CGTN Sunucusu Shu Chinda: 'Tayvan Kırmızı Çizgilerin En Kırmızısı — Xi, Trump'a 'Yanlış Yönetilirse Tüm İlişki Tehlikeye Girer' Uyarısı Yaptı, 2026 Çin-ABD İlişkilerinde Kilometre Taşı Olabilir'
Pekin Zirvesi: Trump ve Xi Jinping'in Tarihi Buluşması
CGTN'in "Dialogue" programının sunucusu Shu Chinda, 14 Mayıs 2026'da gerçekleşen Donald Trump ve Xi Jinping arasındaki Pekin zirvesini Glenn Diesen ile değerlendirdi. İki dünya gücünün liderlerinin yıllardır süren ticaret savaşı, teknoloji rekabeti, Tayvan meselesi ve İran krizi gölgesinde bir araya gelmesi, Chinda'ya göre 2026 yılını ABD-Çin ilişkileri açısından bir dönüm noktasına dönüştürebilir. Görüşmenin atmosferi olumlu seyrederken iki taraf, "yapıcı stratejik istikrar" olarak adlandırılan ortak bir vizyonda uzlaştığını açıkladı.
Sıcak Karşılama ve Ortak Vizyon
Chinda, Pekin'deki günün ayrıntılarını aktararak Trump'ın karşılama töreninden ve Tiananmen Meydanı'ndaki tören kıtasını Xi Jinping ile birlikte teftiş etmesinden etkilendiğini belirtti. İki liderin sabahı ekipleriyle birlikte görüşmelerle geçirdiğini, ardından Tapınak Cennet'i ziyaret ettiklerini ve akşam devlet yemeğinde bir araya geldiklerini anlattı.
"Başkan Xi konuşmasında çok sıcak bir dil kullandı; Çin ve ABD'nin rakip değil ortak olması gerektiğini söyledi," diyen Chinda, Trump'ın da kısa ama ılımlı bir karşılık verdiğini aktardı. Trump'ın konuşmasında Çinli ve Amerikan halklarının ortak değerler taşıdığını, ailelerine baktığını ve sıkı çalıştığını vurguladığını ifade etti. Trump'ın ayrıca 1784'te Çin'e ulaşan ilk ABD gemisine, Çinli işçilerin Pasifik ve Atlantik'i birleştiren kıtalararası demiryolunun inşasındaki rolüne ve Tsinghua Üniversitesi'nin (Çin'in önde gelen üniversitelerinden biri) kuruluşuna atıfta bulunduğunu aktardı.
"İki taraf, ikili ilişkileri önümüzdeki üç yıl ve sonrasında yönlendirecek 'yapıcı stratejik istikrar' adı verilen bir vizyon üzerinde uzlaştı," diyen Chinda, bunun oldukça etkileyici olduğunu vurguladı.
Thucydides Tuzağını Aşma Çabası
Diesen'in, yükselen güçle mevcut hegemon arasındaki çatışmayı tanımlayan "Thucydides tuzağı" kavramına ilişkin sorusunu Chinda şöyle yanıtladı: "Başkan Xi bu ifadeyi kullandı, ancak kastettiği bu tuzağı aşmamız gerektiğiydi. Büyük güçler arası ilişkide muhtemelen yeni bir model belirlememiz gerek."
Chinda, Çin ve ABD'nin ekonomi, ileri teknoloji ve askeri kapasiteler bakımından akran ülkeler olduğunu ve şu anda kritik bir kavşakta bulunduklarını ifade etti. "Birbirleriyle nasıl başa çıktıkları sadece iki halk ve iki ülke için değil, tüm dünyanın istikrarı için sonuçlar doğuruyor," diye ekledi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Çin'e gelirken yaptığı açıklamalara da değinen Chinda, Rubio'nun "Çin yükselebilir ama bu yükseliş ABD'nin bedelini ödeyerek olamaz" şeklindeki ifadelerinin belirsizlik yarattığını söyledi. "ABD'nin bedelini ödemek ne demek, tam olarak belirsiz," şeklinde değerlendirdi.
Ticaret Savaşının Bilançosu
Diesen'in ticaret savaşının nasıl çözüleceğine ilişkin sorusu üzerine Chinda, iki tarafın "ticaret ve yatırım kurulu" kurma yönünde adım attığını aktardı. "Çin perspektifinden bakarsak, biz bu ticaret savaşından geçtik ve ABD kazanmadı," diye savundu Chinda. "Çin tarafı da elbette acı çekti çünkü eskiden ABD'ye çok ihracat yapıyorduk, ama Çin kaybetmedi. Çin'in ihracatı büyümeye devam ediyor."
Chinda'ya göre, ABD'nin tarifeler yoluyla Çin'in ihracatını durdurma çabası başarısız oldu. Çin'in soya fasulyesi, sığır eti ve Boeing uçaklarının yanı sıra ABD petrolü almaya açık olduğunu, ancak gelişmiş çipler gibi hassas teknolojilerin ulusal güvenlikle ilgili olduğunu vurguladı.
"Ticaretin kendisi karşılıklı yararlıdır," diyen Chinda, "Eğer ticaret yapıyorsanız kimse zarar görmez. Açık vermek bir sorun değil — çünkü karşılığında bir şey aldınız," şeklinde açıkladı. Dengesizliğin asıl meselenin ABD dolarının dünyanın temel rezerv para birimi olmasından kaynaklandığını öne sürdü.
Enerji Bağımlılığı Endişesi
Diesen'in ABD'nin Venezuela, Rusya ve İran gibi enerji ihracatçılarının yerini alarak küresel enerji ticaretinde merkezi bir konum elde etmeye çalıştığı yönündeki gözlemine Chinda, Çin'in bu konuda dikkatli davrandığını belirtti. "Eğer ABD'den çok fazla satın alırsanız, bu pazara güven oluşur ve sonra büyük güçlerin bu güvensizlik duygusu devreye girer," diye uyardı.
Chinda, Çin'in enerji ithalatında tek bir kaynağa bağımlılığının genellikle yüzde 20'yi aşmadığını, Rusya, İran, Suudi Arabistan, Brezilya ve Gana'dan petrol ve gaz aldığını aktardı. Ayrıca Çin'in elektrikli araçlar, güneş panelleri ve rüzgar türbinlerinde liderliğini sürdürdüğünü, dünyada inşa halindeki nükleer santrallerin yaklaşık yarısının Çin'de olduğunu ifade etti. "En kötü senaryoda Çin elektrik üretimi için kömüre güvenebilir. İklim kaygısı var, ancak burada hayatta kalmadan söz ediyoruz," diye ekledi.
Tayvan: "Kırmızı Çizginin En Kırmızısı"
Görüşmelerin en kritik konularından birinin Tayvan olduğunu belirten Chinda, Xi Jinping'in Trump'a bu meselenin "Çin-ABD arasındaki en önemli mesele" olduğunu söylediğini aktardı. "Yanlış yönetilirse, tüm Çin-ABD ilişkisi tehlikeye girebilir," ifadesinin Çin liderinin ABD muhatabına karşı kullandığı en güçlü retorik olduğunu vurguladı.
