Einar Tangen: ABD’nin Enerji ve Abluka Stratejisi Dünyayı Gıda Krizi ve Savaş Riskine Sürüklüyor
İngilizce yapılan söyleşide Glenn Diesen, Taihe Institute ve Center for International Governance Innovation kıdemli araştırmacısı Einar Tangen ile Donald Trump-Xi Jinping görüşmesi beklentilerini, ABD’nin enerji politikalarını, İran savaşı sonrası küresel ekonomi risklerini, deniz ablukalarını, Çin’in stratejisini ve Avrupa’nın Rusya ile olası savaş rotasını konuştu. Tangen, ABD’nin küresel hâkimiyeti koruma çabasının enerji, gıda, ticaret ve güvenlik alanlarında ciddi sarsıntılar yarattığını, Çin’in ise daha uzun vadeli ve istikrar odaklı bir yaklaşım izlediğini savundu.
Trump-Xi Görüşmesinden Büyük Bir Sonuç Beklenmiyor
Diesen, ilk olarak bu ay yapılması beklenen Xi Jinping ve Donald Trump görüşmesinden ne beklenmesi gerektiğini sordu. Tangen, görüşmeden “çok az somut sonuç” beklediğini söyledi. Çin’in ABD’ye yönelik stratejisinin, daha önce de konuştukları gibi, angajmanı sürdürmek olduğunu belirtti.
“Çin’in ABD’ye yönelik stratejisi angajmanı sürdürmek; Trump’ın İran’da olduğu gibi köşeye sıkışıp onarılamayacak bir şey yapmasını istemiyorlar,” diyen Einar Tangen, görüşmenin kapsamının beklediğinden de daraldığını açıkladı. Kaliforniya’da yapılan hazırlık toplantısında Trump tarafının yeterince hazırlıklı görünmediğini, taleplerin “maksimalist” olduğunu söyledi. ABD tarafının Çin’den Hürmüz Boğazı gibi konularda yardım istediğini, ancak bunların “başlangıç noktası bile olmayan” talepler olduğunu belirtti.
Tangen’e göre Çin, Tayvan meselesinin “kırmızı çizgi” olarak gündeme geleceğini işaret etti. Bunun dışında Çin’in ABD’den tahıl, gaz ya da petrol alımı gibi sınırlı jestlerle Trump’a iç kamuoyunda “zafer ilan etme” imkânı verebileceğini söyledi. Ancak bunun geniş kapsamlı bir anlaşma anlamına gelmeyeceğini vurguladı.
Enerji Kontrolü ve ABD’nin Küresel Stratejisi
Diesen, ABD’nin Ukrayna savaşı yoluyla Avrupa’yı Rus enerjisinden kopardığını ve Amerikan enerjisine bağımlı hâle getirdiğini, şimdi benzer bir sürecin Doğu Asya için de gündeme geldiğini söyledi. Tangen, ABD’nin enerji stratejisinin her zaman “kontrol” üzerine kurulu olduğunu savundu. 1973 krizinden sonra petrodolar sisteminin ortaya çıkışını buna örnek gösterdi.
“ABD’nin enerjiye yaklaşımı her zaman kontrolle ilgili oldu,” diyen Tangen, “1973 krizinden sonra petrodolar bunun içindi; limondan limonata yapmaya çalıştılar” değerlendirmesini yaptı. Ancak bunun büyük borçlanmaya ve ABD’nin bugün karşı karşıya olduğu “devasa borç bombasına” katkı sağladığını söyledi.
Tangen, son dönemde hedefin yalnızca Rusya olmadığını, Çin’in yükselişini petrol ithalatına müdahale ederek sınırlama fikrinin Washington’da güçlü olduğunu belirtti. Nijerya, Venezuela ve İran’a yönelik baskıları; Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı ve Kızıldeniz çevresindeki dar geçitlere ilişkin tartışmaları bu bağlamda değerlendirdi.
Ona göre Washington’daki basit varsayım, Çin’in petrolünün kesilmesi hâlinde ekonomisinin duracağı yönünde. Ancak Tangen, zamanın dinamik olduğunu; Rusya’nın büyük petrol ve gaz rezervlerine sahip bulunduğunu, Çin’in de kesintiye açık kaynaklardan uzaklaşıp Rusya, Orta Asya ülkeleri ve dost ülkeler üzerinden boru hatlarına yönelebileceğini söyledi.
Petrol Fiyatları, Yenilenebilir Enerji ve Talep Yıkımı
Tangen, ABD’nin daha fazla petrol ve gaz satmasının ülke ekonomisi için sanıldığı kadar belirleyici olmadığını, asıl önemli meselenin küresel petrol fiyatları olduğunu söyledi. Petrol fiyatlarının uluslararası belirlendiğini ve yükseldikçe enflasyonu artırdığını vurguladı. Petrol şirketlerinin mevcut stoklarını daha yüksek fiyatlarla satarak kârlarını neredeyse ikiye katladıklarını belirtti.
ABD’nin dünyanın en büyük petrol ve gaz ihracatçısı olmak istediğini, zaten en büyük tüketici olduğunu söyleyen Tangen, yeni üretim alanlarının artık “kolay ulaşılabilir kaynaklar” olmadığını belirtti. Arktik bölgede ya da denizde üretimin yüksek yatırım, insan gücü ve maliyet gerektirdiğini söyledi.
Tangen, Venezuela örneğinde Amerikan petrol şirketlerinin büyük yatırım yapmaktan çekindiğini de anlattı. Şirketlerin, Washington’da siyasi değişim olması ve Venezuela’nın yeniden millileştirme yoluna gitmesi ihtimaline karşı ABD hükümetinden güvence istediğini söyledi.
Enerji piyasasında daha büyük değişimin “talep yıkımı” ile geleceğini savundu. Dizel sulama pompalarının güneş panelleriyle çalışan sistemlere dönüştürülmesini örnek verdi. Güneş enerjisinin watt başına maliyetinin 10-15 yıl öncesine göre yaklaşık 10 kat düştüğünü, bunun çiftçilere kısa sürede yatırım geri dönüşü sağlayabileceğini söyledi.
“Enerji denklemi bildiğimiz hâliyle dramatik biçimde değişiyor; ABD’nin herkesin daha fazla petrole ihtiyaç duyduğu ve yüksek fiyat ödemeye hazır olduğu varsayımı muhtemelen yanlış,” diyen Tangen, petrolün yaklaşık yüzde 40’ının kimyasallar, parfümler ve giysiler gibi alanlarda kullanıldığını, ancak kalan yüzde 60’lık yakıt kullanımının değişebileceğini belirtti.
Çin’in aynı anda 50 nükleer santral üretebileceğini ve 30 santralin sırada olduğunu söylediğini aktaran Tangen, Çin’in elektrik üretiminde kömüre bağımlılığı azaltma planına dikkat çekti. Çin’de elektriğin yaklaşık yüzde 60’ının kömürden üretildiğini belirtti. Ayrıca Çin’in 5 yıllık planında ticari olarak kullanılabilir füzyon enerjisi hedefi bulunduğunu söyledi.
Gıda Krizi, Gübre ve Küresel Güney
Diesen, enerji krizinin gıda piyasalarına etkisini ve kimin daha fazla zarar göreceğini sordu. Tangen, kısa vadede en kırılgan ülkelerin rezervleri olmayan ülkeler olduğunu söyledi. Hindistan’ı örnek vererek 1,4 milyar insanın beslenmesi gerektiğini, gübreye erişimde sorun yaşandığını ve dizel fiyatlarının tarımı etkilediğini belirtti.
Tangen, ekim sezonunun kaçırılması hâlinde bunun telafi edilemeyeceğini vurguladı. Gübre eksikliği durumunda toplam verimde yüzde 15 ila 25 arasında düşüş görülebileceğini söyledi. “100.000 kile bekliyorsanız, 75.000 ile 85.000 kile arasında bir ürün alırsınız,” diye açıkladı.
Güney ülkelerinin ve Hindistan’ın ilk aşamalarda ağır darbe alacağını belirten Tangen, birçok ülkenin sadece birkaç günlük ya da birkaç haftalık rezervi olduğunu söyledi. Acil fonların konuşulduğunu ancak ekonomileri zaten baskı altında olan ülkelerin bunu nasıl geri ödeyeceğinin belirsiz olduğunu ifade etti.
Ekmek örneği üzerinden enerji-gıda bağını anlattı. Gübre üretimi, gazın çıkarılması, sıkıştırılması, özel gemilerle taşınması, işlenmesi, tarlaya ulaştırılması, sulama, hasat, tahıl işleme, ambalajlama ve nakliye süreçlerinin tamamının enerjiye bağlı olduğunu söyledi. Bu nedenle yakıt krizinin doğrudan gıda krizine dönüşeceğini belirtti.
