The Thinking Muslim

The Thinking Muslim Konuğu İsmail: “İslamofobi Batı’da Bir Endüstridir”

İngilizce yayımlanan The Thinking Muslim bölümünde sunucu Muhammad Jalal ile konuk İsmail, Trump yönetiminin, Pete Hegseth’in, ABD’deki evanjelik sağın ve İsrail yanlısı Hristiyan Siyonizmi’nin Müslüman dünyaya bakışını tartıştı. Bölüm, Gazze, İran, ABD dış politikası ve Batı’daki İslamofobinin yalnızca güncel siyasi tercihlerle değil, konuğa göre daha derin tarihsel, dinî ve medeniyetçi bir çerçeveyle ilişkili olduğunu savunduğu için önem taşıyor.

Pete Hegseth ve “Buzdağının Görünen Ucu”

Muhammad Jalal, konuşmaya ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth üzerinden başladı. Jalal, Hegseth’in kamusal konuşmalarında sık sık İncil’e ve Hristiyan sembolizmine başvurduğunu, İran’a yönelik askeri adımlar öncesinde dua törenlerinden söz ettiğini ve kolunda Arapça “kâfir” dövmesi bulunduğunu hatırlattı. Ona göre Hegseth, Trump yönetimindeki “malign Hristiyan” tonun en görünür örneklerinden biriydi.

İsmail ise Hegseth’in kişisel geçmişinin tek başına belirleyici olmadığını söyledi. Hegseth’in boşanmaları, cinsel taciz iddiaları ve geçmişte Trump’a karşı tutumu gibi konuları sıraladıktan sonra asıl meselenin onun temsil ettiği hareket olduğunu vurguladı. “Pete Hegseth’i buzdağının görünen ucu olarak görürsek işler ilginçleşir,” diyen İsmail, altta “evanjelik hareketin ve Batı’daki aşırı sağ hareketin bütün bir dağının” bulunduğunu belirtti.

Konuğa göre Hegseth’in American Crusade kitabı, evanjelik çevrelerin Müslümanlara nasıl baktığını gösteren tipik bir metindi. İsmail, Hegseth’in tasavvur ettiği “iyi Müslüman”ın ancak Arapça veya Müslümanca isim taşımayan, kamusal alanda İslamî ritüel göstermeyen ve bütünüyle Amerikan değerlerine tabi olan kişi olduğunu savundu.

“Batı ve Geri Kalanlar”: İslamofobi Bir Endüstri mi?

Jalal daha sonra Trump, İsrail eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ve eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright gibi farklı siyasi çizgilerden isimlerin Müslümanları insanlıktan çıkaran bir dil kullandığını söyledi. İsmail bu noktada Niall Ferguson’ın The West and the Rest ifadesini ödünç aldığını belirtti.

“Batılı elitler İslam dünyasıyla ilişki kurduğunda onu hak sahibi insanlar ve bir medeniyet olarak görmüyor; onu ‘geri kalanlar’ olarak görüyor,” diyen İsmail, bu bakışın insanlıktan çıkarıcı bir zemine dayandığını açıkladı. Madeleine Albright’ın 1996’da Irak’a uygulanan yaptırımlar sonucu 500 bin çocuğun ölümüne ilişkin soruya verdiği cevabı örnek gösterdi ve Trump’ın İran altyapısının bombalanmasıyla ilgili soruda İranlıları “hayvanlar” diye nitelediğini aktardı.

İsmail’e göre bu çizgi sağ-sol ayrımını aşıyordu. “İslamofobi Batı’da tedavi edilmesi gereken bir arıza değildir; bir endüstridir,” diyen İsmail, bu endüstrinin ağları, çıkar yapıları ve lobileri olduğunu savundu. Barack Obama’nın 2008 kampanyası sırasında bazı evanjelik çevrelerin onu İslamî kıyamet anlatılarıyla ilişkilendirmeye çalıştığını anlattı. Ona göre mesele cehalet değil, İslam’ın iktidar, çıkar ve elit yapıları zorlayan bir siyasi iddia olarak görülmesiydi.

Sol ve Sağ Arasında Müslüman Dünya Söz Konusu Olduğunda Fark Var mı?

Jalal, Batı’da yaşayan Müslümanların çoğu zaman solu sağa kıyasla daha kabul edilebilir gördüğünü söyledi. İsmail, iç politika alanında vergi, sağlık, silahlanma gibi başlıklarda sol ve sağ arasında gerçek farklar olabileceğini kabul etti. Ancak konu İslam dünyası ve özellikle Ortadoğu olduğunda temel bakışın değişmediğini ileri sürdü.

Biden’ı Gazze savaşındaki tutumu nedeniyle “Genocide Joe” diye anan İsmail, Demokrat Parti’ye mensup bir başkanın İsrail’e koşulsuz destek verdiğini söyledi. Obama’yı da örnek göstererek onun drone saldırılarını genişlettiğini, Müslüman dünyada sivillerin, kadınların ve çocukların öldüğü operasyonlara imza attığını, Libya, Yemen, Somali, Suriye ve Irak’ta Amerikan bombalarının kullanıldığını aktardı. “Obama’dan söz ettiğimde sıradan bir solcudan değil, solun zirvesi olarak sunulan bir figürden söz ediyorum,” diyen İsmail, Ortadoğu söz konusu olduğunda temel farkın yöntemlerde kaldığını savundu.

Haçlı Seferleri, ABD Ordusu ve Dinin Askerîleştirilmesi

Jalal, “Haçlı Seferleri Batı dış politikası açısından hiç bitmedi mi?” sorusunu yöneltti. İsmail, Hegseth’in kitabının adının zaten American Crusade olduğunu hatırlattı. “Evanjelikler kendilerini Haçlı Seferleri’nin devamı olarak görüyor,” diyen İsmail, bunun Müslümanların dışarıdan yüklediği bir yorum değil, hareketin kendi iç dilinde görülen bir öz tanım olduğunu belirtti.

İsmail, eski ABD askeri Michael L. Weinstein’ın No Snowflake in an Avalanche kitabına atıfla, Amerikan askeri üslerinde Hristiyan subay ağlarının ve askerî dinî yapılanmaların bulunduğunu anlattı. Bu çevrelerin askerlere İncil’in onları nasıl “iyi asker” yaptığına dair eğitimler verdiğini, düşmanı Tevrat ve İncil’deki imgelerle ilişkilendirdiğini söyledi. Navy SEAL ve ABD ordusunda Haçlı sembolleri taşıyan yamalar, keskin nişancı dürbünlerine ve silahlara basılan İncil ayetleri gibi örnekler verdi.

“Din Savaştan Ayrılamaz”

Jalal, Batı’nın Müslüman dünyaya ilgisinin yalnızca dinî değil, petrol, kaynaklar, jeopolitik ve stratejik çıkarlarla da bağlantılı olduğunu hatırlattı. İsmail buna İslam tarihinden örneklerle cevap verdi. Bedir Savaşı’nda ticaret yolları, Medine’nin ekonomik güvenliği ve Müslümanların ekonomik güç olarak görünmesi gibi faktörlerin rol oynadığını söyledi. Uhud sonrasındaki Hamra al-Asad seferini, askeri caydırıcılık ve güç gösterisi olarak yorumladı. Hayber’i ise hem dinî hem siyasi hem ekonomik bir savaş olarak anlattı.

“Din savaştan ayrılamaz; dinî bir sebebi olmayan savaş yoktur,” diyen İsmail, bunun savaşların yalnızca soyut dinî saiklerle yürütüldüğü anlamına gelmediğini ekledi. Ona göre din, ekonomik, siyasi ve stratejik faktörleri bir arada tutan bir çimento işlevi görüyordu.

ABD’de Evanjelik Sağ ve Hristiyan Siyonizmi

Jalal, Batı’da sekülerleşme artarken dinin ne kadar etkili olabileceğini sordu. İsmail, özellikle ABD’de son 50 yılda dinî sağın yükseldiğini savundu. 1990’larda Teen Mania adlı programın gençleri konserler, duygusal dinî törenler, misyonerlik gezileri ve ardından uzun süreli eğitim programlarıyla “militarize Hristiyan savunuculara” dönüştürdüğünü anlattı.

Bu sürecin Hristiyan Siyonizmi’ne bağlandığını söyleyen İsmail, CUFI (Christians United for Israel - İsrail İçin Birleşmiş Hristiyanlar) gibi yapıların gençleri İsrail’e götürdüğünü, kutsal metinlerle İsrail’e koşulsuz desteği ilişkilendirdiğini belirtti. Bazı papaz ve aktivistlerden aktardığı sözlerde demokrasiye karşı çıkıldığını, yalnızca küçük bir kesimin oy kullanması gerektiğinin savunulduğunu, “Biz Hristiyan Taliban’ız” gibi ifadelerin kullanıldığını söyledi.

İsmail, bu çevrelerin toplumun marjında olmadığını, ABD’de oy bloğunun dörtte biri ile üçte biri arasında bir ağırlığa sahip olduğunu savundu. Armageddon inancını da bu çerçevede ele aldı. Ona göre bazı Hristiyan sağ çevreler, İsa’nın dönüşü için İsrail’e koşulsuz destek verilmesi gerektiğini savunuyor.

Hristiyanlık Tek Blok Değil

Jalal, Candace Owens ve Tucker Carlson gibi sağdaki bazı Hristiyan figürlerin Gazze’deki soykırıma karşı çıktığını hatırlatarak “iyi Hristiyanlık” ile “malign Hristiyanlık” arasında ayrım yapılıp yapılamayacağını sordu. İsmail bu ayrımı kabul etti. Katoliklerin ve bazı Protestan grupların tarihsel olarak Siyonist hareketi desteklemediğini, bugün de evanjeliklerle aynı çizgide olmadığını söyledi.