"Bu, kırmızı çizgilerimizin en kırmızısıdır," diyen Chinda, ABD'nin son sekiz-dokuz yılda Tek Çin İlkesi'ni içini boşaltarak hareket ettiğini savundu. ABD'nin 1982'de imzaladığı ortak bildiriye göre Tayvan'a silah satışını sıfıra indirmesi gerekirken aksini yaptığını ifade etti.
"Belli bir bölgeye daha fazla silah göndermek nasıl bir barış jesti olabilir?" diye sorguladı Chinda. "Washington bu bölgede barış ve istikrarı gerçekten önemsiyorsa, Tayvan'daki ayrılıkçılara Tayvan bağımsızlığına karşı olduğunu açıkça belirtmeli."
Chinda ayrıca anakara ile Tayvan arasındaki askeri kapasite farkının çok büyük olduğunu, Tayvan yetkililerinin satın aldığı silah miktarının ne olursa olsun anakaraya karşı eşleşemeyeceğini belirtti. "Eğer ABD İran'ı yenemiyorsa, Çin'i evinin avantajına sahip olduğu bir bölgede yenebileceğine onu ne inandırıyor?" diye sordu.
Çin'in Stratejik Hedefi: Hegemonya Değil
Diesen'in ABD'nin "statükocu mu yoksa revizyonist bir güç mü" olduğu sorusuna Chinda, Hudson Institute gibi muhafazakar düşünce kuruluşlarındaki bazı akademisyenlerin İran savaşını "tamamen Çin hakkında" olarak tanımladığını hatırlattı.
"Çin tarafı, eğer baskı altına alınırsa karşı önlemlere başvurabilir," diye uyaran Chinda, ABD'nin yüzde 145'lik tarifelerine Çin'in nadir toprak elementleriyle karşılık verdiğini örnek gösterdi. Washington'da, ABD'nin bir-iki yıl içinde kendi nadir toprak elementlerini üretip Çin'e bağımlılıktan kurtulup kurtulamayacağına dair tartışmaları izlediğini belirten Chinda, sürecin gerçekte iki yıldan çok daha uzun süreceğini vurguladı.
"Çin'in imalat kapasitesi muhtemelen dünyanın en büyüğü ve ABD'nin imalat kapasitesinden çok daha büyük. ABD, Japonya ve Almanya'nın toplam imalat çıktısına eşit," diyen Chinda, savaş durumunda imalat devine karşı savaşılmaması gerektiğini söyledi.
Chinda, Çin'in stratejik hedefinin küresel hegemonya olmadığını, "Çin milletinin yeniden canlandırılması" olduğunu ifade etti. "Çin savunmaya odaklanıyor. ABD'yi yerinden etmek, küresel hegemon olmak Çin'in stratejik hedefi değil," diye vurguladı.
Hürmüz Boğazı ve İran Krizi
İran savaşı ve Hürmüz Boğazı meselesinin görüşmelerde yer aldığını aktaran Chinda, Washington'daki bazı medya kuruluşlarının Trump'ın Çin üzerinde baskı kurarak İran'ı Hürmüz Boğazı'nı kapatma çabasından vazgeçirmesini önerdiğini, ancak bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu savundu.
"Bu, Washington ve İsrailliler tarafından BM yetkisi olmadan, gerekçesiz, meşruiyetsiz başlatılmış bir savaş. Yasadışı bir savaş, İran'a karşı kışkırtılmamış bir savaş," diyen Chinda, Çin'in bu krizle hiçbir ilgisi olmadığını vurguladı. "Washington'dan baskı almak yerine, Pekin Washington'a daha fazla baskı uygulamalı."
Bununla birlikte Chinda, Hürmüz Boğazı'nın açık tutulmasının iki ülkenin de ortak çıkarına olduğunu, Çin'in enerjisinin yaklaşık yüzde 40-50'sini bu su yolundan ithal ettiğini belirtti. Çin'in İran petrolü ihracatının yüzde 90'ını aldığını, dolayısıyla Çin tankerlerinin ücretten muaf tutulmasının mümkün olduğunu söyledi.
"İran'ın bunu neden yaptığını insanlar gerçekçi şekilde anlıyor — onlarca yıldır yıkıcı yaptırımlar altında ve gelişmeye ihtiyaçları var, nefes almaya ihtiyaçları var," diyen Chinda, eğer ABD yaptırımları kaldırmayı reddederse İran kontrolünün bir şeklini kabul etmek zorunda kalınacağını savundu.
2026: Bir Kilometre Taşı mı?
Görüşmelerin sonuçlarını değerlendiren Chinda, Marco Rubio, Pete Hegseth ve Stephen Miller gibi ABD'li yetkililerin ilk kez Çin'de bulunduğunu hatırlattı. Trump'ın Xi Jinping'i Eylül sonunda ABD'ye davet ettiğini, ayrıca Shenzhen'deki APEC zirvesi ve ABD'deki G20 zirvesinde iki liderin tekrar bir araya gelme olanağının bulunduğunu aktardı.
"2026'yı, yıllarca süren çıkışsız çatışma ve sürtüşmelerin ardından Çin-ABD ilişkileri için bir kilometre taşı yıl olarak adlandırırdım," diyen Chinda, tarafların "yanlış yaklaşımları" denedikten sonra nihayet "doğru yaklaşımı" — yapıcı stratejik istikrarı, sıfır toplamlı zihniyet yerine işbirliğine odaklanmayı — bulduğunu ifade etti.
Diesen ise diplomasinin kendi başına bir başarı olduğunu, özellikle Avrupa'da diplomasinin büyük ölçüde damgalanıp suç haline getirildiği bir dönemde Çin ve ABD liderlerinin Pekin'de bir araya gelmesinin önemli bir adım olduğunu söyleyerek programı kapattı.
Pekin Zirvesi: Trump-Xi Görüşmesi Başladı
Tekrar hoş geldiniz. Bugün 14 Mayıs 2026 ve aramızda CGTN'deki Dialogue programının sunucusu Shu Chinda var. Kendisiyle Pekin'deki toplantıda şu anda yaşananları konuşacağız. Bildiğiniz gibi Donald Trump şu sıralar Pekin'de Xi Jinping ile görüşüyor. Programa katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Davet ettiğin için teşekkürler Glenn. Sanırım dünyanın büyük çoğunluğu şu an bu toplantıya bakıyor. Trump söz konusu olduğunda çoğu zaman yüzeysel bir tiyatro havası olur, ama aynı zamanda bu iki devin — dünyanın en büyük iki gücü olan ABD ve Çin'in — çözmesi gereken pek çok mesele de var.
Bugüne kadar toplantıya dair neler biliyoruz, her iki tarafın temel hedefleri neler ve ortak buluşma noktaları var mı?