Deniz Ablukaları, “Korsanlık” ve Çin’e Yönelik Baskı
Diesen, İran savaşı bağlamında Hürmüz Boğazı, Venezuela, Küba, İran çevresindeki ablukalar ve Rusya’ya karşı olası Avrupa deniz ablukası gibi örnekleri gündeme getirdi. ABD’nin tek taraflı yaptırımlarını hukuki gerekçe gibi sunduğunu, ancak Trump’ın artık gemilere el koymayı “korsanlık” olarak tarif ettiğini söyledi.
Tangen, ABD’nin Malakka Boğazı çevresinde benzer bir baskı kurmayı ima ettiğini, ancak bunun yerel ülkelerin desteğini gerektirdiğini söyledi. ASEAN ülkeleri ve bölge ülkelerinin Çin ile kârlı ve iç içe geçmiş ticari ilişkileri olduğunu belirtti. ABD yaptırımları nedeniyle Çinli şirketlerin başka ülkelerde üretim kurduğunu, Çin ara mallarını ithal edip montaj sonrası üçüncü ülke ürünü olarak sattığını anlattı.
“ABD her istediğini elde etseydi oyun sonu ne olurdu?” diye soran Tangen, ABD’nin eski varsayımlarla hareket ettiğini savundu. Trump’ın “korsanız” anlamına gelen sözlerini de ABD sisteminin bozulmasının işareti olarak gördüğünü söyledi.
Tangen, dünyanın yanlış yöne gittiğini belirterek ticaret, abluka ve çatışmalar üzerinden bir tür küresel krize sürüklenme riskinden söz etti. Rusya ve Çin gibi büyük ülkelerin gelişmesinin engellenemeyeceğini, onların müttefiklerinin de “aşağı yönlü sarmalın” parçası olmak istemeyeceğini savundu.
Trump, Medya ve ABD İç Siyaseti
Tangen, Trump’ın dikkat dağıtma taktiğini başarılı kullandığını, Amerikan basınının ise onun söylediklerine odaklanıp yapmadıklarını yeterince sorgulamadığını söyledi. Trump’ın göçmenlere yönelik baskı uyguladığını, bunun bir milyon kişiyi iş zincirinden çıkardığını ve küçük çiftçilerin iş gücü eksikliği nedeniyle zarar gördüğünü savundu.
“Ben ne söylediğiyle ilgilenmiyorum; neden söylediğini biliyorum. Dikkati başarısızlıklarından uzaklaştırmak istiyor,” diyen Tangen, basının Trump’ın vaatlerini ne ölçüde yerine getirmediğini sorması gerektiğini vurguladı.
Tangen’e göre Trump, sağlık hizmetlerini ucuzlatmadı; üretimi geri getirmedi; altın çağ vadetmesine rağmen imalat sektörü ayrılmaya devam etti; gıda ve benzin fiyatlarını düşürme sözünü de tutmadı. Buna rağmen basının Trump’ın son sözlerini takip ettiğini, editörlerin gündemi bu şekilde belirlediğini söyledi.
Çin’in Trump’a Yaklaşımı ve Uzun Vadeli Hesap
Diesen, ABD’nin temel hedefinin küresel üstünlüğü sürdürmek olduğunu, Rusya ve İran örneklerinde barış anlaşmalarının sadece yeniden toparlanma arası gibi işlediğini söyledi. Çin’in istikrarı çatışmaya tercih ettiğini, ancak çatışmanın er ya da geç Çin’e geleceğini sordu.
Tangen, Çin’in Trump’ın ilk döneminde şaşırdığını söyledi. Çin’de bazı çevrelerin Trump’ın iş insanı olduğu için sert söylemin ötesine geçmeyeceğini düşündüğünü, çünkü kampanya ürünlerinin ve sattığı bazı ürünlerin Çin’de üretildiğini söyledi. Ancak Trump’ın Çin’e karşı harekete geçtiğini ve Çin’in artık şaşırmadığını belirtti.
Tangen, Çinli düşünce kuruluşlarının Trump’ın yapabileceği ya da söyleyebileceği çok sayıda senaryoyu modellediğini, psikolojisini ve geçmişini incelediğini anlattı. Xi Jinping’in olası senaryolara yanıtlar içeren bir brifing dosyasına sahip olduğunu söyledi.
“Trump’ı benim açımdan büyük, şımarık bir çocuk gibi düşünün; ama bu çocuk nükleer silahlara sahip ve dünyanın en güçlü ekonomilerinden birini kontrol ediyor,” diyen Tangen, Çin’in bu nedenle onu istikrarlı tutmaya ve angajmanı sürdürmeye çalıştığını ifade etti.
Tangen, zamanın Çin lehine işlediğini savundu. Trump’ın bir noktada gideceğini, ara seçimlere yaklaşıldığını ve Trump’ın hem Temsilciler Meclisi’ni hem de Senato’yu kaybedeceğini öngördü. Ipsos’un son anketlerinde Amerikalıların yüzde 61’inin İran’a girilmesini yanlış bulduğunu aktardı.
ABD’den Uzaklaşan Ülkeler ve Ortadoğu İçin Öneri
Tangen, Çin’in ABD’den çok daha hızlı büyüdüğünü, şu anda oran farkının yaklaşık 10 kat olduğunu söyledi. Birçok ülkenin ABD ile kalıp zorbalığa uğramak mı, yoksa Çin gibi “sadece ticaret yapmak isteyen” bir ülkeyle çalışmak mı sorusuyla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Pekin’de farklı ülkelerden büyükelçilerle konuştuğunu söyleyen Tangen, ABD ile ilişkisi olan ülkelerin bile güvenlik amacıyla ABD’den kısmen uzaklaşmaya çalıştığını anlattı. Trump’ın iki kez seçilmesinin Amerikan siyasi söylem ve eylem sınırlarını değiştirdiğini savundu.
Ortadoğu için Tangen, İsrail, İran ve ABD’ye uluslararası baskı yapılması gerektiğini söyledi. İsrail’in nükleer silahlarından vazgeçmesi, Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bölge olması, ayrılıkçılık, terörizm ve aşırıcılığın desteklenmemesi gerektiğini ifade etti. ABD’nin İran’a ve bölgedeki müttefiklerine verdiği zarar için tazminat ödemesi gerektiğini savundu. İsrail’in 118’den fazla nükleer silaha sahip olduğunu iddia etti.
Avrupa, Rusya ve Savaş Riski
Diesen, Trump’ın tek sorun olmadığını; ABD’nin göreli düşüş içinde olduğunu ve ya çok kutuplu sistemi kolaylaştıracağını ya da rakiplerini yenerek hegemonyayı yeniden kurmaya çalışacağını söyledi. Avrupa’nın da ABD’yi izlediğini ve Rusya ile savaş ihtimalinin arttığını savundu.
Tangen, Çin’in Avrupa’da Rusya için asker göndermesinin söz konusu olmayacağını söyledi. Çin’in gemi göndermesinin de ikmal sorunları nedeniyle mümkün olmadığını belirtti. Böyle bir savaşta kara birliklerinden çok taktik nükleer silahlar ve nükleer tırmanma riskinden kaygı duyduğunu ifade etti.
Avrupa seçmeninin mevcut yönetişim elitlerinden uzaklaştığını savunan Tangen, enerji şokunun Almanya gibi ülkelerin sanayi kapasitesini sarstığını söyledi. Volkswagen’in ilk kez fabrika kapatmasını örnek gösterdi. Enerji, işçilik, bina ve uyum maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle Avrupa’nın küresel rekabette zorlandığını belirtti.
“Avrupa şu anda varoluşsal bir kriz içinde,” diyen Tangen, Avrupa’nın ekonomisini, rekabet gücünü ve dünyaya ne sunabileceğini yeniden düşünmesi gerektiğini söyledi. Bunun silah ve bombalara değil, üniversitelere ve geleceğe yatırım gerektirdiğini savundu.
Tangen, gençlerin anlamadıkları ya da istemedikleri bir savaş için askere alınmayı desteklemeyeceğini, yaşlıların ise fiyat artışlarından etkileneceğini söyledi. Bu ortamda sağın, hatta neo-faşist eğilimlerin yükseldiğini; ancak bu hareketlerin de gerçek bir ekonomik plan sunmadığını savundu. Avrupa’da uzun süreli siyasi istikrarsızlık ve iktidarların gidip geldiği bir dönem öngördü.
Çin’in Önerdiği Yeni Düzen
Diesen, eski dünya düzeninin sona erdiğini, yerine yenisi gelmezse anarşinin beklenen sonuç olduğunu söyledi. Çin’in savaş dışında bir işbirliği modeli sunup sunamayacağını sordu.
Tangen, Avrupa’nın önerilen modeli görmeyi reddetmesinin modelin yokluğu anlamına gelmediğini söyledi. Çin’in önerisinin ülkeler arasında ideolojinin bırakılması olduğunu belirtti. Bunu Westphalia Antlaşması’nın mantığına benzetti: ülkelerin birbirine din ya da yönetim biçimi dayatmaması.
