Dr. Azzam Tamimi: “Gazze’de Ateşkes Teslimiyet Değil, Ama Acılar Sürüyor”
Arapça podcast bölümünde The Thinking Muslim programının sunucusu, Dr. Azzam Tamimi ile Gazze’de savaşın ve “soykırım” olarak niteledikleri sürecin bininci gününden sonraki tabloyu konuştu. Bölümde Gazze’deki insani durum, Hamas’ın konumu, Filistin Yönetimi, İran savaşı, Batı’daki protestolar, medya dili, Arap dünyasında milliyetçilik ve Müslüman âlimlerin sorumluluğu ele alındı.
Gazze’de bin gün sonra tablo
Dr. Azzam Tamimi, Gazze’de durumun bin günün ardından iyileşmediğini söyledi. Ona göre Gazze halkı hâlâ ağır koşullar altında yaşıyor ve İsrail saldırıları devam ediyor. Tamimi, ateşkes anlaşmasına göre Gazze’ye günde 600 kamyon girmesi gerektiğini, ancak bunun altıda birinden azının içeri alınabildiğini belirtti. Bu kamyonların çoğunun da insani yardım değil, piyasa için mal taşıdığını söyledi.
“Gazze halkı hâlâ acı çekiyor, durumları hiç iyileşmedi,” diyen Dr. Azzam Tamimi, İsrail’in “hedef aldığı bir kişiyi öldürmek için yolda onlarca kişiyi öldürmeyi umursamadığını” ifade etti. Tamimi ayrıca İsrail’in Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 60’ını işgal ettiğini savundu.
Programda “Barış Konseyi” olarak anılan yapının rolü de tartışıldı. Tamimi, bu konseyin İsrail ile birlikte Gazze’nin en güneyinde, Refah’ta Hamas’ın bulunmadığı bir “serbest bölge” ya da “bağımsız bölge” kurmaya çalıştığını ileri sürdü. Ona göre amaç, Hamas’ın bulunduğundan şüphe edilen bölgelerde yaşayan insanları bu yeni alana göç etmeye zorlamak. Tamimi bunun nasıl başarılı olacağını göremediğini, ancak bu girişimlerin “çaresizlik” göstergesi olduğunu söyledi.
Tamimi, Hamas’ın bir gün önce yayımladığı açıklamada bu planları reddettiğini ve silahsızlanmayı kabul etmediğini belirtti. “Hiçbir yere ilerlemiyoruz,” diyen Tamimi, “Evet, koşullar berbat; halk hâlâ acı çekiyor, ama İsrailliler Gazze’ye ve Hamas’a karşı savaşmayı sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Hamas’ın ideolojisi ve savaş sonrası konumu
Sunucu, Tamimi’ye uzun yıllardır Hamas üzerine çalıştığını ve hareket hakkında temel bir kitap yazdığını hatırlatarak, bin günlük savaşın ardından Hamas’ın değişip değişmediğini sordu. Tamimi, Hamas’ın ideolojisine bağlılığını koruduğunu söyledi. Ona göre Hamas için mücadele “Filistin’in kurtuluşu” için verilen bir mücadele ve ancak “şehadet ya da zafer” ile sona erebilir.
“Hamas’ın teslim olacağı ve direnişten vazgeçeceği yönündeki bütün spekülasyonlar cehaletten kaynaklanıyor,” diyen Dr. Azzam Tamimi, hareketin İslami bir kurtuluş hareketi olduğunu vurguladı. Tamimi’ye göre bu, Hamas’ın “onurla yaşamak ya da onurla ölmek” anlayışına dayandığı anlamına geliyor.