Bugün yaşananları sizinle paylaşabilirim. Genel olarak söylersem, atmosfer son derece olumluydu. Mr. Trump, örneğin karşılama töreninden, Başkan Xi Jinping ile birlikte tören muhafızlarını teftişten, Temple of Heaven ziyaretinden ve devlet yemeğinden açıkça etkilendi. İki lider sabahı kendi ekipleriyle birlikte konuşarak geçirdi, ardından öğleden sonra Temple of Heaven'da baş başa görüştüler. Akşam ise devlet yemeği halen sürüyor — Başkan Xi tarafından düzenlendi ve çok sıcak bir konuşma yaptı; Çin ile ABD'nin rakipler değil ortaklar olması gerektiğini söyledi. Başkan Trump da kısa ama çok sıcak bir konuşmayla karşılık verdi. Hem Çin halkının hem de Amerikalıların ailelerine baktığını, çok çalıştığını ve değerler bakımından pek çok ortak nokta paylaştığını söyledi. Son 250 yıla yakın bir süredeki halkların etkileşimine değindi. İlk ABD gemisinin 1784'te Çin'e ulaşmasından bahsetti — o dönemde Çinliler onlara "yeni bir ülkeden gelen yeni insanlar" diyordu. Sonra Çinli işçilerin Pasifik ile Atlantik'i birbirine bağlayan kıtalararası demiryolunun inşasına nasıl yardım ettiğinden, Çin'in en iyi üniversitelerinden biri olan Tsinghua University'nin kuruluşundan söz etti. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin ile ABD'nin müttefik olmasına ve Confucius'a ABD'de büyük saygı duyulduğuna da değindi. Sonuç olarak iki taraf, önümüzdeki üç yıl ya da daha uzun süre ikili ilişkileri yönlendirecek olan "yapıcı stratejik istikrar" diye adlandırılan bir vizyon üzerinde anlaştı. Bunu oldukça etkileyici buluyorum.
Thukidides Tuzağı ve Büyük Güçler Arası Rekabet
Bunlar gerçekten olumlu işaretler. Ancak Trump'ın ilk döneminden bu yana Çin'in onun yönetiminde sürekli ön plana çıktığını biliyoruz; daha genel olarak da ABD'de Çin artık başlıca akran rakibi olarak görülüyor. Nitekim Xi Jinping'in de sıklıkla "Thukidides Tuzağı" olarak adlandırılan duruma — yani bir önceki hegemonun artık hegemon konumunu koruyamadığında iki büyük güç arasında çatışma çıkması olgusuna — atıfta bulunduğunu gördüm. İlişkilerin uyumlaştırılması ya da rekabetin yönetilmesi gerekecekse, son on yılda ABD-Çin ilişkilerini şekillendiren bu ekonomik savaşın aşılma ihtimalini nasıl görüyorsunuz?
İyi bir soru Glenn. Thukidides Tuzağı'ndan bahsettin; Başkan Xi de bu ifadeyi kullandı. Ama onun kastettiği şu: Bu Thukidides Tuzağı fikrinin üstesinden gelmeliyiz, bu tuzağı aşmalı ve büyük güç ilişkileri için muhtemelen yeni bir model belirlemeliyiz. Aslında Çin ile ABD bir anlamda akran konumunda — ekonomide, yüksek teknoloji ve inovasyonda ya da askeri kapasitelerde. Şu an kritik bir eşikteler. Birbirlerini ve ilişkilerini nasıl ele aldıkları sadece iki halk ve iki ülke için değil, tüm dünyanın istikrarı için de önemli. Başkan Xi'nin söylediği gibi, bu mesele ikili ilişkilerin ötesine geçiyor.
İlişkinin kendisine gelirsek, ticaret dediğin gibi çok önemli bir parça. Eskiden bu ilişkinin "balastı" olarak adlandırılırdı — yani istikrar sağlayıcısı. ABD'nin Çin'e yaptığı büyük yatırım, Çin'in ABD'ye yaptığı büyük ihracat iki halkı ve iki ulusu bir araya getiriyordu. Zirve döneminde her 15 dakikada bir uçak ya Çin'den ya da ABD'den kalkıyor veya iniyordu. İki ülke çok yakın bağlarla bağlıydı. Ama sonrasında ne olduğunu biliyoruz. Şu an yine zorlu bir dönemde — ticaret savaşı, teknoloji savaşı, gümrük savaşı sonrası nasıl bir ilişki istiyoruz? Bunu sürdürmek çıkarımıza mı? İki ülkenin yararına, barış içinde bir arada yaşamanın yeni bir modeli mümkün mü? İşte bu yüzden Başkan Xi en başta "birbirimizin başarısına yardımcı olmalıyız" diyerek "sıfır toplam" zihniyetinin aşılması gerektiğinden söz etti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Çin'e gelirken "Çin yükseliyor, büyümeye devam ediyor, ama Çin'in bu yükselişi ABD'nin pahasına olamaz" gibi bir şey söylemişti. ABD'nin pahasına olmak ne demek? Bu biraz belirsiz. Ancak senin de söylediğin gibi, bu zihniyet hâlâ var; iki devletin birbirinin başarısına yardım ettiği o ideal duruma nasıl ulaşılacağı konusunda hâlâ bir belirsizlik var. Bu ideal görünse de muhtemelen doğru yol.
Çözülmesi Gereken Somut Meseleler: Tarifeler, Çipler, Nadir Toprak Elementleri
Tam da bunu sormak istiyordum. Hangi somut meselelerin çözülmesi gerekiyor? Başlangıçta hedef Çin'in teknolojik gelişimini geriletmek, ekonomik yükselişini durdurmaktı. Ama gördük ki ABD tüm bu tarifeleri koyduğunda Çin nadir toprak elementleri tehdidiyle karşılık verdi, ABD geri adım atmak zorunda kaldı. Eğer bu sadece geçici bir mola değilse ve ekonomik savaşı gerçekten çözme niyeti varsa, fiilen düzeltilmesi gereken nedir? Tarifeler mi? Çin'e çip ihracatındaki kısıtlamalar mı? Çin'in nadir toprak elementleri ihracatına açıklığı mı? Her iki taraf birbirinden ne istiyor? Mesela ABD'nin Çin'in daha çok ABD enerjisi ve tarım ürünü satın almasını istediğini gördüm — bu, dünya genelinde enerji ticaretini yeniden örgütleme örüntüsüne uyuyor gibi. Sizce neyin somut olarak çözülmesi gerekiyor?
Bahsettiğin birkaç mesele var. Şu an iki ülke arasında bir "ticaret kurulu" ve bir "yatırım kurulu" oluşturmaktan söz ediyorlar. Bu, iki taraf arasındaki diyalogları ve iletişimleri kurumsallaştırmak, münferit meseleleri ele almak için bir mekanizma olacak. İzole vakalar üzerinden değil, düzenli olarak konuşmak elbette faydalı.
Aynı zamanda Çin tarafının bakış açısından şunu söyleyebilirim: Bu ticaret savaşından geçtik; ABD zarar gördü, gerçekten kazanmıyor. Çin tarafı da elbette zarar görüyor çünkü eskiden ABD'ye çok ihracat yapıyorduk, şimdi dünyanın başka yerlerine ihracat yapmak zorundayız. Ama Çin kaybetmiyor — ihracatı büyümeye devam ediyor. Bu da ABD'nin Çin ihracatını tarifelerle durdurma çabasının işe yaramadığını, başarısız olduğunu gösteriyor.