Tangen’e göre Çin, her ülkenin güvenli olmasını, bir ülkenin güvenliğinin başka bir ülkenin güvensizliğine dayanmamasını, her ülkenin kendi kalkınma yolunu seçme hakkı bulunmasını ve hiçbir ülkenin başka bir ülkenin iç yoluna müdahale etmemesini savunuyor. Ayrıca ülkelerin karmaşık yapılarının ve egemenliklerinin tanınması gerektiğini söyledi.
“Her şey sonunda müzakere masasına geliyor; o hâlde genç erkeklerin ve kadınların ölmesi neden gerekli?” diyen Tangen, Çin’in küresel yönetişim girişimiyle tanklar yerine müzakereyi önerdiğini ifade etti.
Tangen, Çin’in bunu eski sömürgeci güçler gibi dayatmadığını, örnek olarak liderlik etmeye çalıştığını söyledi. Avrupa’nın sorunlarının tercih sonucu olduğunu, ABD ile kötü bir ortaklık içinde bulunduğunu ve başka seçeneklere kör kaldığını savundu. İspanya örneğine değinerek ideolojiyi bırakıp halkın iyiliğine odaklanmanın daha ikna edici bir yol olduğunu belirtti.
Trump-Xi Görüşmesi
Sunucu: Tekrar hoş geldiniz. Bugün bize Thai Institute’ta kıdemli araştırmacı ve aynı zamanda Center for International Governance Innovation’da kıdemli araştırmacı olan Aar Tangan katılıyor. Tekrar geldiğiniz için çok teşekkürler. Bugün, her zamanki gibi, ele alınacak çok konu var.
Önce size bu ay, en azından beklenen Xi Jinping ve Donald Trump görüşmesinden ne bekleyebileceğimizi sormak istiyordum. Aslında elbette bu görüşmenin çoktan yapılmış olması gerekiyordu ama Amerikan tarafınca ertelendi. Trump’ın ziyaretinden ne bekliyorsunuz?
Aar Tangan: Aslında esaslı bir şey açısından çok az şey bekliyorum. Glenn, bu, daha önce de tartıştığımız gibi Çin’in ABD’ye yönelik stratejisinin angajmanı sürdürmek olduğu bir durum. Onun, İran’da yaptığı gibi köşeye sıkışmış hissetmesini ve ardından onarılamayacak bir şey yapmasını istemiyorlar. Gerçi yaptığı birçok şey, neden olduğu ölümler açısından elbette geri alınamayacak.
Bu yüzden oldukça şaşırdım. Birçok kişi görüşmenin iptal edileceğini düşünüyordu. Ben devam edeceklerini düşünüyordum. Ama kapsamın bu kadar daralmasına şaşırdım. Konuları görüşmek üzere California’da bir toplantı yapıldı. Görünüşe göre Trump tarafı pek hazırlıklı değildi. Bildik maksimalist şeylerdi: “Bunu bizim için yapın, Hürmüz Boğazı konusunda bize yardım edin” ve benzeri. Bunların hepsi baştan kabul edilemez şeylerdi.
Çin, Taiwan’ın kırmızı çizgi olarak gündeme geleceğinin sinyalini verdi. Donald Trump’ın bu konuda ne yapacağı net değil. Bunun dışında Çinlilerin “Tamam, biraz tahıl alırız ya da biraz gaz, petrol veya buna benzer bir şey alırız” diyeceğini bekleyebilirsiniz. Gerçi ABD’nin şu anda daha fazla gaz ve petrol satmaya ihtiyacı yok. Ne yazık ki tahılın fiyatı, yeni mahsulse teslimata hazır olduğunda çok daha pahalı olacak.
Dediğim gibi, angajmanın sürmesini bekleyin. Geniş kapsamlı, büyük düzenlemeler beklemeyin. Trump’ın ABD’ye dönüp “zafer” ilan edebileceği bir şey olur, ama gerçekte hiçbir şey değişmez.
Enerji Kontrolü ve ABD Stratejisi
Sunucu: ABD’nin aslında daha fazla enerji satmaya ihtiyacı olmadığını söylediniz. Bunun nedenlerinden biri de ABD’nin Ukraine savaşını Europe’u Russia’dan koparmak, yani onları Amerikan enerjisine daha bağımlı hâle getirmek için kullanması. Şimdi görünüşe göre aynı şeyi East Asia ile de yapıyorlar. Bunu nasıl görüyorsunuz?
Yani onları Middle Eastern enerjisinden koparıp bunun yerine ABD’ye bağımlı hâle getirmek. Bunun çoğu, en azından Ukraine savaşı konusunda, oldukça kasıtlı görünüyor. Bu, ABD’nin savaşı 2014’te kışkırtmasından çok önce bazı düşünce kuruluşu raporlarında açıkça belirtilmişti. Bu daha geniş rekabeti, ya da rekabetten ziyade ABD’nin uluslararası enerji kaynaklarına el koyma çabasını nasıl görüyorsunuz? Kendisi için ele geçirmese bile en azından başkalarının erişimini kesmek istiyor gibi.
Aar Tangan: ABD’nin enerji stratejisi her zaman kontrolle ilgili oldu. 1973 krizinden sonra petrodoların ortaya çıkmasının nedeni buydu. Mesele şuydu: “Bu limondan nasıl limonata yaparız?” Bir süre başarılı oldular. Ne yazık ki bu, çok fazla borçlanmaya yol açtı ve bugün ABD’nin sahip olduğu devasa borç bombasını doğurdu.
Daha yakın döneme gelirsek, mesele yalnızca Russia değil. China’nın yükselişini, petrol ithalatına müdahale ederek engelleme hedefi var. Washington’daki basit fikir şu: “Petrollerini kesersek ekonomileri durur.” Bu yüzden son bir buçuk yıl içinde Nigeria’ya yönelik saldırılar gördünüz; Nigeria elbette ABD’ye petrol satıyordu. Venezuela’yı, ardından Iran’ı gördünüz. Sonra Hürmüz’e ek olarak Malacca Boğazı gibi darboğazların ve Red Sea boyunca uzanan bölgenin boğulmasından söz edildiğini görüyorsunuz.
ABD bunu kesebileceğini düşünüyor. Ama gerçekten düşünmedikleri şey, zamanın dinamik olduğudur. Russia’nın muazzam petrol ve gaz rezervleri var ve geliştirilebilecek daha fazlası da var. Daha önce mesele pazardı; şimdi ise pazarın oldukça iyi olacağı anlaşılıyor. China, özünde kesilebilecek nitelikte olan petrollerden uzaklaşacak. Bu da Middle East, Africa ve South America’da daha fazla anlaşmaya girmekte çok daha temkinli olacakları anlamına geliyor, çünkü bu stratejik risk meselesine dönüşüyor.
Eğer petrol ve gazı “stan” ülkelerinden ve Russia’dan ya da dost ülkeler üzerinden boru hatlarıyla alabilirlerse, stratejik olarak oraya yöneleceklerini düşünüyorum. En azından ben bunu beklerim.
ABD’nin yaptığı şeylere gelirsek, Trump’ın yaptıklarını, benim gözümde bir tür kullanışlı aptal olan Trump’ı, yeni muhafazakarların, Pentagon’un ve benzerlerinin uzun vadeli hedeflerinden ayırmanız gerekir. Trump ortaya çıkmadan önce bile Russia’yı nasıl çevreleyeceklerini ve kaynaklar, imalat kapasitesi ve teknoloji bilgisi nedeniyle Russia ile Europe’un bir araya gelmesini nasıl engelleyeceklerini çözmeye çalışıyorlardı. Bunu başarıyla yaptılar. Soru şu: Sonra ne olacak?
Bu net değil. Sonuçta ancak belli sayıda bomba satabilirsiniz. Gerçek şu ki yeterince bomba üretemiyoruz.
ABD’nin gaz ve petrol satmaya ihtiyacı olmadığını söylerken yanlış ifade ettim. Demek istediğim bunun ABD üzerinde büyük bir etkisi olmadığıydı. Bizi zorlayan şey petrol fiyatı. Petrol fiyatları uluslararası düzeyde belirleniyor. Yükseldikçe enflasyonu artırıyor. Petrol şirketleri çok mutlu. Mevcut stoklarını alıp çok daha yüksek fiyatlardan satıyorlar. Petrol şirketlerinde neredeyse genel olarak kârların ikiye katlandığını gördünüz ve bu çok elverişli durumdan kazanç sağlamaya devam ettikçe daha fazlasını görmeyi bekleyin.