Hamas’ın 7 Ekim öncesine göre daha güçlü mü yoksa daha zayıf mı olduğu sorulduğunda Tamimi askeri açıdan daha zayıf olduğunu kabul etti. Ancak bunun hareketin temel çizgisini değiştirmediğini savundu. Tamimi, daha eski Filistinli kurtuluş hareketlerinden biri olarak andığı Fetih’in büyük baskı altında Oslo sürecine gittiğini ve “her şeyden vazgeçtiğini” ileri sürdü. Filistin Yönetimi’nin de bugün “işgalci için çalışan başka bir güvenlik aygıtına” dönüştüğünü söyledi.
“Bunun Hamas’tan beklenmesi mümkün değil,” diyen Tamimi, Hamas’ın aynı yolu izleyeceğini düşünmenin “saflık” olacağını ifade etti.
Filistin Yönetimi ve meşruiyet tartışması
Programda Filistin Yönetimi’nin Filistin halkı nezdinde meşruiyetini kaybedip kaybetmediği de gündeme geldi. Tamimi, Filistin Yönetimi’nin desteğinin büyük ölçüde kendi çalışanları ve ona bağlı çevrelerle sınırlı olduğunu savundu. Ona göre Filistin Yönetimi, İsrail, ABD ve bölgedeki bazı hükümetlerle birlikte “yeni Filistinli” diye tanımladığı bir profil oluşturmaya çalıştı.
Tamimi bu profili, Siyonizmi düşman olarak görmeyen, buna karşılık silahlı direnişi kendi varlığına tehdit sayan kişi olarak tarif etti. Batı Şeria’da bu yönelimi benimseyen önemli bir kesim, Gazze’de ise küçük bir azınlık olduğunu söyledi. Ancak Tamimi’ye göre Filistin Yönetimi’nin mevcut çizgisi, kurucu kuşağın ideolojisi, ilkeleri ve sloganlarıyla bağdaşmıyor.
Ateşkes: Teslimiyet değil, baskıyı azaltma girişimi
Gazze’de ateşkesin hâlâ kırılgan olduğu ve Filistinlilerin her gün öldüğü belirtilirken Tamimi’ye ateşkesin “soykırımın başka araçlarla sürdürülmesi” olup olmadığı soruldu. Tamimi, bunun İsrail’in ulaşmak istediği sonuç olduğunu söyledi. Hamas’ın ateşkese girmesini ise güç dengesiyle açıkladı.
Tamimi’ye göre Hamas ateşkesi, güç dengesi lehine olmadığı ve Gazze halkı üzerindeki baskıyı azaltmak istediği için kabul etti. Arabulucuların Hamas’a ateşkesi kabul etmesini, ardından Gazze’nin yeniden inşasına başlanacağını, yardımların gireceğini ve halkın durumunun iyileştirileceğini söylediğini aktardı.
“Ateşkese girmek kendi başına iyi bir şeydir; koşullar bunu gerektiriyorsa bunda yanlış yoktur,” diyen Tamimi, “Ama Hamas’ın bakış açısından bu ateşkes hiçbir biçimde teslimiyet içermiyordu” diye ekledi.
İran savaşı ve İsrail’in uluslararası imajı
Sunucu, “çoğu yorumcunun artık Amerikalıların kaybettiğini kabul ettiği” İran savaşının Filistin davasına etkisini sordu. Tamimi, bunun Gazze için doğrudan ve kısa vadeli olumlu bir etkisi olmadığını söyledi. Ancak Filistin meselesi genelinde, İran’a karşı savaşın bazı şeyleri daha görünür hale getirdiğini savundu.
Tamimi’ye göre 7 Ekim’den bu yana dünyada daha çok insan Siyonizmi “olduğu gibi” görmeye başladı. İran’a karşı savaşın da “gerekçesiz” olduğunu ve açık biçimde İsrail tarafından yönlendirildiğini ileri sürdü. “Herkes bunun Netanyahu’nun savaşı olduğunu söylüyor, herkes bunu biliyor; Trump da aptalca bunun peşinden sürüklendi,” diyen Tamimi, bu sürecin İsrail ve Siyonizm aleyhine siyasi ve diplomatik sonuçlar doğurduğunu savundu.