Çinliler pragmatik davranmaya çalışıyor. Bir ticaret kurulundan söz ediyorlar — yani hassas olmadığı sürece, ileri çipler gibi yüksek teknoloji olmadığı sürece daha fazla ticaret yapabiliriz demek. Çin'in ABD petrolü alımı, soya fasulyesi, sığır eti gibi tarım ürünleri alımı ya da Boeing uçakları alımı — Amerikalılar bunları Çin tarafına satmaktan memnuniyet duyar. Çin tarafı da bu alanlarda yumuşamaya başlıyor: "Evet, daha fazla ticaret yapabiliriz, daha fazla konuşabiliriz; hassas olduğunu, ulusal güvenliğimizle ilgili olduğunu düşündüğümüz alanlarda ise dikkatli oluruz."
"Yapıcı stratejik istikrar" fikrine gelince — Çin'in yaklaşımı, odağın işbirliği olması, rekabetin sınırlı tutulması ve askeri, ticari, teknolojik gibi farklı alanlarda iletişim kurulması yönünde; sadece ticaretle sınırlı değil. Eğer bu işlerse, iki taraf kademeli olarak bir güven inşa edebilir. ABD'nin Çin pazarına büyük bir bağımlılığı olduğunu görürüz çünkü Çin'e çok şey satıyorlar. Benzer şekilde Çin tarafı da ABD'den tarım ürünleri ya da uçak ithalatına bağımlı kalır.
Benim görüşüm şu: Ticaretin kendisi karşılıklı yararlıdır; ticaret yapmanın özünde yanlış bir şey yok. Ticaret yaparsanız kimse zarar görmez. Aramızda olsun Glenn — senden bir şey satın alırsam, evet açık veririm ama karşılığında bir şey aldım, hiçbir kayıp yok. Yani dengesizliğin kendisi asıl mesele değil. Asıl mesele ekonomik yapının uzun vadeli zorluğu; ABD'nin başlıca rezerv para birimi olan US dollar'ın tedarikçisi konumunda olması. Bu yüzden dolar basabiliyorsun ve genelde ticaret açığı veriyorsun. Umarım kademeli olarak daha çok insan bu kavrayışa ulaşır; o zaman ticarete devam ederiz, alanı genişletiriz, bu momentum üzerinden anlayışımızı artırırız ve sözde "Çin tehdidi" ya da ulusal güvenlik tehdidi konusunda daha az hassas hale geliriz. Bunun büyük kısmı ideolojik bir fikirden ve güven eksikliğinden geliyor.
Asimetrik Karşılıklı Bağımlılık ve Enerji Stratejisi
Evet, Çin'in muhteşem yükselişi dünyayı çok özel bir duruma soktu — 40 yıl içinde adeta yoktan var olup önde gelen ekonomi haline gelen bir Çin sistemi sarsıyor. Bu durum bazı sağlıksız stereotipleri, Çin'in şeytanlaştırılmasını ve karalanmasını da tetikleyebiliyor.
Ancak uluslararası ticarette büyük güçlerin yalnızca pozitif toplamlı kazançların peşinde olmadığını sıklıkla görüyoruz — bağımlılık dengesini de önemsiyorlar. Büyük güçler başkalarının kendilerine bağımlı olmasını ister ama kendi başkalarına bağımlılığını azaltmak ister. Bu asimetrik karşılıklı bağımlılık, hem ekonomik hem de siyasi nüfuz sağlıyor.
Enerji konusuna odaklanırsak, ABD'nin çok belirgin bir enerji planı var gibi görünüyor: Kilit enerji ihracatçılarının — Venezuela, Russia, Iran — ihracatını azaltıp yerine ABD tedariğini koymayı amaçlıyor. Avrupa'ya bakarsak, Nordstream'in tahribatından sonra ABD görünüşe göre enerji altyapısını devralmak istiyor — yani Rusya'dan Avrupa'ya geçen gaz ihracatını ve transit hatları kendisi yönetmek istiyor. Ticarette de Rusya'dan ucuz enerji alıp kendi pahalı enerjisini Avrupa'ya satmak istiyor. Yani ABD enerji ticaretinde kendini daha merkezi kılmaya çalışıyor.
Bunu Çin açısından nasıl görüyorsunuz? Çin kendini ABD enerjisine çok bağımlı kılarsa bu bir kırılganlık olur mu, yoksa Çin aşırı bağımlılıktan kaçınmak için yeterince çeşitlendirme yapmış mı?
Evet, ABD'ye petrol ihracatı için, LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) için aşırı bağımlı kalma konusunda Çin tarafında bir endişe var. ABD'den çok fazla alırsanız zamanla bu piyasaya bir bağımlılık oluşur. Senin de söylediğin gibi büyük güçlerin bir güvensizlik hissi vardır — özellikle güven eksikliği varsa. ABD medyasını izlerseniz, okursanız Çin hakkındaki haberlerin büyük bölümü olumsuz, kamuoyu duygusu Çin'e güçlü biçimde karşı. Elbette böyle bir durumda ABD'ye bağımlılığın sürdürülebilir olup olmadığı endişesi doğuyor.
Bu yüzden Çin, ihracatta ABD'den geniş ölçüde çeşitlendi — ASEAN ülkelerine, Güneydoğu Asya'ya, Afrika ülkelerine, Latin Amerika ülkelerine, Avrupalılara yönelik ihracat hacmini başarıyla artırdı.
İkinci olarak, Çin enerji konusunda da çeşitlendi. Çin tek bir kaynağa bağımlılıktan kaçınma konusunda çok dikkatli davrandı. Petrol ve gaz ithalatlarının kaynağına bakarsanız, tek bir kaynağa bağımlılık genelde %20'yi geçmiyor. Russia'dan petrol ve gaz, Iran'dan, Saudi Arabia'dan, Brazil'den, Ghana'dan ithal ediyorlar — çok sayıda kaynak.
Aynı zamanda Çin yenilenebilir enerjiyi hızla geliştiriyor. Çin'in EV (elektrikli araç), güneş panelleri ve rüzgâr türbinlerinde önde olduğunu biliyoruz. Çin nükleer enerji santrallerine de büyük yatırım yapıyor — yapımı süren projelerin toplam sayısı neredeyse dünyanın geri kalanının toplamına yakın. Ayrıca Çin kömür açısından zengin ve kömürü gaza dönüştürme teknolojisine sahip.
Kriz durumunda, en kötü senaryoda Çin elektrik sağlamak için kömüre güvenebilir — evet iklim kaygısı var ama burada hayatta kalmadan söz ediyoruz, en kötü senaryo bu. Bu anlamda Çin'in enerji güvenliği meselesinin tam olarak farkında olduğunu söyleyebilirim. Mesele sadece yeterli arzınız olup olmadığı değil — Çin'e "dünyanın fabrikası" denmesinin sebebi var, çok fazla enerji tüketiyor — aynı zamanda güvenlik meselesi, yani dünyadaki enerji kaynaklarına yeterli erişiminizin olup olmadığı. Çin perspektifinden bakarsanız, evet, örneğin ABD'nin Venezuela'nın enerji kaynaklarını kontrol etmesi, bazılarına göre ABD'nin İran'ı, onun petrol ve gazını kontrol etme girişimi — tabii başarısız bir girişim — ve örneğin Rusya'ya ısınmaları, Çinli gözlemcilerin kendi yorumlarına konu oluyor. Şu ana kadar Çin'de gördüğümüz şey gerçekten devrim niteliğinde bir dönüşüm — EV'ler dahil, kamyonlar dahil; elektrikli kamyonlar var ve bunlar dizel kamyonlara kıyasla maliyet açısından verimli. Bu da tüketiciler için şu anda elektriğe geçmek için güçlü bir teşvik oluşturuyor. Umarız zaman içinde Çin, ABD'nin dünya genelinde enerji üzerindeki kontrolünün artmasını bir tehdit olarak görmek zorunda kalmaz.