ABD dünyanın en büyük petrol ve gaz ihracatçısı olmak istiyor. Zaten en büyük tüketici. Ama mesele fiyat. Sözünü ettikleri bölgelerde sondaja başlarsanız artık kolay erişilebilir kaynaklardan bahsetmiyorsunuz. Arctic çok fazla insan gücü gerektirir. Çok fazla yatırım gerektirir. Yılın altı ayı kesinlikle güneş ışığının olmadığı bir yerde sıkışıp kalırsınız. Bu uzak bölgelerde personel bulundurmak ve ekip çalıştırmak, ya da denize açılmak çok pahalıdır.
Makul fiyatlarla petrol çıkarabileceğiniz alçak ve kolay bölgeler tükeniyor. Bu da bu tür yatırımları gerçekten kârlı hâle getirmek için petrol fiyatının yaklaşık bugün olduğu seviyelere çıkması gerektiği anlamına geliyor. Ama bunu uzun vadeli olarak görmeniz gerekir.
Venezuela konusunda Amerikan petrol şirketlerinden bir miktar direnç gördünüz bile. “Hayır, Venezuela’ya yüz milyar dolar koymak, yeniden canlandırmak ve sonra Washington’da değişim olursa Venezuela’nın ‘Bize saldırdınız, petrol şirketlerini tekrar millileştiriyoruz’ demesi riskini almak istemiyoruz” dediler. Bu yoldan daha önce geçtiler ve çok çok temkinliler. Oraya koyacakları herhangi bir yatırımın, bir değişim olması durumunda elbette geri kazanılacağına dair ABD hükümetinden mutlak garantiler arıyorlar. Kimsenin bunu imzalayacağını sanmıyorum ama Trump söz konusu olduğunda asla bilemezsiniz.
Talep Yıkımı ve Enerji Dönüşümü
Enerji durumu dramatik biçimde değişecek. Talep yıkımını şimdiden görüyorsunuz. Bu, insanların basitçe geçiş yaptığı anlamına geliyor. Dizelle çalışan bir sulama pompası yerine artık onu birkaç elektrik paneline geçiriyorlar; bu çok daha ucuz olacak. Elbette biraz farklı bir motora ihtiyaçları var. Ama uzun vadede, dizelin yüksek maliyetleri karşısında yatırımlarını bir yıldan kısa sürede geri kazanacaklar. Ondan sonra da mevcut duruma göre ciddi tasarruf sağlayacaklar.
Elektrikli traktörlere geçip geçmeyeceklerini bilmiyorum. İnsanlar buna baktıkça muhtemelen izlenmesi gereken bir şey bu, çünkü dizel kullanan çok fazla tarım ekipmanı var. Bunları ücretsiz ve bol güneş ya da rüzgar enerjisine çevirebilirseniz çok daha iyi durumda olursunuz.
Ayrıca üretilen watt başına güneş enerjisi maliyeti, anladığım kadarıyla son 10-15 yılda yaklaşık 10 kat düştü. Sonuç olarak bunu satın alabilir, yatırımınızı çok hızlı biçimde geri kazanabilir ve bağımsız olursunuz. Birinden tankeri oraya indirmesini istemek zorunda kalmazsınız. Bir bataryanız, güneş ya da rüzgar enerjiniz veya bunların kombinasyonu olur ve büyük ölçüde şebekeden bağımsız hâle gelirsiniz. Evinizi çalıştırabilirsiniz, çiftliğinizi çalıştırabilirsiniz.
Bundan söz ederken, insanların sistem değiştirdiği bu tür bir talep yıkımından bahsediyorum. Bu da toplam petrol hacminin muhtemelen düşeceği anlamına gelir. Dolayısıyla ABD daha fazla petrol ve gaz üretmeye başlarsa ama bunu daha yüksek maliyetlerle yaparsa, uzun vadede çok iyi sonuç vermeyecektir. Bu yüzden ABD’nin bunu yapmasına gerek yok dediğimde, etkili biçimde bozulmaya başlayabilecek bir pazarda iki katına çıkmasına gerek olmadığını kastediyorum.
Petrolün yaklaşık yüzde 40’ı kimyasallardan parfümlere, elbiselere ve benzeri şeylere kadar her şeyde kullanılıyor. Uzun zincirli hidrokarbonlar çok benzersiz ve birçok süreç için çok önemli. Bu ortadan kalkmaz. Ama gemileri yakıtlamak ve benzeri işler için kullanılan yüzde 60’lık kısım gerçekten değişebilir.
LA’da daha geçen hafta, CL’nin 60 kajillowluk enerji için bir siparişi vardı. Beni bu konuda aynen alıntılamayın. Büyük bir rakam. Tek bildiğim, bu 60 birimden birinin 750.000 evi tam bir yıl çalıştırabileceği. Bunu düşünün. Bu inanılmaz. Bu sadece batarya; enerji koyuyorsunuz ve benzeri şeyler oluyor. İşler köklü biçimde değişiyor.
China, artık aynı anda 50 nükleer santral üretebildiğini ve halihazırda sırada 30 santral olduğunu söyledi. Dolayısıyla gerçek değişimler görmeye başlayacaksınız. Bu, kömür miktarını azaltmaya yönelik orijinal planlarının bir parçası. China’da elektriğin yaklaşık yüzde 60’ı kömürden üretiliyor ve bu, bunu azaltma planlarının parçasıydı. Çünkü nükleer enerji elbette çok daha ucuz.
Ama daha ileride, daha önce de söylendiği gibi, beş yıllık planlarına ticari olarak kullanılabilir füzyon enerjisine sahip olmak istediklerini koydular. Füzyon nükleer gibidir, ama radyasyon yoktur. Güvenlidir. Yüz binlerce yıl yetecek neredeyse sınırsız miktarda yakıt vardır. Yani tükenip bitecek bir şey değildir.
Eğer durum buysa, o zaman petrol açısından, Iran olayından önceki mevcut pazarın yalnızca yüzde 40’ına gerçekten güvenebilirsiniz; geri kalanı kullanışlı olmayacak. Jet yakıtında bile buna eskisi kadar ihtiyaç duymayacaksınız, çünkü jet yakıtını biyoyakıttan böyle üretebilirsiniz. Bu çok zor dönemlerde özellikle öne çıkarılacak alternatifler var.
Yani sadece şunu söylüyorum: Bildiğimiz enerji denklemi, ABD’nin yaptıkları nedeniyle dramatik biçimde değişiyor. Herkesin daha fazla petrole ihtiyaç duyduğu ve yüksek fiyatlar ödemeye hazır olduğu varsayımı muhtemelen yanlış.
Yenilenebilir Enerji, China ve Küresel Etki
Sunucu: Bu ilginç bir gelişme. ABD hidrokarbonlara güvenilir erişime duyulan güveni yok ederken, enerji güvenliğine yönelik bu tür bir tehdit bir ölçüde China’nın lehine işliyor; çünkü China yenilenebilir kaynakların ve daha temiz enerji teknolojilerinin kilit tedarikçilerinden biri.
Ama bu genel savaş, yani Russia’ya, Venezuela’ya, Iran’a karşı savaş, sizin de işaret ettiğiniz gibi ortak noktası elbette enerji piyasaları olan bir şey. Fakat ABD de yakmakta olduğu bu dünyanın bir parçası. Peki bunun dünya ekonomisi üzerindeki daha geniş etkisini nasıl görüyorsunuz? Ya da acının dağılımını nasıl görüyorsunuz? Önümüze gelen şeyi kim daha zor hazmedecek? Çünkü enerji elbette gıda piyasalarına da etki ediyor; bazıları diğerlerinden daha kırılgan.
Aar Tangan: Buna kısa, orta ve uzun vadede bakmanız gerekiyor. Kısa vadede mesele rezervleri olmayan ülkeler. Örneğin India hakkında çeşitli şeyler duyuyorum. 1,4 milyar insanın beslenmesi gerekiyor. İhtiyaç duydukları gübrelere erişimleri olmadı; erişseler bile çok yüksek fiyattan alıyorlar, çünkü küresel piyasalarla rekabet ediyorlar.
Elbette dizel büyük bir mesele, çünkü tarım ekipmanları ve benzeri her şey dizelle çalışıyor. Bu ekim mevsimi. Ekim mevsimi bittiğinde iş bitmiştir. Ürünü toprağa koyamadınız mı, “Birkaç hafta daha bekleyebilirim” diye bir şey yok. İstediğiniz olgunluğa ulaşamazsınız. Gübre olmadan, toplam verimde koşullara bağlı olarak yüzde 15 ila 25 arasında bir düşüşe bakıyorsunuz. Yani 100.000 kile bekliyorsanız, 75.000 ila 85.000 kile arasında bir şey elde edersiniz.
Buna genel ölçekte bakmaya başladığınızda çok çok ciddi bir acıdan söz ediyorsunuz. Kuraklık olursa, işlerin olağan seyri içinde başka sorunlar olursa, çok çok zor bir yıl ve gıda için yüksek enflasyon, belki de gıda kıtlıkları görebilirsiniz. Çünkü etrafta ancak belli miktarda kaynak var.