Tamimi, Gazze ve İran’daki son savaşlardan önce dünya kamuoyunun geniş kesimlerinin İsrail’e ve Siyonist projeye daha olumlu baktığını, İsraillileri mağdur olarak gördüğünü söyledi. Ancak bugün “dünya çapında Yahudilerin bile Siyonizmden ve İsrail’den uzaklaştığını” öne sürdü. Bunu Filistin davası açısından “büyük ve olumlu bir kazanım” olarak değerlendirdi.
Uluslararası toplum, medya ilgisi ve hükümetler
Programda Gazze’nin medya gündeminden düşmesi de tartışıldı. Tamimi, dünyada çok fazla olay yaşandığını ve medyanın bir süre sonra olan biteni arka plana itmesinin insan doğası ve medya düzeniyle bağlantılı olduğunu söyledi. İran savaşı başladığında dikkatin daha büyük görülen olaya çevrildiğini, bunun Gazze halkı için talihsiz olduğunu ifade etti.
Ancak Tamimi, “uluslararası toplum” ifadesine itiraz etti. Bu kavramın genellikle halkları değil, dünya düzenini ve devletleri kastettiğini söyledi. Ona göre dünya halkları Trump, Netanyahu ve yeni sömürgeci kampanyalardan yoruldu; Filistinlilere, İranlılara ve Lübnanlılara sempati duyan çok sayıda insan var. Buna karşılık ABD ve müttefiklerinin öncülük ettiği dünya düzenine bağlı hükümetler düzeyinde fazla değişiklik olmadığını belirtti.
Yine de Tamimi değişimin geleceğini savundu. İspanya ve İrlanda hükümetlerini örnek gösterdi. Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları) sürecine katılması beklenen bazı Arap ülkelerinin de geri adım attığını söyledi. Pakistan’ın Suudi Arabistan’dan sonra katılabilecek ülkeler arasında görüldüğünü, ancak resmi açıklamaların bu ülkelerin de “Siyonist kampanyadan bıktığını” gösterdiğini ifade etti.
Batı Şeria, yerleşimciler ve küresel ittifak çağrısı
Sunucu, İsrail’in Batı Şeria’da caydırıcı bir engel olmadan hareket edip etmediğini ve Filistinlilerin Gazze ile Batı Şeria’dan yavaş ama sürekli biçimde sürülüp sürülmediğini sordu. Tamimi, İsrail’in “bütün Filistin’i Filistinlilerden temizlemek” istediğini savundu. Bunun 1948’de denendiğini ve o zamandan beri sürdüğünü söyledi. Ancak pratikte bunun kolay olmadığını belirtti.
Tamimi, İngiliz mandası dönemindeki Filistin coğrafyasında Yahudilerle Araplar ve Yahudi olmayanların sayısının yaklaşık eşit olduğunu ileri sürdü. Ona göre altı ya da yedi milyon Filistinlinin sürülmesinden söz ediliyor; bunun Mısır’a mı, Ürdün’e mi yapılacağı belirsiz. Ayrıca Batılı güçlerin Filistin’den çıkış koridoru sağlaması gerekeceğini, bunun da gerçekleşmediğini söyledi.
Yerleşimcilerin İsrail ordusunun desteğiyle yaptıklarının dünya çapında Yahudileri zor durumda bıraktığını savunan Tamimi, birçok Yahudinin bu eylemlerle ilgisi olmadığını ve hatta bunları kınadığını belirtti. Ancak bunların Yahudilik ve Yahudiler adına yapılmasının çok tehlikeli olduğunu söyledi.
“Yerleşimciler ne kadar vahşileşirse, bunun geri tepmesi de o kadar güçlü olur,” diyen Tamimi, Siyonizme karşı Yahudileri, onları destekleyen Hristiyanları ve Filistinlilere destek veren Müslümanları kapsayan küresel bir ittifak kurulması gerektiğini savundu.