Eğer güvenlik konusuna geçersek, kilit meselenin elbette Tayvan olduğunu biliyoruz. Tayvan ABD tarafından Çin'i çevrelemek için kullanılan ikili ada zincirinin önemli bir parçası olarak görülüyor. ABD ve Çin 70'lerde ilişkilerini yeniden kurduğunda, bu Tek Çin politikası üzerine inşa edildi — ABD, Tayvan'ın Çin'in bir parçası olduğunu kabul etti. Ancak on yıllar boyunca ABD'nin bu artımcılık (incrementalism) stratejisini izlediğini gördük; Çin'in egemenliğinden azar azar koparıyor. İnsanlara sık sık hatırlatırım: Başkan Carter kendi döneminde Tek Çin politikasını ABD'nin Tayvan ile bağlarını kültürel ve ekonomik bağlarla sınırlamak olarak tanımladı — siyasi ya da askeri değil. Fakat yıllar içinde yoğunlaşan bir şey gördük: siyasi ve askeri bağlara da geçildi ve aynı zamanda pek de örtük olmayan bir biçimde ayrılıkçı hareketler desteklendi. Sizce bu görüşmelerde Tayvan meselesi ne kadar merkezi bir yer tuttu? Ve aynı soru: Sizce gerilimleri en azından azaltacak ortak bir buluşma noktası mümkün mü, yoksa her iki taraf da kendi pozisyonlarına kilitli mi?
Başkan Trump ile görüşmesinde Xi Jinping, beklendiği üzere Tayvan meselesinden bahsetti. Bunun Çin-ABD ilişkisinde en önemli mesele olduğunu söyledi. Eğer yanlış ele alınırsa tüm Çin-ABD ilişkisinin tehlikeye girebileceğini söyledi. Bana göre bu muhtemelen Çinli üst düzey liderin ABD'li muhatabıyla görüşmelerinde kullandığı en güçlü retorik. Bu bir uyarı — Çin tarafı temelde Amerikalıların anlaması için sesini ve ciddiyetini yükseltiyor: bunun Çin tarafının "kırmızı çizgilerin en kırmızısı" olduğunu söylüyordu. Xi, ayrılıkçı faaliyetlerin bölgede barış ve istikrar için tehlike olduğundan bahsetti. Amerikalılar şunun farkında olmalı: silah satışları, özellikle iktidardaki ayrılıkçıları cesaretlendirecek ve bölgede barış ve istikrara yönelik bir güvenlik riski ya da tehlike yaratacak.
ABD geçtiğimiz yıllarda, özellikle son sekiz dokuz yılda, ABD yönetimi tarafından Tek Çin ilkesini bir anlamda içini boşalttı. Ekonomik, ticari ve kültürel ilişkinin ötesinde bağ olmadığından bahsettiniz, ama gördüğümüz şu: hatta Tayvan'da konuşlu küçük bir grup ABD'li, Amerikan asker var, Tayvan'a şimdiye kadarki en büyük silah satış paketini öneriyorlar — Tayvan'a silah satışını artırıyorlar. Çin-ABD ilişkisinin temellerinden birini oluşturan üç komünikeden 1982'de imzalanan birine bakarsanız, temelde şöyle der: ABD Tayvan'a silah satışlarını sıfırlanana kadar azaltacaktır. Bunun yerine sözlerini tutmuyorlar. Tayvan'a silahları artırıyorlar. Belli bir bölgeye daha fazla silah göndermenin nasıl bir barış jesti olduğunu söyleyebilirsiniz? Barışa katkı jesti mi? Hayır. Washington bu bölgede barış ve istikrarı gerçekten önemsiyorsa, Tayvan'daki ayrılıkçılara Tayvan bağımsızlığına karşı olduklarını açıkça söylerlerdi ve hatta daha ileri giderek "Çin'in Tayvan'ın barışçıl yeniden birleşmesi için harcadığı çabaları destekliyoruz" gibi bir ifade kullanırlardı. Bu çok daha iyi olurdu. Bunu yaparak Tayvan'daki ayrılıkçı faaliyetleri — ki bu bölgede istikrara yönelik bir tehdit kaynağıdır — dizginleyebilirler. Bu aynı zamanda ikili ilişkiye de büyük ölçüde yardımcı olacaktır, çünkü temelde ikili ilişkideki bu sürekli tahriş edici unsuru ortadan kaldırmış olursunuz. Böylece birbirleriyle hangi konularda işbirliği yapabileceklerine odaklanabilirler — ikili ilişkinin ötesindeki ortak çıkarlara, AI yönetişimi, Hürmüz Boğazı'ndaki ya da Ukrayna'daki kriz gibi konulara odaklanabilirler.
Genel fikir bu — ama buna biraz daha eklemek isterim. Anakara ile Tayvan arasındaki askeri ya da savunma kapasitesindeki değişime bakarsanız, anakara tarafı Tayvan'ın çok ilerisinde. Tayvan yetkililerinin satın aldığı silah miktarı ne olursa olsun Çin anakarasıyla eşleşemez. Yani ABD'den silah alımı temelde anlamsız. Tabii ki o ayrılıkçılar için bu, Washington'a sadakatlerini göstermenin bir yolu. Washington'daki askeri-sanayi kompleksi bu durumdan fayda sağlıyor, kâr ediyor. Ayrıca bazı askeri uzmanların yaptığı bu tür masa oyunlarına bakarsanız, vardıkları sonuç şu: ABD'nin müdahale ve katılımıyla bile, en kötü senaryoda ABD Çin'e karşı savaşı kazanamaz. Bunun giderek daha çok geçerli olan gerçek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ABD İran'ı yenemiyorsa, Çin'in ev sahibi avantajına sahip olduğu bölgede Çin'i yenebileceklerine ne inandırıyor onları? Eğer gerçekçi olsalardı, Tayvan'daki ayrılıkçıları silahlandırarak destekleme fikrinden vazgeçmeleri gerekirdi. Bunun bir şekilde Çin'in büyümesini yavaşlatacağı, modernleşme hamlesini sabote edeceği fikri yanlış. Hayır, bu yalnızca bir felakete yol açar — kimsenin, özellikle bu bölgedeki ülkelerin görmek istemediği bir felakete.