Zaten ülkeler domuzları ve benzeri hayvanları beslemeyi durdurmayı düşünüyor, çünkü gıda zincirinden çok fazla pay alıyorlar. Bir pound sığır eti elde etmek için tarımsal anlamda yaklaşık 8’e 1, yani on kat kadar enerji girdisi gerekiyor. Bu sürdürülebilir bir şey değil. Dolayısıyla şunu duyuyorsunuz: “Bakın, bunu caydırmaya çalışacağız, çünkü bunu karşılayamayız.” Zaten fiyatlar yükselecek ve insanlar doğal olarak “Bir biftek almaya gücüm yetmiyor, o yüzden yemeyeceğim” diyecek.
Kimin bedel ödeyeceğine gelirsek, bu India olacak, Global South olacak; özellikle ilk aşamalarda, India’nın sorun yaşamasının aynı nedenleriyle. Rezervleri yok ya da en fazla birkaç günlük, birkaç haftalık rezervleri var. Bu yüzden çok sert darbe alacaklar.
Şimdi onlara bunu satın almaları için nasıl acil fonlar kurulabileceğinden söz ediliyor. Ama bunu nasıl geri ödeyecekler? Ekonomileri sert darbe alıyor. Gıda enflasyonu, genel enflasyon, yakıt enflasyonu yaşayacaklar. Bu iyi değil.
Birisi bana “Bunda büyük mesele ne?” diye sordu. Ben de “Tamam, sadece ekmeği ele alalım” dedim. Ekmek yüzde 15 ila 25 oranında saf enerjidir. Gübreyi oraya götürmeniz gerekir; yani gübreyi ulaştırmak için enerji gerekir. Gübre, gazdan hidrokarbonların ayrıştırılmasıyla gelir. Yani hidrokarbonlar değil, şeyin ayrıştırılması... Tamam, hidrojen değil. Sürekli hidrojen diye düşünüyorum. Ama gazdan bunları ayrıştırırsınız. Gazı yerden çıkarmanız ve bir konteynere koymanız gerekir. Çoğu sıkıştırılmıştır. Bu enerji gerektirir. Sonra onu taşıyabilecek özel bir gemiye konur. Bu da enerji gerektirir. Sonra enerjinin olduğu bir yere götürülür ve işlenir. Azot. Özür dilerim.
Azot bundan ayrıştırılır. Bu da enerji gerektirir. Sonra size ulaştırılması gerekir. Bu enerji gerektirir. Sonra traktörleriniz vb. tarafından toprağa uygulanır. Bu enerji gerektirir. Sonra sulama var; sulama enerji gerektirir. Hasat enerji gerektirir. Sonra buğdayın ya da tahılların ve benzeri şeylerin işlenmesine geçersiniz, bu da enerji gerektirir. Sonra, bilirsiniz, içine konduğu plastikler enerji gerektirir ve kamyonlara yüklenip size ulaştırılır; bunların hepsi enerjidir. Yani bunu bu şekilde açıkladığımda, insanlar bir petrol ve yakıt krizinin gıda krizine yol açacağını birden fark ediyorlar. Ve öyle görünüyor ki, evet, bugün her şey yoluna girse bile, acının büyük bölümü zaten yaşandı. Yani sizin de söylediğiniz gibi, arayı kapatmak çok zor, özellikle de yaklaşan gıda kıtlıklarıyla birlikte.
Ama ben yine de Iran savaşına geçmek istiyordum, çünkü elbette bütün bu diğer çatışmalara ek olarak bu sorunların çoğunun kaynağı bu. Evet, sanırım Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol ya da ABD’nin de uyguladığı abluka... Bu artık uluslararası su yollarını engellemeye dair daha geniş bir yelpazenin parçası. Bu, büyük güç siyasetinin her zaman kilit bir unsuru olmuştur; yani denizci hegemon her zaman kilit koridorları kontrol etmeye çalışmıştır. Şimdi Venezuela’ya, Cuba’ya, Iran çevresine yönelik ablukayı görüyoruz. Ayrıca Avrupalılar, Amerikalıların talebiyle, sonuçları ne olursa olsun Russia’ya karşı özünde bir deniz ablukası anlamına gelecek bir şeyi yürürlüğe koymayı da değerlendiriyorlar. Ama bir noktada bunun China’ya doğru ilerleyeceği açık. Ve gördüğünüz gibi Trump şu yorumu yaptı: Artık korsanlık yapıyoruz; yaptığımız şey bu, gemilere el koyup içindekileri almak. Yani burada tuhaf bir kademecilik var. Gemilere el koymaya başladıklarında, kendi tek taraflı yaptırımlarına atıf yaparak bunun yasal olduğunu iddia etmeye çalıştılar; sanki bu herhangi bir şeyi yasal hale getirirmiş gibi. Her ülke istediğine yaptırım koyabilir. Ama şimdi elbette her zaman yaptığımız gibi bu adımlardan, bu kademecilikten geçtik ve artık bütün numara bir kenara atıldı; buna ne deniyorsa onu diyebilirsiniz: korsanlık. Peki bu sonunda China’yı nasıl etkiler? Çünkü bence nihai hedef bu; United States’in rakibi bu. Yani Malakka Boğazı’na mı geliyorlar? Bunu nasıl görüyorsunuz?
Açıkçası, bunu ima edip duruyorlar. Diğer mesele de şu: Yerel ülkelerin buna katılması gerekir. Ama bununla ilgili sorun şu ki, aynı yerel ülkeler ve ASEAN vb. China ile çok, çok iç içe geçmiş ve karlı bir ilişkiye sahip. Ticaret hacmi artmaya devam ediyor, çünkü aslında ABD’nin koyduğu yaptırımlar nedeniyle Çinli şirketler başka ülkelerde tesis kuruyor; Çin ara mallarını ithal ediyorlar, sonra bunları monte edip, bilirsiniz, o diğer ülkeden geliyormuş gibi satıyorlar. Oradaki erişimi keserlerse bu çok, çok zor olacak.
Şimdi, bilmiyorum; ABD’de rejim değişikliği yaratmaya çalışmaktan, bizim istediğimiz neyse onu yapmaya istekli adaylarımızı öne sürmekten geri durmadık. Bu yola gitmemiz mümkün. Daha önce yaptık. Ya da sadece işleri karmaşıklaştırmaya, sahte bayrak saldırılarına vb. başvurabiliriz. Bunu çok isterler diye düşünüyorum. Bunun United States’e mutlaka yardım edeceğini bilmiyorum. Bu, birçok kez tartıştığımız şu gerçeğe geri dönüyor: Bir nihai oyun yok. ABD istediği her şeyi elde etseydi nihai oyun ne olurdu? Tepede ne kadar kalacağız, ta ki biri sizi aşağı itene kadar mı? ABD, tıpkı petrol konusunda anlattığım gibi, eski ve yeterince düşünülmemiş bir varsayımlar setiyle hareket ediyor. “Bu varsayımlar hâlâ geçerli mi?” diye düşünmüyorlar. Sadece önlerine bakıp ilerliyorlar.
Yani United States başkanı “Evet, biz korsanız” dediğinde, buna ne diyeceğimi bilmiyorum. Evet, Epstein dosyalarını manşetten uzak tutmakta çok işe yarıyor. Basın bu küçük beyaz tavşanın peşinden koşup “Bakın, bakın ne dedi, bakın ne dedi” diyecek. Ama bunun anlamı ne? Bu, bizim çürümekte olduğumuz anlamına geliyor. Söylediğiniz her şey, Glenn, yanlış yöne giden bir dünyaya işaret ediyor. Soru şu: Geri geri giderek bir tür dünya çatışmasına mı sürükleniyoruz? Belki nükleer düzeyde değil, belki sadece ticaret, ablukalar ve bunun gibi şeyler düzeyinde; ama bu işlemeyecek.
Yani bir şekilde ülkelerin, özellikle Russia ve China ölçeğindeki ülkelerin, üstelik “Biz bu olumsuz aşağı yönlü sarmalın parçası olmak istemiyoruz, yukarı çıkmak istiyoruz” diyecek başka müttefik ülkeleri de varken, gelişmesini engelleyebileceğiniz fikri... Bu ülkeler China’nın ideolojik olmayan ve pragmatik yaklaşımını, ABD’nin “ya bizimlesin ya bize karşısın” şeklindeki ideolojik ve kelimenin tam anlamıyla dayatmacı yaklaşımına tercih ediyorlar. Dolayısıyla ABD burada çok sayıda kendi kalesine gol atıyor.