Palestine Action, protestolar ve doğrudan eylem
Podcastte İngiltere’de yasaklanan Palestine Action hareketi de gündeme geldi. Sunucu, hareketten söz ederken dikkatli olunması gerektiğini belirtti ve grubun çoğunlukla Filistinli ve Müslüman olmayan kişilerden oluştuğunu, Elbit Systems gibi silah üreticilerine karşı cesur bir tavır aldığını söyledi. Ayrıca İngiltere’de bir davada bir hakimin ilk kez terör suçlamasını kullanarak bir eylemi terör davasına dönüştürdüğünü belirtti.
Tamimi, tarihte birçok kişinin barışçıl yollarla değişim aradığını, başarı sağlayamayınca daha sert yöntemlere yöneldiğini ve önce “kanun kaçağı” ya da “terörist” diye damgalandığını, daha sonra ise kahraman olarak görüldüğünü söyledi. Nelson Mandela örneğini hatırlattı ve Margaret Thatcher ile Ronald Reagan’ın onu terörist olarak nitelediğini ifade etti.
Protestoların etkisiz olduğunu söyleyenlere de itiraz etti. Tamimi, bir mücadelenin başta az sayıda insanla zayıf başladığını, sonra ivme kazanabileceğini, ancak başarısızlığa da uğrayabileceğini söyledi. Amerika’daki yerli halkların, Avustralya ve Yeni Zelanda’daki örneklerin kaybedilmiş mücadeleler olduğunu; Güney Afrika’da ise sonunda başarıya ulaşıldığını belirtti.
Soykırım dili, Birleşmiş Milletler ve Batı medyası
Sunucu, Birleşmiş Milletler’e bağlı bir komitenin İsrail’in soykırım işlediği, özellikle çocukları hedef aldığı sonucuna vardığını söyledi. İnsan hakları örgütlerinin de bunu benimsediğini, ancak Batı basınında “soykırım” kelimesini kullanmama ısrarının sürdüğünü belirtti.
Tamimi, Birleşmiş Milletler gözlemcileri, araştırmacıları ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarını takdir ettiğini söyledi. Ancak Birleşmiş Milletler’in kurum olarak felç edildiğini, hatta kurucuları tarafından ağır biçimde zedelendiğini savundu. Ona göre bu kurum “herkes için adaletin hakemi” olarak çalışacak biçimde tasarlanmadı.
“Biz buna soykırım diyoruz, ama onlar böyle adlandırmak istemiyor,” diyen Tamimi, Batı medyasındaki tereddüdün Siyonist lobinin baskısıyla bağlantılı olduğunu ileri sürdü. BBC, Channel 4, The Guardian, The Telegraph ve The Times gibi kurumların gelecekte geçmişe bakıp kendi öncüllerinin gördüklerini adlandırma cesaretinden yoksun olduğunu sorgulayacağını söyledi.
Tamimi, ana akım medyanın hâlâ önemli baskılar altında olduğunu, ancak alternatif medyanın artık daha güçlü olduğunu belirtti. Elinde istatistik olmadığını, fakat dünyada çok sayıda insanın bilgi ve haber için artık ana akım medyaya bağlı kalmadığını düşündüğünü söyledi.
Gelecek bin gün, Arap uyanışı ve milliyetçilik eleştirisi
Gelecek bin günün nasıl görüneceği sorulduğunda Tamimi, geleceğin kesin olarak bilinemeyeceğini, bunun Allah’ın bilgisi olduğunu söyledi. Buna rağmen bazı işaretler gördüğünü ve acıya rağmen iyimser olduğunu belirtti. 1970’lerin ortasından beri İngiltere’de yaşadığını, kamuoyunda büyük bir değişim hissettiğini ifade etti.