Evet. ABD'nin Çin ile ilişkisinde Tayvan üzerindeki çatışmanın, ABD bir status quo (mevcut durumu koruyan) güç müdür yoksa revizyonist (revisionist) bir güç müdür şeklinde ortaya çıktığını sıkça merak ediyorum, çünkü bence ikisi de doğru olabilir. ABD bir status quo gücü ise, Çin ve ABD'nin iki farklı şeyi caydırmaya çalıştığını öne sürebilirsiniz: ABD, Çin'i Tayvan'ı güç yoluyla geri almaktan caydırmaya çalışıyor — bu yüzden silah gönderiyor — Çin ise ABD'yi ayrılıkçılığı desteklemekten caydırmak istiyor. Sizin de öne sürdüğünüz gibi, bir status quo çatışmasının ortaya çıkabileceği söylenebilir: Çünkü ABD, askeri güçle geri alınmayı caydırmak için Tayvan makamlarına silah verirse, bu onları ayrılıkçılığa doğru itmeye cesaretlendirebilir ve bu da anakara tarafından güç kullanımını tetikler. Bu status quo senaryosu olur.
Ama ABD revizyonist ise, tüm bu silahları göndermenin açık bir amacı var: aslında ayrılıkçılığı zorlamak — hedef bu. Çünkü sizin de söylediğiniz gibi zaman Amerika'nın lehine değil; her geçen gün Çin daha güçleniyor — sadece Tayvan'a karşı değil ABD'ye karşı göreli güç de artıyor. Başka deyişle, Çin'i zayıflatmak ve Tayvan'ı anakaradan koparmak istiyorsanız, bunu bugün yapmak 10 yıl beklemekten daha iyidir. Yani şimdi tırmandırmak için bir teşvikleri var aslında. Bu yüzden Sizce ABD nereye gidiyor? Özellikle Başkan Trump'ın Pekin'deki sıcak sözlerini dinlerken, bunun samimi diplomasi mi olduğunu sormadan edemiyorum. Çünkü İran ile gördüğümüz aynı şeydi — "Ah İranlılarla iyi geçiniyoruz, bir anlaşma yaptık" diyorlardı. Bunu iki kez söylediler ve her seferinde sürpriz bir saldırı başlattılar. Şimdi müzakere ediyorlar ama önce İranlıların 10 maddelik planı üzerinde anlaştılar, sonra hepsini bir kenara attılar. Yani çoğu zaman ne kadar samimi olduğundan emin olamıyorsunuz. Aynı şey Rusya için de geçerli. Alaska'da bir ruh hali vardı, bazı anlaşmalar olmuştu — hiçbir şey gerçekleşmedi. Ruslar aşağı yukarı şu sonuca vardı: iyi niyetle müzakere etmiyorlar. Hâlâ para gönderiyorlar, silah gönderiyorlar. CIA hâlâ orada, hedef seçiyor. Her gün Rusları öldürüyorlar ve ilerleyen hiçbir şey yok. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri'nin niyetlerini nasıl görüyorsunuz diye merak ediyordum. Revizyonist düşman bir güç müdürler, yoksa bu, elverişsiz bir karşılıklı caydırıcılığa kilitlenmiş bir status quo gücü müdür?
Şöyle: Washington'daki Hudson Institute gibi bazı muhafazakâr enstitülerden, İran savaşının "her şey Çin'le ilgili" olduğunu söyleyen akademisyenler var. Yani İran, Washington'un nihai hedefi olan Çin'i yenmek için sadece kale direğindeki bir engel. Bu doğru olabilir. Çin tarafında bu konuda çok fazla tartışma olmadığını düşünüyorum. Ama karar vericiler muhtemelen en kötüye hazırlanmalı, değil mi? Ya bu doğruysa? Ya Washington'un gerçek yüzü buysa — Çin'i yenmek, Çin'i yavaşlatmak. Bu zaten bir önceki ticaret bakanının açık beyanı. Yönetim tarafından kamuoyu önünde Çin'in inovasyonunu yavaşlatma konuşmaları yapıldığını biliyoruz. Avrupalıların Çin inovasyonuna karşı ABD ile çalışması gerektiğinden bahsedildi. Ama Çin, eğer zorlanırsa, misillemeye, karşı önlemlere başvurabilecek bir konumda. Bu da Washington adil oynamazsa Washington'a zarar verebilir — tıpkı Çin'e uygulanan %145 tarifede olduğu gibi: Çin Amerikalılara karşı nadir toprak elementlerine (rare earth) başvurdu. Washington içinde şöyle bir tartışma olduğunu biliyorum: Washington bir yıl veya iki yıl içinde kendi nadir toprak elementlerini üretebilir mi, böylece Çin'e olan bağımlılıktan kurtulup daha öz-yeterli olabilir mi, böylece Çin tarafına muhtemelen daha fazla kısıtlama ya da daha fazla tarife uygulayabilir mi? Bence Çin tarafı bunun farkında ve nadir toprak elementlerinin işlenmesi konusunda — keşiften işlemeye, üretilmiş ürüne kadar tüm süreç hakkında — daha iyi biliyorlar. Bu süreç muhtemelen bir yıldan, hatta iki yıldan fazla zaman alır.
Ayrıca şunu söyleyebilirim: Çin bir tür "güç pozisyonuna" sahip. Örneğin Çin'in imalat kapasitesi muhtemelen dünyanın en büyüğü; ABD'ninkinden bile çok daha büyük. ABD, Japonya ve Almanya'nın imalat üretimlerinin toplamına eşit. Tarihe bakarsanız, savaş durumunda bir imalat devine karşı savaşmazsınız. Sınırsız silah, mühimmat üretebilirler. Böyle bir durumda böyle bir ülkeye meydan okursanız, genellikle daha zayıf konumda olursunuz ve kaybeden taraf olursunuz. Bu yüzden Çin tarafı gerçekten savunmaya odaklanıyor. Amerikalılara saldırmaya, hücum etmeye çalışmıyorlar — çünkü Çinliler için ABD'nin yerini almak, baş güç olmak ya da küresel hegemonya olmak, küresel hâkimiyete ulaşmak gibi bir fikir yok. Hayır, bu Çin'in stratejik hedefi değil. Çin'in stratejik hedefine bakarsanız beş yıllık planda, uzun vadeli planda çok net: Çin ulusunun yeniden canlanması (revitalizasyonu). Temelde dünden daha iyi, bugünden daha iyi bir yarın olan bir ulus inşa etmek istiyorlar. Çin'in hedefi bu. Bu yüzden savunmaya odaklanıyorlar. Güçlü bir savunmanız varsa, kaynaklarınız varsa, saldırgan tarafı — savaşı başlatan tarafı — yenecek gücünüz varsa, muhtemelen daha güvenli bir konumdasınızdır. Genel olarak bu, Çin'in ABD ile bu jeopolitik durum konusundaki fikrini tanımlamak için kullanacağım felsefedir.