Ancak evanjeliklerin büyük mali ve siyasi güç sahibi olduğunu vurguladı. CUFI toplantılarında milyonlarca dolarlık bağışların açıklandığını, Trump’ın 2018’de evanjelik liderlere “Size çok yardım ettim, sizden daha fazlasını bekliyordum” mesajı verdiğini anlattı. ABD Büyükelçiliği’nin Jerusalem’a taşınması sırasında CUFI liderlerinin hazır bulunmasını bu etkinin göstergesi olarak sundu.

“Kurtarma” Dili: Napoleon’dan Trump’a

Programın bir başka başlığı Batı’nın Müslüman toplumları “özgürleştirme” iddiasıydı. İsmail, 1798’de Napoleon’un Egypt’a geldiğinde Müslümanlarla savaşmaya değil, halkı zalimlerden kurtarmaya geldiğini söylediğini aktardı. Aynı dilin 1830’da French colonization of Algeria sürecinde, Lord Cromer’ın Modern Egypt kitabında, 1920’lerde Syria ve Lebanon’a yönelik Fransız söyleminde, Netanyahu’nun Gaza halkını Hamas’tan kurtarma iddiasında ve Trump’ın İran halkını rejimden kurtarma söyleminde tekrarlandığını belirtti.

İsmail, bu dili Abu Jahl’in Bedir öncesi söylemiyle karşılaştırdı. Ona göre mesele “Allah’a karşı savaşmıyoruz, yanlış yapan insanlara karşı savaşıyoruz” kalıbıydı. “Bu yeni değil; aynı retorik, aynı inanç ve aynı doktrin,” diyen İsmail, bunun Oryantalist dünya görüşünün devamı olduğunu savundu.

Israel, Amalek Söylemi ve Dinî Siyaset

Jalal, Israel’ın Batı ile Müslüman dünya arasındaki ilişkideki yerini sordu. İsmail, Israel’ı ABD çıkarları için bölgede ileri bir askeri üs olarak nitelendirdi. Gazze savaşında bazı İsrail askerlerinin Amalek göndermeleri yaptığını, Tevrat bağlamında bu kavramın bütünüyle yok edilmesi gereken düşmanı temsil ettiğini söyledi.

Netanyahu’nun Kasım 2023’te askerlere hitabında Joshua, King David ve Bar Kokhba gibi figürleri anarak onları “Israel’ın ebedi varlığını koruyan kahramanların devamı” olarak sunduğunu aktardı. İsmail ayrıca 2025 tarihli bir raporda David Ben-Gurion’un konuşmalarındaki Torah alıntılarının oranının Netanyahu’dan daha yüksek gösterildiğini, başka bir ankette ise dindar İsraillilerin yüzde 93’ünün Palestinians ve onları destekleyenlerin bölgeden silinmesi gerektiğine inandığını iddia etti. Bu iddiaları, dinin İsrail siyasetindeki rolünün görmezden gelinemeyeceğini savunmak için kullandı.

İslam’da Gayrimüslimlere Bakış ve Elitlerin Rolü

Jalal, Israel’deki Amalek fikrine karşılık İslam’da gayrimüslimleri insanlıktan çıkaran benzer bir yaklaşım olup olmadığını sordu. İsmail, İslam tarihinde metinleri yanlış yorumlayan ve şiddet için kullanan gruplar bulunduğunu kabul etti; Haricileri örnek verdi. Ancak bunun İslam’ın genel yaklaşımı olmadığını söyledi.

Ona göre Kur’an’da People of the Book (Ehl-i Kitap) ile ilgili bazı ayetler, savaş açan siyasi yapılar bağlamında anlaşılmalıydı. Müslümanlara savaşmayanlara iyilik ve adaletle davranma emrinin bulunduğunu hatırlattı. İslam tarihinde Hristiyan ve Yahudilerin idari, tıbbi ve danışmanlık pozisyonlarında yer alabildiğini söyledi.

İsmail, Kur’an’daki “el-mela” kavramına da değindi. Noah, Moses ve Prophet Muhammad dönemlerinde elitlerin tevhid çağrısına çıkarları nedeniyle karşı çıktığını savundu. “Mesele onların İslam’ı bilmemesi değildir; bilirler ve çıkarlarıyla çatıştığını görürler,” diyen İsmail, bugünkü Batılı elitlerin İslam’a düşmanlığını da bu çerçevede değerlendirdi.

Müslümanlar Ne Yapmalı?

Son bölümde Jalal, Avrupa’da ve ABD’de sağın yükselişi karşısında Müslümanların ne yapabileceğini sordu. İsmail, bunun ayrı bir bölüm gerektirecek kadar büyük bir konu olduğunu söyledi, ancak iki noktaya işaret etti. İlk olarak Müslümanların eğitim alanına yatırım yapması gerektiğini savundu. PragerU (muhafazakâr eğitim platformu) örneğini vererek, bu yapının çocuklara ve ailelere dönük içeriklerle milyonlarca kişiye ulaştığını, bir ay içinde bireysel bağışçılardan 480 bin dolar toplayabildiğini söyledi.

İsmail’e göre Müslüman bağış kültürü çoğu zaman gıda, yetim yardımı ve insani yardım ekseninde kalıyor. Bunların gerekli olduğunu belirtmekle birlikte, uzun vadede zihin, karakter ve kalp inşa eden eğitim kurumlarına ihtiyaç olduğunu savundu. İkinci olarak Müslümanların Batı’dan köklü bir zihniyet değişimi beklememesi gerektiğini söyledi. Biden’ın 2019’da Turkey’deki “radikal İslam” ile mücadeleyi öncelik olarak gördüğünü ileri süren İsmail, Batı açısından AK Party, Erdoğan, Hamas, Iran veya başka aktörler arasında temel meselenin “İslam’ın siyasi proje haline gelmesi” olduğunu savundu.

Program, Batı’nın Ortadoğu’ya yaklaşımında dinî, stratejik ve siyasi faktörlerin iç içe geçtiği iddiasıyla sona erdi. İsmail, Israel’ın güvenliğinin Batı politikasında temel kırmızı çizgi olduğunu, bölgede nükleer silaha yalnızca Israel’ın sahip olmasına izin verildiğini söyledi. Jalal ise konuşmayı “gerçekten büyüleyici” diye niteleyerek konuğuna teşekkür etti.

Savaş, Din ve Dehumanizasyon

Din savaştan ayrılamaz. Dini bir neden olmadan savaş olmaz. Ama Pete Hegseth’in Armageddon için dua etmesiyle başlayayım.

Konuşmacı: Kolunda Arapça “kafir” dövmesi var.

Konuşmacı: Dolayısıyla Evanjelikler kendilerini Haçlı Seferleri’nin bir uzantısı olarak görüyor. Batılı seçkin liderler, iktidarda olan insanlar, İslam dünyasıyla muhatap olduklarında onu insan olarak, bir medeniyet olarak, haklara layık insanlar olarak görmüyorlar. Hayır, o “geri kalan”dır. Sadece hayvansınız. Trump’ın söyleminde de bu var; birkaç gün önce Iran’ın altyapısının bombalanması sorulduğunda çok basitçe söyledi. Bu Iran savaşı, bazı insanların tasvir ettiği gibi Epstein savaşıdır. “Ayrımcılık İncil’e uygundur.” “Bu ülkede herkes askerileştirilmelidir.” “Biz Christian Taliban’ız.” Bunların hepsi papazlardan ve aktivistlerden alıntılar. Bu yüzden Navy SEAL’lerde, ABD ordusunda, hatta keskin nişancı dürbünlerinde Haçlı Seferleri armaları görüyorsunuz.

Sunucu: İyi Hristiyanlık ile habis Hristiyanlık arasında bir ayrım yapıyor musunuz? Yani şu Evanjelik, İsrail yanlısı, Siyonizm yanlısı Hristiyanlık...

Pete Hegseth ve American Crusade

Sunucu: Selamünaleyküm ve Thinking Muslim’e hoş geldiniz.

Konuk: Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu bir onur.

Sunucu: Teşekkürler kardeşim. Sizi podcast’te ağırlamak gerçekten bir onur. Bugün bence çok önemli bir konuyu konuşacağız, çünkü çok sayıda insan mevcut yönetimin dini köklerini tartışıyor. Sizin de savunduğunuzu biliyorum; JIS podcast’teki Arapça röportajınızı izledim, harikaydı. Orada United States’teki mevcut yönetimin, Trump yönetiminin dilinin ve yaklaşımının Islam’a ve Müslümanlara yönelik derin bir medeniyetçi yaklaşımı yansıttığını anlattınız. Aslında bu Trump’a özgü de değil; önceki birçok American yönetiminin de Islam’a karşı bu tür bir tiksintisi, bu problemi vardı ve bu medeniyetçi kökten geliyor.

Sunucu: Bu konu hakkında biraz konuşmak istiyorum ama Pete Hegseth ile başlayayım; kendisini adeta savaş bakanı gibi gören, United States’in Savunma Bakanı. Onu her konuşurken duyduğumuzda yeni bir Haçlı Seferi yürütüyormuş gibi düşünüyoruz. Her konuştuğunda Hristiyan, İncil’e dayalı dili çağıran biri. Sık sık kendisinin ve yönetimin, mesela Iran’la savaşa girmeden önce, Iran’da belirli bir operasyonu icra etmeden önce yaptıkları dualardan bahsediyor.

Sunucu: Bu mevcut yönetimde neredeyse habis bir Hristiyan alt ton olduğunu hissediyorum ve Pete Hegseth’in bunu örneklediğini düşünüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, muhtemelen askerlik günlerinden kalma, kolunda Arapça “kafir” dövmesi var. Bu özel kişiyle başlamak istiyorum. American dış politika yapısında tuhaf bir istisna mı, yoksa bu abartılı ya da biraz garip bireyden daha büyük bir şeyi mi yansıtıyor?

Konuk: Pete Hegseth’e bir kişi olarak bakarsanız, geçmişine, kişisel geçmişine bakarsanız, aslında başarısızlıklarla dolu bir kişi olduğunu fark edersiniz. İki boşanması var. Askerlik döneminde cinsel suistimal iddiaları var. Bazı yerlerde çalıştı ve etik dışı davranışlar, yanlış işler nedeniyle uzaklaştırıldı. Hatırladığım kadarıyla, bir kadınla ilgili iddia edilen tecavüz davasında 50.000 dolarlık bir uzlaşmaya gitmek zorunda kaldığı bir mahkeme süreci vardı.

Konuk: Ayrıca aslında Trump’tan nefret ediyordu. Trump’a gece gündüz saldırıyordu, sonra pozisyonunu değiştirdi. Kişisel hayatı bakımından o kadar önemli değil. Asıl önemli olan, Pete Hegseth’e buzdağının görünen ucu olarak bakarsak işlerin ilginçleşmesidir. Çünkü bu buzdağının altında Evanjelik hareketin, Batı’daki aşırı sağ hareketin, özellikle de America’daki hareketin bütün bir dağı var.

Konuk: 2020 ya da 2022’de yayımlanan American Crusade adlı kitabının, Evanjelik hareketin Müslümanlarla nasıl muhatap olduğuna, Müslümanlara nasıl baktığına dair örnek teşkil ettiğini görürsünüz. Pete Hegseth için iyi Müslüman, sadece adını değiştiren Müslümandır. Kendisine Arapça ya da Müslüman isimleri vermez. American değerlerine tamamen tabi olur. Kamusal alanda Islam’a, Müslüman ritüellerine, Müslüman ifadelerine dair hiçbir şey göstermez. Tamamen American vatandaşıdır.

Konuk: Pete Hegseth için iyi Müslüman budur. Onu, az önce söylediğim gibi, buzdağının görünen ucu olarak ele alırsak mesele ilginçleşir. O zaman böyle birinin neden Pentagon’a gidip haftalık bir tören yaptığını anlayabiliriz. İki ay önce, February’de White House’taydı ve grup duası yaptırdı. Herkes “hallelujah” desin, “amin” desin; Trump için dua ediyoruz. Marco Rubio’nun haç işareti yaptığını görüyoruz. Burada ne oluyor? Bu ilginç. Bu konuşmayı yaptığınız için teşekkür ederim. Bence bu zamanda çok önemli.

Batı ve “Geri Kalanlar”

Sunucu: Yani Pete Hegseth konusunda argümanınız, onun bir şekilde daha büyük bir şeyi örneklediği. Sizin dil hakkında çok konuştuğunuzu fark ettim. Özellikle Donald Trump, Israel’de Savunma Bakanı Gallant, Bill Clinton döneminde eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright gibi kişilerin Müslümanları insanlıktan çıkarmak için sürekli dil kullandığını savunuyorsunuz. Bu çok farklı bireyler arasında bir bağ, bir hat var. Siyasi olarak kimileri sola, kimileri sağa ait görünüyor, bazıları yabancı; ama Müslümanlara dair pozisyonlarını ifade ediş biçimlerinde muazzam bir benzerlik var. Bunu en iyi Batı ile Islam arasındaki medeniyetçi kopuş ya da farklılık çerçevesinde mi anlamalıyız?

Konuk: Niall Ferguson’ın The West and the Rest kitabından ödünç alırdım.

Sunucu: Evet.

Konuk: Birçok Batılı için, Batılı seçkinler ve iktidardaki insanlar için, İslam dünyasıyla muhatap olduklarında onu insan olarak, bir medeniyet olarak, haklara layık insanlar olarak görmezler. Hayır, o “geri kalan”dır.

Konuk: Peki bu “geri kalan” nedir? Allah sizi ve dinleyicileri şereflendirsin, siz sadece hayvansınız. Trump’ın söylediği gibi, Madeleine Albright’ın söylediği gibi. 1996’da Madeleine Albright, United States’in UN büyükelçisiydi. Iraq’a uygulanan ambargo ve yaptırımlar nedeniyle 500.000 çocuğun ölümü hakkında soruldu.

Sunucu: Evet.

Konuk: O da “bedel buna tamamen değer” dedi. Bu, Netanyahu’nun söyleminde de, Trump’ın söyleminde de oldu. Birkaç gün önce Iran’ın altyapısının bombalanması sorulduğunda çok basitçe, “Onlar sadece hayvan” dedi.

Konuk: Neden yirmi yıl boyunca, sol ya da sağ fark etmeksizin aynı insanlıktan çıkarma biçiminin görüldüğü bir kalıp var? Ben Batı’da Islamofobinin bir istisna olmadığını savunurum. Tedavi edilmesi gereken bir hastalık değildir. Islamofobinin bir endüstri olduğunu düşünüyorum ya da savunuyorum. Ağları vardır. Bu arada bu, dokuz yıl önce, 2017’de yayımlanan The Islamophobia Industry adlı kitabın başlığıdır.

Konuk: Komik örneklerden biri şu: Barack Obama 2008 seçimlerinde aday olduğunda, America’daki Evanjelikler, dini aşırı sağ, Barack Obama’yı American değerlerine düşman biri olarak göstermek istedi. Dediler ki, bu onların papazlarından birinin konuşmasıydı: “Şu hadis var: Kıyamet günü, yani yargı günü, güneş Batı’dan doğmadıkça gelmeyecek.” Bu papaz, “Bu bir hadis, Müslüman dünyasında bir kutsal metin. Şimdi Barack Obama’nın kampanya sloganına bakın. Bir güneş var. Bu hadisi böyle yorumlayabiliriz. O Batı’nın güneşidir. Dolayısıyla medeniyeti ve Batı değerlerini yok edecek” dedi.

Konuk: Islamofobi endüstrisine baktığınızda, Islam’a yönelik bu düşmanlığı korumaya hevesli seçkin çıkarları ve iktidar yapıları olduğunu fark edersiniz. Sol da olsanız sağ da olsanız oradadır ve siyasi olarak aktiftir. Mesela kitapta geçen örneklerden biri, aşırı sağ lobi gruplarından birinde danışman olarak çalışan Lübnanlı bir aktivisttir ve yıllık geliri neredeyse 500.000 dolardır.

Sunucu: Evet.

Konuk: Böyle birine gelip “Hayır, hayır, o sadece Islam’ı bilmiyor; ona Islam’ı tanıtmamız, davet yapmamız lazım” diyemezsiniz. Bu davet meselesi değil. Bu, Islam’ı iyi bilen ve Islam’a cehaletleri yüzünden değil, Islam’ı bildikleri ve Islam’ın iktidara, nüfuza, onların seçkin yapılarına meydan okuduğunu bildikleri için Islam’la savaşan insanlarla ilgilidir.

Konuk: Bu savaş, bu Iran savaşı, bazı insanlar tarafından Epstein savaşı olarak tasvir ediliyor. Yani Netanyahu, Epstein dosyalarıyla Trump’a baskı yapıyor, ona şantaj yapıyor ve bu yüzden Iran’a karşı savaş yürütüyor. Benim söylediğim şu: Ötekinin canavarlaştırılması ya da Müslüman dünyanın insanlıktan çıkarılması bir endüstridir.

Konuk: Fransız akademisyen Fabrice’in The Manufacture of the Enemy adlı kitabı var. Arapça çevirisindeki alt başlığı bir yana bırakalım: “Vicdan rahatlığıyla nasıl öldürülür?” İsraillilerin ve aşırı sağın, Middle East’te bebeklerin, masum insanların öldürülmesini ve soykırımı destekleyebilmesi için bizi insanlıktan çıkarmaları gerekir. Böylece cinayetlerine, soykırımlarına, en azından ahlaki sonuçlar olmadan devam edebilirler.

Sol, Sağ ve Müslüman Dünyası

Sunucu: Sanırım sizin noktanız, bu insanlıktan çıkarmanın daha derin bir medeniyetçi altyapıdan geldiği; özellikle Batılı seçkinlerin, hatta belki Batı toplumlarının içine gömülü bir şey olduğu. Ama orada sol ve sağ hakkında söylediğiniz bir noktayı ele almak istiyorum. Çünkü Batı’da yaşayan Müslümanlar bazen solun Müslümanlara sağdan çok daha fazla kabul gösterdiğini düşünebilir. Dolayısıyla, özellikle bugün Pete Hegseth ve Donald Trump gibi sağcılar, American toplumunda Islam’a karşı bu tür bir husumeti olan Evanjelik eğilime aitler. Ama sol çok daha açık, liberal ve bazen ilerici. Cevabınızdan anladığım kadarıyla argümanınız, Müslümanlara ve Islam’a düşmanlık söz konusu olduğunda sol ile sağ arasında gerçek bir fark olmadığı. Bunu lütfen açıklayın.

Konuk: Batı’nın “geri kalanlar” ile ilişkisini konuştuğumuzda, Batı’nın iç politikalarından farklı bir şeyden bahsediyoruz. İç politikada sol ile sağ arasında vergi, silahlar, sağlık hizmetleriyle ilgili politikalar vesaire konusunda farklar var.

Konuk: Ama İslam dünyası ve özellikle Middle East bölgesi söz konusu olduğunda, solun sağdan daha farklı olmadığını savunurum. İki çok açık örnek vereyim. İlki Biden. Soykırım Biden ya da soykırım Joe, Gaza soykırımını koşulsuz destekledi. O bir Demokrat, solcu, ilerici, adına ne denirse.

Konuk: Ondan önce, 2008’den 2016’ya kadar Barack Obama bazı akademik ya da entelektüel çevrelerde ilerici başkan, America’nın insani değerlerinin yanında durmasına yardımcı olan masum başkan olarak sunuldu. Ama 2016’da yayımlanan The Assassination Complex adlı kitaba göre Barack Obama, Müslüman dünyada drone saldırılarını teşvik eden kişidir. Drone programı yüzünden yüzlerce insan, siviller, çocuklar, kadınlar öldürüldü.

Konuk: Barack Obama Gaza’da iki savaşa tanıklık etti ve hiçbir şey yapmadı. Barack Obama, American bombalarının Libya’ya, Yemen’e, Somalia’ya, Syria’ya, Iraq’a atıldığı çeşitli olayların yaşandığı kişidir ve yüzlerce masum insan öldürüldü. Obama’nın yaptığı buydu. Mesela “Tamam ama bu siyasi, bu askeri mesele; aşırılarla savaşmak” diyebilirsiniz. Peki, Barack Obama bölgede iki askeri darbeye tanıklık etti ve hiçbir şey yapmadı. Hatta generallere, askeri generallere yeşil ışık yaktı denebilir.

Konuk: Obama’dan bahsettiğimde sıradan bir solcudan bahsetmiyorum. Hayır, o solun zirvesidir. Demokratların en iyi örneği olarak sunulan kişidir. Middle East bölgesi söz konusu olduğunda temel bir fark olmadığını söylerim. Evet, bazı politika farkları vardır; bize nasıl davrandıkları, bu politikaları nasıl uyguladıkları açısından farklar olabilir. Ama aynı bakış her zaman oradadır: Batı ve geri kalanlar.

Lebanon İçin Yardım Çağrısı

Muktar: Aleykümselam, ben B’nin CEO’su Muktar. Lebanon halkı yıkıcı bir iç savaşa, dehşet verici bir liman patlamasına, felç edici bir ekonomik çöküşe tanıklık etti ve şimdi yoğun saldırı altındalar. Birkaç hafta içinde 1 milyondan fazla insan yerinden edildi ve 1.000’den fazla kişi öldürüldü. Zaten yoksullaşmış bir nüfus hayatta kalmaya çalışıyor. Aşırı yük altındaki hastaneler müdahale etmekte zorlanıyor. Kendi sözleriyle, Lebanon halkı çaresiz hissediyor.

Muktar: Ama umut kaybolmuş değil. Kriz zamanlarında acı çekenlere yardım etmek için birleşmeliyiz. Karanlık zamanlarda merhametimiz parlayabilir. Beethulme, Lebanon’da sahada; gıda yardımı, temiz su, acil müdahale hizmetleri ve mobil sağlık kliniklerimiz aracılığıyla tıbbi destek gibi yardımları seferber ediyor. Ama daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Muktar: Eğer tek bir kişinin bile en zor zamanında ihtiyaç duyduğu yiyeceğe, ilaca ve umuda ulaşmasına yardım edebilseydiniz, eder miydiniz? Cömertliğiniz Lebanon’da ve dünyada bir fark yaratabilir. Merhametinizi umuda dönüştürün. Bağış yapmak için lütfen şimdi btml.us/thinkingmuslim adresini ziyaret edin.

Haçlı Seferleri Hiç Bitmedi mi?

Sunucu: Batı dış politikası ve Müslüman dünya söz konusu olduğunda Haçlı Seferleri hiç bitmedi diyecek kadar ileri gider miydiniz?

Konuk: Bölümün başında bahsettiğimiz Pete Hegseth’in kitabının adı American Crusade idi.

Sunucu: Hı hı.

Konuk: Dolayısıyla Evanjelikler kendilerini Haçlı Seferleri’nin bir uzantısı olarak görüyor. Bunu biz söylemiyoruz; kendileri kendilerini Haçlı Seferleri’nin uzantısı olarak görüyor. Mesela No Snowflake in an Avalanche adlı bir kitap var. Yazarı eski bir US askeri subayı. US içindeki ya da dışındaki her American askeri üssünde “officers union” ya da “officers Christian united” gibi bir ofis bulunduğunu gözlemliyor.

Konuk: Bu ofisin sunduğu şey, US ordusunun içinde dinin askerileştirilmesidir. Normal insanları alıyorlar; onlara Bible’ı öğretiyorlar, Bible’ın seni nasıl iyi bir asker yaptığını, düşmanların nasıl kötü olduğunu, düşmanların Torah’ta ya da onların Torah’ında nasıl geçtiğini öğretiyorlar. Bu Bible çalışması seni kutsal bir savaşçı yapıyor.

Konuk: Bu yüzden Navy SEAL’lerde, US Army’de, hatta keskin nişancı dürbünlerinde ve silahlarda Haçlı Seferleri armaları görüyorsunuz. Üzerlerine Bible ayetleri basıyorlar. Yani birine nişan aldığınızda, öldürdüğünüz bir Müslümana doğrulttuğunuzda, o ayeti görüyorsunuz. Müslümanı öldürmenin bu dini bileşeni bu durumda son derece ilgili. Dolayısıyla onların kendilerinin Middle East’teki Batılı askeri eylemleri Haçlı Seferleri’nin uzantısı olarak gördüklerini savunurum.

Sunucu: Peki bunu nasıl biliyoruz? Şöyle bir argüman olabilir: Burada gerçekten devrede olan şey Müslüman dünyaya yönelik farklı bir kültürdür. Müslüman dünya bugün çok büyük miktarda zenginliğe ve petrole sahip; büyük kaynaklarımız var. Stratejik olarak gerçekten önemli bir konumdayız. Haçlı Seferleri eski bir düşmanlıktı. O zamandan bu yana Batı’da çok şey değişti; Aydınlanma, dini unsuru ortadan kaldıran çeşitli ideolojik eğilimler. Birçok solcunun söyleyeceği şey sanırım şu olurdu: Şu anda Iran’a ve Müslüman ülkelere yönelik gördüğümüz düşmanlık daha stratejik. Daha çok güçle, kaynaklarla ilgili; Islam’a yönelik daha derin bir düşmanlıkla değil. Bu faktörleri nasıl dengelersiniz?

Savaşlarda Dini, Ekonomik ve Stratejik Faktörler

Konuk: Bu çok iyi bir soru. Subhanallah, bu soruyu analiz etmek için Batı’ya bakmadan önce Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam’ın sîretine bakabiliriz.

Sunucu: Evet.

Konuk: Mesela Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam’ın savaşlarına baktığımızda, savaşlarda yalnızca saf, tek başına dini faktörün devrede olduğunu görmeyiz. Ekonomik faktörleri görürüz, siyasi faktörleri görürüz, hatta ticaret yollarını güvenceye alma gibi unsurları görürüz.

Konuk: Üç örnek vereceğim. Hijra’nın ikinci yılında Badr savaşı. Ben çocukken bile Badr hakkında konuştuğumuzda, Badr’da stratejik ekonomik faktörlerin devrede olduğu anlatılırdı: al-Medina’nın, o dönemde Yathrib’in ticaret yollarını güvenceye almak, Müslümanların Levant’a gidip orada ticaret yapabilmelerinin yolunu açmak ve Müslümanların ekonomik bir güç olarak görülmesini sağlamak.

Konuk: Badr’da olan buydu. Dini bir faktör var mıydı? Elbette dini bir faktör vardı. Her zaman vardır. Ama ekonomik ve siyasi faktörler bu dini kuvvetin ya da dini faktörün üzerine bina edilir.

Konuk: Mesela Uhud savaşından sonra, Hijra’nın üçüncü yılında, Uhud’un ertesi günü yaşanan olay. Uhud’da olan şu ki, Müslümanlar bir şekilde yenilgi yaşamıştı. Ertesi gün Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam, Uhud’a giden herkesin başka bir askeri sefere çıkmasını emretti. İnsanlar “Bunu neden yapalım?” diye düşündüler. Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam bunu söyledi, dolayısıyla onu takip etmeliyiz. Bu seferde hiçbir savaş olmadı. Sadece ordu gitti, Quraysh onları gördü ama çatışma yaşanmadı.

Konuk: Orada ne oldu? Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam’ın savaşları içinde bunu, bir şekilde stratejik bir dehşet dengesi olarak inceleriz. Quraysh, Müslümanların yenilgisini görünce “Tamam, artık zayıflar, kırılganlar; şimdi Medina’da onlara saldırabiliriz” diye düşündü. Hayır. Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam orduyu organize etti; yaraları henüz iyileşmemiş olmasına rağmen sefere çıktılar. Sadece hâlâ burada olduğumuzu, güçlü olduğumuzu, savunma ve hatta düşmana saldırma kapasitesine sahip olduğumuzu göstermek için. Bu dini miydi, siyasi miydi, askeri miydi? Din var; ekonomik faktörler bunun üzerine bina ediliyor.

Konuk: Başka bir örnek Khaybar’dır. Hudaybiyyah anlaşmasından sonra gerçekleşti. Hudaybiyyah altıncı yılda oldu; Khaybar ise yedinci ya da sekizinci yılda. O dönemde Khaybar, Medina’daki People of the Book, yani Yahudiler içinde komploların merkeziydi ve onlara karşı savaş açma zamanı gelmişti. Medina toplumuna karşı birçok komplo kurmuşlardı.

Konuk: Burada ekonomik kazanımlar vardı; o savaşın ekonomik kazanımlarının ne kadar büyük olduğunu tarif edemeyiz. Hatta “Midelerimiz Khaybar’dan sonra hurmayla doydu” denmiştir; oradaki çiftliklerin ne kadar çok olduğunu göstermek için.

Sunucu: Evet.

Konuk: Peki bu dini bir savaş mıydı, ekonomik bir savaş mıydı? Hiçbir zaman ayrık değildir. Din; siyasi, ekonomik ve stratejik faktörler arasında birleştirici unsur işlevi görür. Bütün bunların birleştirici bağı, temeli, çekirdeği dindir.

Konuk: Din, bazı akademisyenlerin ya da bazı insanların hayal ettiği gibi boşlukta var olmaz. Tarihin dışında tamamen soyut bir şey değildir; insanların Platonik idealler çağırdığı bir şey değildir. Öyle değil. Din günlük hayatın içinde rol oynar. Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam hakkında Aisha’ya ahlakı sorulduğunda, “Onun ahlakı Quran’dı” diye cevap verdi. Muhammad sallallahu alayhi wasallam’da, hayatında, ahlakında, insanlarla yaptığı şeylerde somutlaşan Quran, dini birleştirici bir faktör yaptı.

Konuk: Bu yüzden İslami gelenekte savaşlardan yalnızca stratejik ve askeri tarafıyla bahsetmeyiz. Ganimetten bahsederiz. Haram nedir, helal nedir, bununla ne yapmalıyız, bu savaşta ne yapılmalı gibi konularda çok sayıda fıkhi hüküm vardır ve bu ekonomiktir. Peki bu ekonomik mi, dini mi? Her zaman iç içedir. Din savaştan ayrılamaz. Dini neden olmadan savaş olmaz. Çok nadir durumlar dışında, savaşta yalnızca soyut dini güçlerin devrede olduğu bir durum da olmaz. Her zaman bütün bu faktörlerin birleşimidir.

Batı’da Dinin Geri Dönüşü ve Dini Sağ

Sunucu: Peki din Batı’da ne kadar birleştirici bir güç? Dindarlık geriliyor. Aydınlanma’dan bu yana laiklik dönemi yaşadık; din devlet işlerinden yapısal olarak çıkarıldı. Bazı European toplumlarında, özellikle Nordic ülkelerine giderseniz, hatta benim geldiğim Britain’da bile din her yıl kişisel hayatta bir olgu olarak geriliyor. Ateist ya da agnostik olan insanların oranı France’ta, Sweden’da ve birçok yerde her yıl artıyor. Yani Batı’da din muhtemelen geriliyor. O hâlde Donald Trump ya da Pete Hegseth gibi dini araçsallaştırmak isteyebilecek insanlar, dini coşkusunu kaybeden bir nüfus üzerinde bunu ne kadar gerçekten yapabilir?

Konuk: Bu iyi bir soru. Bunu daha önce söylediğim şeyle ilişkilendirebiliriz: Pete Hegseth ve Donald Trump çevresinde olanlar sadece buzdağının görünen ucu.

Sunucu: Evet.

Konuk: Son 50 yılda, özellikle US’te dini sağ yükselişteydi. Sadece US sahnesinden bahsedeceğim. Size bir örnek vereyim. Teen Mania adlı bir program vardı. Bu neydi? 1990’larda bir televanjelist, adını hatırlamıyorum, John diye biri, Hristiyan gençliği ya da genel olarak American gençliğini askerileştirmek için üç aşamalı bir süreç kurdu.

Konuk: İlk olarak Acquire the Fire adlı dev konserler düzenledi; büyük konserler, ateş gösterileri, tiyatrolar, stadyumlar ve yılda 60 etkinlik. Bu çok büyük finansman gerektirir. Her etkinliğin sonunda, insanlar oyun, yoğun duygu ve mutlulukla dolduktan sonra beyaz bir haç indirirdi: “Şimdi Jesus’a tövbe edelim. Kurtarıcıya teslim olmalıyız” vesaire. İnsanlar ağlar, iç çekerdi. Sonra onları bir sonraki aşamaya yönlendirirdi: “Tamam, şimdi tövbe ettiyseniz şu standa gidin ve bir keşif, bir misyonerlik seferi için kaydolun.”

Konuk: 12, 13, 14 yaşındaki çocuklardan bahsediyoruz. Onları Bolivia’ya, Brazil’e, Argentina’ya, Africa’ya gönderirdi. Orada Jesus hakkında vaaz verebilir, insanları Jesus’a ve kurtarıcıya inanmaya çağırabilirlerdi. Bu yazın iki aylık bir programdı. Döndükten sonra onlara, “Tamam, bu yaz programını yaptınız. Şimdi tamamen yeni bir eğitimin zamanı. Texas’ta kurduğumuz akademiye gidin” derdi. Adını maalesef hatırlamıyorum.

Konuk: Bu, üç ya da dört yıllık bir üniversite. Orada tamamen askerileştiriliyorsunuz. Batı’nın askerileştirilmiş bir Hristiyan savunucusu oluyorsunuz. Askeri eğitim yapıyorsunuz, boot camp’lere gidiyorsunuz, kutsal metin dersleri, kutsal metin tekrarları, törenler, dualar yapıyorsunuz ve Jesus için asker oluyorsunuz.

Konuk: Elbette Middle East söz konusu olduğunda bütün bunlar Christian Zionism’e aktarılıyor. Mesela Christians United for Israel, CUFI, insanları Israel’e tarihi ve turistik ziyaretler için gönderiyor. “Jesus burada gelecek. Moses burada oldu. New Testament burada vahyedildi. June buradaydı.” Böylece Israel’e turistik gezileriniz oluyor.

Konuk: Bir de söylem var. Bu gençler büyüdüğünde söylemleri çok, çok aşırı hâle geliyor. Batı aşırı sağındaki bu aşırıcıların söylemine bakarsanız, basitçe söylemek gerekirse onların Batı’nın cihatçıları olduğunu söylersiniz. Burada bazı alıntılarım var. Mesela bazıları şöyle diyor: “Demokrasinin canı cehenneme. Ben Jesus Christ’ın yanındayım. Herkesin oy kullanmasını istemiyorum. İnsanların sadece yüzde 10’u oy kullanmalı.”

Konuk: “US devletine uymuyorum. Bible’a uyuyorum. Jesus’un krallığı dışındaki her otorite yasadışı bir otoritedir; US hükümeti bile olsa.” “Önce Tanrı gelir, sonra ülkemiz.” “Kurtuluş İncil’e uygun değildir.” 1980’ler ve 1990’lara kadar insanlar “ayrımcılık İncil’e uygundur” diyordu. “Bu ülkede herkes askerileştirilmelidir.” Bunların hepsi papazlardan ve aktivistlerden alıntılar. “Biz Christian Taliban’ız.” Bu da onların sözlerinden biri.

Konuk: “Tanrı’yı yüceltmek için yaratılmış iki millet vardır: Israel ve US.” “Israel’i kutsayanı kutsayacağım.” Bu meşhur alıntıyı biliyorsunuz. Bu aşırı sağcı insanlar artık toplumun kenarında değiller. US’te oy bloğunun dörtte biri ile üçte biri arasında sayılıyorlar. Boot camp’leri, yaz kampları, oturumları, antrenmanları var; her şeyleri var. Bazı Müslümanların bu aşırı sağ hakkında hiçbir şey bilmemesi ve Pete Hegseth’i bir istisna olarak görmesi üzücü. “Hayır, o bir deli ve yakında kabineden ayrılacak, hepsi bu” diyorlar. Hayır. Trump, Netanyahu, Pete Hegseth, bu insanların hepsi bugün ölse bile Israel ve US’teki dini aşırı sağ hareket ivme kazanıyor.

Konuk: Hatta birkaç gün önce okuduğum bir alıntı var; biri “US tarihinde son 100 yılda olduğundan daha fazla dine sahibiz şimdi” diyordu. Din geri geliyor. Aşırı sağ için din geri geldiğinde, ayrıca aşırı sağdaki birçok kişi American kurumlarını reforme etme umudu olmadığını düşünüyor. Establishment çok sağlam, kırılmaz. Bu yüzden yapmamız gereken şey kendi eğitim sistemimizi kurmaktır: Hristiyan, Bible’a dayalı, Evanjelik. Çocuklarımızı oraya göndermeliyiz.

Konuk: Onların bazı atölyelerini ve oturumlarını gördüm. 7, 8, 9 yaşındaki çocuklar bu okullara gidiyor. Onlara Israeli halkının biz Hristiyanlardan daha üstün olduğu öğretiliyor. Onlara yardım etmeliyiz. Çocuklar 50 cent, 25 cent ya da 1 US dollar bozuklukları bir kutuya koyuyor ve “Israel’e bağış yapın. Israel’deki Hristiyanlara bağış yapın. Yahudilere bağış yapın. Jews Tanrı’nın seçilmiş halkıdır. Onları kutsayan kutsanır, lanetleyen lanetlenir” diyorlar.

Konuk: Din hakkında konuşurken Armageddon inancını ihmal edemeyiz. Praying for Armageddon adlı bir belgesel var. Elbette çok sayıda kitap da var ama belgeselleri izlemek biraz daha kolay. Christian right’ın, Hristiyan insanları kıyametin yakında gerçekleşeceğine ve Jesus’un geri dönmesi için Israel’i koşulsuz desteklememiz gerektiğine ikna ederek nasıl seferber ettiğini anlatıyor.

Konuk: Peki Bethlehem’deki Evanjelikler ne olacak, Hristiyanlar ne olacak? Hayır, Christian right için onlar görülmüyor. Dolayısıyla hayır, din mevcut diye savunurum. Bu güçlü bir faktör. Ne yazık ki üzülerek söylüyorum ama onlardan bir iki şey öğrenmeliyiz.

İyi Hristiyanlık ve Habis Hristiyanlık

Sunucu: İyi Hristiyanlık ile habis Hristiyanlık arasında bir ayrım yapıyor musunuz? Yani bu Evanjelik, İsrail yanlısı, Siyonizm yanlısı Hristiyanlık. American sağında Candace Owens ve Tucker Carlson gibi podcast yayıncıları var; “Bakın, biz Hristiyanız ama soykırım karşıtıyız” derler. Bu Hristiyanlık hareketi büyüyor gibi görünüyor. Şu aşamada çoğunluk olmayabilir ama yine de büyüyor. Fikir şu: Hristiyanlık, Iran’da yaptıkları ve umursamadıkları gibi okul çocuklarının toptan öldürülmesine izin vermez. Böyle bir ayrım yapıyor musunuz? Bunu bu Haçlı ruhu anlayışınızda nasıl konumlandırıyorsunuz?

Konuk: Evet, bunun tek bir blok gibi ele alınamayacağına tamamen katılıyorum. Tarihsel olarak bile. Mesela Catholics çoğu zaman, hatta her zaman denebilir, Zionist devleti ya da devlet olmadan önce Zionist hareketi desteklemiyordu.

Sunucu: Evet.

Konuk: Bazı Protestants, Lutherans, bazı Protestants bugün hâlâ Evanjeliklerin söylediklerine katılmıyor.

Sunucu: Evet.

Konuk: Ama sorun şu ki Evanjeliklerin çok büyük etkisi var. 20. yüzyılın başındaki Scofield Bible’dan bugüne kadar milyarlardan bahsediyoruz. Mesela CUFI, Christians United for Israel için bir konferans izliyordum. Mikrofon insanlara uzatılıyordu. Biri bir dakika konuşuyor: “5 milyon bağışlayacağım.” “10 milyon bağışlayacağım.” Bu sayılar nedir? Hepsi Israel’e yönlendiriliyor.

Konuk: Elbette bu Hristiyanlığın tek temsilcisi değildir. Değildir ve olmamalıdır. Ama maalesef güç onlarda. Para onlarda. Seçkin çıkarları onlarla uzlaşıyor. Bu yüzden Pete Hegseth. Hatta Tucker Carlson da uzun süre anti-Trump’tı, sonra Trump yanlısı oldu, sonra yeniden anti-Trump oldu.

Konuk: Trump 2018’de White House’ta bir akşam yemeğinde, karşısındaki bazı Evanjeliklere, “Size çok yardım ettim ve sizden daha fazlasını bekliyordum” dedi. İnsanlar da “Evet, evet, daha fazlasını yapıyoruz” dediler. 2018’de US Embassy Jerusalem’e taşındığında, US büyükelçiliği Jerusalem’e taşındığında, CUFI başkanı oradaydı.

Konuk: CUFI’den ve diğer lobilerden bahsettiğimizde yüz milyonlarca dolardan bahsediyoruz. Bir papaz var, adını hatırlamıyorum, Evanjelik harekette iyi bilinir; net serveti 800 milyon dolar. Bu ne demek? Catholics’in, Black Protestants’ın ya da diğer Protestant grupların hiçbirinin böyle bir güce sahip olduğunu sanmıyorum. Maalesef.

“Kurtarma” Dili ve Sömürgeci Söylem

Sunucu: Daha önce yaptığınız bir konuşmada kurtuluş dilinin kullanımı hakkında konuştunuz. Batı, Müslüman dünyaya kurtarılması gereken bir dünya parçası olarak bakma eğiliminde. Bunu çok yakın zamanda Iran konusunda çok açık gördük, ama Napoleon’a kadar geri gidebiliriz. Yakın tarihte birçok lidere de bakabiliriz. Toplumu yeniden şekillendirmeye yönelik bir ahlaki görev var gibi görünüyor. Bunu biraz açın. Bu nereden geliyor ve neden var?

Konuk: Tarihe gittiğinizde, 18. yüzyıldan, sömürgeleştirme döneminden bugüne kadar bir kalıp bulursunuz. Napoleon 1798’de Egypt’e geldiğinde Egyptians’a şöyle söyledi ve bu Al-Jabarti’nin kitabında, tarihçinin kitaplarında geçer; o tanınmış bir tarihçidir: “Biz burada Islam’la mücadele etmek için bulunmuyoruz. Müslümanlarla savaşmak için burada değiliz. Sizi zalimlerden kurtarmak için buradayız.”

Konuk: Aynı söylem 1830’da French tarafından Algeria’nın sömürgeleştirilmesinde kullanıldı. Aynı söylem Cromer’ın Egypt’in British sömürgeleştirilmesinde kullanıldı. Cromer, Modern Egypt adlı bir kitap yazdı. Egyptians’ı, hatta Egypt’in Catholics’ini bile aşağılıyordu. “Biz burada Islam’la savaşmak için bulunmuyoruz. Bu insanların zalimleriyle mücadele etmek için buradayız” diyordu.

Konuk: Bu, 1920’de de söylendi. Gouraud, şimdi General olarak anılan kişi, yardımcısı Georges Catroux’nun sözleriyle, misyonunu Syria ve Lebanon halkını zalimlerden kurtarmaya çalışan bir Hristiyan asker olarak görüyordu. Aynı şey Netanyahu tarafından 2024’te, iki genç insanla yaptığı bir American podcast’te söylendi. “Gaza halkını, Gaza kadınlarını zulümden kurtarmak için Hamas’a karşı savaş yürütüyoruz” dedi.

Konuk: Bu Trump tarafından da 2026’da, sanırım geçen ay söylendi: “Iranian halkıyla savaşmıyoruz. Onları zalimlerden kurtarıyoruz.” İlginç biçimde kardeş Jalal, aynı şey Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam döneminde, Badr savaşından önce Abu Jahl tarafından söylendi. Müslümanlar ve Quraysh; Mecca toplumu çoktanrıcıydı. Allah’ı biliyorlardı ve “Tamam, biz çoktanrıcıyız, onlar tektanrıcı ama işler bu noktaya gelmemeli” diyen insanlarla savaşmaktan bir ölçüde hoşlanmıyorlardı.

Konuk: Abu Jahl ise “Biz Allah’la savaşmıyoruz; bu zulmeden ve yanlış şeyler yapan insanlarla savaşıyoruz” dedi. Aynı söylem bu Orientalist bakışı, Orientalist dünya görüşünü taşıyor. Bu, daha önce söylediğimiz gibi Democrats, Republicans, Tea Party, Labour Party, Republican Party meselesi değil. Bu Batılı bir bakış: Batı ve geri kalanlar.

Konuk: Bu yüzden 2025’te American aşırı sağcı bir aktivist Defenders of the West adlı bir kitap yayımladı. Crusades’ten, Crusades kahramanlarından bahsediyordu. İlk sayfada tarih hakkında konuşan bir giriş beklerdiniz. Hiçbir şeyden bahsetmiyor. Kitabın ilk sözlerinde, “Hristiyanlar, Evanjelikler neden Islam’la mücadele etmeli?” diyor. Çünkü onun bakışına göre bütün Surah al-Ikhlas’ı aktarıyor: “Allah birdir” ve sure böyle devam ediyor. “İşte bu nedenle onunla savaşmalıyız, Islam’la savaşmalıyız” diyor. Neden? Çünkü onlar monoteist.

Konuk: Bu yeni değil. Aynı söylem, aynı inanç, aynı doktrin. Batı’ya baktığınızda, Müslümanlarla muhatap olduklarında bu kalıbı fark edersiniz.

Sunucu: Yani bir kopuş yok. Yüzyıllar önce yapılan Haçlı Seferleri ile bugün Müslüman ülkelerde Müslümanlarla savaşan ve Israel’in korkunç soykırımını işlemesine imkân veren Batılı liderler... Siz bunu aynı çizginin bir parçası olarak görüyorsunuz.

Konuk: Evet. Bazen buna ip deriz. Bazen gevşer, bazen güçlenir ama hep bu vardır: Crusades boyunca, sömürgeleştirme dönemi boyunca, modern dönem boyunca Orientalist bakış. Her zaman bu Orientalist bakış vardır. “Müslümanları kurtarmalıyız. Bölgeyi medenileştirmeliyiz. Yardım etmeliyiz.”

Konuk: Oprah Winfrey, 2001’de, ki Oprah solcu, ilerici, Democrat’tır ve American ilerici hareketinin sembolü olarak sunulmuştur, George Bush’un “American crusade” dediği Afghanistan’a karşı American Haçlı Seferi’ni meşrulaştırmak için bir Afghan kadını getirdi. Bu kadın Afghanistan’da bir medeni haklar aktivistiydi ve America’ya uçtu. Burqa giyiyordu. New York’ta halka açık yerlerden birine gittiler. Oprah ayakta durdu ve mikrofonu tuttu: “Kadını kurtarmak için buradayız. Bu Afghan kadını medenileştirmek için buradayız.” Sonra burqa’yı çıkardı ve herkes alkışlayıp tezahürat yaptı. Siz solcusunuz ve meselelere farklı bir perspektiften yaklaşmalısınız. Ama yine, Müslüman dünya söz konusu olduğunda mesele Batı’ya karşı geri kalanlardır.

Israel’in Rolü

Sunucu: Bu gerçekten ilginç. Peki Israel’i Batı ile Müslüman dünya arasındaki bu ilişkide nasıl anlamalıyız? Israel’in önemi nedir? Teolojik bir boyutu var mı? Evanjelikler ile Zionists arasındaki dini örtüşmeden bahsettiniz ve daha önce bu konuda programlarımız oldu. Ama Israel hikâyesi ne kadar Islam’a yönelik bu nefrete, hoşnutsuzluğa ya da tiksintiye kök salmış durumda?

Konuk: Israel’i bölgedeki US çıkarları için ileri bir askeri üs olarak görürsek her şeyi anlarız. Mesela bu soykırımda bazı Israeli askerlerinin sürekli Amalek dediği videoları gördüğümüzde...

Sunucu: Evet.

Konuk: Torah perspektifinde Amalek, Israel topraklarında ya da Palestinian topraklarında yaşayan ve tamamen yok edilmesi gereken insanlardır. Bütün kadınlar, bütün çocuklar, bütün erkekler, bütün insanlar bölgeden tamamen silinmelidir. Gaza’daki söylemde olan buydu. Israeli askerleri Gaza halkına bu perspektifle bakıyordu. Bir de kupa tutan ve binayı havaya uçuran askerler vardı. “Bu, şu olacak” gibi şeyler söylüyorlardı.

Konuk: Netanyahu neden November 2023’te askerlere hitabında, alıntılıyorum, “Siz hepiniz korkusuz olan ve asla geri çekilmeyen kahramanlar silsilesinin devamısınız. Joshua bin Nun, King David, Bar Kokhba... Onlar Israel’in ebedi varlığının korunması için kılıç kuşandılar ve siz onların izinden gidiyorsunuz” dedi? Bu Israel’de kullanılan dini bir söylemdir ve elbette bunun kanıtı var; ayrıca bunun için kanıt getirmemize bile gerek yok.

Konuk: İlginç biçimde, sanırım Haaretz tarafından 2025’te yayımlanan bir rapor vardı. Israel’de solcu olarak sunulan Ben-Gurion ile Benjamin Netanyahu’nun kamusal konuşmalarını karşılaştırdılar. Ben-Gurion’un konuşmalarındaki Torah alıntılarının yüzde 80 olduğunu söylediler. Yani laik, solcu vesaire diye sunulan Ben-Gurion’un konuşmalarının yüzde 80’inde Torah alıntıları vardı; Netanyahu’da ise bu oran sadece yüzde 58’di.

Konuk: Başka birçok alıntı da vardı. Bunu anlamak, dinin bu rolünü anlamak, Israeli toplumunun şu anda bölgeye yönelik tehlikeli tehdidini dikkate almamızı sağlar. 2025’te başka bir anket vardı; Israeli toplumundaki dindarların yüzde 93’ünün, Palestinians’ın ve onları destekleyen herkesin bölgeden tamamen silinmesi gerektiğine inandığını söylüyordu.

Konuk: Israel’de ya da genel olarak siyasi zeminde dinin rolünü anlamayan ya da küçümseyen biri, “Hayır, bunlar fanatik, bunlar aşırıcı insanlar” der. Evet, öyleler. Ama aynı şekilde onları görmezden gelmemeli, onlarla muhatap olmalıyız. Çünkü bu varlığın, bu devletin bölgedeki herkesin kendisine tabi olmasını istediği gerçeğini görmezden gelmek, sizi ona tabi kılar. Birisi size kılıçla yürürken hâlâ bekliyorsanız, hayır, “Kendimi nasıl savunmalıyım?” diye düşünmelisiniz.

Konuk: Maalesef bazı insanlar kraldan daha kralcı. “Hayır, meselelere öznel değil nesnel bakmalıyız” diyorlar. Nesnel olarak, Israel’de de US Evanjelik hareketinde de din ana rol oynuyor.

Amalek, Quran ve Müslümanların Gayrimüslimlere Bakışı

Sunucu: Amalek türü fikri sorabilir miyim? Artık Israeli liderlerin, Netanyahu’nun, Palestinians’ı insanlıktan çıkarmak ve nihayetinde soykırımlarını işlemek için bu tür kışkırtıcı dili kullandığını gördük. Elbette Donald Trump da Iranians için “hayvanlar” diyerek bunu yankıladı.

Sunucu: Bunu Batı toplumunda genel olarak görüyoruz. Ama sık sık Batı’dan propagandacıların Müslümanlara baktığını ve Müslümanların sözde Quran ayetlerini benzer bir şey yapmak için kullandığını söylediğini duyarsınız. Kayıtlara geçmesi için sormak istiyorum, programımızda çok sayıda non-Muslim izleyici var. Islam’da bunun bir eşdeğeri var mı? Onların Palestinians’ı ve genel olarak Müslümanları insanlıktan çıkarabilecekleri Amalek fikri olabilir. Quran perspektifinden, hadith perspektifinden Müslümanların non-Muslims’e bakışı nedir? Birlikte yaşamaya, etkileşim içinde olduğumuz non-Muslims’e yakın olmaya ya da olmamaya nasıl yaklaşırız?

Konuk: Bana Islamic history’de Khawarij dediğimiz şeyi hatırlatıyorsunuz. Khawarij, ibadette, salat’ta, zakat’ta çok dindar olan insanlardır.

Sunucu: Yani aşırı anlamında mı?

Konuk: Aynen, aynen. Çok... o dönemde sağ ve sol olmadığı için “aşırı sağ” diyemem, ama çok aşırı dindarlar. Kutsal metinleri sürekli yanlış yorumlayan, bazı metinleri suç işlemek için istismar eden insanlar var mı? Elbette Islam tarihinde oldu ve her zaman olacaktır.

Konuk: Sadece non-Muslims hakkında konuşmuyoruz; bu benim uzmanlık alanım değil. Bunu benden daha iyi anlatabilecek birçok insan var. Ama mesela söylediğiniz gibi aşırı olanlar, Prophet Muhammad sallallahu alayhi wasallam’ın sahabelerini Allah adına öldürdüler. Bununla ilgili bir olay var. Ali ile savaşan kişi ona neden savaştığını soruyordu ve bazı şeyler söyledi. Sonra bir ayet okudu; anlamı, “İyi işler yaptıklarını sanırken kötü işler yapanlar en büyük hüsrana uğrayanlardır” şeklindeydi. O da “Bu sensin ve bu sensin” diye cevap verdi.

Konuk: Bunu dördüncü halifeye, Muhammad sallallahu alayhi wasallam’ın kuzenine kim söyleyebilir? Hayal edilemez bir şey ama söylendi. Kutsal metinleri böyle kullandı. Hatta bazı Khawarij, Prophet Muhammad’in bazı sahabelerine “Siz Allah’ın hükümlerine uymuyorsunuz” dedi ve bazı ayetler zikretti. Sahabelerden biri onlara “Bunu yanlış anlıyorsunuz” dedi ve bazıları onunla geri döndü.

Konuk: Kutsal metinleri bu şekilde yanlış anlamak, onları siyasi ya da ekonomik nedenlerle istismar etmek her zaman vardır. Bence Müslümanların insanlara nasıl davranması gerektiğini benden daha iyi anlatabilecek insanlar var. Müslümanlar Islam’ın on dört yüzyılı boyunca insanlara normal insanlar gibi davrandı. Gerilim yoktu, büyük savaşlar yoktu, organikti, doğaldı. Batı geldiğinde ve desteklediği, sömürge sonrası dönemde seçkin hâline getirdiği bu azınlık gruplarını oluşturduğunda problemler gerçekten yaşanmaya başladı.

Sunucu: Yine de şunu söylemek adil olur: Quran’da diğer dini grupların ya da inanmayanların içinden bazılarının Islam’a gösterdiği düşmanlıktan bahsediyoruz ve bazen bunu unutuyoruz. Bunu bana açıklayın. Bu inanmayanlar ya da en azından inanmayanların içinden bazıları ile Müslümanlar arasında var olan bu tür sürekli düşmanlıktan hangi bağlamda söz ediyoruz?

Konuk: Quran’ın savaşlar, muharebeler ve People of the Book ile nasıl muhatap olunacağına dair birçok nassıyla ilgilenirken, bunların bazen People of the Book’a Islam’a karşı savaş açan siyasi bir varlık olarak atıfta bulunduğunu savunurum. İşte o zaman meseleler gerçekten bu çerçevede yorumlanmalıdır. Mesela meşhur bir ayet vardır:

Allah, din yüzünden sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış kimselere iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Islam’da Christians ve Jews’in güç konumlarında, bazı insanlara danışmanlık yaptıkları birçok örnek vardır. Hatta benim ilgi alanımda, araştırma alanımda okuduğum, Arab dünyasının en meşhur hekimlerinden biri Christian ya da Jew idi, hatırlamıyorum. Yani yine normaldir, organiktir. Fakat mesele seçkinlere geldiğinde bu tamamen farklı bir konudur.

Mesela bu seçkinler meselesi, bu seçkinler terimi Quran’da al-mala olarak kullanılır. Al-mala hakkında konuştuğumuzda ilk fark ettiğimiz şey, bunun Noah ile, Noah peace be upon him ile başlamasıdır. İlginç olan, Noah’ın insanlığa gönderilen ilk prophet olmasıdır; çünkü bu dönemde, al-Bukhari’de rivayet edildiği üzere, insanlar müşrik hâline gelmişti. Dolayısıyla Islam’ın dawah’sına, yani tevhid dawah’sına karşı çıkan müşrik bir topluluk vardı. Al-mala işte o zaman zikredildi. Al-mala, Noah kıssasında, ‘Ad’da, Musa’da, Prophet Muhammad sallallahu alaihi wasallam’da Quran’da zikredildi.

Prophet Muhammad ile ilgili ilginç rivayetlerden biri şudur: Battle of Badr sona erdiğinde Prophet Muhammad sallallahu alaihi wasallam Medina’ya dönüyordu. Medina’daki Muslim people orduyu karşıladığında, sahabelerden biri heyecanlı ve sevinçli şekilde “Quraysh’in şu yaşlı, kel insanlarıyla savaştık” dedi. Prophet Muhammad sallallahu alaihi wasallam onu düzeltti ve “Kardeşim, onlar Quraysh halkının seçkinleriydi” dedi. Yani Prophet Muhammad sallallahu alaihi wasallam, kendi çıkarları olan bu Quraysh seçkinlerini anlıyordu. Bunlar elbette kitaplarda ve başka kaynaklarda da zikredilir. Onların çıkarları vardı. Bu yüzden al-Bukhari ve diğerlerinden gelen birçok rivayette, Quraysh’in seçkinlerinin bu prophet’in Allah tarafından gönderildiğini, Allah’ın messenger’ı olduğunu bildiğini görürüz.

Ama ona karşı çıktılar. Mesele “Hayır, Islam’ı bilmiyorlar” meselesi değildi. Hayır, Islam’ı biliyorlardı ve bunun kendi çıkarlarıyla çatıştığını da biliyorlardı. Islam’a karşı bu düşmanlık ve husumeti bu yüzden taşıyorlardı. Çünkü mesela bu Epstein insanları, bu Epstein seçkini; ona gidip “Burada adalet ve hakkaniyet sistemi olmalı” dediğinizde elbette sizi kucaklamayacaktır. Size husumetten başka bir şey sunmayacaktır.

Bence Quran’daki birçok ayette olan şey budur. Bir ayet zikrederek bitireyim. Shuayb peace be upon him’in kavmi ona şöyle dedi: “Senin namazın, senin bu tevhid dinin, Islam, bize babalarımızın putlarına tapmamamızı ya da mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı mı emrediyor?” Yani bu dawah’nın, bu tevhid dininin sınırları olduğunu anlıyorlar. Emirler var, halal var, haram var. İnsanlar, ya da insanların çoğu, birinin “Bu halal, bu haram; bu iyi, bu kötü; bu ahlaken doğru, bu ahlaken yanlış” demesinden hoşlanmaz. Çoğu insan bundan hoşlanmaz. Bunun, hayatlarında istedikleri her şeyi yapma arzularına karşı çıktığını anlarlar.

Sunucu: O hâlde sana belki son bir soru sorayım Ismail. Batı’da bu crusading spirit artıyor gibi görünüyor. Azalmıyor. Evet, bunun bir kısmı sağ kanat; ama sağ kanat Avrupa genelinde yükselişte. Tamam, Victor Orban yakın zamanda Hungary’de bir seçimi kaybetti, bu iyi bir şey. Ama Avrupa genelinde, benim geldiğim Britain’da sağın yükselişini görüyorsun. Hatta bir sonraki seçimde France’ta belirli bir sağ kanat grubun kazanması bile mümkün. Geçen hafta sonu France’taydım ve Muslimler arasında National Front hakkında çok yoğun bir konuşma var. Uzun zamandır presidential elections’da hep ikinci olan bu hareket, seçimleri gerçekten kazanabilir. National Front’un çok derin Islamophobic, anti-Islam bir söylemi var.

Elbette America’da da bugün gayet doğru şekilde anlattığın gibi, seçkinler arasında var olan bu tür bir tiksinti, nefret ve düşmanlık artıyor ve bu Batı toplumlarının tamamına yayılıyor. Ben Batı’dan geliyorum, Britain’da yaşıyorum. Muslimler bugün bahsettiğin bu dini coşkunun yükselişiyle ciddi şekilde nasıl başa çıkabilir? Bu endişeleri makul şekilde gidermek için ne yapabiliriz?

Konuk: Bu başka bir bölüm olur. Bu çok büyük bir soru.

Sunucu: Evet.

Konuk: İki notla bitirebilirim. İlki şu: Daha önce söylediğim gibi, bir iki şey öğrenebiliriz. Prager University bir YouTube channel’dır, aktivistler arasında iyi bilinen bir YouTube channel. Bazı educational material sunuyor. Bu channel zamanla tam bir university değil ama bir educational platform’a dönüştü. Sessions, workshops, tours sunuyor. Hatta kendi ifadesine göre, teyit yok ama, kids newsletters’a abone olan 4 million parents and educators var. Yani American society üzerinde çok büyük bir etkiden bahsediyorsun.

2016, anti-Prager University’nin zirvesiydi. Prager University, June 2025’te White House’da Trump tarafından desteklendi. Onu kabul etti, destekledi. Elbette bu, platformlarına çok büyük bir ivme verdi. Prager University Islam hakkında ders veriyor ve “moderate Muslim yoktur; hepsi radical, hepsi extremist, hepsi jihadist” diyor. İlginç şekilde, bir ay içinde Prager University bağışçılardan, institutional değil individual donors’dan 480,000 dollars toplayabildi.

Bu rakamı düşünün. Kesin sayıyı bilmiyorum ama bu religious purpose için yapılan educational donation. Çünkü Islamic world’deki bağışların çoğunda “Fakirlere gidin, onları doyurun; orphans’a gidin, onları doyurun” deniyor.

Sunucu: Humanitarian.

Konuk: Humanitarian aids. Bu iyi, bu emredilmiş bir şeydir ve çok büyük bir yeri vardır. Ama humanitarian aid tek başına stratejik olarak faydalı değildir. Çünkü yemek sağlayacaksın, yemek sağlayacaksın, yemek sağlayacaksın; nereye kadar? Bu insanların karakterlerini, zihinlerini, kalplerini ne zaman inşa edeceğiz?

Bu bir çağrıdır. Ben bu mütevazı konumdan West’teki Muslimlere, bu educational anlamdaki Muslim initiatives’a bağış çağrısı yapabilirim. Brother Jalal, çocuklar için tek bir educational platform bulmak için çabalıyoruz. Çabalıyoruz. American society’ye giderseniz yüzlerce, yüzlerce; Israeli society’de de yüzlerce religious schools var. Şuna gidebilirsin, bunu yapabilirsin. Eğer bir Muslim Middle East bölgesinde bir religious school açsa, zulme uğruyor, tutuklanıyor. Evet, koşulları biliyoruz.

Ama bu podcast’te verebileceğimiz mesajlardan biri bu. Diğeri ise şu: Brothers and sisters, West söz konusu olduğunda, rest için bir şey beklemeyin. Mesela Biden, Joe Biden, Genocide Joe, hatırladığım kadarıyla 2019’da; o zaman October 7th yoktu, Hamas yoktu, vesaire yoktu. Presidential dönemindeki en önemli önceliklerinden birinin Turkey’deki radical Islam ile mücadele olacağını söyledi.

Yani ister Erdogan olsun, ki birçok Western insan ya da Western elite için moderate Islam’ın bir örneğiydi; ister Erdogan olsun, ister Hamas olsun, ister Iran olsun, ister x, ister y, ister z olsun; Islam siyasi bir proje hâline geldiğinde West için her zaman bir problemdir.

Tamam, left’ten bazı faydalar var. Bazı insanlar coalitions kuruyor, bazı presidential electoral coalitions kuruyor. Ama West and the rest meselesine gelince, bir şeyin değişmesini beklemiyorum. Dediğim gibi, 12th century’de Crusades ile başlayan, colonial period’a ve bugüne gelen aynı orientalist bakışın sürdüğünü düşünüyorum. West, rest ile muhatap olduğunda mesele her zaman security’dir. Büyük karar şudur: Bölgede Israel dışında kimsenin nuclear weapons sahibi olmasına izin verilmez. Buna gelince left ve right yoktur. West vardır ve Middle East vardır.

Sunucu: Gerçekten çok etkileyici bir sohbet oldu. Bugün zaman ayırdığın için teşekkür ederim.

Konuk: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim. Umarım Allah amellerimizi kabul eder ve izleyicilerin dinlediklerini onlardan kabul eder.

As-salamu alaykum. Şimdi bu programın sonuna ulaştınız ve en sona kadar kalmış olmanız bana gerçekten çalışmalarımıza inandığınızı gösteriyor. Lütfen thinkingmuslim.com/membership adresini ziyaret ederek tek seferlik bir bağış yapmayı ya da üye olmayı düşünün. Katkılarınız size perde arkası özel erişim, konuklarımıza soru sorma imkânı ve benimle, ekibimle ve Sami Hamdi gibi konuklarımızla aylık görüşmelere katılma imkânı sağlar. Bizi dualarınızda unutmayın.

Bu çeviriyi faydalı buldunuz mu?

Destek Ol