Tamimi’ye göre eksik olan temel unsur “Arapların uyanışı”. Yaklaşık 15 yıl önce böyle bir sürecin başladığını, herkesin hâlâ Arapların ayağa kalkmasını beklediğini söyledi. İsrail’in, Arapların çoğunu yöneten rejimler tarafından korunduğunu ve ayakta tutulduğunu savundu. Bu nedenle Arap halklarının zincirlerini kırması gerektiğini belirtti.
Programın ilerleyen bölümünde milliyetçilik tartışıldı. Tamimi, Arap dünyasındaki modern ulus-devlete “ulusal devlet” değil “bölgesel devlet” dediğini açıkladı. Ona göre Atlantik’ten Körfez’e kadar Araplar tek bir ümmettir; mevcut sınırlar ve ulusal kimlikler sömürgeci güçlerin icadıdır. “Mısır önce, Suriye önce, Ürdün önce, Suudi Arabistan önce” gibi sloganları “saçmalık” olarak niteledi.
“Biz Müslüman bir ümmetiz; tarihin bir döneminde büyük olmamız Arap, Suudi, Suriyeli, Mısırlı, Filistinli ya da Ürdünlü olduğumuz için değil, Müslüman olduğumuz içindi,” diyen Tamimi, milliyetçiliğin İslam’la bağdaşmadığını savundu.
Futbol ve Dünya Kupası üzerinden milliyetçilik sorulduğunda ise Tamimi futbolun bir oyun olduğunu ve desteklemekte sakınca bulunmadığını söyledi. Ancak bunu siyasi aidiyete ya da siyasi çatışmaya dönüştürmenin yanlış olduğunu vurguladı. Fas ya da Cezayir kazandığında sevinmesinin nedeninin onların “İslam kardeşleri” olması olduğunu söyledi; Faslıların Cezayirlilerden ya da Ürdünlülerin Mısırlılardan üstün olduğunu savunmanın İslam’a aykırı olduğunu belirtti.
Âlimler, sessizlik ve Gazze’de umut
Sunucu, bazı Müslüman âlimlerin Filistin konusunda sessiz kalmasını gündeme getirdi. Tamimi, bazı kişilerin ilmi kendi çıkarları için kullandığını söyledi. Gerçek âlimin yöneticiden değil Allah’tan korkan kişi olduğunu savundu. Bugün kendisini âlim diye tanıtan birçok kişinin rejimlerden maaş aldığını, Arapçada bunlara “sultanın âlimleri” dendiğini belirtti.
Tamimi’ye göre bu kişiler metinleri yanlış yorumlayarak ya da bağlamından kopararak tutumlarını gerekçelendirmeye çalışıyor. “Bir zalimle ittifak eden herhangi bir âlim, sahte âlimdir; gerçek âlim olamaz,” diyen Tamimi, halkın gerçek âlim ile sahte âlimi ayırt edebilmesi için bilinçlenmesi gerektiğini söyledi.
Bölümün sonunda sunucu, Gazze’de bir çadırda oturup dünyanın kendisini terk ettiğini düşünen birinin ne hissedebileceğini sordu. Tamimi, bazı Filistinlilerin gerçekten “dünya bizi terk etti” dediğini aktardı. Ancak Filistinlilerin kendilerinin pes etmediğini vurguladı.
Tamimi, Gazze’de bir çadırda yaşayan ve kitap yazan eski bir arkadaşıyla konuştuğunu anlattı. “Gazze’de konuştuğum insanlar dünyanın onlara adil davranmadığını düşünüyor, ama bunun kaderleri olduğuna inanıyorlar,” diyen Tamimi, onların başka seçenekleri olmadığını, sabit durmak zorunda olduklarını söyledi.
Tamimi, Gazze halkının sevdiklerini, evlerini, çiftliklerini ve geçim kaynaklarını kaybettiğini; buna rağmen hayatta oldukları sürece umutlarını koruduklarını belirtti. “Hâlâ yakında bir şey olacağını umuyorlar,” diyerek sözlerini tamamladı.