Evet. İran'dan bahsettiniz ve birçok Amerikalıdan aynı şeyi duydum: İran limanlarına yönelik bu ablukada kilit bir hedef Çin — zira Çin İran petrolünün ana ihracat hedefi, hem de ezici biçimde. Scott Bessent de bu yönde bir yorum yaptı, Çin'in İran petrolü almaması gerektiğini söyledi. Ancak bu da Xi Jinping ile Donald Trump arasındaki görüşmelerin kilit odak noktalarından biri olmalıydı. Yani Orta Doğu'da süren bu devasa savaş ve İran savaşını çözmeye çalışmanın kilit odaklarından biri Hürmüz Boğazı. Tabii bu, Amerikalılar için beklendiği gibi gitmedi. Sanırım Xi Jinping ile görüşme ilk başta ayarlandığında, fikir şuydu: Donald Trump Pekin'e gelecek, İran'ı az önce yenmiş olacak ve güç pozisyonundan gelecek, müzakerelerde şartları dikte etmese de en azından bir avantajı olacaktı. Ama bunun yerine ABD'nin aşağı yukarı tuzağa düştüğünü görüyoruz. Zafere giden bir yol yok ve aynı zamanda bölgeden çıkamıyor da — çünkü Hürmüz Boğazı: İranlılar buna sahip çıkarsa bu, ABD'yi bölgeden koparabilir. Peki bu mesele iki lider arasındaki görüşmelerde ne kadar merkezi bir yer tuttu?
Görüşmeleri kesinlikle İran krizi konusunu kapsadı. Diyeyim ki, ziyaret gerçekleşmeden önce Washington'da medyada Trump'ın Çin tarafına baskı uygulaması gerektiğini, böylece Çin'in İranlılara Hürmüz Boğazı'nı kapatma taleplerinden vazgeçmeleri için baskı yapabileceğini iddia eden haberler vardı. Şahsen şunu söyleyebilirim: bu yanlış bir yaklaşım. Bazıları şöyle der: Bu krizi çözmek konusunda samimiyseniz, yardım istemek için Çin'e gelmelisiniz — çünkü Çin'in bu krizle ilk etapta hiçbir ilgisi yok. Bu Washington ve İsrailliler tarafından, BM yetkisi olmadan, uygun bir açıklama olmadan, meşruiyet olmadan başlatılmış bir savaştır. Yasadışı bir savaştır. İran'a karşı kışkırtılmamış bir savaştır.
Devam edecek (chunk 3/3 hazır olduğunda).
Bu anlamda diyebilirim ki Çin tarafı muhtemelen Amerikalılardan işlerini bir an önce bitirmelerini isteyecek ya da onları buna zorlayacaktır — çünkü kriz, enerji kıtlığı, özellikle Asya'daki ülkeler için büyük sıkıntılara yol açıyor ve aynı zamanda küresel ekonomik büyümeyi de tehdit ediyor. Yani bu, ABD'nin yarattığı bir karmaşa; bu sorunu mümkün olan en kısa sürede çözmeliler. Washington'dan baskı almak yerine Pekin'in Washington'a daha fazla baskı uygulaması gerekiyor.
Bununla birlikte, şunu söyleyebilirim ki Çin ve ABD bu durumda bazı ortak çıkarları paylaşıyor. Temelde Hürmüz Boğazı'nın açılması — çünkü bu sadece İran ile Washington arasında bir mesele değil, açıkça öyle değil. Örneğin Körfez ülkelerinin petrol, gaz ve diğer ürün ihracatları bu su yoluna büyük ölçüde bağımlı. Çin, enerjisinin sanırım yüzde 40-50'sini bu bölgeden ithal ediyor; o da bu uluslararası su yoluna büyük ölçüde bağımlı. Sanırım İranlı taraf bunu elbette anlıyor. Yani Washington muhtemelen taleplerini sınırlandırmak zorunda kalacak ve bazı gerçeklere — savaşı kendilerinin başlattığı ve hiçbir hedefe ulaşamadıkları gerçeğine — saygı göstermek zorunda. Bu gerçeği kabul etmek zorundalar ve Çin tarafı onlara bu konuda yardımcı olmalı; muhtemelen durumu daha iyi anlamaları, taleplerini sınırlamaya hazır olmaları, İranlılarla uzlaşmaya hazır olmaları gerekiyor — böylece sadakatle uygulanacak ve bu bölge için uzun vadeli bir çözüm, uzun vadeli istikrar, muhtemelen ABD ile İran arasında uzun vadeli istikrarlı bir ilişki sağlayacak uygun bir anlaşmaya varabiliriz.
Ama şu ana kadar ABD tarafının bu sorunu çözme konusunda ne ciddi ne de sadık olduğunu görmedik. Bazı ABD medyası, Trump'ın bizzat "Başkan'dan yardıma ihtiyacım yok" dediğini söyledi. Ama bu konuyu konuştular. Şu ana kadar bu konuyu nasıl ele aldıklarına dair yeterli ayrıntıya sahip değiliz. Ama sanırım bu konuya yaklaşım farklarında nerede durduklarının farkındayız.
Evet. Şunu fark ettim: hem Çin hem de Amerika Birleşik Devletleri, örneğin İran'ın nükleer silahlara sahip olmaması gerektiği konusunda hemfikir oldular. Bu da görece tartışmasız bir şey, çünkü İranlılar da nükleer silah edinmeyeceklerini söylüyor.
Aynen öyle.
Gerilimin olabileceği yer — yine Hürmüz Boğazı konusundaki ortak tutum: İranlıların aslında bu "geçiş ücreti" kapısına sahip olmamaları gerektiği yönünde. Merak ediyorum, bu durum Çin'i İranlılarla bir çatışmaya sürükler mi? Çünkü İran'ın bakış açısından, sürekli ezici yaptırımlar altında ve ABD ile İsrail'in sürekli tehditleri altında yaşadıkları eski statükoya geri dönemezler. Yani İran'ın bakış açısından, diplomatik bir yol olmadığına göre — Amerikalıların uyacağı, bu tehdidi esasen ortadan kaldıracak bir anlaşma yok — onlar Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyi adeta bir bilet olarak görüyorlar: saldırı için tazminatları bundan alıyorlar, ayrıca İran'ı kimin tehdit ettiğine göre geçiş ücretini düzenleyebilirler. İran'a yaptırım uygularlarsa ücret daha yüksek olur. ABD üslerine ev sahipliği yaparak İran'ı tehdit ediyorlarsa, bir ücret olabilir. Petrol ticaretini ABD doları üzerinden yapıyorlarsa, bir ücret olabilir. Yani esasen kendi güvenliklerini sağlayacakları ve tüm bu yaptırımlara, askeri tehditlere son vermek için teşvikler yaratacakları yolları var. Tutum nedeniyle Çin ile İran arasında ne tür gerilimler doğabileceğini nasıl görüyorsunuz?
Hayır, Çin ile İran arasında yaklaşan bir gerilim görmüyorum. Bence Çin için örneğin halihazırda bu Hürmüz Boğazı'ndan geçen en az üç petrol tankeri var — fazla bir aksaklık olmadan, diyebilirim ki Pekin ile Tahran arasındaki istikrarlı, tutarlı ve güçlü ilişki nedeniyle. Açıkça görüldüğü gibi, örneğin İran petrol ihracatının yüzde 90'ı Çin'e gidiyor. Yani varış noktası Çin ise hiçbir petrol tankerinden geçiş ücreti talep etmenin bir anlamı muhtemelen yok. Yeterince sofistike olurlarsa "Çin petrol tankerleri ücret ödemekten muaftır" da diyebilirler — bu da Çin ile Tahran arasındaki gerilim kaynaklarını ya da olası gerilimleri azaltacaktır.
Yani Çin tarafı — evet, Çin tarafı Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını ya da önceki statükoya dönüşü görmek ister, ama bence insanlar gerçekçi de; İran'ın bunu neden yaptığını anlıyorlar. Çünkü on yıllardır ezici yaptırımlar altındalar, kalkınmaya ihtiyaçları var, nefes alma alanına ihtiyaçları var ve bu, kendilerini korumak, kendilerini savunmak için yapabilecekleri bir şey. Çin tarafının bunu tamamen anladığını düşünüyorum.
Yani bir şekilde İran tarafının kontrolü altında bir durumla sonuçlanırsak şaşırmam ve Çin tarafı bu tür bir duruma da karşı çıkmaz. Çünkü ABD uzlaşmayı reddederse, yaptırımları kaldırmayı reddederse, örneğin İran'ın diğer ülkelerle normal ticaret yapmasına izin vermeyi reddederse — yani muhtemelen İranlıların Washington'a karşı doğru tepkisi, doğru yaklaşımı budur. Ve Washington'un anlaması gerekiyor ki iradenizi diğer ülkelere — özellikle İran ve Çin gibi uzun bir tarihe sahip, medeniyet ülkesi olan ülkelere — bir şekilde dayatamazsınız ve onların tek taraflı yaptırımlarınızı, tek taraflı hamlelerinizi kabul etmelerini bekleyemezsiniz. Bunun çok ileri gideceğini sanmıyorum. ABD bu tür bir uygulamayı sürdürmeye devam ederse...
Yani mesele aslında dünyanın geri kalanının, bir şekilde İran kontrolünü, hatta Hürmüz Boğazı'ndan geçerken bir tür geçiş ücreti tahsil edilmesini kabul etmesiyle ilgili. Gördüğümüz şey şu: birçok petrol tankeri bunu bir sorun olarak görmüyor; muhtemelen Hürmüz Boğazı'ndan geçerken daha fazla sigorta ücreti ödemek gibi. Şu anda mesele aslında ABD'nin bu ikilemi, bu sorunu çözmek için "yüz kurtarıcı" bir yaklaşım bulmak zorunda olması. Yani İran ablukasına karşı kendi ablukalarını dayatıyorlar. Şimdi açmaz devam edecek. Mesele ABD'nin — özellikle ABD tüketicilerinin — yükselen enflasyon baskısına ne kadar tahammül edeceği. En son rakamlara bakarsanız, insanlar benzin istasyonuna gittiklerinde bundan memnun olmayacaklar.
Eh, sanırım son sorum şu: Genel sonucun ne kadar iyi olacağı konusunda — yine henüz bilmiyoruz — düşünceleriniz neler? Çin ve ABD'nin ilişkilerini esasen yeniden sıfırladığı büyük bir "grand bargain" (büyük pazarlık) olacağını mı varsayıyorsunuz, yoksa örneğin ticaret anlaşmazlıklarını çözmeye yönelik küçük rötuşlar mı olacak? Bu tür uluslararası diplomatik toplantılar açısından bunun ne kadar önemli olduğunu düşünüyorsunuz?
Şey, şu ana kadar bunun iki taraf arasında — sadece iki lider arasında değil — önemli bir karşılaşma olduğunu söyleyebiliriz. İki tarafın resimlerine veya video kliplerine bakarsanız, örneğin üst düzey yöneticilerin birbirleriyle kaynaşmasına, birbirleriyle konuşmasına bakın — bunun birbirlerini anlamayı artıracağını düşünüyorum. Muhtemelen daha fazla etkileşim için işbirliği veya fırsatlar yaratıyor. Bu tür bir etkileşim yaklaşık 9 yıldır, hatta daha uzun süredir yok. Yani bu tür yakın, yüz yüze etkileşime gerçekten ihtiyacımız var; bu, zihniyeti genişletmeye, daha açık fikirli olmaya, birbirlerinin endişelerini daha iyi anlamaya, bireyler temelinde — bireysel üst düzey yöneticiler, bireysel yetkililer — güven inşa etmeye yardımcı olacaktır.
Bazı ABD'li yetkililer ilk kez burada — Marco Rubio değil mi? Pete Hegseth, Stephen Miller. Sanırım onların Çin'de olmaları, farklı bir kültürü, farklı insanları, farklı bir sistemi görmeleri ilk defa. Eşit derecede çalışan, ABD ile kapsamlı olarak boy ölçüşen, eşit derecede yenilikçi, çalışkan bir ülke...
Yani bu tür bir etkileşime gerçekten ihtiyacımız var. 2026'ya bakarsanız, bu birbirleriyle bu kadar büyük ölçekli ilk etkileşim. Trump, Başkan Xi Jinping'e Eylül ayı sonlarında ABD'yi ziyaret etmesi için davetini iletti. Sonra Şenzhen'deki APEC zirvesi ve ABD'deki G20 zirvesi kenarlarında birbirleriyle buluşmak için iki fırsatları daha var. Bu tür yoğun, sık etkileşimi göz önünde bulundurursanız, 2026'yı muhtemelen yıllarca süren ipucu vermeyen yüzleşmelerden veya çatışmalardan sonra Çin-ABD ilişkisi için bir kilometre taşı yıl olarak adlandırırım. Şimdi muhtemelen tüm yanlış yaklaşımları denedikten sonra doğru yaklaşımı buldular: yani işbirliğine odaklanmış, sınırlı rekabetli yapıcı bir stratejik istikrar. Örneğin, sıfır toplamlı zihniyet yerine her iki tarafa da yarar sağlayacak, yardım edecek bir şeyler yapacaklar.
Zaman geçtikçe belki — bu tür büyük güç ilişkisi için yeni bir başlangıç. Eğer öyleyse, bu iki ülke için bir nimet, muhtemelen tüm dünya için de bir nimet olur.
Evet, katılıyorum. Bazen diplomasi başlı başına oldukça büyük bir başarıdır. Özellikle Avrupa'da oturduğum yerden — burada diplomasi büyük ölçüde kötülendi ve hatta suç sayıldı; yıllardır Ruslarla diplomasiyi boykot eden Avrupalı liderleri düşünüyorum. Yani Çin ve ABD liderinin Pekin'de gerçekten bir araya gelmesinin başlı başına büyük bir artı olarak görülebileceğini düşünüyorum. Rekabeti yönetmek ve ideal olarak barışı ilerletmek için gerekli bir adım. Yani sadece bu açıdan genel olarak iyi işaretler sanırım.
Her neyse, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Çin'deki programınızda defalarca konuk oldum, biliyorum. Bu yüzden çevrimiçi gelmenize minnettarım. Bu iki en büyük ekonomi arasında olup bitenlere dair gözlemleri ve analizleri paylaşmak için bu tür "hoş kokulu" bir fikir alışverişine sahip olmak güzel.
Tekrar teşekkürler. Teşekkürler Glenn.
Çeviri tamamlandı (chunk 3/3). Tutarlı terminoloji korundu: Hürmüz Boğazı, Pekin/Tahran/Washington, Xi Jinping, "grand bargain"/büyük pazarlık, yaptırımlar, geçiş ücreti, statüko.