Colonel Lawrence Wilkerson: ABD, İran ve Rusya Politikalarıyla Küresel Krizi Derinleştiriyor
İngilizce yapılan bu podcast bölümünde sunucu Glenn ile ABD Dışişleri Bakanı’nın eski özel kalem müdürü Colonel Lawrence Wilkerson, İran savaşı, Rusya-NATO gerilimi, ABD’nin ittifak sistemi, küresel ekonomi ve Amerikan ordusunun dönüşümü üzerine konuştu. Bölümün ana ekseni, Wilkerson’ın ABD yönetiminin İran ve Rusya politikalarını “stratejisiz”, “tehlikeli” ve küresel krizleri derinleştiren bir çizgi olarak değerlendirmesiydi.
İran Savaşında Hedefler, Misilleme ve Tırmanma Riski
Sunucu Glenn, İran’a karşı savaşın “hızla kontrolden çıkıyor” göründüğünü söyleyerek söze başladı. Ona göre yıkımın yoğunluğu bazı açılardan azalmış görünse de tarafların vurmaya hazır olduğu hedeflerin kapsamı genişliyordu. Glenn, İran’ın artık ABD askerlerinin ölmesini önleyerek tırmanmayı sınırlamaya çalışıyor gibi görünmediğini, kritik altyapıya ve Körfez’deki enerji tesislerine yönelik misillemelere daha açık hale geldiğini söyledi.
Wilkerson ise İran tarafını “kararlı, stratejik ve azimli” olarak niteledi. Buna karşılık Donald Trump’ın “ne yapacağını bilemeyen” bir lider görüntüsü verdiğini savundu. “İranlıları kararlı, stratejik ve azimli görüyorum; Donald Trump’ı ise içinde bulunduğu karmaşadan çıkış yolu bulamayan, tipik kararsız Donald Trump olarak görüyorum,” diyen Lawrence Wilkerson, Trump’ın çevresindeki isimlerin, özellikle Pete Hegseth’in, durumu düzeltmeye yardımcı olmadığını belirtti.
Wilkerson, Trump’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin “kimse geçemeyecek” mesajlarını da eleştirdi. Ona göre böyle bir açıklama krizi çözmek yerine daha da sertleştiriyordu. Wilkerson, Hegseth’in Oval Office’te İran’ın “yıkıldığını” ve “dize getirildiğini” anlattığını, ancak İran’da artık iç ayrışma kalmadığını iddia etti. “Artık İran’da ayrılık olduğunu söylemek yanlış; sertlik yanlıları, ılımlılar, Devrim Muhafızları, ordu, Ayetullah, Majlis, hepsi bir,” diyen Wilkerson, İran toplumunu “Persia” olarak birleşmiş bir bütün şeklinde tarif etti.
Wilkerson, İran’ın Çin’e ait gelişmiş bir uydu sisteminden ve muhtemelen Rusya’dan destek aldığını öne sürdü. Ona göre bu destek, İran’ın bölgede hassas hedeflere balistik füzeler gönderebilmesini sağlıyordu. İran’ın hedef listelerini kademeli tuttuğunu söyleyen Wilkerson, ilk ve ikinci hedef gruplarının ardından üçüncü gruba geçildiğini, dördüncü ve beşinci grupların ise küresel ekonomiyi sarsabilecek nitelikte olduğunu savundu. İran’ın bu hedefleri vurmaktan kaçınmasının nedenini de uluslararası sempati ve desteği kaybetmeme hesabı olarak açıkladı.
Red Sea, Hürmüz ve Küresel Ekonomi
Wilkerson’ın en fazla üzerinde durduğu konulardan biri Red Sea (Kızıldeniz) ve Suez Canal (Süveyş Kanalı) güzergâhının küresel ticaretteki önemiydi. Daha önce Washington’da yapılan bir masa başı tatbikatına katıldığını anlatan Wilkerson, bu çalışmada Red Sea’nin Persian Gulf’tan (Basra Körfezi) daha kritik bir stratejik rekabet alanına dönüşüp dönüşmediğinin tartışıldığını söyledi. Katılımcılar arasında Avrupalılar, EU (Avrupa Birliği), NATO, sigortacılar, taşımacılar ve insani yardım kuruluşlarının bulunduğunu aktardı.
Wilkerson, bu çalışmanın sonucunda Red Sea’nin küresel emtia akışı açısından daha önemli hale geldiği sonucuna vardıklarını söyledi. “Red Sea, dünya çapındaki emtia trafiği için Persian Gulf’tan çok daha önemlidir,” diyen Lawrence Wilkerson, gıda ürünlerinden petrol ve gaza kadar pek çok malın bu rotadan geçtiğini vurguladı. Ona göre gemilerin Red Sea yerine Afrika’nın güneyinden dolaşması maliyetleri büyük ölçüde artırıyor ve bu da küresel enflasyonu, erişilebilirliği ve gıda güvenliğini etkiliyor.
Wilkerson, Houthis’in (Yemen’deki Husiler) bu hattı kapatma kapasitesini daha önce gösterdiğini, ABD’nin ise bunu engellemekte başarısız olduğunu savundu. Pete Hegseth’in Red Sea’yi yeniden açacağını söylediğini, ancak bunu başaramadığını iddia etti. Bu bağlamda Fujairah, Yanbu, Ras Tanura ve Jordan ile Kurdistan çevresindeki hedeflerden söz etti. İran’ın Jordan’da bir hangara, F-35 savaş uçağı içeri girdikten saniyeler sonra balistik füze isabet ettirdiğini iddia eden Wilkerson, bunun “çok gelişmiş hedefleme ve istihbarat desteği” göstergesi olduğunu söyledi.
Wilkerson, Red Sea üzerinden geçen emtia oranı için kendilerine verilen rakamın yüzde 60 olduğunu söyledi. Bu akışın aksaması halinde yalnızca bölgenin değil tüm dünyanın zarar göreceğini belirtti. “Eğer bu akış Afrika’nın güneyine yönlendirilirse maliyetler öyle artar ki küresel enflasyon ve satın alınabilirlik ağır şekilde etkilenir,” diyen Wilkerson, ABD’nin 30 gün içinde dizel sıkıntısı yaşayabileceğini, tarım için gerekli bazı girdilere ulaşmakta zorlanabileceğini ve Çin’den gelen kritik parçaların kesilmesinin savunma üretimini de vurabileceğini ileri sürdü.
Trump, Vietnam Benzetmesi ve İç Siyaset
Wilkerson, Donald Trump’ın bu krizden çıkış yolunu kapattığını savundu. Ona göre Trump’ın mevcut çözümü “aynı stratejiyi ikiye katlamak”, yani daha fazla bomba atmak, daha fazla hedef vurmak ve daha fazla savaş suçu işlemekti. Wilkerson, daha önce gündeme gelen bir memorandum of understanding (mutabakat muhtırası) içinde yer alan beşinci paragrafın, ABD için “maskelenmiş bir yenilgi kabulü” işlevi görebileceğini, ancak Trump’ın bunu da fiilen ortadan kaldırdığını söyledi.
Bu noktada Vietnam Savaşı ve Lyndon B. Johnson örneğini gündeme getirdi. John Mearsheimer’ın Vietnam üzerine yaptığı bir değerlendirmeye atıf yapan Wilkerson, Johnson’ın Kuzey Vietnam’ın bombalarla yenilemeyeceğini bildiğini, ancak iç siyasi hedefleri nedeniyle savaştan çekilemediğini anlattı. Johnson’ın Great Society programını Congress’ten (Kongre) geçirmek istediğini ve “Vietnam’dan kaçıyor” görüntüsü vermekten korktuğunu söyledi.
Wilkerson, Trump’ın da benzer biçimde iç siyasi sıkışma yaşadığını, ancak bugünkü durumun Cumhuriyetçi Parti için çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğini savundu. “Bu yönetim, ABD tarihinin en yerden yere vurulan ve en nefret edilen yönetimlerinden biri olacak, belki de en kötüsü,” diyen Lawrence Wilkerson, yönetimin anketlerde hızla düştüğünü ve ara seçimlere giderken toparlanma ihtimalini görmediğini ifade etti.
Israel, Congress ve NDAA Tartışması
Wilkerson, ABD siyasetinde Israel’e verilen desteği sert sözlerle eleştirdi. Senate (Senato) ve Congress içinde National Defense Authorization Act (Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası) kapsamında yer alan 219 ve 224 numaralı bölümlere değindi. Bu maddelerin Israel ile istihbarat paylaşımını yasal hale getirdiğini, bunun da Jonathan Pollard’ın geçmişte yaptığı ihanetin “yasallaştırılması” anlamına geldiğini savundu.
Jonathan Pollard’ın ABD istihbaratını Israel’e aktardığını ve Israel’in bu bilgilerin bir kısmını Soviet Union’a sattığını öne süren Wilkerson, bugünkü düzenlemelerin benzer bir yolu kurumsallaştırdığını iddia etti. Bu konuyu “cumhuriyet” ve “imparatorluk” açısından ağır bir kriz olarak tanımladı.
