiğini görüyoruz. Liderleri yönetme kabiliyetine sahip mi? Daha önce hiç yönetmişler mi? Hayır. İktidara gelmek için vaatlerde bulunacaklar, ama onları nasıl tutacakları hakkında hiçbir fikirleri olmayacak.

Bunu Argentina’da Milei’de görebilirsiniz. Donald Trump dahil her yerde görebilirsiniz. Verdiği tüm vaatleri nasıl yerine getireceğine dair hiçbir fikri yok. Aslında şimdi vaat ettiği her şeyin tersine gittiği bir konumda. Sağlık hizmetleri daha pahalı. Fiyatlar arttı. Benzin arttı. Sonsuz savaşlar devam ediyor. Amerika’ya gerçek işleri geri getirmeye hiç dikkat etmiyor. O bütün hikâye başarısız oldu.

Tehlike burada. Peki Çin buna nasıl tepki veriyor? “Biz üstünüz” diye mi düşünüyor? Bence üstünlük havasına bürünmek en büyük zayıflıktır. Gerçekten özgüvenli olup üstün davranan çok az insan tanıyorum. Bunu gerçekten söylüyorum. Sizi üstün olduklarına ikna etmeye çalışan insanların genellikle özdeğer sorunları olduğundan şüphelenirim; yetersizliklerini güçlü olduklarına sizi ikna ederek örtmeye çalışırlar. Gerçekten güçlüyseniz argümanlarınıza dayanırsınız, örnekler verirsiniz, bir şeyler yaparsınız. Bunun hakkında o kadar çok konuşmazsınız.

Çinlilerin meselelere yaklaşımında çok daha uzun bir raf ömrü olduğunu düşünüyorum. Ama gelecek bilinmez. Dediğim gibi bu sürekli bir mücadele. Kesin bildiğimiz tek şey daha fazla değişim olacağı. Bu değişimler geldiğinde, buna yanıt verecek kadar dinamik bir sisteme sahip olmanız gerekir.

Bence Çin, dünya ekonomisinin dinamiklerine, toplum ve siyaset açısından gidilen yöne yanıt veriyor. ABD ise, dediğim gibi, nostalji nedeniyle yalnızca içeride çökmekte olan bir toplumun gerçekleriyle değil, aynı zamanda devasa borçlarıyla da yüzleşemiyor. Şu anda bu borçları geri ödeme konusunda hiçbir konuşma yok. Bu beni endişelendiriyor çünkü büyüyecekler. Bu yılın sonunda 40 trilyon doların çok üzerinde olacağız ve ideolojik çizgilerde bunu dert eden birkaç kişi dışında kimse gözünü bile kırpmıyor. Üstelik onlar da karşı olduklarını söyledikleri şeylere oy vermeye devam ediyor. Siyaset bu.

Dijital Devrim ve Yeni Ekonomiye Hazırlık

ABD ve Çin nedeniyle sadece siyasi olarak değil, teknoloji açısından da bir değişim döneminin içindeyiz. Dijital devrim, sıradan insanları etkileme biçimi açısından benim gözümde Sanayi Devrimi kadar büyük. Buna nasıl uyum sağlanacağı, insanların bu yeni ekonominin parçası olabilmeleri için nasıl eğitileceği ve ekonominin nasıl işleyeceği konusunda yeni fikirlere ihtiyaç var.

İnsanları haftada üç buçuk gün çalıştırdığımız ama yedi gün işleyen bir ekonomi yürüttüğümüz yeni bir sistemimiz mi olacak? Üç vardiya olur ve ne zaman uyuyup uyandığınız fark etmez; temelde tüm hizmetler kullanılabilir olur. Böylece ekonomik faaliyetinizi yayarsınız.

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için giderek daha az emek gerekecek. Gıda, yeterli ekilebilir arazi olduğu varsayımıyla, eskisine kıyasla çok daha az sayıda insanla üretilebilir. Çin’de hâlâ insanların yaklaşık yüzde 30’u tarımda. ABD’de bu oran yüzde 2’nin altında. Yüksek düzeyde otomatikleşmiş durumda. Ama bu fırsat var. Buradan çıkan emek başka yerlere yayılabilir, fakat eğitilmeleri gerekir. Ne yapabileceklerini düşünmeye başlamalısınız. Sonra onlara bunu nasıl yapacaklarını göstermelisiniz.

Başka birçok alan da var. Örneğin inşaat. Bir binayı yazdırırsam ve duvar ustalarına, bütün bu tür şeylere ihtiyaç duymazsam, onlarla ne yapacağız? Bence Çin çok ileriye dönük davranıyor. Bunun hakkında çok konuşmuyorlar ama daha fazla yatırım yapıyorlar ve daha fazla insanı gelecekte fırsatların olacağı alanlara yönlendiriyorlar. Üniversite mezunlarına sahip olduklarından emin oluyorlar. Ama akademik programları da elden geçiriyorlar ki bu insanlar mezun olduklarında daha uyumlu olsun ve iyi iş beklentilerine sahip olsun.

Hükümet sadece güvenlik yaratmaktan sorumlu değildir. İnsanları toplumun üretken parçaları olmaya hazırlamaktan da sorumludur. İnsanları birbirinin yerine geçirilebilir görmek değil; insanların ilgi ve yeteneklerini tatmin edici bir hayat sürebilecekleri alanlarla eşleştirmeye çalışmak. Bu da en az o kadar önemlidir. Mesele sadece fazladan gelirim olması değildir. İşe dönüp yaptığım şeyde değer görmem, başkalarının da değer görmesi ve bu değerin bana ödeme olarak dönmesidir.

Halklarına ve onların geleceğine uyum sağlayıp bunu temin edebilen hükümetlerin çok iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Mesele insanlara bir şeyler vermek değildir. Bu üretken değildir. Transfer yapıyorsunuz. Transfer edilecek yeterli servet varsa tamam. Bazı durumlarda insanların ihtiyacı vardır; yapabileceğiniz tek şey transferdir. Bir kişi dört uzvunu kullanamıyorsa çalışamaz ya da ekstra desteğe ihtiyaç duyar. Evet, toplum üzerinde biraz yük olur ama onları öylece terk edemezsiniz. Belki de toplumun yolu budur.

Kapanış

Sunucu: Hayır, ben de bunun artık ileriye doğru tüm toplumlar için temel bir zorluk olduğunu söyleyecektim: ortaya çıkan yeni ekonomilerden gelen yaratıcı yıkım. Her neyse, hafta sonu bu kadar erken saatte geldiğiniz için teşekkür etmek istedim. Çok takdir ediyorum. Teşekkürler.

Einar Tangen: Teşekkür ederim. Size en iyisini dilerim.

Hı hı.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol