Adı Verilmeyen Konuşmacı: “NSA Gözetimini Başkanlık Kararnamesiyle Durdururdum”
Transkriptin kaynak dili İngilizce. Bölümde adı verilmeyen bir sunucu ile konuşmacı, ABD’de istihbarat kurumları, kitlesel gözetim, sosyal medya platformlarıyla hükümet arasındaki sansür iddiaları ve Section 230 koruması üzerine konuştu. Tartışma, konuşmacının başkanlık kararnamesiyle gözetimi ve hükümetin platformlarla işbirliğini durdurabileceğini savunması nedeniyle önem taşıyor.
NSA Gözetimi ve Başkanlık Kararnamesi Tartışması
Sunucu, konuşmaya CIA’in “hükümetteki kuzenleri” olarak tanımladığı kurumları gündeme getirerek başladı. Bu kurumların “gözetim devleti” oluşturduğunu, “mobil cihazdaki her tuş vuruşunu ve masaüstündeki her tuş vuruşunu” izlediğini öne sürdü. Ayrıca hükümet gücünün, sosyal medya devleri gibi özel kuruluşları istenmeyen konuşmaları sansürlemeye zorlamak için kullanıldığını savundu.
Sunucu, konuşmacıya bu durumu nasıl durduracağını sordu. Özellikle National Security Agency (NSA, Ulusal Güvenlik Ajansı) üzerinden yürütüldüğünü iddia ettiği kitlesel gözetimden söz etti. Sunucuya göre bu gözetim, Ronald Reagan döneminde imzalanan Executive Order 13333 adlı başkanlık kararnamesine dayandırılıyor. Sunucu, bu kararnamenin “muğlak” olduğunu ve kurumların buradaki ifadeleri “herkesi gözetlemelerine” izin verecek şekilde yorumladıklarını söyledi.
“Bence siz ve ben burada aynı noktadayız, ama bunu nasıl durdururdunuz?” diye soran sunucu, NSA’in herkesi izlemesinin başkanlık kararnamesiyle durdurulabileceğini belirtti.
Konuşmacı, bu soruya kesin bir yanıt verdi. “Bunu kesinlikle yapardım ve bunu başkanlık kararnamesiyle yapabilirim,” diyen konuşmacı, kitlesel ve şüphesiz gözetimin durdurulmasını “kritik” gördüğünü ifade etti. Sunucunun “Her Amerikalının kitlesel, mahkeme kararı olmadan ve şüpheye dayanmadan gözetlenmesini durdurur muydunuz?” sorusuna da olumlu yanıt verdi.
Federal Mahkeme Kararı ve Sosyal Medya Sansürü İddiaları
Konuşmacı, gözetim meselesini sosyal medya platformlarıyla hükümet arasındaki ilişkiye bağladı. O hafta bir federal yargıçtan çıkan 155 sayfalık bir karar olduğunu söyledi. Konuşmacıya göre bu karar, White House’a sosyal medya siteleriyle işbirliği yapmayı ve Amerikalıları sansürlemeyi durdurma emri veriyordu.
“Bu hafta bir federal yargıçtan çıkan 155 sayfalık bir kararımız var; bu karar White House’a sosyal medya siteleriyle işbirliği yapmayı ve Amerikalıları sansürlemeyi durdurmasını emrediyor,” diyen konuşmacı, kararı hükümetin ifade özgürlüğüne müdahalesi bağlamında değerlendirdi.
Sunucu, konuşmacıya bu davanın bir parçası olup olmadığını sordu. Konuşmacı, davada yer aldığını belirtti ve kendisinin White House tarafından sansürlenmeye başlanan ilk kişilerden biri olduğunu, hatta “ilk kişi” olduğunu düşündüğünü söyledi.
Konuşmacının anlatımına göre, President Biden göreve geldikten üç gün sonra, 23 Ocak 2021’de White House Facebook’a kendisini sansürlemeye başlaması için bir talimat gönderdi. Konuşmacı, bu talimatın paylaşımlarının kaldırılması ya da Twitter’a yönelik benzer bir girişim anlamına geldiğini aktardı.
“White House’un ilk talimatı 23 Ocak 2021’de, President Biden göreve geldikten üç gün sonra geldi,” diyen konuşmacı, “White House Facebook’a beni sansürlemeye başlaması ve paylaşımlarımı kaldırması için talimat gönderdi” şeklinde konuştu.
“Misinformation” Kavramı Üzerine Tartışma
Konuşmacı, bu sürecin ardından üç hafta içinde Instagram’dan çıkarıldığını söyledi. Bunu, mahkeme kararının da belirttiğini savundu. Ancak kendisine göre platformlardan çıkarılmasının nedeni yanlış bilgi yayması değildi. Konuşmacı, paylaştığı içeriklerde “hatalı” bir unsur olmadığını öne sürdü.
Bu noktada “misinformation” kavramı üzerinde durdu. Konuşmacıya göre kendisini tanımlamak için yeni bir terim kullanılmıştı. Bu terimin, doğru olmakla birlikte resmi politikalara zarar verdiği düşünülen bilgileri ifade ettiğini savundu.
“Beni herhangi bir yanlış bilgi nedeniyle kaldırmıyorlardı; başka bir deyişle, paylaştıklarımda hatalı hiçbir şey yoktu,” diyen konuşmacı, “beni tanımlamak için ‘misinformation’ denen yeni bir terim kullandılar” ifadesini kullandı.
Konuşmacı, bu kavramın “doğru ama resmi politikalara zararlı” bulunan bilgiler için kullanıldığını iddia etti. Bu iddia, bölümde hükümetin yanlış bilgiyle mücadele gerekçesiyle ifade özgürlüğüne müdahale edip etmediği sorusunun merkezine yerleşti.
COVID, Hunter Biden ve Ukraine War Başlıkları
Konuşmacı, sansür iddialarının yalnızca COVID politikalarıyla sınırlı olmadığını söyledi. Ona göre sosyal medya platformlarında Hunter Biden’ın dizüstü bilgisayarıyla ilgili her türlü tartışma da sansürlendi. Ayrıca Ukraine War hakkındaki paylaşımları yapan kişilerin de zamanla sansürlendiğini ve platformlardan çıkarıldığını öne sürdü.
“Yalnızca COVID politikalarını sansürlemiyorlardı; Hunter Biden’ın dizüstü bilgisayarı hakkında herhangi bir tartışmayı da sansürlüyorlardı,” diyen konuşmacı, “nihayetinde Ukraine War hakkında paylaşım yapan insanları da sansürlüyor ve platformlardan çıkarıyorlardı” değerlendirmesinde bulundu.
Konuşmacı, sansürlendiğini iddia ettiği kategorilerin “çok uzun bir liste” oluşturduğunu belirtti. Bu listenin President Biden’a yönelik eleştiri ve hicvi de içerdiğini söyledi. Ona göre Biden hakkında eleştiri ya da hiciv içeren paylaşımlar da sansürlenen kategoriler arasındaydı.
“President Biden hakkında eleştiri ve hiciv de sansürlenen kategorilerden biriydi,” diyen konuşmacı, bu uygulamaların yalnızca halk sağlığıyla sınırlı bir içerik denetimi olmadığını savundu.
Judge Doughty’nin Kararı ve Sansür Nitelemesi
Konuşmacı, federal yargıç Judge Doughty’nin kararına atıf yaptı. Ona göre Judge Doughty, bu durumu ABD hükümeti tarihindeki en büyük, en koordineli ve en aşırı sansür örneği olarak nitelendirdi.
“Judge Doughty bunu United States hükümetinin tarihinde sansürün en büyük, en organize ve en aşırı örneği olarak adlandırdı,” diyen konuşmacı, mahkeme kararının iddialarını desteklediğini ifade etti.