İroni şu ki Washington’da insanların “Bunu China yaptı” dediğini duyuyorsunuz. Tamam, yani China mı Trump’a “Korsan olmak istiyorum” dedirtti? Trump’a Iran’ı işgal ettiren, Venezuela başkanını ve eşini kaçırmasını sağlayan, bütün bu ülkeleri tehdit ettiren China mı? Yani bunun hiçbir anlamı yok. Ama rahatsız edici olan şey, bu kadar çok insanın buna duygusal tepki vermesi. Tabanı parçalanıyor olsa da hâlâ Trump’ı destekleyen çok sayıda insan var. “O açık sözlü biri. Harika bir adam. Gerçekleri olduğu gibi söylüyor. Bir şeyler yapıyor” diyorlar. Peki ne yapıyor? Hiçbir şey başaramadığına dair uzun bir makale yazdım. Yani evet, göçmenleri terörize etti. Tamam. Yani çalışma zincirinden bir milyon insanı çıkardı. Hıh. Bu bir zafer değil. Bu, birçok küçük çiftçimizin geçim kaynaklarına mal oluyor. Çiftliklerini işletecek insanları olmadığı için iflas ediyorlar.
Başka ne vaat etmişti? Hayır, tam tersine gitti. Sağlık hizmetleri daha pahalı. Altın bir çağ olacağını, imalatın geri döneceğini vaat etmişti. Tam tersi. Gidiyor. Fiyatlara bakmanızı vaat etmişti. Yani sıradan insanın savunucusu olacağını, market ve benzin ve her şeyin maliyetinin düşmesini sağlayacağını söylemişti. Ama düşmedi. Tersine gitti. Keşke basın onun söylediği bütün şeylere değil, yapmadığı şeylere baksa ve ona bu soruları sorsa, çünkü buradaki gerçek mesele bu. Ne söylediği umurumda değil. Neden söylediğini biliyorum. Dikkati başarısızlıklarından uzaklaştırmak istiyor. Ama basın buna neden kanıyor? Aklım almıyor. Basında çalışan insanları tanıyorum, onlarla bunu konuşuyorum. Bunu kabul ediyorlar ama habercilik aynı kalıyor. Ve tabii editörlerini suçluyorlar. “Editör, son söylediği şeyin ya da son iki günde söylediği ilk altı şeyin peşinden gitmemizi istedi, bu yüzden zamanımız yok” diyorlar.
Yani özünde, sözleri eylemlerine göre sorumlu tutması gereken dördüncü kuvvet artık işlev görmüyor, çünkü bir kedi ve bir yün yumağı gibi kolayca dikkatleri dağılabiliyor. Biraz üzücü. Açıkçası Trump sistemi oynamayı öğrendi, ama sistem buna iş birliği yaparak yanıt vermemeli.
Katılıyorum, ama Trump ile Xi Jinping arasında hangi tartışmaların ya da tartışmaların nasıl gideceğinin pek önemli olmadığını düşünüyorum. Yani bütün bu gürültüyü, yorumları ya da imzalayabilecekleri anlaşmayı bir kenara bırakırsanız, günün sonunda, bir adım geri çekildiğinizde hiçbir şey değişmiş değil. United States’in genel hedefi, ABD küresel önceliğine dayalı bir uluslararası sistem için bastırmak. Bu ABD hegemonyası, küresel tahakküm. Ve Russia, Iran örneklerinde gördüğümüz gibi, herhangi bir barış anlaşması yalnızca yeniden toparlanmak ve daha güçlü bir konumdan mücadele etmeye çalışmak için geçici bir duraklama. China’nın, sizin de söylediğiniz gibi, her zaman çatışma yerine istikrarı tercih ettiğini biliyorum. Bu nedenle Iran konusunda da oldukça temkinli bir pozisyon aldı ve sanırım büyük ölçüde akıllıca bir şekilde Iran savaşının küresel bir biçim almasını engelledi. Yani Ukraine’den Iran’a kadar önemli çatışmaların nasıl uluslararasılaşabileceğini, nasıl yayılabileceğini görüyorsunuz. Bu elbette çok tehlikeli bir şey. Ama çatışma yerine istikrara odaklanmak pratikte ne anlama geliyor? Çünkü bu çatışma her halükarda China’ya geliyor; çünkü bence buradaki kilit hedef China.
Evet, açıkçası bunu biliyorlar. Yani beni çok etkileyen şeylerden biri şu; bunu daha önce tartışmıştık. Donald Trump’ın ilk yönetimi sırasında şaşırmışlardı. China hakkında sert konuşacağını ama bir iş insanı olduğunu ve neyin ne olduğunu bildiğini düşünüyorlardı. Yani bütün kampanya ürünleri China’da üretilmişti. İnsanlara verdiği sahte kol düğmeleri ve saatlerin hepsi de China’da üretilmişti. Sahte derken, onları som altın diye anlatıyor ama bir dizi habere göre aslında sadece 14 ayar altın kaplama ve o bile pek iyi yapılmamış. “O bir iş insanı, o yöne gitmeyecek” diye düşündüler. China içinde “Evet, bunun için endişelenmeyin. Bu normal Amerikan siyaseti. Her zaman China’yı kötü adam yaparsınız” diyen insanlar vardı. Sonra göreve gelip gerçeklerin ne olduğunu fark ettiğinizde bunu yapmazsınız. Ama o kontrolden çıkmaya başladı ve bu kendi fikri miydi, yoksa neocon’lar ya da China şahinleri tarafından kolayca yönlendirildi mi, bunu yaptı.
Yani China şaşırmıştı, ama artık şaşırmıyor. China’daki düşünce kuruluşlarında birçok insan tanıyorum ve muazzam miktarda modelleme yapıyorlar. Trump’ın yapabileceği ya da söyleyebileceği bin şey nedir, ya da hangi meseleleri gündeme getirebilir, bunu anlamaya çalışıyorlar. Geçmişini, psikolojisini, bunun gibi her şeyi inceliyorlar. Sonra temelde bir yanıt yazıyorlar. Bilmiyorum gördünüz mü, ama Xi Jinping’in bir brifing kitabı var ve o brifing kitabında olası senaryolara ve bunlara nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair yanıtlar var. Bu yüzden Çin tarafında gerçek anlamda sürpriz olacağını sanmıyorum.
Açıkçası Trump herhangi bir toplantıdan hemen önce masaya bir şey atmaya çalışacaktır, çünkü bunun ona koz verdiğini düşünüyor. Bir açıklama yapar. Çinli şirketlere ya da kişilere daha fazla tarife koyar ya da bir şey söyler. Ama bunu iki kez yaptığınızda öngörülebilir hale gelir. Ve Çinliler bunu sadece izliyor. Donald Trump’ı benim bakış açımdan şöyle düşünün: Onu büyük, şımarık bir çocuk olarak görüyorsunuz, ama bu büyük, şımarık çocuk nükleer silahlarla donanmış ve dünyadaki en güçlü ekonomilerden birini kontrol ediyor. Peki ne yaparsınız? Onu tokatlayamazsınız, çünkü bir nükleer silahı ateşleyebilirsiniz. Bu yüzden onunla ilişki kurmanın, onu dengede tutmanın bir yolunu bulmanız gerekir.
Unutmayın, bu bir zaman oyunu. Bir noktada Trump gider ve her gün ara seçimlere biraz daha yaklaşıyoruz. Ben hem Temsilciler Meclisi’ni hem Senato’yu kaybedeceğini öngörüyorum. Bu olduğunda, bunu kabul edip etmeyeceği net değil; belki başka bir şey deneyecek, “Kongre tamamen yasadışıydı, sahtedi” diyecek, üstelik seçimleri Cumhuriyetçilerin ve Cumhuriyetçi eyaletlerin lehine yeniden bölgelendirmeyi teşvik ederek hileyle etkilemeye en çok dahil olan kişi kendisiydi. Deneyebilir. Bunun işe yarayacağını sanmıyorum. Son Ipsos anketlerinde Amerikan halkının yüzde 61’i Iran’a girmenin yanlış olduğunu düşündüğünü söyledi. İnsanlar mevcut ekonomik durumdan da yaklaşık aynı oranlarda memnuniyetsiz. Bazı destekçileri var, ama Amerikalıların büyük çoğunluğu Donald Trump’ın yaptığı şeyleri ve ülkeye getirdiği sonuçları desteklemiyor.
Peki China buna nasıl bakıyor? Uzun vadeli bakıyorlar. Onunla ilişki kuruyorlar. Hedefin kendileri olduğunu biliyorlar. Temel olarak örnek olarak liderlik etmeye çalışıyorlar. China hâlâ ABD’den çok daha hızlı, iki kattan fazla bir hızla büyüyor. Hatta şu anda yaklaşık 10 katı. Ve bu birçok ülke için gerçekten gösterge olacak. ABD ile kalıp zorbalığa mı uğrayayım, bana ne yapacağım mı söylensin, vekalet savaşlarına dahil mi olayım, kenarından köşesinden bulaştırılayım? Yoksa bana ne yapıp ne yapamayacağımı dayatmayan bir ülkeyle mi gideyim? Onlar sadece “Sizinle ticaret yapmak isteriz” diyorlar. Yani bu karşılaştırma bile değil, Glenn. Düşünün; hangi ülke ABD tarafından zorbalığa uğramak ister? Ve ABD ile birlikteyseniz zorbalığa uğrayacağınızı biliyorsunuz.
Bu yüzden yavaş yavaş, burada başka ülkelerden birçok büyükelçiyle konuştum; Beijing’de başka ülkelerden ya da yerlerden yaklaşık 150’den fazla büyükelçi ya da büyükelçi rütbesinde kişi var. Küçük bir topluluk, insanlar birbirini tanıyor, insanlarla karşılaşıyorsunuz, havayı ölçebiliyorsunuz. United States ile ilişkisi olduğu varsayılan ülkeler bile, ABD’den kopmak için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını açıkça belirttiler. Tamamen değil; sadece güvenlik açısından ABD’ye bu kadar yakın olamayız diyorlar. Güvenilir değiller. Değişkenler. Donald Trump gittiğinde bile, iki kez seçilmiş olması, ABD’de siyasi söylem ve eylemin sınırlarının değiştiği anlamına geliyor. ABD yaralı bir hayvan. Kendi kendini yaralamış olabilir, ama gerçek şu ki dışa vuruyor, herkesi suçluyor. Dünyanın en zengin, en güçlü ülkesi, halkını besleyemeyen, su sorunları yaşayan Afrika ülkeleri tarafından mağdur ediliyor. Yani kulağa gülünç geliyor, ama gerçek şu ki olan tam olarak bu.
Dolayısıyla hangi ülke ABD ile gitmek ister? China tamamen farklı bir şey sunuyor ve belirleyici unsurun bu olacağına inanıyorum. ABD herkese her zaman zorbalık yapamaz. Hâlâ dünyanın bir araya gelmesini umuyorum. Buradaki üç aktöre, yani Israel, Iran ve United States’e gidip “Kesin artık. Israel, nükleer silahlarından vazgeçmek zorundasın. Middle East nükleerden arındırılmış bir bölge olacak. Bunun karşılığında buna karşı çoklu garantiler olacak. Hiç kimse ayrılıkçılık, terörizm ya da aşırılık yanlısı herhangi bir hareketi desteklemeyecek. Ve ABD, yalnızca Iran’a değil, Middle East’teki sözde müttefiklerinize verdiğiniz zarar için de tazminat ödemek zorundasınız” demelerini umuyorum. Yani bu ülkeler artık yaşamak ve iş yapmak için güvenli yerler olarak görülmediği için on trilyonlarca dolar kaybedildi. Abu Dhabi... O kadar çok arkadaşım “Nereye gidiyorsun?” diyor. “Abu Dhabi’ye taşınacağım.” Neden? “İş yapmak için harika bir yer. Hava harika. Her şey mükemmel.” Gidiyorlar. Gayrimenkul fiyatları yüzde 30 düştü. Toparlanamaz demiyorum, ama toparlanmasının tek yolu Middle East’te uzun vadeli barış olması.
Ve bu, soykırımı ileri taşımış saldırgan bir ülke 118’den fazla nükleer silaha sahip olduğu sürece asla gerçekleşemez. Altı ülkeye saldırdıkları gerçeği düşünüldüğünde, pasifist olduklarına inanmak için hiçbir neden yok. Zaten artık hedef alacakları yerler arasında Turkey olduğunu söylediler. Tamam mı? Bu yayılmacı bir ülke. Sadece 7,5 milyon insan ve bir şekilde bu toprağın onlara çok uzun zaman önce verildiği teorisiyle Middle East genelindeki, ne bileyim, birkaç yüz milyon Arabı karşısına almak istiyor. Yani ABD geri dönüş tazminatı ödemek zorunda. Verdikleri zarar için ödeme yapmak zorundalar. Yaptırımları kaldırmak zorundalar ve Iran da her tür vekil yapıdan vazgeçmek zorunda. O zaman orada bir barış olabileceğini düşünüyorum; dediğim gibi Israel’in nükleer silahlarını kaldırın. Bence kalıcı, uzun vadeli herhangi bir barışın temel ilkeleri bunlar. Bunun dışında elinizde sadece daha önce senin değindiğin şey kalır: süregiden bir savaşta geçici duraklamalardan oluşan bir dizi ara çözüm.
Ama hep şunu düşünüyorum: Trump tek sorun değil. Evet, çok gürültülü. Bazı karakter kusurları var, ahlaktan yoksun; nazik olmak için böyle mütevazı bir tarif kullanayım. Ama uluslararası sisteme baktığımızda daha geniş sorun şu: ABD göreli bir düşüş içinde ve ya istikrar getiren çok kutuplu bir sistemi kolaylaştırmaya çalışabilir ya da hasımlarını yenerek hegemonyayı yeniden kurmaya yeltenebilir. İkincisi açıkça devasa savaşlar gerektiriyor ve hatta Avrupalılar gibi istismar edilen müttefikleri bile kolektif hegemonyadan başka bir şey tahayyül edecek siyasi hayal gücüne sahip değil. İdeolojileri onları buna bağlamış durumda. Bu yüzden bana öyle geliyor ki Trump ya da benzer politikaları izleyecek bir sonraki halefi ne yaparsa yapsın, vasallar United States’i körü körüne takip edecek gibi görünüyor. Ama bu beni son soruma getiriyor, çünkü China’nın, özellikle Avrupalılarla ilişki değişiminde nasıl dahil olabileceğini sormak istiyordum. Abartmadan söylemek gerekirse Europe, şimdi muhtemelen Russia ile bir savaşa doğru gidiyor gibi görünüyor. Almanlar 1945’ten bu yana ordularına en fazla harcamayı yapıyor. Avrupa başkentleri açıkça Russia ile savaştan bahsediyor. Tarihler veriyorlar. Şimdi Russia’ya daha doğrudan saldırılar görüyoruz; sadece Russia’nın Black Sea kıyısındaki saldırılara yardım etmek ya da bunları yürütmek değil, NATO topraklarını kullanarak Russia’nın Baltic kıyı şeridine saldırılar da görüyoruz. Yani duyduğum kadarıyla Moscow’da bunun sürmesine izin verme konusunda hava pek iyi değil. Dolayısıyla doğrudan bir savaş görürsek, China’nın böyle bir senaryoya nasıl yanıt vereceğini düşünüyorsun?
Bütün bu senaryolarda yaptığı gibi yanıt verir. “Tamam, Russia’nın savaşmasına yardım edeceğiz, Europe’da savaşmak için asker göndereceğiz” diyecek bir konumda değil. Bunun gerçekleşmesinin hiçbir yolu yok. Oraya gemi gönderemezler, çünkü ikmal yapamazlar. Daha varmadan denizin dibini boylarlar. Asker göndermeye gelince, böyle bir savaş olacaksa ben askerlerden çok taktik nükleer silahlar ve nükleer silah kullanımından endişe duyarım, çünkü bu bir tırmanma durumu olur. Bir taraf taktik nükleer silah kullanır ve bir anda tam kapsamlı bir nükleer savaşınız olur.
Ama bir olası senaryo daha eklerdim: Avrupa seçmeni mutlu değil. Benim elit mevcut yönetişim yapısı insanları olarak gördüğüm kesim ile genel halk arasında gerçek bir ayrışma var ve bu özellikle bu gıda şokuyla daha da kötüleşecek. Avrupalılar zaten enerji şokunu yaşadı. Bu, Germany gibi yerlerin sanayi kapasitesini mahvetti. Birçok şirket basitçe kapandı, taşındı. Volkswagen ilk kez bir fabrikasını kapattı. Orada işler zor. Bunun büyük kısmı enerjiden kaynaklanıyor. Rekabetçi enerji fiyatlarınız yoksa nasıl yapacaksınız? Ayrıca işçilik fiyatlarınız daha yüksek, inşaat daha yüksek, uyum maliyetleri daha yüksek. Küresel bir ortamda nasıl rekabet edeceksiniz, özellikle de rakipleriniz sadece China değilken? Asia’nın her yerine bakabilirsiniz, çok hızlılar. Yüksek emek katma değeri tarafına bakmaya başlarsanız, açıkçası bu da Europe olmayacak. Yani Europe şu anda varoluşsal bir kriz içinde. Ekonomilerini, rekabetçiliklerini istikrara kavuşturmanın bir yolunu bulmaları gerekiyor; yüksek yaşam standartlarını sürdürebilmeleri için dünyaya ne sunabilirler? Bu çok zor. Şu anda yaptıklarının tam tersi yönde gitmeleri gerekir. Bu, geleceğe yatırım yapmak için parayı üniversitelere koymak demek, silahlara ve bombalara değil.
Bu eklenen silah sistemleriyle bile onları kullanacak insanlara ihtiyacınız var. Bu da bir sorun olacak. Bunun üzerine hepsini topladığınızda, gençler anlamadıkları ya da istemedikleri bir savaşa zorunlu asker olarak alınmaktan yana olmayacaklar. Dolayısıyla buna uymayacaklar. Yaşlılar fiyat artışlarından darbe alıyor. Onlar mutsuz olacak ve aradaki herkes de öyle. Bu yüzden çok fazla siyasi değişim göreceksiniz. İnsanlar aç ve bitkin. Kendileri için bir gelecek görmüyorlar. Bu, görevdeki iktidara oy değildir. Başka bir şey vaat eden herhangi birine oydur.
Buradaki ironi ya da kötü taraf şu: sağın yükselişini görüyorsunuz. Birçoğu neo-faşist, açık açık Nazilere ve benzeri şeylere sempati duyan insanlar. Bunu yumuşatıyorlar ama geldikleri yer burası. Fakat çok izolasyonistler. Paranın içeride kalması gerektiğine, içerideki şeyleri inşa etmeniz gerektiğine inanıyorlar. Gerçek bir ekonomik planları var mı? Sanmıyorum. Sadece “ülkeye yatırım yapın, her şey iyi olacak” diyorlar. İzolasyonizm, zaten çok karmaşık ve birbirine bağlı ekonomilerden oluşan bir dünyada yaşadığımız gerçeğini hesaba katmıyor. Diyelim ki bir yudum bira içiyorsunuz ve “Ah, bu German birası” diye düşünüyorsunuz. Aslında hayır; ekipman giderek daha fazla Asia’da üretiliyor ve bazı katkılar ve benzeri şeyler de Asia’da yapılıyor. Şerbetçiotu Germany’den olabilir, ama belki de değildir; Czechoslovakia’dan ya da başka bir yerden ithal edilmiş olabilir. Yani birbirine bağlı bir dünyada yaşıyoruz ve fiyatları düşük tutmamızın yolu bu oldu. Bunu terk ederseniz enflasyonun fırladığını göreceksiniz.
Bu yüzden benim öngörüm şu: sağ iktidara gelir, sorunları çözemez, daha da kötüleştirir. Sonra diğer taraftan başka bir grup iktidara gelir ve bu tahterevalli etkisinin yaşandığı uzun süreli bir istikrarsızlık döneminiz olur; biri yukarıdadır, diğeri aşağıda, sonra seçmen diğerine döner, çünkü sorunları değiştirmek ister. Ama sahip oldukları tek alternatif liderliği değiştirmektir. Oysa yeni liderlik mevcut sorunlarla uğraşmak zorundadır ve çoğu durumda bu şeyleri nasıl çözebileceklerine dair herhangi bir yeni düşünceye ya da fikre sahip değildir.
Evet, China buna bakıyor, ne kadar kötü olacağını ölçmeye çalışıyor. Son altı yedi yıldır iç tüketime dayalı olarak ekonomik büyümeyi sürdürmekten bahsettiklerini fark etmişsinizdir. Bence gitmeye devam edecekleri yön bu: kontrol edebildiğinizi elinizden geldiğince kontrol edin, kontrol edemediğinize de tepki verin. Özetle China’nın yapmaya devam edeceği şeyin bu olduğunu düşünüyorum.
Bence China’nın yeni bir dünya düzenine uyum sağlama açısından oynayabileceği önemli rol de bu. Frederick Nietzsche ve başkaları her zaman şu noktayı dile getirirdi: Değişim olduğunda, her değişim önce eskinin ölmesini, sonra yeni bir şeyin yaratılmasını gerektirir; bu yaratıcı yıkım. Ama şu noktayı da vurgularlar: Eski ölür ve onun yerine geçecek başka bir şey olmazsa, anarşi esasen öngörülebilir sonuçtur. Görünen o ki biz de biraz oradayız. Eski dünya düzeni artık esasen sona erdi ve henüz onun yerine geçecek gerçek bir şey yok; bu yüzden tüm bu kaosu görüyoruz. En azından Europe’daki düşünceye bakarsanız, savaş artık ileriye dönük tek seçenek gibi görünüyor, çünkü başka bir şey yok gibi. China dünyanın birlikte çalışması için farklı bir model biçimini, refaha ve iş birliğine giden yeni bir yolu yükseltebilirse, bu yeniden savaşa alternatif olabilir. Bence şu anda dünyanın ihtiyacı olan şey bu, çünkü şu anda her şey sadece silahlarını kapmak ve zaten ortadan kalkmış, geçmişte kalmış bir dünyayı yeniden kurmaya çalışmaktan ibaret. Bu yüzden yeni bir dünya düzeni için cazip bir formata dair son düşünceleriniz var mı, emin değilim.
Tamam. Tamam. Aslında...
Büyük soru. Kusura bakmayın.
Hayır, hayır. Aslında bu bana oldukça sık sorulan bir soru. Cevabım çok basit: Europe’un önerilmiş bir modeli dinlemeye ya da ona bakmaya isteksiz olması, bir modelin yokluğu anlamına gelmez. Bu yalnızca onların inatçılığı ve eski paradigmaya tutunmalarıdır. China’nın önerdiği şey çok basit: ülkeler arasında artık ideoloji olmasın. Bu da temelde Catholics ve Protestants arasındaki savaşları bitiren Westphalia Antlaşması’na kadar gider. “Tamam, ben senin Catholic olmanda ısrar etmeyeceğim. Sen de benim Protestant olmamda ısrar etmeyeceksin. Ben kendi sınırımın bu tarafında yaptığımı yaparım, sen de kendi tarafında yaptığını yaparsın” dediler. China’nın söylediği şey tam olarak bu. Her ülke güvenli olmalı diyorlar. Güvenlik başka bir ülkenin güvensizliğine bağlı olmamalı. Her ülkenin kendi kalkınma yolunu seçme hakkı vardır. Hiçbir ülkenin, bir başka ülkenin izlemeye çalıştığı iç yola müdahale etme hakkı yoktur. Ve son olarak, ülkeler oldukları gibidir. Bir karışımdırlar. Karmaşıktırlar. Farklı halklar, diller bile; onlara saygı duymanız gerekir. Onlar budur.
Ülkeleri daha küçük ve daha küçük parçalara bölmeye başlarsak bu barış yaratmaz. Sadece yeni çatışma kaynakları yaratır. Eski günlere dönmeye çalışmak, işlerin eskiden nasıl olduğundan bahsetmek çok eskimiş bir şey. Aynı nehirde iki kez yüzemezsiniz. Ama bunun bir parçası da bu ulusların egemenliğine saygıdır. China ayrıca bir küresel yönetişim girişimi olması gerektiğini söyledi. Bu, insanların birbirine tank fırlatmak yerine bir masanın etrafında oturması gerektiği anlamına gelir. Konuşmalılar, çözmeliler. Zaten her şey sonunda müzakere masasında biter. Genç erkeklerin, kadınların ölmesi neden gerekli? Mülkün yok edilmesi neden gerekli? Bunun dünyaya hiçbir faydası yok.
Bu yüzden China’nın bunu önerdiğini düşünüyorum. Sadece ilk söylediğim şeylere geri dönüyorum: bunu United States’in eskiden bir şeyleri önerdiği şekilde ya da sömürgeci güçlerin bir şeyleri önerdiği şekilde önermiyorlar. Onlar önermiyordu; temelde dayatıyorlardı. China ise örnek olarak liderlik etmeye çalışıyor. Eğer bunu görmek istemiyorsanız ya da bunu kötü olarak görmek istiyorsanız, tamam. Kimsenin size bunu yaptırmasının bir yolu yok. Yani Europe’un sorunları tercih sorunlarıdır. Kötü bir partnerle aynı yataktalar. Bundan uzaklaşamıyor gibi görünüyorlar. Başka seçenekler var, ama bunlara tamamen körler. Ben bunu hep kötü bir evlilikte olan, partneri tarafından istismar edilen ama bundan çıkış yolu görmeyen biri gibi düşünürüm. Ne yazık ki bu, Europe içinde farkına varılması gereken bir şey ve bu başlamış durumda.
Spain’e bakmaya başlıyorsunuz. Onun kendi sorunları olduğunu biliyorum ve bundan çok iyi basın alıyor, bu da yaptığı şeyin politikasını bir ölçüde dengeliyor. Ama gerçek şu ki, ideolojiyi bir kenara bırakıp halkınızın iyiliğini düşünmeye başlamanın zamanının geldiğine dair çok ikna edici bir sav sunuyor.
Evet. Bu yüzden China’nın global civilizational initiative denilen şeyi konusunda biraz iyimser oldum; bu, medeniyetlerin umutsuzca ihtiyaç duyduğumuz bu Westphalian format altında yeniden iş birliği yapmaya başlaması anlamına geliyor. Cumartesi günü zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Çok takdir ediyorum.
Sohbetlerimizden her zaman keyif alıyorum. Ne yazık ki fazla gevezelik ediyorum, ama...