Wilkerson ayrıca ABD’de Iran’a duyulan nefretin yalnızca Cumhuriyetçi Parti’ye özgü olmadığını söyledi. Virginia senatörü Mark Warner’ın konuşmalarındaki tonu örnek göstererek Demokrat Parti içinde de Iran’a karşı sert bir düşmanlık bulunduğunu belirtti. Ona göre ABD Congress’inde Iran’a ve Israel’in düşmanlarına yönelik köklü bir nefret vardı.
Rusya, NATO ve Savaşın Yeni Aşaması
Glenn, Rusya’ya karşı savaşın da kritik bir aşamaya geldiğini söyledi. Ona göre Russia artık caydırıcılığı yeniden tesis etmek için misillemeyi zorunlu görüyor. Wilkerson bu değerlendirmeye “Bu NATO ile bir savaş” diyerek katıldı. Glenn de aynı fikirde olduğunu belirtti ve Russia’nın bir noktada yalnızca Kyiv’i cezalandırmak ya da Odessa’ya abluka uygulamakla yetinmeyip bir NATO ülkesine karşı hamle yapabileceğini söyledi.
Glenn, bunun kontrolden çıkabilecek bir tırmanma riski taşıdığını, bu nedenle Russia’nın zırhlı araçlar ve Oreshnik füzeleri gibi hazırlıklar yaptığını düşündüğünü söyledi. Avrupa’daki siyasi ve medya kurumlarının NATO’nun Rusya’ya karşı savaşa dahil olmadığı yönünde tam bir mutabakat sergilediğini, ancak kendisinin buna inanmadığını belirtti.
Wilkerson, ABD’nin Russia ve Iran’a yaklaşımını stratejik amaçtan çok “nefret” üzerinden okudu. “Moskova olsun, Tehran olsun, insanları oldukları şey yüzünden devirmek istiyoruz; bunun stratejik bir amacı yok,” diyen Wilkerson, bunun sağlıklı uluslararası ilişkiler anlayışıyla bağdaşmadığını savundu.
Saudi Arabia, Nükleer Yayılma ve JCPOA
Glenn, Donald Trump ve Mohammed bin Salman’ın Saudi Arabia için nükleer program konusundaki açıklamalarını sordu. Wilkerson, bunu iki taraf açısından da “çaresiz bir girişim” olarak niteledi. Trump açısından bunun Southwest Asia’da (Güneybatı Asya) ABD’nin önemini koruma çabası olduğunu, MBS açısından ise ABD imparatorluğu ile ilişkiyi sürdürme girişimi olduğunu söyledi.
Wilkerson, JCPOA’nın (Joint Comprehensive Plan of Action, İran nükleer anlaşması) Obama yönetiminin “imza niteliğindeki diplomatik başarısı” olduğunu savundu. Bu anlaşmanın kendi görüşüne göre yüzde 95-96 oranında işleyebilir olduğunu ve yenilenseydi 25 yıl daha sorunu yönetebileceğini söyledi. Ancak bu düzenin Saudi Arabia’nın nükleer kapasite arzusunu çözmediğini belirtti.
Wilkerson, “Artık bölge genelinde nükleer silahların yayılacağı bir yola girdik,” diyerek Saudi Arabia’nın sivil nükleer programının hızla askeri programa dönüşebileceğini ileri sürdü. Daha da ileri giderek Iran’ın zaten bir nükleer silaha sahip olduğunu düşündüğünü söyledi, ancak bunu kesin bilgi olarak değil kendi değerlendirmesi olarak sundu. Israel’in coğrafi kırılganlığına dikkat çekerek Iran’ın tek bir nükleer silahla Tel Aviv ile Haifa arasını hedeflemesi halinde Israel’in fiilen haritadan silinebileceğini iddia etti.
İttifakların Geleceği ve Vassalage Tartışması
Glenn, ABD ittifaklarının sürdürülebilir olup olmadığını sordu. Ona göre Körfez ülkeleri ve Avrupa devletleri giderek daha fazla “vassal” gibi davranıyor, ABD’ye daha bağımlı hale geldikçe kendi ulusal çıkarlarını ihmal ediyor. Gulf states’in Iran savaşında ABD’ye yakınlaşmasının ilk refleks olabileceğini, ancak bu savaşın yenilgiye uğraması halinde bunun kendi yıkımlarına yol açabileceğini söyledi.
Wilkerson, bu değerlendirmeye büyük ölçüde katıldı ve dünya toplumlarının statükoya “büyülenmiş” gibi bağlı kaldığını söyledi. Ona göre Japan, Koreans, Europeans ve diğer aktörlerde yeni bir dünya kuracak siyasi hayal gücü eksikti. “Dünyadaki en büyük açık hayal gücü açığıdır,” diyen Lawrence Wilkerson, mevcut düzen parçalanırken bile devletlerin ondan kopamadığını değerlendirdi.
Wilkerson, yeni bir düzenin yalnızca büyük güçler tarafından değil, orta güçler ve küresel nüfusun çoğunluğu için de yönetilebilir olması gerektiğini söyledi. United Nations’ın tahminlerine atıfla dünya nüfusunun yüzyıl ortasında yaklaşık 10 milyara ulaşabileceğini belirtti.
Gıda Krizi, İklim ve Göç
Wilkerson, Center for Naval Analyses için yapılan iklim krizi simülasyonlarından da söz etti. Bu çalışmalarda 2065 civarında kötü senaryolarda Global South’tan (Küresel Güney) kuzeye doğru büyük insan hareketlerinin görülebileceğini anlattı. Bu insanların su ve gıda arayacağını, genç erkeklerin bir kısmının silahlı olabileceğini söyledi.
“Global South’u aç bırakacağız; bunu şu anda Hürmüz Boğazı ve başka yerlerde yarattığımız koşullar yüzünden yapacağız,” diyen Wilkerson, gıda üretimi, World Food Program (Dünya Gıda Programı) ve insani yardım kapasitesinin tedarik zincirleri bozulduğunda zarar göreceğini vurguladı. Ona göre bu durum Mediterranean, Caribbean ve South America üzerinden yeni göç dalgalarını tetikleyebilir.
Wilkerson, iklim krizinin etkilerinin şimdiden görüldüğünü; sıcaklıklar, gıda kıtlığı ve bazı bölgelerdeki çevresel baskıların daha da kötüleşeceğini söyledi. Buna rağmen dünyanın işbirliği ve yeni anlaşma rejimleri kurmak yerine “akılsız savaşlara” yöneldiğini belirtti.
Amerikan Ordusu ve Kurumsal Çöküş Kaygısı
Bölümün sonunda Glenn, Wilkerson’a ABD ordusunun dönüşümünü nasıl gördüğünü sordu. Wilkerson, bu sorunun kendisi için kişisel ve ağır olduğunu söyledi. Hayatının büyük bölümünü ABD güvenlik kurumlarında geçirdiğini, hâlâ hayatta olan eski meslektaşlarının da “bunu görecek kadar yaşadığına inanamadığını” aktardı.
Wilkerson, ordunun Pete Hegseth ve Donald Trump gibi kişiler tarafından “kirletildiğini” ve Amerikan halkına karşı kullanılabilecek bir araca dönüştürüldüğünü savundu. “Hayatlarımızı Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik aracına adadık; şimdi onun Amerikan halkına karşı bir zulüm aracına çevrildiğini görüyoruz,” diyen Lawrence Wilkerson, bu durumun kendilerini derinden sarstığını ifade etti.
Ona göre bugünkü ABD silahlı kuvvetlerinde gerekli liderlik yoktu; bunun yerine uyum sağlayarak yükselmek isteyen kişiler ve emeklilikte savunma şirketlerinde yüksek ücretli pozisyonlar bekleyen komutanlar vardı. Wilkerson, denizde yargı süreci olmadan insanların öldürülmesine içeriden neredeyse hiç itiraz gelmemesini de bu kurumsal bozulmanın göstergesi olarak değerlendirdi.
Glenn ise Avrupa’daki gelişmeleri benzer bir karamsarlıkla anlattı. Avrupa liderlerinin uzun süre II. Dünya Savaşı ve Cold War’dan ders çıkarma, liberal demokratik değerler ve barış üzerinden kendilerini tanımladığını; ancak artık diplomasiden çok savaş, öldürme ve yıkım dilini kullandığını söyledi. Wilkerson da konuşmayı, yaşamının sonunda ABD’nin “temelde düzgün bir ülke” olduğuna dair inancının sarsıldığını söyleyerek bitirdi. “Bunca gücü nedeniyle belki de geçmişteki herhangi bir ülkeden daha kolay yozlaşabilir olduğunu görmek çok üzücü,” diyen Wilkerson, daha iyi günler temennisiyle bölümü kapattı.