Bu bölümde konuşmacı, mahkeme kararını yalnızca belirli bir davanın sonucu olarak değil, aynı zamanda hükümetin sosyal medya platformları üzerindeki etkisinin sınırlandırılması bakımından önemli bir dönemeç olarak sundu. Ancak transkriptte hükümet tarafının savunmasına veya kararın ayrıntılı hukuki gerekçelerine yer verilmedi.
Section 230 ve Platformlara Baskı İddiası
Konuşmanın son bölümünde Section 230 tartışması öne çıktı. Konuşmacı, hükümetin Twitter, Facebook, Instagram, YouTube, Wikipedia ve Google gibi sosyal medya ve teknoloji platformlarını Section 230 korumasını kaldırmakla tehdit ettiğini iddia etti.
Section 230’un, sosyal medya platformlarının kullanıcıların paylaştığı içerikler nedeniyle yayıncı gibi sorumlu tutulmasını engelleyen bir koruma olduğunu anlattı. Konuşmacı, örnek olarak Facebook’u verdi: Bir Facebook kullanıcısı başka biri hakkında iftira niteliğinde bir ifade paylaşırsa ve bu içerik viral olursa, zarar gördüğünü söyleyen kişinin Facebook’a dava açamayacağını belirtti. Bunun nedeninin Section 230 olduğunu söyledi.
“Eğer Facebook’ta bir müşteri başka biri hakkında iftira niteliğinde bir açıklama yaparsa ve bu yayılırsa, iftiraya uğrayan kişi Facebook’a dava açabilir mi? Hayır, açamaz; bunun nedeni Section 230’dur,” diyen konuşmacı, bu düzenlemenin platformlar için temel bir koruma sağladığını belirtti.
Konuşmacı, normalde bir yayıncının üçüncü bir kişinin yazdığı iftirayı yayımlaması halinde sorumlu olabileceğini, ancak sosyal medya sitelerinde kullanıcı içerikleri bakımından bu sorumluluğun işlemediğini söyledi. Mark Zuckerberg’in bu korumayı “varoluşsal” olarak nitelendirdiğini aktardı. Konuşmacıya göre sosyal medya şirketlerinin iş modeli Section 230 olmadan işleyemezdi.
“Mark Zuckerberg’in de işaret ettiği gibi, Section 230 koruması varoluşsaldır; iş modelleri onsuz çalışmaz,” diyen konuşmacı, White House’un bu nedenle platformlar üzerinde güçlü bir baskı aracı kullandığını savundu.
White House’un Tehdit İddiası
Konuşmacı, White House’un platformlara “Eğer bunu yapmazsanız Section 230’unuzu kaldıracağız” mesajı verdiğini öne sürdü. Ona göre sosyal medya şirketleri Amerikalıları sansürleme konusunda başlangıçta isteksizdi, ancak White House’un iş modellerini tehdit etmesi nedeniyle işbirliğine zorlandılar.
“White House onlara, ‘Bunu yapmazsanız Section 230’unuzu kaldıracağız’ diyordu,” diyen konuşmacı, “esas olarak White House, işbirliği yapmayı reddederlerse işletmelerinin yok edilmesiyle onları tehdit ediyordu” şeklinde konuştu.
Bu iddia, bölümün ana eksenlerinden birini oluşturdu: Konuşmacıya göre hükümet, doğrudan sansür uygulamak yerine özel platformlar üzerinde düzenleyici baskı kurarak ifade alanını daralttı. Sunucu ise bu anlatımı, istihbarat kurumlarının ve hükümetin daha geniş bir “gözetim devleti” kurduğu iddiasıyla birlikte ele aldı.
Transkriptte bu iddialara karşı çıkan ikinci bir görüş ya da hükümetin yanıtı yer almadı. Bölüm, konuşmacının başkanlık kararnamesiyle hem NSA’in kitlesel gözetimini hem de White House’un sosyal medya platformlarıyla sansür işbirliğini durdurabileceği iddiasıyla tamamlandı.